26 Aralık 2012 Çarşamba

KAZUO ISHIGURO - Uzak Tepeler

En sevdiğim Japon yazarlardan Kazuo Ishiguro’nun YKY’de yayımlanan son romanı bu... yazarın ise 1982 yılında yazdığı ilk roman... Okuduğum diğer Japon yazarlar (Murakami, Kavabata, Mişima) kendi toplumlarını anlatan veya en azından Japonya’da geçen hikayeler yazıyorlar...Bu kitap ise Ishiguro'nun  Japon toplumunu anlattığı, bildiğim tek romanı... belki yazarın 5 yaşından beri İngiltere’de yaşamasının etkisi bu...

Roman geriye dönüşlerle kurgulanmış, yaşlı bir japon kadının kızları ile olan ilişkisini anlatıyor... Ama yazar  bu ilişkinin gelişimini, ulaştığı sonucu izah ederken yaşlı kadının Nagazaki'de yaşadığı ve ilk kızına (intihar eden kızı) hamile olduğu dönemleri kullanıyor.. Siz okuyucu olarak kadının gençliğinde yaşadığı olayları yorumlayarak ilk kızının neden intihar etmiş olabileceğini, diğeri ile olan ilişkisinin gidişatını çıkarmak durumundasınız... bir yandan da  ikinci dünya savaşı sonrasında japonya’da değişen değerleri, geleneklerin çok önemli olduğu bir toplumda  değişimlerin nasıl algılandığını anlatıyor....Hikaye güzel, akıcı bir anlatım var fakat  yazarın tarzı gereği olaylar çok üstü kapalı anlatılıyor, tüm anlatılanları birbirine bağlamak ve sonuca varmak okuyucuya kalıyor...Kitap bittiğinde kendinizi olayları gözden geçirirken, araştırırken buluyorsunuz, hatta bunu yapmak zorunda hissediyorsunuz....epeyce bir zaman kafanızı kurcalıyor bu ve bir fikre ulaşsanız bile hiçbir zaman tatmin olmuyorsunuz... bu romanda da intihar eden kızının bunu neden yaptığını Nagazaki'de tanıdığı başka bir kadın ve çocuk üzerinden anlatmaya çalışıyor ama sonuca somut olgulardan değil de daha çok hislerinizle ulaşabilirsiniz diye düşünüyorum...

Yazarın daha önce okuduğum romanlarından   ‘’Beni Asla Bırakma’’  organ nakli için klonlanan insanların hikayesinin anlatıldığı  ütopik bir romandı...‘’Avunamayanlar’’ ise bir toplumu, katmanlarını, beklentilerini, insanların hayattan ve birbirlerinden beklediklerini/istediklerini anlatıyordu. kitabın sonuna kadar bir şizofreni hikayesi çıkacak diye bekledim ama öyle olmadı daha doğrusu yazar sonunu yine okuyucuya bıraktı..sadece şunu söyleyebilirim bir kitabın adının öyküyle bu kadar uyuştuğu başka bir roman görmedim.... kitapta ne anlatılırsa anlatılsın karakterlerin ve toplumun tek ortak noktası hiçbir şekilde avunamamalarıydı....

Her ne kadar duru bir anlatımın sonunda okuyucuyu karmaşık bir durumda bırakıyorsa da ben yazarın tarzını çok seviyorum... Diğer iki romanı da ‘’Uzak Tepeler’’i de hararetle öneririm....



Yazar: Kazuo Ishiguro
Çevirmen: Pınar Besen
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 164
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Japon asıllı İngiliz yazar Ishiguro, ilk romanı Uzak Tepeler'de büyük toplumsal dönüşümlerin bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini, görev duygusu ile özgürlük arzusu arasındaki çatışmayı ve modern çağda kimlik arayışını ustalıkla anlatıyor. İngiltere'de yalnız başına yaşayan yaşlı Japon kadını Etsuko'nun büyük kızı Keiko intihar eder. Kısa süre sonra Etsuko'nun küçük kızı Niki annesini ziyarete gelir ama anne kız arasındaki duygusal mesafe, Etsuko'nun anılarına gömülmesiyle daha da artar. İkinci Dünya Savaşı'nın bitişinden sonra ilk kocasıyla birlikte Nagazaki'de yaşayan Etsuko, o yıllarda komşusu Sachiko ve onun küçük kızı Mariko'yla kurduğu arkadaşlığı hatırlar. Bugünle ilgili bazı gerçekleri açıklayabilmek için, geçmişin bu dönemini gözden geçirmeye ihtiyacı vardır.

19 Aralık 2012 Çarşamba

AMIN MAALOUF - Doğu'dan Uzakta

Amin Maalouf’un son romanı da tıpkı diğerleri gibi çok etkileyici... Neredeyse tüm romanlarını okumuş biri olarak bu kitabı da çok sevdim... Bundan önce okuduğum, kendi kökenlerini dedesinden hatta dedesinin babasından başlayarak aile geçmişini ülkenin tarihiyle de iç içe anlattığı romanı ‘’Yolların Başlangıcı’’ ndan devam ediyoruz gibi hissettim... Böyle düşünmeme sebep, hem ülkenin tarihini anlatmaya devam etmesinden hemde ana karakterin kendisine benzemesinden ötürü... 

‘’Yolların Başlangıcı’’ kitabında Osmanlı’dan başlayarak‘’Doğu’’nun hikayesi anlatılıyordu (sırası gelmişken Cumhuriyetimizin kuruluşu ve Atatürk hakkında adı geçen  romanda son derece doğru saptamalar yapılmış bunu da belirtmeden geçemeyeceğim)  bu son kitapta ise iç savaş nedeniyle Lübnan'dan ayrılanların veya ülkede kalmayı seçenlerin kararlarının sorgulandığı,  bu arada ‘’Doğu’’nun da tarihsel bir kesitinin sunulduğu bir hikaye anlatıyor Maalouf.. Savaşın tüm hayatları nasıl değiştirdiğinin,  ülkeden göçenin   mi? ülkede  kalanın mı? haklı olduğu sorusunun cevaplanmaya çalışıldığı bir  anlatı...  

Bu arada siyasi sistem eleştirileri, tüm dünyadaki devrimci hareketlerin gittiği nokta, din sorunları, Arap – İsrail açmazı, Doğu-Batı arasındaki uçurumlar veya her iki kutbun birbirlerine bakışlarındaki ayrılıklar inceleniyor... Tabii birbirinden neredeyse 30 yıl önce ayrılmış on arkadaşın çocukluklarından başlayarak hikayeleri anlatılıyor ve bu arkadaşların yeniden bir araya gelmeleri, eski günleri hatırlamaları, görüş ayrılıkları, sevinçler, hüzünler velhasıl birçok duygunun yer aldığı bir roman bu...

Maalouf’u daha önceden okumuş olanlar bilirler yazarın entelektüel birikimi, engin tarih bilgisi, objektif  bakış açısı dikkate değerdir  aynı zamanda çok duru bir anlatıma ve  akıcı bir dile sahiptir... bu roman kitaplarının içinde en iyisi değil belki ama zevkle okuyabilirsiniz....bu son romanı da diğer tüm  kitapları gibi öneririm...

Yazar: Amin Maalouf
Çevirmen: Ali Berktay
Sayfa Sayısı:
 460

Basım Yılı: 2012

Geçmiş... bıraktığın yerde mi hâlâ?

Amin Maalouf'tan unutulmayacak bir "eve dönüş" romanı Amin Maalouf'un merakla beklenen yeni romanı Doğu'dan Uzakta, kaderin ve tarihin acımasızlığında terk ettikleri yurtlarına dönen bir grup arkadaşın hikâyesini anlatıyor. 

Doğu'dan Uzakta, bir yüzleşmenin romanı: Gençliklerinin en güzel dönemlerini bir arada geçiren, ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra farklı yerlere dağılan ve yıllar sonra, eski arkadaşlarından birinin cenazesi için tekrar ülkelerine dönen bir grup arkadaş... Açıkça belirtilmese de Lübnan İç Savaşı'nın getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlarına dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu'dan Uzakta'da Maalouf, yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu'yu anlatıyor.

Tadımlık:
"Yenikler her zaman kendilerini masum kurbanlar olarak göstermek eğilimindedirler. Ama bu gerçeğe tam uymaz, hiç de masum değildirler. Yenildikleri için suçludurlar. Kendi halklarına, kendi medeniyetlerine karşı suçludurlar. Sadece yöneticilerden değil, benden, senden, hepimizden bahsediyorum. Bugün tarihin mağluplarıysak, hem kendi gözümüzde hem de tüm dünyanın gözünde aşağılanmış durumdaysak, bu sadece başkalarının değil, öncelikle bizim suçumuzdur."



