26 Aralık 2012 Çarşamba

KAZUO ISHIGURO - Uzak Tepeler

En sevdiğim Japon yazarlardan Kazuo Ishiguro’nun YKY’de yayımlanan son romanı bu... yazarın ise 1982 yılında yazdığı ilk roman... Okuduğum diğer Japon yazarlar (Murakami, Kavabata, Mişima) kendi toplumlarını anlatan veya en azından Japonya’da geçen hikayeler yazıyorlar...Bu kitap ise Ishiguro'nun  Japon toplumunu anlattığı, bildiğim tek romanı... belki yazarın 5 yaşından beri İngiltere’de yaşamasının etkisi bu...

Roman geriye dönüşlerle kurgulanmış, yaşlı bir japon kadının kızları ile olan ilişkisini anlatıyor... Ama yazar  bu ilişkinin gelişimini, ulaştığı sonucu izah ederken yaşlı kadının Nagazaki'de yaşadığı ve ilk kızına (intihar eden kızı) hamile olduğu dönemleri kullanıyor.. Siz okuyucu olarak kadının gençliğinde yaşadığı olayları yorumlayarak ilk kızının neden intihar etmiş olabileceğini, diğeri ile olan ilişkisinin gidişatını çıkarmak durumundasınız... bir yandan da  ikinci dünya savaşı sonrasında japonya’da değişen değerleri, geleneklerin çok önemli olduğu bir toplumda  değişimlerin nasıl algılandığını anlatıyor....Hikaye güzel, akıcı bir anlatım var fakat  yazarın tarzı gereği olaylar çok üstü kapalı anlatılıyor, tüm anlatılanları birbirine bağlamak ve sonuca varmak okuyucuya kalıyor...Kitap bittiğinde kendinizi olayları gözden geçirirken, araştırırken buluyorsunuz, hatta bunu yapmak zorunda hissediyorsunuz....epeyce bir zaman kafanızı kurcalıyor bu ve bir fikre ulaşsanız bile hiçbir zaman tatmin olmuyorsunuz... bu romanda da intihar eden kızının bunu neden yaptığını Nagazaki'de tanıdığı başka bir kadın ve çocuk üzerinden anlatmaya çalışıyor ama sonuca somut olgulardan değil de daha çok hislerinizle ulaşabilirsiniz diye düşünüyorum...

Yazarın daha önce okuduğum romanlarından   ‘’Beni Asla Bırakma’’  organ nakli için klonlanan insanların hikayesinin anlatıldığı  ütopik bir romandı...‘’Avunamayanlar’’ ise bir toplumu, katmanlarını, beklentilerini, insanların hayattan ve birbirlerinden beklediklerini/istediklerini anlatıyordu. kitabın sonuna kadar bir şizofreni hikayesi çıkacak diye bekledim ama öyle olmadı daha doğrusu yazar sonunu yine okuyucuya bıraktı..sadece şunu söyleyebilirim bir kitabın adının öyküyle bu kadar uyuştuğu başka bir roman görmedim.... kitapta ne anlatılırsa anlatılsın karakterlerin ve toplumun tek ortak noktası hiçbir şekilde avunamamalarıydı....

Her ne kadar duru bir anlatımın sonunda okuyucuyu karmaşık bir durumda bırakıyorsa da ben yazarın tarzını çok seviyorum... Diğer iki romanı da ‘’Uzak Tepeler’’i de hararetle öneririm....



Yazar: Kazuo Ishiguro
Çevirmen: Pınar Besen
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 164
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Japon asıllı İngiliz yazar Ishiguro, ilk romanı Uzak Tepeler'de büyük toplumsal dönüşümlerin bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini, görev duygusu ile özgürlük arzusu arasındaki çatışmayı ve modern çağda kimlik arayışını ustalıkla anlatıyor. İngiltere'de yalnız başına yaşayan yaşlı Japon kadını Etsuko'nun büyük kızı Keiko intihar eder. Kısa süre sonra Etsuko'nun küçük kızı Niki annesini ziyarete gelir ama anne kız arasındaki duygusal mesafe, Etsuko'nun anılarına gömülmesiyle daha da artar. İkinci Dünya Savaşı'nın bitişinden sonra ilk kocasıyla birlikte Nagazaki'de yaşayan Etsuko, o yıllarda komşusu Sachiko ve onun küçük kızı Mariko'yla kurduğu arkadaşlığı hatırlar. Bugünle ilgili bazı gerçekleri açıklayabilmek için, geçmişin bu dönemini gözden geçirmeye ihtiyacı vardır.

