27 Ocak 2013 Pazar

HÜMANİSTLER - Stefan Zweig / Rotterdamlı Erasmus - Zaferi ve Trajedisi, Montaigne

Stefan Zweig en sevdiğim yazarlardan biridir... Eserlerinden okumaya Satranç (muhteşem bir romandır) ile başlamış, Amok Koşucusu (muhteşem öykülerden oluşur) ile devam etmiştim.. Biyografik denemenin yirminci yüzyıldaki eşsiz ustası kabul edilen Zweig’den bu kez iki hümanistin biyografisini peş peşe okudum... Erasmus ve Montaigne’den 400 yıl (Zweig’den bile 70 yıl) sonra insanın insana yaptığı vahşet, hoşgörüsüzlük, kendi düşünce ve dogmalarını herkese dayatma yönünde hiçbir değişiklik olmadığı -yani insanlık açısından bir arpa boyu bile yol gidilmediği- düşünüldüğünde bu kitapları okumak hem çok anlamlı hemde çok can acıtıcı olmaktadır... Her iki hümanist ve Zweig’de insanın özgür olması üzerinde düşünmüş yazmış ve uğraşmışlardır... ama 21. yüzyılda bile bir değişiklik olmadığına göre (yakın ve uzak gelecek içinde bir umut yok doğrusu) bundan böyle insanoğlu niye değişmiyor/niye öğrenmiyor diye düşünmek mi gerekiyor acaba??

Rotterdamlı Erasmus - Zaferi ve Trajedisi
Bu kitap hem büyük hümanist Erasmus’un (1469-1536) hayatını, düşüncelerini, eserlerini anlatıyor hemde 15. yüzyılın önemli olaylarını (16. yüzyıla geçişle birlikte), tarihi şahsiyetlerini, Rönesans ve Reformu detaylı olarak anlatıyor...  

Kitabın önsözünde Ahmet Cemal’in ‘’ Erasmus gibi Stefan Zweig’ın da en büyük ideali; insanları ve toplumları birbirlerinden ayıranlara değil  birleştirenlere ağırlık tanımak; insanın salt insan olarak yaratıldığı için yüce değer bilinmesini sağlamaktı. Roterdamlı Erasmus- Zaferi ve Trajedisi, insanlık düşünce özgürlüğünü ve birey olarak insan hayatının taşıdığı kutsallığı değer bildiği sürece güncelliğini yitirmeyecektir.’’ şeklinde ifade bulan görüşleri kitabı çok iyi anlatıyor... Üstüne Zweig’in yalın, akıcı dilini de eklediğimizde  mutlaka okuyun derim....

Yazar:Stefan Zweig
Çevirmen : Ahmet Cemal
Sayfa Sayısı: 200
Basım Yılı: 2008
Yayınevi: Can

Her koşul altında iç özgürlüğünü koruma uğrunda çaba harcamak, kimsenin efendisi olmaya kalkışmamak, fakat kimseye de boyun eğmemek; hiçbir sav ya da düşünceye baştan düşmanca yaklaşmamak, ama buyurgan nitelik almaya başladığı anda her savın ya da düşüncenin karşısına dikilmek. Bütün bunlar gerek Erasmus’un, gerek Zweig’ın kişiliklerinde birbiriyle bütünüyle örtüşen niteliklerdir.
AHMET CEMAL
Stefan Zweig’ın, Kuzey Avrupa Rönesansı’nın büyük ustası, hümanist bilgin Desiderius Erasmus için kaleme aldığı bu yaşamöyküsü, bağnazlığın her türlüsüne karşı bir savaş ilanı niteliği taşıyor. Rotterdamlı Erasmus: Zaferi ve Trajedisi, son nefesine kadar bir hümanist, gerçek bir dünya vatandaşı olarak kalan Zweig’ın deneme türündeki başyapıtıdır.

Montaigne
Bu kitapta ise yine büyük bir hümanist Montaigne’in (1533-1592) hayatı, düşünceleri ve ‘’Denemeler’’i anlatılıyor... Bu kitap Zweig’in intiharı nedeniyle tamamlanamadan kalmış, bu nedenle yazarın  koymuş olduğu notlar, parantezler, yayıncısının sonradan eklediği bir iki cümleyi de içeriyor... Böyle olsa bile bu büyük hümanisti anlatmaya yetiyor.. sadece Erasmus’un denemesinde olduğu gibi dönemin olayları (bu kitabın sonunda kronolojik bir liste olarak belirtilmiş)  anlatıl(a)mamış, yalnızca Montaigne’nin düşüncelerine ağırlık verilmiştir...