12 Aralık 2012 Çarşamba

SVETLANA BOYM - Ninoçka

Bu kitabı yazarı için almıştım.. farklı ülke yazarlarından okumaya çalışıyorum her kültürün kendine özgü özellikleri var ve değişik şeyler öğrenebiliyorsun... Bu romanın yazarı da Harvard Üniversitesi’nde Slav dilleri ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü bir Rus... açıkçası çok beğeneceğim bir kitap olacağını düşünmüştüm... kitap tanıtımındaki detektiflik hikayesi benim için önem arz etmemişti çünkü ben polisiye sevmem ve çok nadir okurum... tanıtım bütünüyle cinayet üzerinden gidiyorsa da daha çok sistem değişikliğinin anlatıldığı bir roman olacağını düşünmüştüm... maalesef her ikisi de değilmiş... okuyucu bu kitabı salt detektiflik hikayesi için alıyorsa anlamsız olur çünkü bu türle uzaktan yakından ilgisi yok... evet kitabın başında bir cinayetten bahsediliyor ama sonrasında konu çok farklı bir mecrada ilerliyor, kitabın bitmesine 10-15 sayfa kalınca cinayeti kimin işlediği laf arasında kısaca belirtiliyor artık okuyucuya ayıp olmasın diye...kitap tanıtımının bu kadar yanıltıcı olması sanırım ticari kaygılar nedeniyle ama doğru olmadığı kesin...

Ben farklı bir hikaye bekliyordum, isteğimde gerçekleşti ama bir sistem değişikliğinin anlatımından çok göçmen olmanın hatta Rus Göçmen olmanın zorluklarından bahseden bir hikaye çıktı... 1930’larda göçmen olmak nasıldı? 1970-80’lerde  göçmen olmak nasıldı şeklinde giden bir kurgulama var... cinayeti araştırıyor gibi gözüken tarihçi Tanya, yazarın kendisi ile özdeşleşiyor gibi (bir miktar otobiyografik yan seziliyor)... sürekli dil sorunlarından (ki yine yazarın etkisi) bahsediliyor,  rusçada şöyle denilirdi fransızcada böyle şeklinde insanı bıktıracak kadar benzer anlatım var... yine aynı şekilde uzun uzun film ve film sektöründen bahsedilmiş, bunlar insanı yoruyor... aslında ana hikaye; öldürülen Nina ve cinayeti araştıran Tanya’nın çevresindeki bir şekilde birbirleriyle alakalı insanların sosyal ve siyasal durumlarını/fikirlerini ülkeleri (Rusya) ile ilişkili olarak -50 yıllık zaman aralığında- ortaya koymak... tabi her şey göçmenlik çerçevesine oturtularak anlatılıyor... ama o kadar laf kalabalığına getirilerek ve gereksiz detaylarla anlatılmış ki  çok sıkıcı ve bıktırıcı olmuş... konu boğulmuş ve siz hikayenin içine bir türlü giremiyorsunuz... sanki anlamak için kendinizin de Rus göçmeni olmanız gerekiyor gibi... kitabı okurken hep uygun bir süzgeç olsa kitabı bir eleyip okusam güzel bir şey çıkacakmış gibi hissettim... 

Açıkçası ben beklediğimi bulamadım....




Yazar: Svetlana Boym
Çevirmen :
Yiğit Yavuz
Sayfa Sayısı:
 328
Basım Yılı: 2012
Yayınevi:
 Metis 
  
Yıl: 1939 Yer: Paris Kurban: Nina Belskaya adında bir Rus göçmeni. Paris'teki Rus entelektüelleri arasında asiliği ve "köksüzlüğü" ile tanınan bir genç kadın. Fail: Meçhul. Nina'yı kim ve neden öldürmüştü? Fikirleri yüzünden siyasi bir cinayete mi yoksa çekiciliği yüzünden bir aşk cinayetine mi kurban gitmişti?

1980'lerde Rusya'dan ABD'ye göç eden ve şimdi New York'ta tarih yüksek lisansı yapmakta olan Tanya, Nina Belskaya'nın adına bir dipnotta rastladığından beri bu sorunun cevabını merak ediyor. Nihayet dedektif rolünü üstlenip Paris'e giderek olayı soruşturmaya başladığındaysa işlerin sandığından daha da çetrefil olduğunu görüyor. Nina'nın öldürülmesiyle, başrolünü Greta Garbo'nun oynadığı 1939 yapımı Ninoçka filmi arasında nasıl bir bağlantı var? Bu cinayeti kimler, neden örtbas etti? Her cevabın yeni bir soru doğurduğu bu araştırmanın ortasında bir de Rusya'daki büyükannesinin ölüm haberini alan Tanya, yıllardır ayak basmadığı memleketine gidiyor; komünizmi feshedip kapitalizmi kucaklamış olan ülkenin geçirdiği değişime tanık olmanın yanı sıra, Nina Belskaya cinayetiyle ilgili şaşırtıcı bilgiler ediniyor. 

Ninoçka, dedektiflik romanı geleneğiyle hem inceden alay eden hem de bu geleneğin ustalıklı bir kullanımını içeren; sürgün, nostalji, kuşak ve kültür çatışması gibi kavramlar üzerinde duran; oyuncu tarzıyla okura muzipçe göz kırpan keyifli, zevkle okunacak bir kitap.

9 Aralık 2012 Pazar

NAZLI ERAY - Beyoğlu’nda Gezersin

Bu kitabı Can Yayınlarının baskısından okumuştum yıllar önce... bu yıl Doğan Kitaptan yeniden basımı çıkınca yazayım dedim...

1940-50'li yıllar Beyoğlu'su anlatılıyor romanda sokak sokak,  han han... lebonda,  markizde oturuyor, inci pastahanesinde profiterol yiyor,  rumeli handa dolaşıyorsunuz ... zaman ve mekan sürekli değişiyor tabi beraberinde kişilerde... ama bir yandan da herkes birbiri ile bağlantılı gibi....cahide sonku havasında muhteşem bir kadın, yetenekli falcılar, eski eşyalar, komodinler, fincanlar  bir sürü değişik figür var  romanda yer alan....piyer loti’de oturup, fethiye’de bir parkta neveser bir şarkı dinliyorsunuz... tüm zamanlar birbirine karışmış gibi...sanki bir rüyanın içindeymiş gibi  anlatılmış hikaye...  diğer yandan tüm roman bir sürü öykünün birleşimi gibi de duruyor ... rüyada mıyım?? uyanık mıyım?? anlaşılamıyor... roman kahramanları da şaşırıyor zaten bu duruma...

Özetle muhteşem bir roman bu...Beyoğlu'nda büyülü/gizemli  bir gezi yapmak isterseniz mutlaka okuyun.....


Yazar: Nazlı Eray
Sayfa Sayısı:
 232
Basım Yılı : 2012
Yayınevi: Doğan Kitap

Beyoğlu'nda Gezersin, Nazlı Eray'ın çarpıcı dünyasını eşsiz bir coğrafyayla önünüze seriyor. Size başka bir dünyanın kapılarını hızla açan bu kitap, içine girdikten sonra ağır ve kalın kapılarını usul usul kapatacak...

Beyoğlu'nda Gezersin, Nazlı Eray'ın çarpıcı dünyasını eşsiz bir coğrafyayla önünüze seriyor. Kimler, neler yok ki bu dünyanın içinde: 
Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi, Beyoğlu'nun kraliçesi Madam Tamara, "Mazi Kalbimde Bir Yaradır" programının yapımcısı Ulvi, elinde geçmişteki bir kadının hatıra defteri ile Beyoğlu'nda dolaşan çılgın âşık Bozacı Naki, "Deli Saati"ni sunan ünlü Doktor ve onun gece karanlığını yırtıp hafifleten reçeteleri...

1958 Beyoğlu cinayetinin hâlâ çözülmemiş esrarı, sanki bu dünyayı gerçek hayattan ayıran yemyeşil sessizliği ve yılların eğip sararttığı mezar taşları ile Eyüp sırtları, şehit tayyareci Fethi Bey'e Rumeli Han'ın dökülmüş bir muhallebiyi andıran mermer merdivenlerinde rastlamak, geçmişin içine sıkışmış Markiz Pastanesi ve roman boyunca fırtına gibi esen İstiklal Caddesi...

Nazlı Eray’ın ilk kez bundan 7 yıl önce yayımlanan romanı Beyoğlu’nda Gezersin hala tazeliğini koruyor ve onu henüz keşfetmemiş okurları bekliyor.

30 Kasım 2012 Cuma

BEYAZIT AKMAN - Son Sefarad

İMPARATORLUK II
SULTAN BAYEZİD’İN SAVAŞI

Beyazıt Akman’ın İmparatorluk serisinin ilk kitabı ‘’Dünyanın İlk Günü’’ nü okumuş ve çok sevmiştim... İstanbul’un fethini, II. Mehmet’i anlatan bir romandı... hikayeye II. Mehmet’in çocukluğundan başlıyor, İstanbul’un kuşatılması ve fethi  hem Osmanlılar hemde Bizans yönünden detaylı olarak anlatılıyor, padişahın şehzadeliği sırasında aldığı muhteşem eğitimin detaylarına giriliyor, İbn-i Rüşd, Gazali gibi düşünürlerin fikirlerine yer veriliyordu... bu arada yarattığı ikincil karakterler üzerinden güzel, sürükleyici bir öyküde sunuyordu okura... İstanbul’un fethi denildiğinde Roger Crowley’in ‘’Son Büyük Kuşatma 1453’’ adlı kitabından da bahsetmemek olmaz... Akman'da bu kitaptaki kuşatma bilgisinin çoğunu Crowley’in kitabından aldığını  kaynakça bölümünde belirtiyordu... konuyla ilgilenenlere hem Crowley’in kitabını hemde serinin ilk kitabını öneririm...    