19 Aralık 2012 Çarşamba

AMIN MAALOUF - Doğu'dan Uzakta

Amin Maalouf’un son romanı da tıpkı diğerleri gibi çok etkileyici... Neredeyse tüm romanlarını okumuş biri olarak bu kitabı da çok sevdim... Bundan önce okuduğum,  kendi kökenlerini dedesinden hatta dedesinin babasından başlayarak aile geçmişini ülkenin tarihiyle de iç içe anlattığı romanı ‘’Yolların Başlangıcı’’ ndan devam ediyoruz gibi hissettim... Böyle düşünmeme sebep, hem ülkenin tarihini anlatmaya devam etmesinden hemde ana karakterin kendisine benzemesinden ötürü... 

‘’Yolların Başlangıcı’’ kitabında Osmanlı’dan başlayarak‘’Doğu’’nun hikayesi anlatılıyordu (sırası gelmişken Cumhuriyetimizin kuruluşu ve Atatürk hakkında adı geçen  romanda son derece doğru saptamalar yapılmış bunu da belirtmeden geçemeyeceğim)  bu son kitapta ise iç savaş nedeniyle Lübnan'dan ayrılanların veya ülkede kalmayı seçenlerin kararlarının sorgulandığı,  bu arada ‘’Doğu’’nun da tarihsel bir kesitinin sunulduğu bir hikaye anlatıyor Maalouf.. Savaşın tüm hayatları nasıl değiştirdiğinin,  ülkeden göçenin   mi? ülkede  kalanın mı? haklı olduğu sorusunun cevaplanmaya çalışıldığı bir  anlatı...  

Bu arada siyasi sistem eleştirileri, tüm dünyadaki devrimci hareketlerin gittiği nokta, din sorunları, Arap – İsrail açmazı, Doğu-Batı arasındaki uçurumlar veya her iki kutbun birbirlerine bakışlarındaki ayrılıklar inceleniyor... Tabii birbirinden neredeyse 30 yıl önce ayrılmış on arkadaşın çocukluklarından başlayarak hikayeleri anlatılıyor ve bu arkadaşların yeniden bir araya gelmeleri, eski günleri hatırlamaları, görüş ayrılıkları, sevinçler, hüzünler velhasıl birçok duygunun yer aldığı bir roman bu...

Maalouf’u daha önceden okumuş olanlar bilirler yazarın entelektüel birikimi, engin tarih bilgisi, objektif  bakış açısı dikkate değerdir  aynı zamanda çok duru bir anlatıma ve  akıcı bir dile sahiptir... bu roman kitaplarının içinde en iyisi değil belki  ama zevkle okuyabilirsiniz....bu son romanı da diğer tüm  kitapları gibi öneririm...

Yazar: Amin Maalouf
Çevirmen: Ali Berktay
Sayfa Sayısı:
 460

Basım Yılı: 2012

Geçmiş... bıraktığın yerde mi hâlâ?

Amin Maalouf'tan unutulmayacak bir "eve dönüş" romanı Amin Maalouf'un merakla beklenen yeni romanı Doğu'dan Uzakta, kaderin ve tarihin acımasızlığında terk ettikleri yurtlarına dönen bir grup arkadaşın hikâyesini anlatıyor. 

Doğu'dan Uzakta, bir yüzleşmenin romanı: Gençliklerinin en güzel dönemlerini bir arada geçiren, ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra farklı yerlere dağılan ve yıllar sonra, eski arkadaşlarından birinin cenazesi için tekrar ülkelerine dönen bir grup arkadaş... Açıkça belirtilmese de Lübnan İç Savaşı'nın getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlarına dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu'dan Uzakta'da Maalouf, yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğu'yu anlatıyor.

Tadımlık:
"Yenikler her zaman kendilerini masum kurbanlar olarak göstermek eğilimindedirler. Ama bu gerçeğe tam uymaz, hiç de masum değildirler. Yenildikleri için suçludurlar. Kendi halklarına, kendi medeniyetlerine karşı suçludurlar. Sadece yöneticilerden değil, benden, senden, hepimizden bahsediyorum. Bugün tarihin mağluplarıysak, hem kendi gözümüzde hem de tüm dünyanın gözünde aşağılanmış durumdaysak, bu sadece başkalarının değil, öncelikle bizim suçumuzdur."