Yine Ahmet Cemal’in önsözünden gidersek’’Zweig’in yaşamının son yılında –bütün dünyanın cehennemden farksız ve ondokuz yüzyıl boyunca insanı insan kılmış tüm değerleri kasıp kavuran bir savaş cehenneminin ortalık yerindeki 1942’de- Montaigne üzerine eşsiz bir deneme kaleme almış olması, yüzlerce yıl önce, hümanizmin gerçek bir mirasçısı kimliğiyle insana dair herşeyi sorgulamaya insandan yola çıkarak başlayan bir düşünür ile ondan yüzyıllarca sonra insanlığın büyük çöküşünü yine insandan yola çıkarak sorgulamak peşindeki bir başka düşünürün karşılaşmaları çıkmaktadır’’

Kitaptan birkaç paragraf ise şöyle;
‘’Montaigne’in önem verdikleri bellidir:kendisi için aklın yolundan ayrılmamak, insanlıkla ilgisini kesmiş bir zamanda insanlığını korumak, kitle çılgınlığının ortasında özgür kalabilmek’’

‘’Montaigne’in asıl zevki bulmak değil bu arama eylemidir. Montaigne bilgeliğin sırrını, amaca uygun formülleri arayan filozoflardan değildir. Herhangi bir dogmayı ya da öğretiyi istemez; katı iddialardan hep korkar. Hiçbir şeyi serinkanlılıkla iddia etmemek, hiçbir şeyi de  bir çırpıda yadsımamak.’’
Bu denemeyi de mutlaka okuyun....


Yazar:Stefan Zweig
Çevirmen : Ahmet Cemal
Sayfa Sayısı: 128
Basım Yılı: 2012
Yayınevi: Can

Stefan Zweig, Nazi Almanyasında kitaplarının yakılmasının ardından, hümanist düşünür Erasmusla başladığı içsel yolculuğuna yine bir hümanistle, Montaigne’le noktayı koyar. Montaigne, yazarın 1942de hayatına son vermeyi seçmesiyle yarım kalan son eserlerinden biridir. Avrupayı Avrupa yapan filozof ve yazarları konu alan biyografiler üzerinden kendini anlama ve anlatma yolculuğunun Zweig için son uğrağıdır Montaigne.

Stefan Zweig, "En gönüllü ölüm, ölümlerin en güzelidir," diyen Montaignede kendini bulmuştur. Büyük Avrupayı geri dönüşü olmayacak şekilde sonlandıran İkinci Dünya Savaşı yıllarında, yaşamın ve yaşamanın insanın kendi iradesine bağlı olmaktan çıktığını fark eden son büyük Avrupalıdır Zweig.

22 Ocak 2013 Salı

İYREC-İ PÉZÉŞKZÂD - Dayıcan Napolyon

Bu kitabı farklı ülke yazarlarını okumaktan hoşlandığım için almıştım... daha önce İranlı bir yazardan okumamıştım... kitabın yazarı 1928 doğumlu bir hukukçu,  İran’da 5 yıl hakimlik yaptıktan sonra Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başlamış, çeşitli ülkelerde görev yapmış, 1979’daki rejim değişikliğinden sonra işine son verilmiştir... yazar halen Fransa’da yaşamaktadır... kitap ilk kez 1970 yılında yayımlanmış, bizdeki  çevirisini  ise Fars Dili ve Edebiyatı Profesörü A. Naci Tokmak yapmıştır...

Roman, 1940’lı yıllar Tahran’ında yaşayan nispeten aristokrat denilebilecek geniş bir ailenin çevrelerindeki insanlarla olan ilişkilerini, değer yargılarını, inançlarını, gelenek ve göreneklerini mizahi bir dille anlatmaktadır... bu cümleye bakıldığında ve kitabın sayfa sayısı da dikkate alındığında bir toplumun yapısını anlatan çok ağır bir kitapmış gibi duruyor... ama hiç öyle değil çok espirili yazılmış okurken ara ara kendinizi gülmekten alamıyorsunuz, tüm roman boyunca yüzünüzde bir tebessüm dolaşıyor... oysa ki konu çok kısıtlı, neredeyse tüm roman boyunca aynı hikaye yineleniyor gibi... sürekli aynı cümleler kullanılıyor, aynı kelimeler tekrar ediyor... ama hiçbir şekilde sıkılmadığınız gibi heyecanla okumaya devam ediyorsunuz ve bu kitabın son cümlesine kadar sürüyor... arada attığınız kahkahalarda yanınıza kar kalıyor... yazarın başarısı da bu sanırım...