Şimdi  Son Sefarad romanına  gelecek olursak; yazar padişah II. Bayezid ile imparatorluk hikayesine devam ediyor... burada bir not olarak belirteyim ben devam kitaplarını, birkaç kitaptan oluşan serileri okumayı pek sevmem her zaman en iyi kitap ilkidir ve orada kalınmalıdır... ama yazarın ilk kitabını o kadar çok sevmiştim ki ikincisini de okumasam olmazdı... dönem çok ilginç, Granada İspanyolların eline geçiyor, 8 asırlık islam hakimiyeti sona eriyor ve engizisyonun yarattığı vahşet doruğa çıkıyor... yahudiler ile müslümanlar üzerinde büyük bir baskı var ve 1492 yılında yahudilerin ya ülkeyi terk etmeleri yada katolik olmaları yönünde karar alınıyor... Osmanlılar tarafında ise çok fazla detaya girilmemiş, her şey olumlu gidiyor... Osmanlıların akdenizdeki gücünden, denizdeki başarılarından bahsedilmiş çokça bu kez... her ne kadar II. Bayezid’in savaşı denilse de kast edilen olgunlaşma döneminde kendi kendi ile savaşı gibi görünüyor... padişahın anlatıldığı bölümlerin neredeyse %80-90’nı şehzadeliğine ait,  sultan olduktan sonra anlatılanların en önemlisi Kristof Kolomb ile görüşmesi ve İspanya’daki yahudilerin kurtarılmalarına ilişkin vermiş olduğu emir... yazar II. Bayezid’in saltanatındaki bu iki olayı dikkate almış yalnızca... önce şehzadenin uzun uzun geçirdiği sefahat döneminden bahsediliyor sonra da neredeyse tüm kitap boyunca şehzade HAT yazıyor... ve bu sayede nefsini terbiye ediyor kamil insan olmaya çalışıyor ve padişahlık için gerekli vasıfları kazanıyor... ama bu bölümleri o kadar uzatmış ki II. Bayezid olarak sadece sayfalarca elif , ba, vav yazan ve uzun sürede bunu beceremeyen bir garip insan aklınızda kalıyor, aslında bu işin öneminden, ne kadar zahmetli olduğundan, kemale ermenin zorluğundan bahsetmek istiyor ama dozajını iyi ayarlayamadığı için bende hem bıkkınlık yarattı  hemde olumsuz bir imaj oldu...

Zaten kitabın genelinde bir tekrar ve uzatma sorunu var (her şeyi uzun uzun anlatmak mecburiymiş, kitap 650 sayfa olmak zorundaymış gibi bir his edindim), denizcilik bölümlerinde de bu iyice abartılıyor... yazar bile bunu yapmaktan o kadar sıkılmış ki anlatılan 3 deniz savaşının üçünde de bazı bölümleri ‘’kopyala-yapıştır’’ yöntemiyle kullanmış ki bu çok rahatsız ediciydi.... üstelik ‘’Yazı’’nın çok önemli olduğu, bir elif için, sadece tek bir harfi yazmak için bir şehzadenin sayfalar harcaması gerektiği  şeklinde bir anlatımın bulunduğu bir kitapta bu durum en hafifinden ayıp oluyor...

İkincil karakterler ilk kitapta olduğu gibi burada da  iyi,  Yahudi matbaacı David Marrano, Türk ajan Davud, engizisyon keşişi Santiago, Türk denizciler Kemal Reis, Piri Reis hepsinin hikayesi güzel... kitabı götürenler de onlar.... padişahla görüştüğü için Kolomb’un seferi anlatılmış epeyce bir bölüm... denizcilikte ileri olduğumuzu vurgulamak ve diğer kaynaklarda haklarında fazla bilgi olmayan Pinzon kardeşlerin aslında müslüman olduğunu ima etmek ve seferin başarılı olmasının onların sayesinde olduğunu belirtmek için konulmuş gibi duruyor bu bölümler ama kitabın ana ekseninde değerlendirildiğinde gereksiz bir ayrıntı olmuş... yine ilk kitaptaki gibi Aristo, İbn-i Rüşd, İbn-i Arabi gibi düşünürlerin fikirlerinden  epeyce bahsedilmiş... roman sanki kötü, sıkışık bir arşiv gibi duruyor... bir sürü araştırma yapılmış aman ziyan olmasın diye hepsi üst üste konulup ciltlenmiş sanki...

Kitapta birde komik hatalar vardı şöyle ki;  Şehzade Bayezid bir rüyasını anlatıyor ‘’Tek bildiğim içeride  gökyüzüne doğrultulmuş teleskoptan gökyüzüne baktığımda yıldız kümelerini Arap harfleri olarak gördüğümdü’’ cümlesiyle... II. Bayezid 1481 yılında tahta çıkıyor dolayısıyla bu rüya daha öncesine ait bir zaman için kurgulanmış olmalı, teleskop ise 1608 yılında icat ediliyor (1609 yılında ilk kez Galileo Galilei tarafından kullanılıyor)... yani olmayan bir şeyi rüyasında göremez ya da benzer bir şey görebilir bunu tarif edebilir ama teleskop olarak ismiyle anlatamaz... aynı şekilde K. Kolomb, Pinzon’a ‘’sen hiç beyaz yalan söylemedin mi?’’ diyor beyaz yalan ifadesi pek 1492 yılına ait olamazmış gibi geldi bana.. daha çok günümüzün terminolojisi bu... uzun araştırmalar yapılmış, bu kadar ayrıntıya girilmiş bir romanda bu gibi hatalara dikkat edilmeliydi diye düşünüyorum...

Velhasıl bu roman olmamış, yazar serisine devam ediyor ama ben kendi adıma burada bırakıyorum... Endülüs, Granada ve İspanya’daki İslam hakimiyetinin sonlanmasıyla  ile ilgili daha iyi bir kitap isterseniz Amin Maalouf’un ‘’Afrikalı Leo’’ adlı romanını okumanızı öneririm.. bende Osmanlıların deniz zaferleri ile ilgili daha iyi bir anlatım olacağını düşündüğüm için Roger Crowley’in ‘’İmparatorların Denizi Akdeniz’’ kitabını okuyacağım...

Son Sefarad sadece engizisyonun vahşeti, kitap yakmanın vahameti ve din adına yapılan eziyetlere dikkat çekmek için -biraz da sabrınız var ise- önerilebilir  karar size ait...

Sayfa Sayısı: 656
Basım Yılı : 2012
Yayınevi:
Epsilon

1492. 
Endülüs Medeniyeti katlediliyor.
Tüm Dünya seyirci kalıyor.
Bir Osmanlı Sultanı hariç...

Endülüs'teki Osmanlı ajanı Kara Davud, karısı Elif'in hasretiyle yanıp, kendi topraklarına dönmeyi beklerken hayatının en zorlu göreviyle karşı karşıya kalır...

Granada İslam İmparatorluğu'nun çökmesiyle birlikte Katolik Avrupa'nın önündeki tek engel artık Sefaradlar, yani Endülüs Yahudileri'dir. 

Engizisyon her gün binlerce kitap yakmakta ve tarihin en büyük barbarlık suçunu işlemek üzeredir. İnancını saklamak zorunda kalan yüz binlerce Yahudiden biri olan David Marrano, Endülüs'ün eski kültürünü devam ettirmeye çalışırak gizlice İbranice ve Arapça kitaplar çoğaltır. Ne var ki, Engizisyon, David'in ve aşkı Esther'in de izini bulmuştur.

İspanyol denizci Kristof Kolombus ise kütüphane yağmalarından ele geçirdiği haritalar ve zindanlara atılan Müslüman ve Yahudilerden kurduğu mürettebatla dünya tarihini değiştirecek bir keşfin eşiğindedir.

Kara Davud İspanya'daki tüm bu gelişmeleri yıllarca payitahta rapor etmiştir. Sultan Bayezid, böylelikle tarihin en büyük kurtarma operasyonlarından birini başlatacaktır. Ancak Akdeniz'deki Haçlı korsanları ve İspanya'daki Katolik şövalyeler bu görevi imkânsız hale getirecektir...

Davud'un sır dolu geçmişi, kitap avcısı Santiago'nun iç çatışması ve hattat genç Bayezid'in kendi nefsi ile olan savaşı romanın ana izleklerini oluştururken Türk denizcileri Kemal ve Burak Reisler ile genç Piri Reis de bu epiğin diğer renkli karakterleri. 

Beyazıt Akman'ın Fatih'i anlatan ilk romanı Dünyanın İlk Günü büyük beğeni toplamış, tarihi yapımlara ilham kaynağı olmuştu. Amerika'da Dünya Edebiyatı alanında öğretim üyesi olan genç yazarın ikinci romanı Son Sefarad hem Endülüs'e yakılan bir ağıt, hem de 21. yüzyılda bile eksikliği hissedilen bir insanlık dersi sunuyor.
Ezberleri yeniden bozmaya ve Atlas Okyanusu'ndan Akdeniz'e uzanan film tadında soluk soluğa bir maceraya daha hazır olun...

