27 Aralık 2013 Cuma

NEAL STEPHENSON - MONGOLIAD

Birinci Kitap

Bu roman yedi kişi tarafından yazılmış olup, ilk dört yazar bilim kurgu, fantastik edebiyat, tarihi kurgu alanında eserleri olan kişiler... kalan üçlüden J.Brassey ortaçağ dövüş teknikleri öğretmekte, E.Bear  video oyunu ve çizgi roman konusunda çalışmakta, C.Moo kılıç kullanmakta ve çeşitli dergilere makaleler yazmaktadır... Ben bu kadar çok yazarı görünce anlatım ve akıcılık açısından sorun olabileceği hatta kopukluklar yaşanabileceğini düşünüyordum ama hiçbir sorun yok öncelikle onu belirteyim... diğer yandan bu bir seri, toplam üç kitaptan oluşuyor ama konunun tamamını öğrenmek için tüm kitapları okumak zorundasınız... Bu kitabı gördüğümde tarihi bir kurgu olması ve pek fazla bilmediğim Moğolları anlatması ilginç gelmişti ama serinin tamamını da okumayı düşünmüyordum, tek kitap yeterli olur diye aklımdan geçirmiştim... fakat pek öyle olmadı çünkü dizi film tekniği ile yazılmış gibi görünüyor, 400 sayfa okuduktan sonra konunun başı olduğunu düşündüğünüz bir noktada hikayeyi kesti devamı için ikinci kitabı beklemek zorundasınız...

Kitap hem Moğollar tarafını hemde Avrupa'da istila edilen kavimlerin mücadelesini sırayla anlatıyor... 1241 yılında Moğol İmparatorluğunun nihai sınırlarına ulaştığı, Avrupa’nın büyük bir bölümünün istila edildiği ve milyonlarca insanın öldüğü bir zamanda Hıristiyan keşiş/şövalyelerden bir grup Cengiz Han’ın ölümünden sonra başa geçen  Ögeday Kağan’ı öldürmek üzere Polonya’dan yola çıkarlar ve Moğollarla savaşarak veya saklanarak sürdürülen zorlu bir yolculuk başlar... diğer tarafta ise Moğolların başkenti Karakurum’da Han’ın sarayındaki yaşam, Ögeday’ın ve maiyetinin hikayesi devam etmektedir... kitaptaki üçüncü öykü ise yine Polonya civarında Ögeday’ın oğullarından Ongun’un Romalıların gladyatör mücadelelerine benzer şekilde düzenlediği çarpışmaların anlatısıdır... kitabın anlatımı akıcı, merakınızı kaybetmiyorsunuz ama konu çok fazla ilerlemiyor... mesela yapılan yolculukta kitabın sonuna geldiğinizde Polonya’dan ancak Kiev’e gelinmiş oluyor... Kiev’den Karakurum’a ulaşmak için kalan iki kitap yetecek mi hayal bile edemiyorum eğer sonradan hızlanmazsa...

Romanı severek okudum ama devamını getirir miyim bilemiyorum, yerinde sayan dizi modundan pek hoşlanmıyorum açıkçası...bunun dışında kitap güzeldi, tarihi kurguya meraklı iseniz deneyebilirsiniz...


Yazar: Neal Stephenson, Greg Bear, Mark Teppo,
              E.D. deBirmingham, Erik Bear, Joseph Brassey, 
              Cooper Moo
Çevirmen: Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı : 416
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İthaki

1241... Moğolların Avrupa'yı istilası neredeyse tamamlanmış durumdadır. Cengiz Han'ın oğulları tarafından yönetilen ordular, gözlerini yeni topraklara dikmiştir. Krallardan köylülere kadar herkes aynı kaderle yüzleşmek üzeredir, ta ki bin yıllık gizli bir geleneğin mirasçısı olan küçük bir savaşçı grubu, Hanlar Hanı'nı öldürmek için tehlikeli bir planı uygulamaya koyana kadar...

İlk önce internet ortamında bölümler halinde yayınlanan ve akıllı telefon uygulamalarıyla kulaktan kulağa yayılan Mongoliad, gördüğü büyük ilgi üzerine yaratıcıları tarafından gözden geçirilerek elinizdeki kitaba dönüştürüldü. Bilimkurgunun önemli yazarlarından Neal Stephenson önderliğinde bir araya gelen isimler, ayrı ayrı yeteneklerini konuşturup bu ortak romana imza attılar. Sadece yazarlar değil, bilgisayar programcıları, görsel sanatçılar, film yapımcılarının da birlikte giriştiği bu ilginç proje, en sonunda elle tutulur bir roman haline geldi.

On üçüncü yüzyılda Avrupa'da geçen bu macera, tarihin alternatif bir sayfasında yer alıyor. Savaş sanatlarının, yolculuğun, serüvenin, gizemin ve aksiyonun başrolleri paylaştığı bu epik eser, hem tarihsel kurgu meraklılarını hem de fantastik edebiyat takipçilerini cezbedecek.

Mongoliad, son yıllarda yazılan en etkileyici destanlardan biri...

14 Aralık 2013 Cumartesi

SEBAHATTİN DEMİRAY - BİR İSTANBUL YANGINIYDI AŞKIMIZ

S. Demiray kitaplarını çok severim, bu burada yorumladığım üçüncü romanı... yine çok özgün bir anlatımı var yine çok sürükleyici, merakla okudum ama öbür kitaplarının daha güzel olduğunu itiraf etmeliyim... roman Beyoğlu’nun arka sokaklarında geçiyor, 40 yıl öncesinde gerçekleşmiş bir olayın izini sürüyor.. hikayenin kahramanları çok ilginç, hayatın ters tarafında kalmış insanlar denilebilir... baş karakter Sadi aradan geçen bunca zamana rağmen o olayı hatırlayan herkesle konuşup yeni detaylar öğrenmeye çalışıyor... herkes aklında kalanları birbirine benzer şekilde anlatıyor... siz sürekli aynı olayı tekrar tekrar okuyorsunuz... ama gariptir roman ne akıcılığını kaybediyor ne de sıkılıyorsunuz, yazarın başarısı da bu sanırım... aralarda da hem Sadi’nin hayatını öğreniyor hemde Masalcı’nın anlattığı etkileyici hikayelere dalıp gidiyorsunuz... özellikle Masalcı’nın hikayelerini çok beğendim...

Romanın sonuna geldiğinizde hayatta atılan bir adımın ne kadar vahim sonuçlar doğurabileceğini öğreniyorsunuz... eğer daha önce bu yazardan okuduysanız bunu da okursunuz mutlaka... ama ilk kez okuyacaksanız diğer kitaplarından başlamanızı öneririm... 

Birde yazarın bugüne kadar okuduğum romanlarında karakterler çoğunlukla ''kaybeden'' şeklinde adlandırabileceğimiz insanlardan oluşuyordu, yazarın bir gün mutlu ve başarılı bir kişiyi de anlatmasını umuyorum...

Yazar: Sebahattin Demiray
Sayfa Sayısı : 572
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Epsilon

Bazen karanlıktan korkmak için çok iyi bir istanbul yangınıydı aşkımız...