Kendini kahraman zanneden saplantılı yaşlı bir adamın, yerli yersiz her şeye karışan uşağının, birbirine aşık gençlerinin, ailenin muzip, çapkın, sevimli diplomatının diğer aile fertleriyle olan ilişkisi komik bir şekilde anlatılıyor... yukarıda bahsedilen gelenek görenekler, inançlar hikaye içerisinde biraz da karikatürize edilerek anlatılmış ama dipnotlarda çevirmenin eklediği detaylı açıklamalar var... bu nedenle tüm bu yazılanları birleştirip o dönemle ilgili sosyolojik çıkarım yapmak okuyucuya kalıyor... Hafız-ı Şirazi, Firdevsi, Sa’di ve Mevlana’dan beyitlerde hikayenin içerisinde yer alıyor (dipnotlarda farsçası da belirtilmiş)... yaşlı adamın saplantısı Napoléon Bonaparte olduğu için sıkça tarihi şahsiyetlerden de mizahi bir dille bahsediliyor....

Özetle çok eğlenceli bir kitap bu... okumanızı öneririm...


Yazar: İyrec-i Pézéşkzâd
Çevirmen: Prof. Dr. A. Naci Tokmak
Sayfa Sayısı : 551
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Ayrıntı

Dayıcan Napolyon, ülkemizde pek bilinmeyen çağdaş İran edebiyatından dikkat çekici, bilinen roman kurallarını zorlayan bir örnek. Küçük rütbeli, emekli bir askerin kızı ile yeğeninin aşk macerası ile başlayıp, aile içindeki sınıfsal çatışmalar nedeniyle çok değişik boyutlar kazanarak sürüp giden bir roman. Romanın başkahramanı Dayıcan Napolyon, Bir manga askerle bir zamanlar İngilizlere karşı savaşmış, kendi yaşantısı ile Napoléon Bonaparte’ın yaşantısı arasında paralellikler kurmuş ve ona duyduğu hayranlık nedeniyle zaman içinde kendini onunla özdeşleştirmiştir. Bu yüzden, oldukça geniş bir ailenin büyüğü konumunda olan Dayıcan, bazı aile fertleri tarafından alaya alınırken, bazıları tarafından da pohpohlanarak büyük bir kahraman olduğuna inandırılmıştır. Kahraman olmasına kahramandır ama hırsızdan korkup yatağın altına saklanan da odur. Eczacı olan eniştesini, ona göre aşağı tabakadan biri olduğu için her fırsatta aşağılar, o da onu alaya alır. Onu her zaman destekleyen hizmetlisi Meşkasım, mütedeyyin biri olmasına karşın, rahatlıkla yalan söyleyebilen biridir. Albay kardeşinin oğlu da kızına taliptir. Gençliğinde karısının ihanetine uğrayan hariciye mensubu Esedullah Mirza, kadınlar tarafından beğenilen, çapkın biridir. Aileden birinin aklı kıt kızı bilinmeyen biri tarafından hamile bırakılır. Ailenin şerefini kurtarmak için ona geçici bir koca aranmaktadır.
Sosyolojik açıdan çeşitli sınıflara mensup İranlıları tanımak açısından çok önemli bir örnek olan bu romanın yazarı İyrec-i Pézéşkzâd, eserinde mizah unsurunu çok üst düzeyde kullanarak baştan sona büyük bir ilgi ile okunan bir eser vücuda getirmiştir. Bu romanı okurken, İranlılarla ilgili çok ilginç izlenimler edineceğiniz gibi, onların gelenekleri, görenekleri ve mezhepleri hakkında da bilgi sahibi olacaksınız.

12 Ocak 2013 Cumartesi

HALİDE EDİB ADIVAR - Sevda Sokağı Komedyası, Çaresaz

Halide Edib’in romanları muhteşemdir, hatta edebiyatımızın bunca yıl sonra bile onun yeteneğine benzer ikinci bir kadın yazar çıkartamadığını düşünüyorum....aşağıda yer alan iki kitapta kadın erkek ilişkisinin irdelenmesine ilişkin aynı zamanda da dönemin ruhunu yansıtan romanlar...kitapların ilki 1959 yılında, ikincisi de 1961 yılında yazılmış ve cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş...o dönemde değişen değerleri, insanların buna verdikleri tepkileri çok güzel anlatıyor...ayrıca kitaplarda İstanbul da çok iyi betimlenmiş, şehrin sokaklarında o yıllarda geziyor gibi hissediyorsunuz....romanlarının tamamına yakınını okumuş biri olarak yazarın en sevdiğim yanının, konu ettiği dönemi çok iyi yansıtması ve karakterlerinin gerçekçiliği olduğunu söyleyebilirim..Dilinin ve anlatımının güzelliği ise zaten aşikar...Şimdi kitaplara göz atarsak şöyle;