26 Kasım 2012 Pazartesi

SEBAHATTİN DEMİRAY - Senden Çok Uzakta

Bu roman gerçek bir hayat hikayesine dayanılarak yazılmış... muhteşem bir hikaye.. bazen insanların gerçek hayatları bir filmden veya bir romandan daha inanılmaz olabiliyor... bu da öyle bir şey işte... 

Bazen verdiğiniz bir karar tüm hayatınızı değiştirir,  işte burada da yapılan hareket 1974 Kıbrıs savaşı sırasında yaralı bir Rum askerinin künyesini, ölmüş bir Türk askerinin künyesiyle değiştirmesi oluyor... ölümden kurtulmak için atılan bu adımın ona bir ömre ve bir aşka mal olacağını bilemeden....ve roman yıllar sonra bu kişinin Yunanistan’a gömülen Türk askerinin kemiklerini ailesine teslim etmek için yeniden Ege'nin bir kasabasına gelmesi ve başından geçenleri tek tek hatırlamasıyla başlıyor...Türkiye’deki ailenin (o tarihte bir müddet onların yanında kendi oğullarıymış gibi kalıyor) dramı başka, kendi ailesinin ve sevdiği kızın Yunanistan’da ki dramı ise daha başka... 

Başa gelmesine inanılmayacak olaylar, büyük umutlar, yanlış anlaşılmalar ve boşa geçen bir hayatın anlatıldığı bir hikaye  bu....

Kitabın tamamı geri dönüşlerle anlatılıyor, olayların sonuçlarını önce yazıyor acaba ne oldu da bu şekilde sonuçlandı  diye merak ediyorsun sonra bir vakit laf arasında ne olduğunu yazıyor... normalde sonucunu bildiğin şeyi çok fazla merak etmezsin ama yazar bunu öyle bir şekilde anlatıyor ki ne olduğunu anlamadan rahat edemiyorsun... kitabı okurken resmen sabrım su kesti...yalnızca hayatı anlatılan adamın aklından geçenleri çok uzun uzun yazmış onlar romanı uzatıyor daha doğrusu  hikayeyi merak ettiğiniz için gereksizmiş gibi geliyor...

Daha önce bu yazardan ‘’kayıp isimler sözlüğü’’  adlı romanı okumuş çok sevmiştim, bu kez de okuduğuma çok memnunum....


Yazar: Sebahattin Demiray
Sayfa Sayısı : 568
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Epsilon


Ben sana kavuşma umuduyla otuz yedi yıl önce çıktığım yolculuğu nihayet sonlandıracağımı hayal ederken, farkında olmadan yaptığın o hoş sürprizlere bir yenisini daha ekleyip, şehrin bir caddesinde, bir ara sokakta ya da bir köşe başında aniden karşıma çıkıvereceğini çok iyi biliyorum.

Sen her zamanki gibi farkıma bile varmadan yanımdan geçip giderken ben hemen o an çehremi görebilmek için hiç tanımadığım insanlardan ayna dileneceğim. Mağazaların camekanlarına koşmayı akıl edeceğim sonra.

İyice seyrekleşip, beyazlaşan saçlarına elleriyle dokunan, parmaklarını yüzündeki çizgilerde gezdiren vitrindeki yansımama bakacağım. "Bu ben miyim?" diye mırıldanırken sesimin titrediğini kederle fark edeceğim. 

Sonra parmaklarımı ceplerinden birinde, bir kutunun içinde küçücük bir karınca taşıdığım eski ceketimin üzerinde gezdireceğim. Eğilip paçaları çamurlu pantolonuma dokunurken toz toprak içerisindeki ayakkabılarımı görünce benim ben olduğumdan iyice emin olacağım.

Doğrulup, hiçbir şeyden habersiz yürüyüp gidişine şaşkınlıkla bakacağım. 

İşte o an hiçbir zaman eline ulaşmasını ve okumanı istemediğim, ismini bile bilmediğim ücra kasabaların postanelerinde kaybolmasını dilediğim bir mektup daha yazmaya karar vereceğim sana.

O gün kesinlikle şehre usul usul, ruhumu üşüten bir yağmur yağacak, biliyorum. Ben her defasında yaptığım gibi gidip bir saçak altında sabırla pinekleyeceğim. Ege Denizi'nin köpüklü dalgalarına bir an önce karışmak için telaşla, Akrepol'den Sintagma Meydanı'nın mazgallarına doğru önümden akıp giden bulanık sel sularına bakıp, dalıp gideceğim.

"Unutmalıyım, unutmalıyım artık," diye mırıldanarak telkinde bulunup, kendimi teselli etmeye çalışacağım. Çünkü biliyorum, kırık bir kalbin en iyi ilacı zayıf bir hafızadır.

24 Kasım 2012 Cumartesi

GONÇALO M. TAVARES - Kudüs

Toplumsal delilik ile bireysel deliliği anlatan bir roman bu... karakterlerin biri hariç tamamı delilerden oluşuyor... tek akıllı gibi görünen karakter  ise toplumların birbirlerine sebepsiz yere uyguladıkları eziyetlerin tarihini araştırıyor ve geleceğe yönelik bir grafik oluşturmak istiyor... hepsinin yolu bir şekilde kesişiyor ve hikaye devam ediyor.... Ben genelde bu tip konuları severim ama bu romanda ilk 40-50 sayfa bir türlü konsantre olamadım çok karmaşık ve anlaşılmaz geldi (yazarın çok özgün bir anlatımı var bununda etkisi oldu sanırım) sonrasında yavaş yavaş alışmaya başladım, son sayfaya geldiğimde kitabı beğenmiştim ve bundan sonra keşke 200-300 sayfa daha olsaydı diye düşündüm...  kitabın arka kapağı çok iyi açıklıyor,  bu hakikaten kara bir kitap o yüzden zor adapte oluyorsunuz zaman zaman kendinizi rahatsız hissediyorsunuz ama bitirdiğimde okuduğuma değdi diye düşündüm... Özellikle toplumsal delilik ile ilgili saptamaları ve bireysel davranışlarımızı sınırlamaya yönelik toplumun dayatmalarına ilişkin kısımlar çok iyiydi.. bir tek deliler bundan muaf veya bir tek onlar fark ediyor ama kimse onlara kulak vermiyor...

Tekrar romana dönüp  dürüstçe ifade edersem bu yazardan bir daha benzer bir kitap okur muyum? Muhtemelen hayır... oysa ki yazarı bende çok başarılı buldum, üslubu zor ama etkileyiciydi ve önümüzdeki yıllarda belirtilen ödülleri kazanacağına da inanıyorum... ‘’Portekizli Kafka’’ tanımlaması da uygun olmuş... ama beni rahatsız eden karanlık bir roman olmasıydı yoksa yazarın yeteneği ve insanlığa değişik bir açıdan bakmak için okunması gereken bir kitap bu...

Yazar: Gonçalo M. Tavares
Çevirmen : Pınar Savaş
Sayfa Sayısı:
 192
Basım Yılı: 2012
Yayınevi:
 Kırmızı Kedi

Korkunun ve deliliğin sınırında yaşayan iki sevgili, vahşetin tarihi üzerine çalışan bir doktor ve onların kesişen yazgılarını sonsuza dek belirleyecek bir gece. Gonçalo M. Tavares'ten insanın karanlık yüzüne korkusuzca bakmayı başarabilen özgün bir anlatım.

"Kudüs, Batı edebiyatının büyük eserleri arasında yer almayı hak eden önemli bir kitap... Gonçalo M. Tavares'in henüz 35 yaşında bu kadar iyi yazmaya hakkı yok: İnsanın onu dövesi geliyor."
José Saramago

"Portekizli bir Kafka. 
Bu enfes kara romanı özetlemek imkânsız. Akıl ve delilik, korku ve alay, saçmalık ve ciddiyet arasındaki sınırları bulandırmaktan bir an bile vazgeçmiyor. "

Le Figaro

"Genç romancı Gonçalo M. Tavares'ten, kendi, yepyeni yaratısıyla yeniden şekillendirmek üzere dünyayı parçalara ayırdığı büyük bir armağan. Her kitabı gerçekliği daha iyi gözlemlememizi sağlayan birer kaleydoskop... Kudüs, bunu en iyi başardığı kitabı, insanın acılarına eğilen özgün, derin ve zekice kotarılmış bir başyapıt... Günümüz dünyasındaki yabancılaşma üzerine çok yönlü ve etkileyici bir dram." 
Alberto Manguel

22 Kasım 2012 Perşembe

HANS FALLADA - Herkes Tek Başına Ölür

Bugüne kadar okuduğum ikinci dünya savaşını dolayısıyla nazileri konu eden tüm romanlar, olayları yahudilerin başına gelenler üzerinden  anlatmakta ve  onların çektiği zulmü ortaya koyar nitelikteydi.... Bu kitap öyle değil... yazarın kendisi de 1935 yılında nazilerin ‘’tehlikeli yazarlar’’ listesine aldığı bir kişi... ve bu kitapta sıradan almanların gözünden, onların hayatı üzerinden  1940 yılından itibaren  nazi diktatörlüğünü anlatıyor... Buradaki kişiler fabrika işçileri, alt kademedeki memurlar, küçük dükkan sahipleri gibi sıradan insanlar....bunların yanı sıra asalaklar, dolandırıcılar, ispiyoncular da var bu sıradan kişilerin hayatını daha da zorlaştıran... tabi herkesin karşısında da  ‘’Gestapo’’  var... sonuçta karmaşa içinde  bir toplum portresi çiziyor yazar....nasıl oldu da başımıza bunlar geldi diye düşünmüyor bile çoğu... sadece korkuyorlar... nazilerden, devletten, birbirlerinden yani herkesten...tüm kitaptan dalga dalga  KORKU  yayılıyor...