Beyoğlu'nun arka sokaklarında eski bir Rum evinde komşuları Maksim Gazinosu'nun emektarı Gazelhan, spor yazarı İhsan Cemil ve kendisine sakat süsü vererek hırpani kıyafetlerle sokaklarda dilenen Dilenci Uşak'la yaşamakta olan Sadi çalıştığı gazeteye çizgi romanlar hazırlamaktadır. Bir gün tesadüfen karşılaştığı tuhaf görünüşlü, Masalcı isminde bir adamdan yaşadığı mahalleye yakın bir yerde kırk yıl önce cinayetle sonuçlanmış bir aşkın hikâyesini dinler ve bunun çizgi romanını yapmak için olaya karışanların peşine düşer. Sadi'nin bu arayışları sırasında Gazelhan da onu yalnız bırakmaz. Onların peşine takılan Masalcı günlerce devam eden kırk yıl öncesinin izini sürme işi sırasında aynı Simurg efsanesindeki kuş gibi canları sıkılıp yılgınlığa düşmesinler diye Gazelhan'a ve Sadi'ye bir sürü yeni masal anlatır.

Olay kırk yıl önce yaşanıp bittiği için Sadi'nin o insanları bulması hiç de kolay değildir. Aradan geçen zamanla birlikte herkes bir yerlere savrulmuştur. Arayışlarını sürdürürken bir yandan da çizgi romanı hazırlayıp gazetede yayınlamaya başlar. Fakat Sadi'nin bilmediği bir şey vardır ki, çok eskiden yaşanmış artık kimseye bir zararı yok sandığı bu hikâyede bahsedilen yangının külleri yeniden alev almış, şehrin uzak semtlerinde üzerlerinde duman tütmeye başlamıştır. Fakat Sadi'nin tek derdi kırk yıl öncesine ait bu hikâyenin neticesini öğrenmek değildir. Çalıştığı gazetenin ekonomi servisi muhabirlerinden Fani'yi gizlice sevmekte ve ona açılmanın yollarını aramaktadır. 

9 Aralık 2013 Pazartesi

LUDMILA FILIPOVA - KIZIL ALTIN

1977 doğumlu Bulgar yazar L. Filipova ekonomi eğitimi almış, gazetecilik yapmakta ve beş adet çok satar kitabı bulunmaktadır... ben yazarın ilk kitabı ‘’Aramızdaki Duvar’’ı iki yıl önce okumuş ve çok beğenmiştim... bu kitap ülkesinin komünizm sırasında ve sonrasındaki durumunu anlatan, içinde aşk, siyaset ve başarı öyküleri olan bir romandı... otobiyografik özellikler taşıyordu ve kitaptan çıkan sonuç; sistemin değişmesi halk için acı ve zorluktan başka bir şey getirmiyor, sonunda ‘’hamam eski hamam yalnızca tellaklar değişti’’ oluyordu...

İlk romandan sonra sabırsızca diğerlerinin de çevrilmesini beklemeye başladım ve ‘’Kızıl Altın’’ı görünce de çok sevindim... oldukça çarpıcı, ürkütücü bir hikayesi olan, gerçek olaylardan esinlenmiş bir roman bu... 1994-2007 yılları arasında ortaya çıkan olayları anlatıyor... başta HIV olmak üzere başka bulaşıcı virüsleride barındıran kanlar işlendikten sonra kan ürünü olarak Avrupalı şirketlerce ağırlık 3. Dünya Ülkeleri olmak üzere tüm dünyaya satılıyor... inanılmaz boyutta bir para dönüyor ve o nedenle de kızıl altın deniliyor... bir hastahaneye yattığınızda size verilen plazmanın içinde ne olduğunu asla bilemiyorsunuz... kitabı okurken resmen tüylerim diken diken oldu... bugüne kadar açığa çıkmış birçok olay olmasına, tazminat davaları açılmasına rağmen tüm dünyada kamuoyunun ilgisi pek fazla değil... bir şekilde pek bilinmiyor... ama milyonlarca insanın ölümüne yol açtığı da ortada... gümrüklerde bu kadar sıkı kontroller varken bunca virüslü kanın ülkeler arasında nasıl dolaştığı akla sığmıyorsa da Para söz konusu olduğunda herşeyin yapılabileceği ve organize edilebileceği ortaya çıkıyor... buraya kadar anlattıklarımdan görüleceği üzere çok önemli bir konusu var bu romanın... ve bu önem nedeniyle okunmayı hakediyor...

Ama romanın edebi yönüne baktığımızda pek başarılı değil... yazar ya gerçek olaylarla kurgu olanı harmanlayamadı yada yeni bir tarz denedi olmadı... çok bölük pörçük bir anlatımı var... sanki bir sürü bilgi, evrak, araştırma, röportaj toplamış bunları klase etmiş ama anlamlı bir hikaye çerçevesine oturtamamış görünüyor... ayrıca romanın çatısını -bu kan ticaretini fark etmesine sebep olan- Libya’da tutuklanan Bulgar sağlık çalışanlarının dramı üzerine kuruyor... bu insanlara yapılan işkenceler, ailelerinin çaresizliği, Bulgar hükümetinin hiç bir şey yap(a)maması, vatandaşlarını koruyup kurtaramaması ve buna bağlı dünya siyaseti kitabın tamamını oluşturuyor... bu kan ticaretini yapan şirketlere, bu işin nasıl yapıldığına çok az yer verilmiş romanda... gerçi yazarın elinde çok fazla bilgi yoksa bunu yalnızca kurgu ile yapmak istememiş olabilir haklı olarak... anlatmak istediğim roman bende bir eksik kalmışlık hissi uyandırdı...

Son söz olarak romanda bu konuyla ilgili epeyce bir istatistik veriliyor... bunlar oldukça ürkütücü... Bayer gibi çok önemli şirketlerin bu konuyla alakalı önemli tutarda tazminatlar ödediğinden bahsediliyor... tamamen tesadüfi olarak yaşadığımız birkez daha ortaya çıkıyor...

Haberdar olmak için okuyun derim...

  
Yazar: Ludmila Filipova
Çevirmen: Ayser Ali
Sayfa Sayısı : 390
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Epsilon

Bu roman, gerçek olaylardan ve salgın olasılığına karşı kaynağı araştırılmamış kan ürünleri ticareti kurbanı, gerçek insanların dramından esinlendi.... 