12 Aralık 2012 Çarşamba

SVETLANA BOYM - Ninoçka

Bu kitabı yazarı için almıştım.. farklı ülke yazarlarından okumaya çalışıyorum her kültürün kendine özgü özellikleri var ve değişik şeyler öğrenebiliyorsun... Bu romanın yazarı da Harvard Üniversitesi’nde Slav dilleri ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü bir Rus... açıkçası çok beğeneceğim bir kitap olacağını düşünmüştüm... kitap tanıtımındaki detektiflik hikayesi benim için önem arz etmemişti çünkü ben polisiye sevmem ve çok nadir okurum bu türden... tanıtım bütünüyle cinayet üzerinden gidiyorsa da daha çok sistem değişikliğinin anlatıldığı bir roman olacağını düşünmüştüm... maalesef her ikisi de değilmiş... okuyucu bu kitabı salt detektiflik hikayesi için alıyorsa anlamsız olur çünkü bu türle uzaktan yakından ilgisi yok... evet kitabın başında bir cinayetten bahsediliyor  ama sonrasında konu çok farklı bir mecrada ilerliyor, kitabın bitmesine 10-15 sayfa kalınca cinayeti kimin işlediği laf arasında kısaca  belirtiliyor artık okuyucuya ayıp olmasın diye...kitap tanıtımının bu kadar yanıltıcı olması sanırım ticari kaygılar nedeniyle ama doğru olmadığı kesin....

Ben farklı bir hikaye bekliyordum, isteğimde gerçekleşti ama bir sistem değişikliğinin anlatımından çok göçmen olmanın hatta Rus Göçmen olmanın zorluklarından bahseden bir hikaye çıktı...1930’larda göçmen olmak nasıldı?? 1970-80’lerde  göçmen olmak nasıldı şeklinde giden bir kurgulama var... cinayeti araştırıyor gibi gözüken tarihçi Tanya,  yazarın kendisi ile özdeşleşiyor gibi (bir miktar otobiyografik yan seziliyor)...sürekli dil sorunlarından (ki yine yazarın etkisi)  bahsediliyor,  rusçada şöyle denilirdi fransızcada böyle  şeklinde insanı bıktıracak kadar benzer anlatım var.... yine aynı şekilde uzun uzun film ve film sektöründen bahsedilmiş... bunlar insanı yoruyor... aslında ana hikaye;  öldürülen Nina ve cinayeti araştıran Tanya’nın çevresindeki bir şekilde birbirleriyle alakalı insanların  sosyal ve siyasal durumlarını/fikirlerini  ülkeleri (Rusya) ile ilişkili olarak -50 yıllık zaman aralığında- ortaya koymak... tabi her şey  göçmenlik çerçevesine oturtularak anlatılıyor.... ama o kadar laf kalabalığına getirilerek ve gereksiz detaylarla anlatılmış ki  çok sıkıcı ve bıktırıcı olmuş... konu boğulmuş ve siz hikayenin içine bir türlü giremiyorsunuz... sanki anlamak için kendinizin de Rus göçmeni olmanız gerekiyor gibi... kitabı okurken hep uygun bir süzgeç olsa kitabı bir eleyip okusam  güzel bir şey çıkacakmış gibi hissettim... 

açıkçası ben beklediğimi bulamadım....



Yazar: Svetlana Boym
Çevirmen :
Yiğit Yavuz
Sayfa Sayısı:
 328
Basım Yılı: 2012
Yayınevi:
 Metis 
  
Yıl: 1939 Yer: Paris Kurban: Nina Belskaya adında bir Rus göçmeni. Paris'teki Rus entelektüelleri arasında asiliği ve "köksüzlüğü" ile tanınan bir genç kadın. Fail: Meçhul. Nina'yı kim ve neden öldürmüştü? Fikirleri yüzünden siyasi bir cinayete mi yoksa çekiciliği yüzünden bir aşk cinayetine mi kurban gitmişti?