Bu arada oğullarının savaşta ölmesi dolayısıyla olayın vahametinin ayırdına varan  fabrika çalışanı yaşlı karı koca ise mücadele etmeye ve insanları uyandırmaya çalışıyor.... seçtikleri yol için öyle ahım şahım bir şey beklemeyin ama kesinlikle yapabilecekleri en kolay, en mantıklı şeyi seçiyorlar ve ben fikri çok beğendim... işin süprizinin kaçmaması için yöntemi ve sonucunu yazmayacağım ama bir çaba bile gösterilmesi önemli o zamanda o toplumda... ve mücadele etmeye başladıktan sonra korkuları da bir nebze azalıyor ve özgürleştiklerini hissediyorlar...

‘’Gestapo’’yu  anlatımı da bana farklı geldi.. daha önce okuduğum romanlarda veya filmlerde çok zalim, çok sert ve disiplinli, planlı kararlar alan, astığı astık, kestiği kestik bir örgüt resmi çiziliyordu... zalimlik burada da anlatılmış onda bir değişiklik yok ama bunun yanı sıra pek zeki olmayan insanların yönettiği, ne yaptığı pek belli olmayan, olur olmaz fikir değiştiren dengesiz bir yapı şeklinde anlatılıyor, insanların korkusundan yararlanıp işlerini yıllarca yürütmüşler gibi... mahkemelerdeki yargıçlar, avukatlarda  öyle,  iktidarın gücüyle kendi kötülüklerini birleştirmiş, nazilerin istediği yönde kararlar veriyorlar...

Güzel bir anlatımı sürükleyici bir kurgusu var romanın... sadece kitabın  ‘’biz yapmadık naziler yaptı’’ söylemini az da olsa haklı çıkarmaya çalışan  bir yanı var gibi geldi bana ve bu durumu  yazarın objektifliğini zedeliyor  şeklinde yorumluyorum..

Son olarak kitaptan birkaç cümle yazayım;

..........‘’hepsi korkuyor!’’ diye her şeyi aşağılarmış gibi konuştu. ‘’fakat korkacak ne var? Biz yaşamlarını kolaylaştırdık, yeter ki söylediklerimizi yerine getirsinler’’ ‘’fakat insanlar düşünmeden edemiyor.  Sanıyorlar ki düşünmekle bir yere varacaklar!’’
'’söylenenlere uysunlar. Düşünmek  Führer’in görevi!’’


..........ülke insanlarını yarısı öteki yarısını içeri atıyor, yok ediyor. Bunun pek uzun süreceğini sanmıyorum..’’Durum ne kadar kötüleşirse o kadar iyidir. O zaman her şey daha çabuk sona erer!’’

.........bu salonda daha çok ilgi çeken, otuz kırk sanıklı davalar görülürdü. Çoğu kez yargıç karşısına çıkarılanlar, birbirlerini ilk kez görmelerine rağmen dava sırasında aynı gruba dahil oldukları ve hep birlikte ortak bir suç işlediklerini öğrenip şaşırırlardı. Sonunda da devlete karşı komploculuktan hüküm giyerlerdi.

İlginç değil mi??   okumanızı öneririm....

Yazar: Hans Fallada
Çevirmen: Ahmet Arpad
Sayfa Sayısı:
 608

Basım Yılı: 2011
Yayınevi:
 Everest

Dünya klasiklerinin unutulmuş eserlerinden biri olan Herkes Tek Başına Ölür, ilk baskısından yaklaşık altmış yıl sonra tekrar okurlara kavuşarak hak ettiği ilgiyi görmeye başladı. Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail'de yüzbinler satan, yirmiden fazla dile çevrilen ve çevrilmeye devam eden roman, şimdi Everest Yayınları'nın dünya klasikleri dizisi kapsamında ilk defa Türkçede.
1940'ların Berlin'inde, Quangel çifti sıradan sayılabilecek bir yaşam sürmektedir. Otto Quangel, fabrikadaki işine gidip gelmekte, Anna Quangel, Nazi Partisi'nin kadın kolundaki çalışmalarına devam etmektedir. Bir gün, cephedeki oğullarının ölüm haberini almalarıyla beyinlerinde bir kıvılcım çakar. Yalnızca iki kişi de olsalar, bu acımasız faşizme meydan okumaları gerektiğini fark ederler. Böylece Gestapo memurlarını, Hitler yanlısı komşularını, aile dostlarını ve daha nice Berlinliyi kapsayan bir kovalamacanın ortasında bulurlar kendilerini.

20. yüzyıl Alman edebiyatının en heyecan verici isimlerinden biri olan Hans Fallada'nın gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazdığı ve ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı Herkes Tek Başına Ölür, her kitaplıkta mutlaka bulunması gereken bir cilt.

"Herkes Tek Başına Ölür, sokaktaki insanı anlatıyor. Zorbalığa dayanan düzenler tarafından ezilen herkesin, ahlaki bir zorunluluk olarak,özgürlüğü ve insan haklarını korumak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini savunuyor. Öte yandan, verilen ütopik mutlakiyet sözleriyle büyülenen kitlelerin, terörün egemenliğini nasıl kabullenip desteklediklerini ve böylece insani duygularını nasıl kaybettiklerini gösteriyor."Moris Farhi
"Nazilere karşı Alman başkaldırışıyla ilgili yazılan en güzel kitaplardan biri." Primo Levi

12 Kasım 2012 Pazartesi

TAHİR MUSA CEYLAN - Bir Zamanlar Bakırköy

Yazarın daha önce  ''Kestane Kıranında Kadınlar'' romanını okumuş çok sevmiştim... sonra o kitabın devamını ‘’Elli Yıl Sonra Kül’’ ü okudum onu daha çok sevdim... bu iki kitap Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşayan bir ailenin kuşaklara dayanan hikayesini anlatıyor... ilgimi çeken yalnızca konunun güzelliği değil,  yazarın dili  o kadar etkileyici ki büyülenmiş gibi okuyorsunuz... artık  ben  yazarı yalnızca anlatımı ve dili için de okuyor sayılırım... öyle  değişik bir anlatımı var ki ilk başta çok karmaşık ve anlaşılmaz geliyor hatta bir miktar zor okunuyor ama alışınca çok keyif alıyorsunuz...

Burada bahsedeceğim ise yazarın son kitabı... bu kitap yazarın kendi mesleği (psikiyatrist) ile de ilgili... Bakırköy Akıl Hastanesini, doktorlarını  ve hastalarını  anlatıyor, kurguladığı bir hikaye çerçevesinde... herkesin hayatı birbirinden değişik, birbirinden dramatik, bazen hastalara  göre doktorların hemşirelerin hayatı daha delice geliyor.. yazar her ayrıntıdan başka bir öykü çıkarıp insanı sürüklüyor... kimi zaman gülüyor kimi zaman hüzünleniyorsunuz.. aslında  romanda anlatılan bir anlamda herkesin içinde olan delilik... hem çok içinizi acıtıyor,  hem de kahkahalarla güldürüyor... okumanızı öneririm...

Konu bana van Gogh’un bir sözünü hatırlattı şöyle; 

'' İçimde bir ateş yanıyor, ama ısınmak için kimse gelmiyor,
yanımdan geçip gidenler,  yalnızca bir duman görüyor''


Yazar:Tahir Musa Ceylan
Sayfa Sayısı : 185
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : Ayrıntı


Tahir Musa Ceylan yeni romanı Bir Zamanlar Bakırköy de orta yaşların sonuna gelmiş yalnız ve yorgun bir doktorun genç bir hastasına duyduğu aşkla alt üst olan hayatını anlatıyor. Aslında bu aşkın geliştiği Bakırköy Akıl Hastahanesinin, Hastahane ile birlikte yaşadığımız toprakların hikayesi ya da masalı bu. 
''Bütün bir aileyi kırıp geçirmiş babalar, hiç para bilmeden sadece ot toplayarak çocuklarına bakmış analar, hapishanede yıllarca yatıp, çıktığında on beş gün dışarıda kalamayıp geri yatan babalar, trafik kazalarında can vermiş aileler, aynı hastalıktan kırılmış sülaleler, vurulmuş kardeşler, eşkıya, hırsız olup büyümüş çocuklar, bütün bir mahalleyi doyuran kahramanlar, kendisi kazanmayıp işçisine kazandıran patronlar, evlenip evlenip ayrılan ve onca genç kızın arasında yine yeni koca bulan kadınlar, lotoda at yarışında zengin olacağına Allaha inanır gibi inanan ve batıp giden akıllı insanlar, her attığı adımı fala göre ayarlayan ve falcılara servetini verip tüketen kadınlar ......Bakırköy köy değil bir ülkeydi, Anadolunun farklı yerlerine dağılıp seyrelmiş olaylar bu küçük toprağa toplandığı için Bakırköylüler bir ömürde bir ülkede olup bitecek olayların hepsini en yoğun halde burada görürlerdi. Anadolu alıp götüren, taşıyıp sürükleyen selse, Bakırköy çöküp kalmış mildi.''