Gerçeğe dayalı bilgiler, kurguyla harmanlandı... Kitapta kullanılan tüm isimler ise yazarın hayalgücünün ürünü… 

Dünyanın her yerinde 2 milyon masum insanın ölümüne neden olan yasadışı kan ticareti… Farkında olarak ya da olmayarak bu ticaretin içinde bulunan işadamları, ülke yöneticileri ve diplomatlar… Bu ticaretin sonucunda yayılan HIV virüsü ve diğer hastalıklar… Altüst olan hayatlar… Hepsi ilgi çekici bir roman kurgusuyla okuyuculara aktarılıyor… 

HIV virüsü taşıdığını bilmeyen ve tek amacı oğlunun bakımını sağlamak olan hayat kadını Korina… Hemşire kız kardeşler Sofia ve Darya… Uluslararası bir skandal nedeniyle inceleme altında olan bir şirketin eski çalışanı Vincent Vineger… İlk büyük haberini patlatmak için çabalayan gazeteci Kiril… Hepsinin hayat hikayeleri bu romanda kesişiyor… 



Yazar: Ludmila Filipova
Çevirmen: Hasine Şen
Sayfa Sayısı : 476
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : Doğan Kitap

Bulgaristan'daki komünist rejimin son yılları. Çocuklar için düzenlenen bir yılbaşı partisinde, güvenlik görevlisi Apostol Bukov'un oğlu Boris, başbakanın torunu Anna'ya âşık olur. Yüksek duvarların ardındaki Anna'ya asla ulaşamayacak olması, Boris'in mevcut düzene isyanını ve başarma hırsını körükler.

Bulgaristan Türklerine mensup, gerçek soyadı Fehimov olan Bukov ailesinin bastırılmışlığı ve baba Apostol'un (Cemal) uğradığı haksızlık Boris'i (Barış) tek bir hedefe yönlendirir: Anna'nın ayrıcalıklı dünyasını yıkmak ve kendi kuracağı dünyanın mutlak hâkimi olmak..

Yıllar geçecek, şartlar değişecektir. Devletin iplerini elinde tutan işadamı Boris ile gazeteci Anna bu yeni düzende kozlarını paylaşacak ve nefretle iç içe geçmiş aşklarıyla yüz yüze geleceklerdir.

Ludmila Filipova, bu ilk romanında dedesi eski başbakan Grişa Filipov'un günlüğünden ve resmi belgelerden faydalanarak yakın dönem Bulgaristan tarihini etkileyici bir biçimde anlatıyor. Aramızdaki Duvar, aynı zamanda engel tanımayan bir aşkın ve bize daima eşlik eden yanılsamaların sarsıcı hikâyesi.

5 Aralık 2013 Perşembe

LUCINDA RILEY - ORKİDE EVİ

Bu kitabın tanıtımına bakınca nedense bende çağrışım yapan nadir rastlanan bir orkide türünün peşinde Tayland’a kadar giden bir kadının öyküsü olduğuydu... yanlış bir tahmin yani... kitabı bitirdikten sonra arka kapak açıklamasına yeniden baktığımda neden öyle düşünmüşüm pek bilemedim... öyle bir konu olsun istedim herhalde... evet orkidelerden epeyce bahsediliyor ama ana konu kesinlikle bu değil...

Çocuğu ile kocasını kaybetmiş bir kadının acısıyla baş etmek için yaptıklarının, bir unvanın ve büyük bir malikanenin sorumluluğu ile gerçek aşkı arasında kalmış bir lordun, tek hatası kocasını çok sevmek olan ve onun tarafından iki kere hayal kırıklığına uğratılmış olan bir leydinin, görev duygusuyla yapılan bir evliliğin hüzünlü sonuçlarının, terk edilen genç bir kızın dramının,  duygusal  hikayesi bu...

Çok akıcı bir anlatımı var, İngiltere, Fransa, Tayland tasvirleri çok güzel, gözünüzün önünde hemen canlanabiliyor... hikaye hem romantik, hem üzücü, hem heyecanlı... popüler bir kitapta olması gereken her şey var özetle...

Arada değişiklik olsun diye veya masal tadında romanları seviyorsanız deneyebilirsiniz...

Yazar: Lucinda Riley
Çevirmen: Zennur Anbarcıoğlu
Sayfa Sayısı : 592
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Pegasus

Hayatta herkes mutlu sona ulaşmaz. Yalnızca mutlu anların olmasını umabilir ve yapabildiğimiz sürece o anların tadını çıkarmayı öğrenebiliriz. 

Ünlü piyanist Julia Forrester, kocasını ve üç yaşındaki oğlunu acı bir trafik kazasında kaybedince hayata küser. Toparlanabilmek için büyüdüğü kasabaya dönen Julia'nın yolu, çocukluğunun geçtiği Wharton Park Çiftliği'ne düşer. Bir zamanlar çok özel orkidelerin yetiştiği bu çiftliğin yeni sahibi Kit Crawford'la tam da yeniden hayata tutunmaya başlayacakken Julia, kuşaklar öncesine dayanan bir aile sırrını keşfeder. Julia'nın ailesini ve Crawfordları etkileyen bu sır, savaş zamanında dünyanın öbür ucunda yaşanan hayatlara kadar uzanmaktadır. 

Bu arada kötü bir sürpriz, Julia'nın hayatın ona ikinci kez sunduğu mutluluk fırsatına arkasını dönmesine neden olacaktır. Öğrendiği gerçekler karşısında şaşkına dönen genç kadın, sonunda kendisini orkidelerin anavatanı Tayland'da bulacak ve geçmişle geleceğin birbirine kenetlendiği bu yerde kafasındaki onca soruya cevap arayacaktır.

"İnsanın içini sızlatan duyguları ve öykünün geçtiği dünyayı bütün zenginliğiyle ortaya koyan bir kitap."
-Lancashire Post-

"Yürek burkan, romantik bir hikâye. Tümüyle o atmosferin içine dalacaksınız."
-Beverley Guardian-
"Tek kelimeyle harika. Her bir detayıyla insanı cezbediyor."
-History and Women-

"Orkide Evi uzun zamandır okuduğum en iyi kitaplardan ve kalbimdeki yerini hep koruyacağa benziyor."
-Bibliophilia-

"Bu kitabı iki kelimeyle özetlersek; nefes kesici."
-Faded Parchment-

1 Aralık 2013 Pazar

JOSEPH ROTH - RADETZKY MARŞI

J. Roth I. Dünya Savaşına katılmış, sonrasında da  sol eğilimli gazetelerde muhabirlik yapmış ve Habsburg monarşisini eleştiren yazılar yazmıştır... Nazilerin yaratacağı felaketi de sezinleyen ve bu yönde bir romanda yayınlayan yazar pek fazla ilgi görmemiş ve Hitler’in iktidara geldiği 1933 yılında Almanya’dan ayrılmıştır... ve ne ironiktir ki dönemin savaş sonrası güncel olaylarını anlattığı eserleriyle değil emperyal Orta Avrupa’ya özlem duyan ve melankolik bir nostaljinin çekim alanına kapılan kitaplarıyla meşhur olmuştur, bunun en önemlisi de Radetzky Marşı’dır...