1980'lerde Rusya'dan ABD'ye göç eden ve şimdi New York'ta tarih yüksek lisansı yapmakta olan Tanya, Nina Belskaya'nın adına bir dipnotta rastladığından beri bu sorunun cevabını merak ediyor. Nihayet dedektif rolünü üstlenip Paris'e giderek olayı soruşturmaya başladığındaysa işlerin sandığından daha da çetrefil olduğunu görüyor. Nina'nın öldürülmesiyle, başrolünü Greta Garbo'nun oynadığı 1939 yapımı Ninoçka filmi arasında nasıl bir bağlantı var? Bu cinayeti kimler, neden örtbas etti? Her cevabın yeni bir soru doğurduğu bu araştırmanın ortasında bir de Rusya'daki büyükannesinin ölüm haberini alan Tanya, yıllardır ayak basmadığı memleketine gidiyor; komünizmi feshedip kapitalizmi kucaklamış olan ülkenin geçirdiği değişime tanık olmanın yanı sıra, Nina Belskaya cinayetiyle ilgili şaşırtıcı bilgiler ediniyor. 

Ninoçka, dedektiflik romanı geleneğiyle hem inceden alay eden hem de bu geleneğin ustalıklı bir kullanımını içeren; sürgün, nostalji, kuşak ve kültür çatışması gibi kavramlar üzerinde duran; oyuncu tarzıyla okura muzipçe göz kırpan keyifli, zevkle okunacak bir kitap.





9 Aralık 2012 Pazar

NAZLI ERAY - Beyoğlu’nda Gezersin

Bu kitabı Can Yayınlarının baskısından okumuştum yıllar önce... bu yıl Doğan Kitaptan yeniden basımı çıkınca yazayım dedim...

1940-50'li yıllar Beyoğlu'su anlatılıyor romanda sokak sokak,  han han... lebonda,  markizde oturuyor, inci pastahanesinde profiterol yiyor,  rumeli handa dolaşıyorsunuz ... zaman ve mekan sürekli değişiyor tabi beraberinde kişilerde... ama bir yandan da herkes birbiri ile bağlantılı gibi....cahide sonku havasında muhteşem bir kadın, yetenekli falcılar, eski eşyalar, komodinler, fincanlar  bir sürü değişik figür var  romanda yer alan....piyer loti’de oturup, fethiye’de bir parkta neveser bir şarkı dinliyorsunuz... tüm zamanlar birbirine karışmış gibi...sanki bir rüyanın içindeymiş gibi  anlatılmış hikaye...  diğer yandan tüm roman bir sürü öykünün birleşimi gibi de duruyor ... rüyada mıyım?? uyanık mıyım?? anlaşılamıyor... roman kahramanları da şaşırıyor zaten bu duruma...

Özetle muhteşem bir roman bu...Beyoğlu'nda büyülü/gizemli  bir gezi yapmak isterseniz mutlaka okuyun.....


Yazar: Nazlı Eray
Sayfa Sayısı:
 232
Basım Yılı : 2012
Yayınevi: Doğan Kitap

Beyoğlu'nda Gezersin, Nazlı Eray'ın çarpıcı dünyasını eşsiz bir coğrafyayla önünüze seriyor. Size başka bir dünyanın kapılarını hızla açan bu kitap, içine girdikten sonra ağır ve kalın kapılarını usul usul kapatacak...

Beyoğlu'nda Gezersin, Nazlı Eray'ın çarpıcı dünyasını eşsiz bir coğrafyayla önünüze seriyor. Kimler, neler yok ki bu dünyanın içinde: 
Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi, Beyoğlu'nun kraliçesi Madam Tamara, "Mazi Kalbimde Bir Yaradır" programının yapımcısı Ulvi, elinde geçmişteki bir kadının hatıra defteri ile Beyoğlu'nda dolaşan çılgın âşık Bozacı Naki, "Deli Saati"ni sunan ünlü Doktor ve onun gece karanlığını yırtıp hafifleten reçeteleri...

1958 Beyoğlu cinayetinin hâlâ çözülmemiş esrarı, sanki bu dünyayı gerçek hayattan ayıran yemyeşil sessizliği ve yılların eğip sararttığı mezar taşları ile Eyüp sırtları, şehit tayyareci Fethi Bey'e Rumeli Han'ın dökülmüş bir muhallebiyi andıran mermer merdivenlerinde rastlamak, geçmişin içine sıkışmış Markiz Pastanesi ve roman boyunca fırtına gibi esen İstiklal Caddesi...

Nazlı Eray’ın ilk kez bundan 7 yıl önce yayımlanan romanı Beyoğlu’nda Gezersin hala tazeliğini koruyor ve onu henüz keşfetmemiş okurları bekliyor.