Tahir Musa Ceylanın romanlarını özetlemek de, özetinden ne anlattığı hakkında doğru bir bilgi edinmek de hiç kolay değil. Çünkü ana bir hikâyeden çok sanki kendiliğinden gelişen yan hikâyelerle ilerliyor romanları. Ayrıntıları çoğaltıyor; basit gibi görünen bir ayrıntıyı bir anda hikâyenin merkezine alıp ondan yeni ayrıntılar üretirken beklenmedik kişi ve karakterlerle bambaşka hayatlara dokunuyor, kahramanlarının eşzamanlı ama birbirinden çok farklı mekânlara uzanan hikâyeleri ile coğrafyayı genişletiyor. Hikâyesine sahip olamadığı için değil, hayatın kendisi tam da böyle yaşandığı için.

2005 yılında İçi Yoksulla başlayıp Kestane Kıranında Kadınlar(2008), Yarım Adamın Aşkları (2009) ve Elli Yıl Sonra Kül (2010) ile sürdürdüğü romancılığının son halkası Bir Zamanlar Bakırköyde Tahir Musa Ceylan gerçek bir edebiyat ziyafetine davet ediyor okuyucusunu.

10 Kasım 2012 Cumartesi

BUKET UZUNER - Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları SU

Öncelikle şablonun ''İstanbullular'' romanıyla  aynı  olması rahatsız edici.. tekrara yol açması bir yana  ‘’İstanbullular’’ kitabına çok yakışan şablon burada hiç iyi olmamış kitabı bölüyor kesintiye uğratıyor gibi ki bu en önemsiz ayrıntı aslında...  SU kitabı bölümleri (o yukarı uzatılmış harflerle yazılan kenar süslemesi olan bölümler) tek başına bir kitap olsaymış belki güzel olabilirmiş, zaten yazar  bunu özellikle yapıyor sonradan o bölümleri ayrı kitap olarak yayınlıyor ticari bir iş yani...

Gelelim hikayeye, yazar  polisiye mi yazmaya çalışmış, kamanlığı mı anlatmaya çalışmış, ülke sorunlarına ilişkin görüşlerini belirtmeye mi çalışmış bilemedim... aslında bunların hepsini birden yapmaya çalıştığı için yeteneksiz birinin yazdığı basit 10.sınıf bir polisiye olmuş, kamanlığı anlatamadığı gibi feci bir şekilde harcamış, ülkemizin günlük hal ve şeraitini anlattığı gazete haberleri gibi bir şey olmuş özetle.... bir kere  o ''aptal, beceriksiz, kişiliksiz'' polis Ümit'i nereden bulmuş? bu romandaki  en ilginç  karakter aslında sahaf Semahat ve yazar onu heba ediyor... oysa o orada parlıyor bana bir fırsat ver diye çabalıyor ama yazar onu yardımcı karakter rolünde tutup resmen harcıyor... hele o amerikalı dedektife ne gerek vardı onu niye bu kadar anlatmış hiç anlayamadım??

Ayrıca yazarın romanın satır aralarında ülkeyi kurtarma çabası resmen komik oluyor...Ülkemiz aydınlarının söyleyecek sözleri varsa  farklı platformlarda dile getirmeleri daha etkili olur kanımca... romanlarında bıraksınlar hikaye olayları anlatsın biz arka planda yazarın sesini direkt duymayalım... okurların zekasına da biraz güvenmek gerek...Ülkede yaşanan olumsuzlukları ilkokul çocuklarına öğretir gibi (alevilerle sünniler birbirini kabul etmiyor çocuklarının evlenmesine izin vermiyor, halbuki aşk bu engel tanır mı?? işsiz güçsüz kocalar karılarını dövüyor öldürüyor aa ne ayıp bu olur mu vs. vs.) karakterler üzerinden tekrar yazmanın alemi ne?? Sonuçta bu okura eziyetten başka bir şey değil ...

‘’Balık İzlerinin Sesi’’ adlı çok güzel  bir roman yazmış olan yazarın, o kitaptan yıllar sonra  bu kadar kötü bir roman yazmasına şaşırdım...Özetle büyük beklentim büyük hayal kırıklığım oldu... hepsi bu...



Yazar: Buket Uzuner
Sayfa Sayısı : 344
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Everest


Buket Uzuner'in, bugün Anadolu'da yaşayan her kültürü derinden etkilemiş kadim Kamanlık (Şamanizm) geleneğinin dört unsuru olan SU, TOPRAK, HAVA, ATEŞ'ten ilham alarak yazdığı yeni romanı UYUMSUZ DEFNE KAMAN'IN MACERALARI dörtlemesinin ilk kitabı 'SU' çıktı!..

Gazeteci Defne Kaman bir yaz akşamı bindiği vapurda arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolur. Onu aramakla görevli Komiser Ali Ümit ile arkadaşı Sahaf Semahat kendilerini aniden tuhaf olaylar ve esrarengiz semboller arasında bulurlar. Bir yandan kendi hayatlarını sakatlayan yasak ve tabulara rağmen ayakta kalmaya çalışırken, kayıp gazeteci Defne Kaman'ın peşinde nefes nefese bir maceraya sürüklenirler.

Buket Uzuner, SU romanında bütün canlı varlıkları eşit değerde kabul ederek doğayı ve yaşamı kutsayan kadim Türk geleneği Kamanlık'a (Şamanlık) selam ederken, okurları hem eko-feminist bir okumaya, hem de 1000 yıl önce Uygur harfleriyle ön-Türkçe yazılmış olduğu düşünülen (Mutluluk Bilgisi) KUTADGU BİLİG ŞİFRESİ ile zihin oyunlarına davet ediyor.

Kutadgu Bilig yazarı Yusuf Has Hacib'in;

"Aklın süsü dil, dilin süsü sözdür. Kişinin süsü yüz, yüzün süsü gözdür."

beyitiyle açılan romanın bir Kutadgu Bilig şifresi kitabı olarak da okumak olasıdır. Yazar, SU romanı yazarken yakından inceleme şansı bulduğu Kutadgu Bilig'in bilinen üç orijinal nüshasından ilkini Uygur harfleriyle Türkçe yazdığı düşünülen Yusuf Has Hacib ile bu önemli eseri 1947'de günümüz Türkçesine çeviren Prof. Reşit Rahmeti Arat'ı şükranla anıyor ve bugüne kadar Türkiye'de ve dünyada hak ettiği önemi ve sevgiyi göremeyen bu güzel eserin, romanda bir şifreler kitabıymış gibi kullanılmasıyla özellikle gençler arasında ilgi göreceğini umuyor.

"Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları", SU romanından sonra TOPRAK, HAVA ve ATEŞ ile devam edecektir.

9 Kasım 2012 Cuma

HARUKİ MURAKAMİ - 1Q84

Japon yazarları çok severim, tüm kitaplarını okuduğum Murakami’yi ise daha çok severim... yayımlandığı yıl hem Japonya’da hemde tüm dünyada büyük bir ilgi uyandıran son romanı Türkçe’ye çevrildiğinde zaman geçirmeksizin alıp okudum.. Öncelikle ben kitabı sevdim, çok zevkle, elimden bırakamadan okudum ve tahmin ettiğimden de kısa sürede bitti... merak unsuru çok iyi kullanılmış, biraz saçma olsa da güzel bir aşk hikayesi var, Orwell'in 1984'üne bir bağlantı yapıyor pek başaramasa da.... AMA kitap bir Murakami romanı mı?? değil!!  kitabı sanki Murakami yazmamış da biri kötü bir kopyasını yapmış gibi... 

gelelim neden olmamış;

Murakami'nin kitapları çok özgündür, insanı daldan dala uçurur, bazen hayalle gerçek, bazen tüm hayaller, bazen tüm gerçekler birbirine karışır neye uğradığını şaşırırsın, kitabın değil hikayesini, konu ne sorusu sorulduğunda, neyi anlattığını bile söyleyemezsin... Murakami kitabı okumak bilmediğin bir labirentte kalmak gibidir her döndüğün köşede karşına başka bir şey çıkar sen onu peşine takılırsın sonrakinde başka bir şey bulursun böyle böyle dolaşırken kitabın sonuna gelirsin ve aa n'oldu şimdi niye durduk diye düşünürsün ve kitabın bittiğini fark ettiğinde de acayip üzülürsün... aslında okur, kitabın içindeki karakterlerin birinin gözünde kitabın içinde dolaşıp durur okumaktan farklı bir his yaratır... ayrıca kitabın bir ritmi vardır yani okurken bir müzik duyarsın sanki kitap (veya anlatılanlar) belli bir tempoda ses çıkarıyormuş gibi... 