Kitaba gelecek olursak bu roman 1932 yılında yazılmış ve 1859-1914 yılları arasını anlatıyor... bir çiftçi ailesinin teğmen rütbesiyle ordu da görev yapan oğlu bir meydan savaşında imparatorun hayatını kurtarıyor, kendisine bir asalet unvanı ve imparatorun minneti bahşediliyor ve bu durum kendisiyle birlikte sonraki kuşaklarını da etkileyen bir biçimde hayatını değiştiriyor... ailenin üç kuşağındaki erkeklerinin çoğunlukla askerlik üzerinden anlatılan hikayesi bu... imparatorun hayatını kurtaran dede asker, onun oğlu -babası asker olmasına izin vermediği için- bölge valisi oluyor, torunu ise yine asker ve roman ağırlıklı olarak bu torun üzerinden anlatılıyor... garip bir şekilde tüm ordu mensupları bir savaşın çıkmasına özlem duyuyorlar gerekçe ise bir askerin barış zamanında yapacağı pek fazla işi yoktur düşüncesi... o dönemde henüz iki dünya savaşı yaşanmadığı için bize çok mantıksız gelen bu düşünceler normal görülebilir belki de... her ne kadar kocaman bir imparatorluk gibi gözükse de ülke içten içe ayrılıyor ‘’ulus’’ kavramı giderek belirginleşiyor, daha önceleri pek fazla sesi çıkmayan işçiler hareketleniyor, alttan alta toplumda bir kaynama yaşanıyor ve sonunda veliaht prens Saraybosna’da suikasta uğruyor...  

Kitapta kuşaklar arası farklılıklar, aristokrasinin kuralları, Trotta ailesinin her kuşağında görülen yalnızlık ve melankolik hal, eğer bu asalet unvanı olmasaydı nasıl olurduk düşüncesi, imparatorun uzun yaşamı, askerlerin davranışları detaylı anlatılıyor... 

Romanın çok duru bir dili var, cümleler akıp gidiyor... benim hoşuma gitmeyen tek tarafı ana eksende askerliğin olması ve bunun çok anlatılmasıydı... sonunda savaşa bağlandığı için yazar bunun üzerinden gitmekte haklı olabilir ama bana biraz fazla geldi açıkçası... ama sonuçta bir dönemi ve insan davranışlarını anlatan önemli bir kitap olduğunu yadsıyamayacağım... 


Yazar: Joseph Roth
Çevirmen: Ahmet Arpad
Sayfa Sayısı :416
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Can

Radetzky Marşı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküşünü öyküler. 1859 Solferino Meydan Savaşı'nda Slovenyalı genç bir teğmen, İmparator I. Franz Joseph'in hayatını kurtarır. Köylü atalarının geleneklerine veda ederek büyük Tuna monarşisinin ayrıcalıklılar sınıfına katılan Trotta ailesinin öyküsü de işte böyle başlar. XIX. yüzyılın sonu, Habsburg hanedanının tarihte son defa parladığı dönemdir: İmparator güçlü, bünyesinde çok sayıda halkı barındıran imparatorluk büyüktür. Oysa bu görkemli tablonun ardında bir yalanlar silsilesi gizlidir ve son çok yakındır...

Joseph Roth, tıpkı Zweig gibi, XX. yüzyıl girerken yıldızı sönen ve sonsuza dek yok olan bir medeniyeti, bir coğrafi ve siyasi kimliği temsil eder. 1932'de tamamladığı Radetzky Marşı, yalnızca yazarının değil, Avrupa edebiyatının da başyapıtlarından biridir. Kader çizgileri Radetzky Marşı'nda birleşen Trottaların ve Habsburg monarşisinin bu öyküsü, eski Avrupa'ya ve değerlerine hüzünlü bir vedadır her şeyden önce...

Her yaz tatile geldiğinde torun, büyükbabasıyla sessiz sessiz sohbet etmeye çalışır, fakat rahmetli ona hiçbir şey anlatmazdı. Genç çocuk geçmişte neler olup bitmişti, bir türlü öğrenemezdi. Sanki tablodaki insan her geçen yıl biraz daha soluklaşıyordu, Solferino Kahramanı daha çok ölürken anılarını kendine saklıyordu. Carl Joseph kimi zaman düşünürdü, belki bir gün gelecek kara çerçeveli tablodan bomboş bir tuval, soyundan kalmış olanlara bakacaktı.

23 Kasım 2013 Cumartesi

JONAS JONASSON - YÜZ YAŞINDA CAMDAN ATLAYIP KAYBOLAN ADAM

Bir önceki kitap neşeli bir şeyler okuma ihtiyacını ortaya çıkardığından bu doğrultuda devam edip ‘’Yüz Yaşındaki Adam’’ı okumaya karar verdim... bu sefer tutturdum yalnız, çok eğlenceli bir romanmış... yüz yaşını kutlayacağı gün huzurevinden kaçıyor ve sonrasında başından geçmeyen macera kalmıyor... kitap hem bu olayın gerçekleştiği 2005 yılının birkaç ayını anlatıyor hemde Allan’ın doğduğu 1905 yılından başlayarak tüm 20. yüzyılı... bu arada Franco’dan Stalin’e, Truman’dan Mao Zedong’a, Churchill’den de Gaulle’e tüm liderleri de ‘’ti’’ye alıyor... 

Allan bir patlayıcı madde uzmanı ve çoğu kez pasaportu bile olmadan tüm dünyayı dolaşıyor, zaman zaman krallar gibi ağırlanıyor bazende ölümle tehdit edilip hapse atılıyor... ana dili isveççe dışında ispanyolca, ingilizce, çince, rusça öğreniyor... himalayaları yürüyerek geçiyor ve keçi sütünden votka yapıyor... politikadan ve din ile ilgili konuşmalardan hiç hoşlanmıyor ve işi oluruna bırakmak gibi bir huyu var... ama her şekilde hayatı bir dünya lideri ile kesişiyor, bu şekilde komik ve eğlenceli bir kitap ortaya çıkıyor...

Ben bu romanı çok sevdim, çok eğlendim sizde hoşça vakit geçirmek isterseniz mutlaka okuyun... bundan böyle de İsveçli yazarları daha sıkı takip edeceğim...

kitaptan bir alıntı;

Allan orada daha fazla oturup bu hakaretleri dinlemeye devam etmeyecekti. Moskova'ya yardım etmeye gelmişti, azar işitmeye değil. Artık Stalin bu işi tek başına yapmak zorundaydı. 
''Aklıma bir şey geldi'' dedi Allan.
''Ne'' dedi Stalin öfkeyle.
''Neden o bıyığı kesmiyorsunuz?''
Bununla birlikte yemek sona erdi, çünkü tercüman bayılmıştı.

Yazar: Jonas Jonasson
Çevirmen: Seden Gürel
Sayfa Sayısı :440
Basım Yılı : 2012
Yayınevi :Epsilon

Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam 

Dünyada 2 Milyonun üzerinde satan roman!

Maceralarla geçen uzun bir yaşamın ardından Allan kendini bir huzurevinde bulmuştur ve bu tesisin artık hayattaki son durağı olduğuna inanmaktadır. Tek sorun, sağlığının onu terk etmeyi reddetmesidir. 

Sonunda bir gün 100 yaşına basar. Herkes onu huzurevinin büyük salonundaki kutlamada beklemektedir: Belediye başkanı, basın ve tesisin tüm çalışanları. Fakat Allan bu törene katılmayı istemez. Bir karar verir: 
Camdan atlayacak ve...

Ve Allan ikinci değil bu sefer üçüncü baharında, kendini geçmişindeki maceraları aratmayacak bir serüvenin içinde bulur. Kendinden bir hayli "genç" olan 67 yaşındaki sinsi hırsız Julius, pek çok meslekte neredeyse-uzman olan Benny, yol üstünde sığındıkları evin ağzı bozuk sahibesi orta yaşlı Güzellik ve onun sirk kaçkını olan minik Sonyasıyla (koskoca bir fil) İsveç yollarında büyük bir kaçış başlar. Yanlarında Allanın "tesadüfen" ele geçirdiği içi para dolu bir bavul, peşlerinde de Kova, Cıvata, Patron ve benzerlerinden mürekkep tuhaf bir suç örgütü vardır...

Tabii bir de Allanın o uzun mu uzun geçmişi! 100 yaşındaki adamımız Allan Karlsson; General Franco, Harry Truman, Çan Kay Şek, Stalin gibi dünya liderlerinin bazen dostu olmuş bazen de onların hışmına uğramıştır. 20. yüzyılın o acılı tarihi, Allanın kişiliğinde absürt ve tesadüfi bir hikâyeye dönüşür.

19 Kasım 2013 Salı

MARİO LEVİ - Size Pandispanya Yaptım

Bu romanla ilgili ne diyeceğimi pek bilemiyorum... kitabı almamdaki amaç, okuma serüvenim ve sonunda kendimi bulduğum nokta çok alakasız... bu romanın arka kapak açıklamasına ilk baktığımda çok hoşuma gitmişti... neden bilmem çok akıcı, eğlenceli hatta neşeli bir havası olduğunu düşünmüştüm... sonra yazarın kitabın tanıtımını yaptığı ‘’Perşembe Buluşmaları’’na katıldım ve Mario Levi’nin enerjik anlatımıyla da kitap hakkındaki fikrim pekişti... okumaya başlayınca ise her şey darmadağın oluverdi... ilk yüz sayfada hiç konsantre olamadım, bir türlü konunun içine giremedim zor bela yapılan bir okuma oldu... oysa ki yazarın okuduğum diğer kitabını (Karanlık Çökerken Neredeydiniz) çok sevmiştim... devamı daha kolay okundu ama beklediğimin aksine roman çok ağır işliyor, çok karamsar ve mutsuz bir yanı var... belki ben çok farklı bir beklentiyle başladığım için böyle hissettim ama romanın bir ilerleyememe sorunu var...

Aslında bir aile hikayesi anlatılıyor, iki kızkardeş, onların çocukları, eşleri, torunları, sevgilileri ve dünürlerinden oluşan kalabalık bir aile... herkesin hikayesi de dramı da ayrı... birde yemekler var hikayelere bağlanan... o topluma has özgün yemekler bunlar, tek tek tarifleri veriliyor ve yazar bu konuda çok başarılı... yemeklerin de romanın kahramanları olduğunu özellikle hatırlatır biçimde hikayeye uydurarak ince ince tarifleri veriyor... yemekleri bu şekilde anlatabilmesi inanılmazdı neredeyse şiir gibi... roman böyle ifade edildiğinde çok iyi görünüyor ama okuyup bitirdiğimde sevdim dersem yalan olur...

Diğer yandan kitabın farklı bir üslubu da var hikayeyi birden fazla kişi anlatıyor... o da işleri biraz karıştırıyor ama beni rahatsız eden romanın kasveti ve ağır işlemesi  oldu... hep bulmayı umduğum coşkuyu aradım sanırım... konunun başında hiç konsantre olamadığım için bitirdikten sonra dönüp ilk bölümlerden epeyce bir kısmı yeniden okudum ama hissettiklerimde pek bir değişiklik olmadı... M. Levi söyleşisinde bu roman benim her zamanki romanlarımdan farklı demişti özellikle sayfa sayısı olarak... ilk yazdığımda 500 sayfa kadardı sonra eksilttim dedi.. belki de böyle yapınca kitabın ritmi mi bozuldu nedir?? veya iyi ki öyle yapmış daha uzun olsa nasıl okurduk?? sanırım bunu biz hiç bilemeyeceğiz...

Kitabın en iyi yanı yemek tarifleri... oldukça ilginç yemekler var özellikle et yemeklerini tatlı-ekşi beraber bir tarzda  yapıyorlar, bu benim sevdiğim bir tat değil ama börek ve kurabiye tarifleri çok güzeldi... neredeyse kalkıp yapacaktım o kadar...

Bu yorumu kitaptan bir alıntıyla bitireyim... Şöyle;

‘’Uzun süre suskunluğa gömüldü. Bu yası taşımaya en çok onun ihtiyacı vardı. Geceleri, sık sık bölündüğünü tahmin ettiğim uykularında oraya uçup, kızkardeşiyle birbirlerine yıllar boyu ördükleri duvarı yıkmayı, ablalığını birde böyle yaşamayı istemiş miydi? Geçmişe dair birçok hatıra da bu gecelerden geçmiş miydi? Kim bilir. Ama artık gidemeyeceğini görmüştü galiba. Belki uzatacağı elin istediğince tutulamayacağından korkmuştu. Belki de hayata karşı daha da sertleşmiş olabileceğini düşündüğü kızkardeşini bu haliyle görmek istememişti. İç dünyalarımızın cehennemi bizi anlatamayacağımız öyle çok odaya götürebiliyor ki..’’

Yazar: Mario Levi
Sayfa Sayısı :340
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Doğan Kitap

Mario Levi'nin son romanı Sana Pandispanya Yaptım, İstanbul Bir Masaldı'nın izinde giden akıcı,cazibeli,duygulu bir roman.

Mario Levi bu romanında yeni bir tat yolculuğuna çıkıyor. Bir tarihin izini sürme çabası bu aynı zamanda. Yolculuğun ruhunda 15. yüzyılda İberia'dan Osmanlı topraklarına göç eden atalarının kuşaktan kuşağa aktararak yaşattığı ve bugünlere kadar getirdikleri yemeklerin bıraktıkları ve hatırlattıkları var. Yemeklerin tariflerini de vermekten çekinmiyor yazar. Çünkü bu yemekleri defalarca yapmış, sevdikleriyle paylaşmış. Babaannesinden öğrendiklerinden sonra. Üstelik şimdi yeni yorumlarını da katıyor. Burada da rehberi Osmanlı mutfağının derinlikleri.Ancak bu kitap bir yemek kitabı değil.

Karşımıza çıkan aile albümleri ve bu albümlerin hatırlattıkları. Hikâyeler, anılar ve efsaneler hem hüzünlü hem de mizahi bir üslupla anlatılıyor. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Bu kimilerine göre yemekler üzerine bir roman, bir başka deyişle anılarla derinleşen bir yemek romanı, kimilerine göre bir aşk hikâyesi, kimilerine göre de bir dönemin tanıklığı. Doğrusunu söylemek gerekirse de bunların hepsi.