AMA 1Q84'de neredeyse bunların hiçbiri yok... karakterler var (ki onlarda çok kendine özgüdür), birkaç ana hat/ana şekil var ama esas tarz yok, dümdüz yazmış diğer herhangi bir romancı gibi... okur olarak bu sefer diğer yazarların kitaplarında olduğu gibi dışarıda kalıyorsun, içine dalmak yok, ritm yok... böyle dümdüz yazınca çok kolay anlaşılır bir roman olmuş, süprizsiz, tüm hikayeyi baştan sona anlatabilirsiniz... resmen parıltısı kaybolmuş yazarın tarzının... bana hissettirdikleri böyle...

ama yine de Murakami'nin bundan sonra yazacağı her romanı okurum, dönüp ''Zemberek Kuşunun Güncesi''ni bir kere daha okurum...


Çevirmen: Hüseyin Can Erkin
Sayfa Sayısı: 1256

Basım Yılı: 2012
YayıneviDoğan Kitap

Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir…"

Sarsıcı bir yolculuğa hazır mısınız? 

Öyleyse kemerlerinizi bağlayın. Erkekleri, titizlikle geliştirdiği bir yöntemle öteki dünyaya gönderen genç bir kadınla tanışacaksınız. Ve amansız bir takiple onun peşine düşen fanatik bir cemaatin müritleriyle…

Romantik misiniz?

Evet, bu kitapta aşk da var… İki dünya bir araya gelmeden mümkün olmayan bir aşk. 

Yaşadığınız dünya gerçek mi, hiç düşündünüz mü? 

Düşündüyseniz, paralel bir evrene geçmek sizi heyecanlandıracaktır o zaman. 

Hayatı algılayışınızı değiştirecek bir kitabın kapağını açmak üzeresiniz şu an. 

Yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak kabul edilen Haruki Murakami başyapıtı, tüm dünyada milyonlarca satan kitabı 1Q84'le bir imkânsızı başarıyor. 

Nefesinizi kesecek bir macera romanını, gerçek nedir, insan neye inanmalı, aşk dünyayı kurtarabilir mi soruları ekseninde bir yürek atlasına dönüştürüyor.

HILLARY JORDAN - Uyandığında

Bende kitabın tanıtımını okuduğumda herkes gibi bir distopya ile karşılaşacağımı sanıyordum hatta arkadaşlarla kendi aramızda Orwell'in 1984'ü gibi mi acaba diye de  konuşmuştuk (tabii Orwell bu kitabı bilse ve bu benzetmeyi duysa yattığı yerde ters dönerdi şüphesiz). 

Ama bu kitap bana göre distopya felan değil hatta yanından bile geçmiyor... ya yazarın kendisi bunu yazmak istedi ama beceremedi ya da eleştirmenler -neye dayanarak bilemiyorum- böyle bir yorum yaptılar, ama bence değil... yani gelecekte geçmesi (ki tanıtımda böyle yazmasa kitaptan öyle bir his edinmiyorsunuz), bir takım teknolojik yeniliklerden bahsetmesi, suçluların derilerinin renginin boyanması gibi bilim kurgu efektleri distopya demek değil... benim anladığıma göre distopya... şu şu şu olaylar olabilir hatta oluyor ama insanlar bunu nasıl yapabilir veya sistem bunu nasıl dayatabilir biçiminde bir dehşet, bir inanamazlık, bir imkansızlık duygusu yaratması aynı zamanda bununda olabileceğinin hissedilebilmesi lazım.... 

Bu kitapta hiç böyle olmuyor sanki olaylar bizim ülkemizin küçük, aşırı muhafazakar, aşırı dindar, dışarıya kapalı bir kasabasında ve bugünde geçiyor gibi... hiç inanamazlık duygusu yok yani... renklendirme vs. yi geçersek (ki kitabın tamamında neredeyse her satırında bu yazılı olmasına rağmen kızı bir türlü kırmızı olarak düşünemedim, hiç öyle bir duygu vermiyor) bugün her  toplumda yaşanan cahil genç bir kızın (kızın topluma başkaldırıyı içeren isyankar duyguları var) evli bir adama aşık olması, ondan hamile kalması ve çocuğu aldırması sonucunda toplumun gözünde lekelenmesini anlatıyor (bizim gibi toplumlarla aradaki tek fark orada kürtaj daha kötü olarak görülüyor zina değil, bizde olsa suçu bir nebze örttüğü için kürtaj ikinci plana düşebilirdi)... sonrasında toplumdan kaçarken veya hayatta kalmaya çalışırken başına gelenler ise (hani tanıtımda bir yol hikayesi olarak söylenilen) kötü bir dizi senaryosu gibi....

Kitabın asıl anlatmak istediği, din sorgulaması aslında diğer tüm konuları buna alet ediyor... tanrı var mı? varsa nasıl bir tanrı? (ki kitabın sonunda kendince bir cevap buluyor) insan hayatına yön veren kader mi? özgür irade mi? sorularını soruyor... ama bunu o kadar insanın gözüne sokarak yapıyor ki bir edebi eserde bana incelikten çok yoksun geldi...  hatta o kadar ileri gidiyor ki dinin yasak, günah olarak nitelediği eylemleri/seçimleri  (kürtaj, eşcinsellik vs.) tek tek çürütmek için roman kahramanı kızı hayatında hiç öyle bir eğilim göstermemesine, delicesine bir adama aşık olmasına rağmen bir eşcinsel ilişkiye soktu onu da aradan çıkardı saçma bir şekilde....

Kitabın hakkını yememek için; yalnızca renklendirme işleminin yapıldığı hapishane hayatının anlatıldığı 40-50 sayfa kadarlık bölüm iyiydi hakikaten ve distopya olarak adlandırılabilecek kısımda buydu  zaten... ama tabi bu tüm kitabı kurtarmaya yetmiyor...

Bunların dışında çok sade bir dili,  sürükleyici bir anlatımı var hiç zorlanmıyorsunuz okurken... Sonuç olarak kürtaj vb. konuların yasak olmasına (ki hiçbir şekilde katılmıyorum) dikkat çektiği için okunabilir ama VASAT bir roman bu...

Çeviren: Özlem Yüksel
Sayfa: 312
Basım yılı : 2012
Yayınevi: YKY

“Uyandığında, yakın bir gelecekte, din devleti haline gelmiş bir ABD’de geçiyor. Suç işleyenlerin ten renklerinin, vücutlarına verilen bir virüsle değişime uğratıldığı ve bu kişilerin toplum içinde birer utanç simgesi olarak yaşamak zorunda bırakıldıkları bir gelecek bu. 
Romanın kahramanı Hannah Payne, evlilik dışı ilişki yaşayıp kürtaj yaptırdığı için on altı yıl boyunca bir “Kırmızı” olarak yaşamaya mahkûm edilir. Ailesi tarafından reddedilen Hannah’yı, dini eğitim merkezlerinden düzen karşıtı eylemci grupların sığınaklarına uzanan macera dolu bir yolculuk beklemektedir. Çıktığı bu yolculukta Hannah çocukluğundan beri kendisine dayatılmış bütün fikirlerle hesaplaşacaktır. Kürtajın yasak olduğu ve en büyük baskıyı kadınların gördüğü bu totaliter dünyayı Türk okuyucusu çok iyi anlayacaktır.”

8 Kasım 2012 Perşembe

KADIN HİKAYELERİ / PAI KIT FAI - Cariyenin Kızı, JULIE OTSUKA - Tavan Arasında Buda

PAI KIT FAI    Cariyenin Kızı

Bu roman; ana hatları itibariyle  üç kadının hikayesi ( anne, kız ve kız torun )  diğer yandan da 20. yüzyılın başında Çin  kültürünün  hikayesi... konu hem dokunaklı hemde büyük bir mücadele ve iradeyi anlatıyor.. kadınlar her toplum ve her zamanda fazlasıyla ezilmişlerdir bunu hepimiz biliyoruz ama bu kitabı okuduğumda hiçbiryerde Çin’de olduğu kadar altsınıfta değerlendirilip, bütünüyle yok farzedilip, yok edilip, sonuna kadar  ezilebildiklerini hayal etmemişim... Tabii hikayenin içinde kadınlara yardım edenler var şüphesiz ama bundan daha fazla -nadiren rastlansa da- bazı kadınların hemcinslerinden gördükleri yardım çok dikkate değer ve nihayet bir oh demenize sebep oluyor....Çin’in, belki tüm uzak doğunun diğer ülkelerden çok farklı gelenek görenekleri, yaşam tarzları, dini ritüelleri, fazlasıyla batıl itikatları var... tüm bu törensel durumlar, ayrıntılı olarak anlatılmış kitapta ve neredeyse film izler gibi gözünüzde canlandırabiliyorsunuz... Ayrıca yazarında bu konunun uzmanı olması nedeniyle uzak doğu dövüş sanatlarına (aslında gerçek anlamda savunma sporlarına) oldukça geniş bir yer verilmiş hikaye ile iç içe bir şekilde...’’Beyaz Turna’’ denilen bu savunma sanatı (özellikle asil kadınlara kendilerini korumaları için öğretiliyormuş) çok ilginçti... Kitapta birde dikkat çekici olan; kadınların eğitime başlama, hayata atılma, çalışmaya başlama, birilerine para karşılığı satılma, -tabi eziyete uğramaya da başlama aynı zamanda- çok erken yaşta başlamalarıydı (daha çok doğumda veya en geç 3 yaşında)... Romanın geçtiği mekanlar, şehirler, insanlar çok detaylı ve gözünüzde canlandırılabilecek şekilde anlatılmış sadece bazı ritüelleri (dini veya gelenek olarak) kafanızda anlamlandırmanız güç olabiliyor bize çok uzak olduğundan herhalde....