14 Kasım 2013 Perşembe

JAMES S.A. COREY - LEVIATHAN UYANIYOR

ENGİNLİK SERİSİ 1. KİTAP

Süper bir bilim kurgu bu sefer okuduğum kitap, hiç uzatmadan söyleyeyim bu türü seviyorsanız kaçırmayın mutlaka okuyun... gelelim romana; James S.A. Corey takma ismiyle Daniel Abraham ve Ty Franck tarafından yazılmış olup, güneş sisteminin tüm gezegenlerine gidilebildiği ve yaşam alanlarının oluşturulduğu bir geleceği anlatıyor... zaman belirtilmemiş ama epeyce bir yüzyıl geçmiş, Mars’ta, Ay’da ve Asteroit Kuşağında koloniler oluşmuştur... Dünya ve Mars iç gezegen olarak daha hakim konumda olup, Asteroit Kuşağı galaksimizin yaramaz ve isyankar çocuğu olarak görülmektedir... zamanımızda dünyada yaşanan çekişmeler uzaya taşınmış, her an bir savaş çıkma olasılığı vardır...

Uzak bir geleceği anlattığı için neredeyse her şey değişmiş durumda ve konu çoğunlukla asteroit kuşağında ve uzay gemilerinde geçiyor, Dünya'dan ve Mars'tan ise bahsediliyor sadece... asteroitin içi oyularak yaşam alanları oluşturulmuş ve orada yeni bir nesil doğup büyümüştür... oluşturulan yerçekimi daha düşük olduğu için de insanlar daha uzun boylu ve daha zayıf olmuşlardır... bu seferde uzayda dünyalılar, marslılar ve kuşaklılar olmak üzere bir ırk ayrımcılığı oluşmuş durumdadır... ilave olarak tüm insanlığı etkileyecek büyük bir gizemin de çözülmesi gerekmektedir... 

Romanda hem teknolojik gelişmeler, hem kolonilerde yaşamın anlatıldığı bölümler, hemde biyolojik gelişmeler çok anlaşılır ve gözünüzde canlandırabileceğiniz biçimde ifade ediliyordu... kitap bilimsel açıklamalarda boğulmuyordu... bu önemli çünkü detaylar ve mekan tasvirleri gereğinden fazla olunca sıkılabiliyorsunuz... romanın çok sürükleyici bir anlatımı vardı ben neredeyse nefessiz okudum sayılır... ayrıca konu ve karakterlerde çok iyiydi, ilk  defa bir seri kitaba başladığıma sevindim... 

Her ne kadar uzayla ilgili en sevdiğim bilim kurgu kitabı hala ‘’Kim Stanley Robinson’’un ‘’Kızıl Mars’’ı  ise de bu da son zamanlarda okuduğum en iyi bilim kurgulardan biriydi...   


Yazar: James S.A. Corey
Çevirmen: Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı :512
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İthaki

Geleceğe hoşgeldiniz.

"Gelecek… tam da olması gerektiği gibi…" 
The Wall Street Journal

"Gezegenlerarası sürükleyici bir macera."
Publishers Weekly

İnsanlık güneş sistemini Mars'ı, Ay'ı, Asteroit Kuşağı'nı ve de ötesini kolonileştirmiştir. Fakat yıldızlar hâlâ erişilmezdir.

Jim Holden Satürn'ün halkaları ile Kuşak'taki maden istasyonları arasında mekik dokuyan bir buz şilebinin idari subayıdır. O ve mürettebatı Scopuli adındaki terk edilmiş bir gemiye rastladıklarında korkunç bir sırla karşılaşırlar. Bu birileri için uğruna cinayet işlenecek bir sırdır hem de Jim ile mürettebatının hayal bile edemeyecekleri bir ölçekte. Jim gemiyi oraya kimin ve niye bıraktığını bulamazsa güneş sisteminde savaş çıkacaktır.

Dedektif Miller bir kızı aramaktadır milyarlarca kişilik bir sistemdeki tek bir kızı. Fakat kızın ailesinde para boldur ve parayı veren düdüğü çalmaktadır. İpuçları onu Scopuli'ye ve isyancı sempatizanı Holden'a çıkardığında Miller bu kızın tüm olup bitenlerin anahtarı olabileceğini anlar.

Holden ile Miller'ın Dünya hükümeti, Dış Gezegen devrimcileri ve gizli şirketler arasındaki ince bir çizgide yürümeleri gerekmektedir ve şans onlardan yana değildir. Fakat Kuşak'ta farklı kurallar geçerlidir ve küçük bir gemi bile evrenin kaderini değiştirebilir.

10 Kasım 2013 Pazar

ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Venüs

BİR AİLE TARİHÇESİ, BİR YAŞAMÖYKÜSÜ

Bu seferki Şebnem İşigüzel’in son romanı (1973 doğumlu yazarın ''Venüs'' hariç 5'i roman olmak üzere toplam 9 kitabı var) ve benim bu yazardan okuduğum ilk kitap... yazarın çok değişik bir üslubu var, bu romanı mı o şekilde yazmış yoksa tarzı mı öyle bilemiyorum ama benim hoşuma gitti... Nasıl derseniz daldan dala atlayan bir tarz, konunun bir başından, bir sonundan bir ortasından anlatıyor... karakterlerin önce ölümünden bahsediyor mesela, sonra doğumundan... gerçi anlattığı öykü de öyle, zaman zaman uçuk kaçık bir hal alıyor, tarihler karışıyor, ömürler uzuyor (350 yıl kadar), osmanlı sarayından, cumhuriyete bir sürü tarihi şahsiyet arzı endam ediyor sizi de peşine takıp götürüyor...

romanın bir çok bölümünde kahkahalarımı tutamadım o kadar esprili yazılmıştı, içimi acıtan hüzünlendiren bölümleri de vardı... özellikle kadınlar manifestosu müthişti... 1900’lü yıllara dair dileklere bakıldığında, Büyük Atatürk’ün kadınlara tanıdığı haklara rağmen bugün kadınların getirildiği durum düşünüldüğünde bir adım bile ilerleyemediğimiz gün gibi aşikar...

romanın dezavantaj diyeceğim tek yanı çok daldan dala anlatıldığı için merakımı bir türlü bastıramadığım ve bir an önce ne olduğunu anlatmasını istediğim farklı bir konuya dalınca da sinirlendiğim zamanlardı... ama neyse ki çok kısa sürede insanı yeni anlattığı hikayeye de bağlayabiliyordu...

yazar çok hoşuma gitti ben eski kitaplarından  okumaya devam edeceğim (özellikle diğerlerindeki üslupta bu şekilde mi diye merak ediyorum), size de bu romanı öneririm... 

son bir not da kitap kapağına dair; çok güzel bir tasarım olmuş yayınevini kutlamak gerek...

Yazar: Şebnem İşigüzel
Sayfa Sayısı : 240
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İletişim

"İçimizde toprağın altında saklanan tohumlar gibi hisler, marifetler mevcuttur. Atalarımızdan bize sirayet eden huylar, hastalıklar, renkler ve türlü türlü şeyler gibi. Bazı şeyler kanla geçer. Bazı şeyler hisle. Kanla geçenlerden ziyade hisle geçenler mühimdir. Zira insan kanıyla canıyla değil hisleriyle vardır. Hisleriniz, hissettikleriniz ayakta tutar sizi."

Üzerine II. Abdülhamit'in gölgesi düşmüş, tedirginlikle dalgalanan İstanbul'da karşılıyor bizi Venüs. Önce doğuyla batının tam ortasında, Boğaz suları üzerindeki bir sandalda gözlerini dünyaya açan kahramanımızla tanışıyoruz. Bize 1908'de başlayan yaşamöyküsünü anlatıyor, anlatmalara oyamıyor. Doğumda ölen anne; oğlu değil de kızı oldu diye üzülen baba; aşkı, cinselliği, kendisini, erkekleri çok seven Şekina Hala. Ha bir de Nergis Kadın var ! Ailenin yedi kuşak hizmetkârı. "Bir ailede bir kişinin gördüğünü yedi göbek ötesi görürmüş," diyen kahramanlarımızın izinde, köle avcılarının kol gezdiği Mısır'dan 1589 yılının büyülü İstanbul'una ve esrarlı saray hayatına duman gibi süzülüyoruz. Tatlı, muzip ama bir o kadar da hüzünlü ve kederli kahramanımızın ağzından, bir ailenin en mahrem sırlarına, eğlencelerine, kederlerine ve hayal kırıklıklarına tanık oluyoruz. Aşk, evlilik, aile hayatı, cinnet halleri, kadınlık, annelik, arzular, insanın ta kendisi... Kahramanların kendi kafalarına göre çalıp oynadıkları, coşku dolu, müzikal bir roman bu. Kulağınızın dibinde gül lokumu kokulu, ılık bir nefes anlattıkça anlatıyor... Şebnem İşigüzel en şeker şurup, en iyimser romanını kaleme alarak okurunu yine şaşırtıyor. 

6 Kasım 2013 Çarşamba

UMUT DAĞISTAN - Boşluğun Sesi

Bu romanın hem ismi hemde tanıtımı oldukça ilgimi çekmişti, yazarı tanımıyordum ama denemeye karar verdim... U. Dağıstan 1978 doğumlu bir iktisatçı, bir süre bankacılık yapmış sonra tümüyle yazarlığa yönelmiş olup, bu ikinci romanıdır...

Bu roman hem kadın erkek ilişkileri üzerine önermelerden, hemde bir ailenin üç kuşağındaki erkeklerin hayatından oluşuyor...ateist çapkın bir dede, dinci bir baba, aşık bir amca, dedesine çekmiş, babasından ürken, amcası gibi olmaya çalışan bir oğul...arada ülkenin o günkü siyasal durumuna da kısa hatırlatmalar yapılıyor... ana karakter Bilal tüm roman boyunca geçmişiyle bugünüyle ailesiyle kendini sorguluyor... hikaye çok sıradan dolayısıyla anlatımda veya dilde bir fevkaladelik bekliyorsunuz ama maalesef yok... hayata ve ölüme dair çok büyük fikirlere ulaşmaya çabalayan, önemli konulardan bahseden, kadın-erkek davranışlarını çözümlemeye çalışan, tüm bunlar için başlangıç cümlelerini yazan ama devamını getir(e)meyen bir yanı var romanın... bitirdikten sonra ee yani ne oldu şimdi?? diye öylece kalıveriyorsunuz...

Birde bu kitabı bir erkeğin yazdığı çok belli oluyordu (neredeyse romanın bir cinsiyeti var gibi), bu ilk cümlelerinden itibaren hissediliyordu... genel olarak bir kitap okurken yazarı fark etmek hiç hoşuma gitmez... yeni ve genç bir yazar diye epeyce umutlanmıştım ama vasat bir roman olduğunu düşünüyorum...

Yazar: Umut Dağıstan
Sayfa Sayısı :176
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Ayrıntı

Yazdıklarına ne Allah'ın adıyla başlayacaktı ne de göklerin ve yerin yaradılışıyla. Hatırlanabilen en eski başlangıç, kadının ve erkeğin birbirini gördüğü andı. Birbirini gören, birbirini isteyen iki çift göz. Gerisi boşluktu.

Bilal Kaya her günün yeni bir başlangıç demek olduğunu biliyordu ama bilmediği her yeni başlangıcın yeni bir sonu hak ettiğiydi. Yapacağı kaçamağa kendini hazırlarken hem geçmişiyle; kendi kutsal kitabını yazan dedesiyle, savaşmaya giderken aşkı bulan amcasıyla, imanıyla uçkuru arasında salınan babasıyla ve anlatılan aile hikâyeleriyle hem de bugünüyle hesaplaşacaktır...

Umut Dağıstan ikinci romanı Boşluğun Sesi'nde sonu trajediyle biten bir çapkınlık macerası anlatıyor okura. Bunu, kadın ile erkek, aşk ile aldatma, yaşlılık ile gençlik, yaşam ile ölüm, yazı ile hayat arasındaki mesafenin sanılandan daha kısa olduğunu, her türlü olayın belki de sadece zihinde yaşandığını hissettiren incelikli bir üslupla başarıyor.

Eğlenceli, hüzünlü ve ritim duygusunu hiç kaybetmeyen bu bir günlük hikâyenin arka planında ise Cumhuriyet tarihinin ve bu tarihsel süreçte taşralı bir ailenin çok canlı bir tablosu çiziliyor. 

23 Ekim 2013 Çarşamba

MEHMET MOLLAOSMANOĞLU - ATAHUNALP URUMGALATLI’nın aMeL DeFTeRi

M. Mollaosmanoğlu inşaat mühendisi ve Antalya’da yaşıyor, 2000 yılından itibaren mühendislik ve yazarlığı birlikte yürütüyor... bu kitaptan başka 7 tane romanı var, aksiyon-gerilim türünde  zaman zaman bilim kurguyu da andıran, bolca efsanelere kehanetlere dayanan öyküleri olan romanlar yazıyor... kitaplarında bu yıla kadar 2012 kehanetine çokça gönderme yapan yazar, bu son kitapta da 4. boyut vb. söylemlerle aynı doğrultuda devam ediyor...

ben yazarla 2008 yılında yayınladığı 3. kitabı ‘’Cennet Ayracı’’  ile tanıştım ve bu romanı çok sevince (halen en iyi romanı olduğunu düşünüyorum) diğerlerinden devam ederek toplam 6 kitabını okudum... bundan önce okuduğum romanı ‘’Kutsal Adalet’’ ten hiç hoşlanmayınca bu yazarı da burada bitirdiğime karar vermiştim... herkeste böyle midir bilemiyorum ama ben bazı yazarlarda belli bir doygunluğa ulaşıp bırakıyorum... artık ne yazarsa yazsın ilgimi çekmiyor, yazar kendini tüketiyor sanki... durum buyken bu son romanı neden okuduğuma gelirsek tek açıklama Nikola Tesla olur... zaten romanın tek cazip yanı bu... Tesla benim ilgimi fazlasıyla çeker o yüzden kitap tanıtımında görünce hiç düşünmeden aldım... amma ve lakin daha önce verdiğim karar doğruymuş bıraktığım yerde kalmalıymışım... Tesla hakkında internetten bulunan birkaç bilgiyi satır aralarına -önemli bir bilgi veriyormuşcasına- serpiştirip üstelik birde romandaki kişilerle akrabalık bağları kurup bu büyük dahiyi harcadığı gibi romanın kalanını da diğer kitaplarındaki klasik aksiyon-gerilimin kötü bir tekrarı şeklinde kurgulayarak tamamlamış... tüm kitapları gibi bu da kolay okunuyor, akıcı, merak dozunu iyi ayarlayan bir roman ama kendi adıma boşa zaman harcadığımı düşünüyorum...

son olarak Tesla hakkında doğru düzgün bir roman okumak isterseniz ‘’Samanta Hunt’un Tesla’nın Kutusu’’ kitabını öneririm...