Kitaba tek itirazım tüm Çinlilerin kötü, tüm İngilizlerin ise iyi olarak betimlenmeleri... gerçi çok fazla yabancı yok karakter olarak (3-4 tane kadar) ve bu kişilerde iyi olabilirler ne var bunda diye düşünebilirsiniz, denk gelmiş işte diye ama  2 ana erkek karakter de iyi olunca (çinli erkeklerde -hatta kadınların tümüne yakınında-  hiç iyi bir kişi olmadığı düşünüldüğünde) bu daha dikkate değer bir durum olarak ortaya çıkıyor... kitabın başından itibaren bu durum dikkatimi çekmişti ve yazarda çinli olarak göründüğü için bana öyle geldi herhalde diye düşünmüştüm ama kitabın sonunda yazarın Hong Kong’lu bir hanımla evlendiği için çinli bir isim alan ve orada yaşayan bir avrupalı (yüksek ihtimal bir ingiliz) olduğunu öğrenince taşlar benim açımdan yerli yerine oturdu ama bu duruma benim gibi takılmazsanız sorun yok... sürükleyici bir anlatımı var,  zevkle okunan ve detaylı bilmediğimiz bir coğrafya için geniş bilgiler veren aydınlatıcı bir kitap bu...

Cariyenin Kızı
Yazar: Pai Kit Fai
Çevirmen: Pınar Atik
Sayfa Sayısı : 544
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Akılçelen Kitaplar

Bir anne ile kızının içinizi burkacak kader yolculuğu...

"Çin, asırlardır süregelen mutlak bir erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü bir ülkeydi. Kadınlar en temel haklardan mahrumdu ve varlıklarının yegâne sebebi, bir köle, cariye ve fahişe olarak erkeklere hizmet etmekti."

 "Her gizli mutluluğu ara. En ufağını dahi neşenin, al yanına.
Bunlarındır ki, her biri bedeldir bir saf altına."

Üç kadın, üç nesil, bir intihar, sona eren yaşamlar, yarım kalmışlıklar...
Genç bir cariye, Çinin kırsal bölgelerinde dünyaya bir kız çocuğu getirip ismini "Güzel Olan" anlamına gelen Li-Xia koyduğunda, bu kız da annesiyle aynı kaderi paylaşmaya mahkûm gibidir; ancak Li-Xia bir cariye olmayı ve geleneksel kadın rolünü üstlenmeyi reddeder ve bir ingiliz kaptanla kaçar. Li, annesinin bir âlim olma hayalini gerçeğe dönüştürme yolunda ilk adımları atmış olmasına rağmen, bu hayalin gerçeğe dönüşmesi ancak Linin, Siu-Sing, yani "Küçük Yıldız" ismini verdiği minik kızma kısmet olacaktır.

Geleneksel Çin kültürü, tıbbi uygulamaları ve dövüş sanatları üzerindeki uzmanlığı sayesinde, Pai Kit Fai elinizden bırakamayacağınız, soluk soluğa okunacak bir romanla Çindeki kadın köleliği geleneğinin kısa, sosyal bir tarihçesini aktarmanın yanı sıra büyüleyici bir ihtiras ve cesaret öyküsü de sunuyor.


JULIE OTSUKA Tavan Arasında Buda

Bu kez de Japon bir yazar ve  japon kadınların evlenmek üzere amerikaya göç hikayesi anlatılan... özetle uzak doğudan ve kadın hikayelerinden devam ediyoruz.... kitap epeyce ödül almış/aday olmuş ve okuduğum birçok eleştiride de fazlasıyla övgü almıştı.. bende zaten japon yazarları pek es geçemem bu yüzden okumasam olmazdı... Kitap ‘’Brides’’ filminin açılışı şeklinde başlıyor, gelinlerin (ki bu seferkiler japon kızlar) amerikaya varmalarından sonra olanları anlatmak üzere devam ediyor... yani ‘’onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine’’den sonraki gerçeği anlatmaya... tabi gerçek çok başka, çok zor, çok amansız.... üstüne üstlük gittikten bir süre sonra 2. Dünya Savaşı patlak verince de üstüne tuz biber ekiyor... o zamanda ABD’de japon olmayı bir düşünün....

Hakikaten konu dikkat çekici ve üzerine çok şey söylenebilecek zenginlikte ama benim kitaba iki  itirazım  (veya bunca övgüyü haketmediğini düşündüğüm noktalar) var. Şöyle ki;  kızların gemideki seyahat bölümü ‘’Brides’’ filmiyle neredeyse aynı bana sanki oradan kopyalanmış gibi geldi... ikinci olarak ise yazar romanı çok farklı bir teknikle yazmış, bu teknik aslında hem zor hemde dikkat çekici (hatta ben ödülleri bu tekniğin aldığını düşünmeden de edemedim).. alta eklediğim tanıtım bu tekniği gösteriyor tüm kitap bu şeklide yazılmış ne tek tek karakterler var ne konuşma cümleleri,  hikaye o gemideki tüm kadınların ağzından anlatılıyor bazılarımız şunu şunu yaptı,  bazılarımız bunu bunu dedi şeklinde... çok nadir olarak da akıllarından geçenleri parantez içinde yazıyor... İlk başta bu tarz çok hoşunuza gidiyor, değişik geliyor ama biraz okuyunca ben çok sıkıldım sürekli tekrardan oluşuyor gibi geldi ve iyi ki kısa bir kitapmış diye düşündüm... Dolayısıyla farklı bir tür/yazım tekniği okumak isteyenlere (ki konuda güzel) öneririm...


Tavan Arasındaki Buda
Yazar: Julie Otsuka
Çevirmen:
Duygu Akın
Sayfa Sayısı : 168
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Domingo


"Kitabın elmas hali." 
Guardian

"Kocalarımızı ilk gördüğümüzde onları kesinlikle tanıyamayacağımızı bilmiyorduk. Bize gönderilen fotoğrafların yirmi yıl önce çekildiğini bilmiyorduk. Bize yazılan mektupların kocalarımız değil, mesleği yalan söyleyip gönülleri fethetmek olan, güzel el yazılı kişiler tarafından yazıldığını bilmiyorduk. Suyun ötesinden isimlerimizle bize seslenildiğini ilk duyduğumuzda birimizin eliyle gözlerini kapatıp arkasını döneceğini ama diğerlerimizin başlarımızı öne eğip kimonolarımızın eteğini düzelterek sakin ve ılık güne adım atacağını bilmiyorduk. Burası Amerika, diyecektik kendimize, endişelenmeye gerek yok. Ve yanılmış olacaktık."

Natıonal Book Award 2011 Finalisti
Pen / Faulkner 2012 En İyi Roman Ödülü
"Yılın En İyi Kitabı" Vogue, Boston Globe


Japonya'dan San Francisco'ya giden gemiye bindiler hep birlikte, ellerinde kocalarının birbirinden yakışıklı fotoğraflarıyla. Gelindi onlar; yabancı topraklarda, dükkan, bağ bahçe sahibi kocalarıyla kuracakları refah yaşamın hayaline kapıldılar -çünkü onlara bunun sözü verilmişti. Sonra kocalarını gördüler; ilk şoku yaşadılar, ilk geceyi atlattılar. Müstakbel kocalarının onlara yalan söylediğini, evlerinin hanımı olmayacaklarını öğrendiler; çok ama çok çalıştılar, tarlalarda iki büklüm mahsül topladılar, beyaz tenli uzun boylu kadınların yerlerini sildiler, çamaşırlarını yıkadılar, yemeklerini yaptılar, erkeklerine hizmet ettiler. Çocuk doğurdular; bir, iki, beş, on. O çocuklar büyüyüp de kimliklerini reddettiğinde üzülmemeye çalıştılar. Yeni topraklar sonunda memleketleri oldu. Ve savaş gelip çattı bir gün, yeni memleketlerinde "düşman" oldular.

Julie Otsuka'nın 2011 National Book Award finalisti romanı TAVAN ARASINDAKİ BUDA yüz yıl kadar önce gemiyle Japonya'dan San Francisco'ya "fotoğrafla eşlenmiş gelinler" olarak getirtilen bir grup genç kadının yürek burkan öyküsünü, şiirsel bir etkileyicilik ve hiddetle aktarıyor.

"Büyüleyici." 
Vogue, Chicago Tribune, Elle

"Başyapıt." 
Boston Globe