Yazar: Mehmet Mollaosmanoğlu
Sayfa Sayısı : 504
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Profil

Bir gün kendiniz olmadığınızı, hafıza nakliyle bir başkasının geçmişini yaşadığınızı anladınız. Bitmedi... Bu nakledilen hafıza en büyük düşmanınızındı ve bir sırra ulaşmak istiyordunuz... Üstelik siz düşmanınıza dönüşeceğinizi asla tahmin edememiştiniz. Artık karşınızdaki düşman, nakilden önceki sizsiniz.

Aklınız karıştı değil mi?

Akıl oyunlarına başlamadan önce neler olmuştu bir bakalım:

Hepsi 1913 yılının Şubat ayında Nikola Tesla'nın bir konferans için İstanbul'a gelmesiyle başladı. Aynı gün onu davet eden Tıp Doktoru Atahunalp Urumgalatlı buz tutmuş Haliç'in üzerinde yürürken buz kırıldı ve soğuk sulara gömüldü...

2015 yılının aynı gününde bir adam ıssız bir sahilde gözünü açtı. Hafızası yoktu ve çıplaktı... Arkadaki kayalığın zirvesindeki deniz fenerine ulaştığında kimliğini ve ailesini öğrendi. Adı Atahunalp Urumgalatlı'ydı, ailesi yakın bir çiftlikte yaşıyordu.

Bu kadar ıssız bir yerde çiftlik olmasının garipliği bir yana yedi kişilik ailesinin genetik bir hastalık olan hafıza zayıflığıyla boğuştuğunu öğrendiğinde geçmişinin peşine düşmekten başka çaresi kalmadığını anladı.

Peki, geçmiş neredeydi? 1913 yılında kırılan buzlarda mı, yoksa 2015 yılında gözünü açtığı ıssız sahilde mi?

Önce kendinin kim olduğunu bulmalıydı!

17 Ekim 2013 Perşembe

MICHEL HOUELLEBECQ - TEMEL PARÇACIKLAR

Bu kitap çok acayip... oysa ki kitabı seçerken çok umutluydum iyi çıkacak diye... maalesef öyle olmadı... iki kardeşin hikayesi gibi gözüküyorsa da 60-70’li yılların ''özgür ruhçuluğunun'' şekillendirdiği bir toplumun ve en geniş halkada da insanın bencilliğinin, kötülüğünün hikayesi... ama yazar bunu anlatmak için ekzantrik bir yol seçmiş... çok dolambaçlı bir şekilde anlatıyor... ruh sağlığı ciddi olarak bozuk iki kardeş, biri had safhada seks takıntılı başarısız bir tip, diğeri ise moleküler biyolojide bir deha ama insanlarla hiçbir iletişimi olmayan aseksüel bir kişi... bu durumlarını babalarının hiç ortada olmamasına, annelerinin ilgisizliğine ve onunda zeki ama sorunlu biri olmasına bağlıyor yazar (kitabın otobiyografik bir yanı da var gibi) ama büyük anneleri her iki çocuğu da sevgi ve alaka ile büyütüyor, dolayısıyla bu açıklama tek başına yeterli değil...

Ana karakterlerin problemi bu ama kitabın acayip olması buradan kaynaklanmıyor... romanın yarısından fazlası Bruno’nun seks hikayelerinden oluşuyor o kadar uzun uzun, o kadar aynı cümlelerle yazılıyor ki içinizden ‘’yeter artık’’ diye bağırıyorsunuz... diğer yarısını da çoğunu pek anlamadığınız bilimsel açıklamalar oluşturuyor, Einstein-Podolsky-Rosen paradoksundan Bohr’a, Heisenberg’e birçok fizikçi ile Thomas Mann’dan Marcel Proust’a birçok yazardan söz ediliyor (ki hem fizikçiler hemde yazarlar çok ilgimi çeker ama bu romandaki anlatımı sevmedim)... alakasız konular arasında sürekli savrulup duruyorsunuz... tek iyi yanı roman akıcılığını kaybetmiyor sadece bilimsel konulardan bahsedilen bölümlerde bazen bir kere daha okumak zorunda kalıyorsunuz...

Buraya kadar yazdıklarımdan anladığınız üzere romandan hiç hoşlanmadım ta ki son birkaç sayfaya kadar... kitabın sonunu çok ilginç bir şekilde bitirdi, gerçi o sayfaları da o kadar karman çorman yazmış ki doğru mu anladım diye iki kere okumak zorunda kaldım ama itiraf edeyim finali çok beğendim hatta tam o noktadan başlayıp yeni bir roman yazılsa (mümkünse başka biri tarafından) çok iyi olur...

Yazar: Michel Houellebecq
Çevirmen: Osman Senemoğlu
Sayfa Sayısı :312
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Can

İki üvey kardeş, iki farklı yaşam ve aşk anlayışı... Başarılı bir moleküler biyolog, matematiksel yaklaşımıyla insan sevgisinden ve cinsellikten uzak yaşayan Michel; vasat bir edebiyat öğretmeni, cinsel hazzın peşinden koşan, seks takıntılı Bruno. 

Üzerlerindeyse, özgürlük ve aşkın peşinden koşarak Amerika'ya giderken, çocuklarını büyükannelerine bırakan ve bu iki anti kahramanın travmalarının sorumlusu bir annenin gölgesi. 
Birbirlerinin varlığından haberdar olmaksızın, büyükanneleri tarafından dış dünyadan korunarak yetiştirilen ve rastlantılar sonucunda karşılaşan taban tabana zıt iki kardeş ve onların âşık oldukları kadınlarla daha da çetrefil bir hal alan hayatları.
Michel ve Bruno'nun hayat karşısındaki başarısızlıkları, bencilliği aşan değerler yaratamayan tüketim toplumunun ve toplumsal olarak yıkıcı bir hal alan narsisizmin başarısızlığına bir yanıt sanki. Houellebecq'in yeni binyılın hemen öncesinde kaleme aldığı, insan ilişkilerine karamsar bir gerçekçilikle yaklaşan bu roman yayımlandığında, gerek dili gerek bazı temel meselelere alışılmışın dışındaki yaklaşımıyla, dünyada adeta bir manevi kaos yarattı; 2000'lerin insanını, yeni Frankenstein olarak kendi kendisiyle tanıştırdı.