Sevda Sokağı Komedyası

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul'un bir semtinde üçlü bir aşk hikayesini anlatıyor...konu bilindik olmasına rağmen hikayenin trajikomik niteliği, yazarın muhteşem anlatımıyla birleşince ortaya keyifle okunan bir eser çıkmış ayrıca roman kahramanı karakterlerin her an etrafınızda görebileceğiniz gelgitlere, duygu karmaşalarına sahip olması ve bunun bu kadar yalın anlatılabilmesi mükemmelden de öte....karakterlerden Leyla'nın melankolik hali ile Numune'nin yalnızca amacına kilitlenen dümdüz mizacı okunmaya değer...


Sayfa Sayısı : 141
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : Can


Edebiyatımızın öncü kadın yazarlarından Halide Edib Adıvar, üretken kalemiyle yaşadığı çağın bir portresini çizmişti. Halide Edib Adıvar'ın bu kısa romanı, yazarımızın kaleminden çıkan en eğlenceli, en akılda kalıcı tipleri barındırıyor. Annesi ile babasını bir yangında kaybetmiş, sonradan bir Saraylı ailenin beslemesi olmuş Numune; birbirinden güzel kadın ayakkabıları yapmakla meşhur Macit; güzelliğiyle olduğu kadar geçimsizliği ile de dillere destan Leyla... Bu üç kahramanın yolları, mahalle sakinlerinin onlara ithafen verdiği adla Sevda Sokağı'nda buluşuyor. Ama ne buluşma: Macit, Leyla'ya körkütük âşık, Numune Macit'le evlenmeyi kafasına koymuş. Leyla, Doktor Kerem'i seviyor ama bu imkânsız bir aşk. Macit'in Leyla'ya aşkı da imkânsız, çünkü Leyla onunla evlense de yatağına girmemeye yeminli. Peki işin içinden nasıl çıkılacak? Cevabı bu ilginç romanın sayfalarında bulacaksınız. Sevda Sokağı Komedyası, 1900'lerin başında İstanbul'un gündelik yaşamını merak edenler için. 

Çaresaz

Bu romanda aşk, başkalarına kendini adamışlık anlatılıyor ama daha çok çapkın ve kararsız bir adamın düşünceli ve yardımsever (kitabın ismindeki tarifiyle çare bulan)  bir kadın karşısındaki -bana göre- şımarıklıkları konu ediliyor... Ama hayat planlandığı gibi gitmiyor her zaman.. konu güçlü bir kadın olunca ihmal edilirken/ikinci plana atılırken bile kazanan olabiliyor...Halide Edib’in  muhteşem bir anlatımı var yalın ama etkileyici.. anlattığı dönemi ve karakterleri sanki sizde onların arasındaymışcasına gözünüzde canlandırabiliyorsunuz...eski İstanbul’u, hayatın daha duygulara dayalı yaşandığı bir dönemi merak ediyorsanız bu romanı okuyun....


Sayfa Sayısı : 87
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : Can


Çaresaz, edebiyatımızın unutulmaz yazarı Halide Edib Adıvar'ın, çağdaşlaşma sürecinde İstanbul'da yaşanan günlük hayatı tasvir ettiği kısa romanlarından biri. Hikâyemizin kahramanı, her derde deva, yardımsever bir kız olduğu için mahallelinin Çaresaz diye seslendiği genç öğretmen Mediha. Kahramanımız, komşu köşkte oturan ihtiyar kadına vakfetmiş kendini... Tabii ihtiyar kadının oğlu Münir'in köşke döneceğinden, aralarında tuhaf, gelgitlerle sürecek bir aşkın başlayacağından habersiz... Halide Edib, modern ilişkileri, aşkı, imam nikâhını, resmî nikâhı konu ediniyor. Bu küçük kitabı okurken hem yazarın tadına doyulmaz dilini hem o yılların İstanbul yaşamından sahneleri, kişileri izleyeceksiniz. Çaresaz'ın, Münir'in, konu komşunun sıradan, masum ve dingin yaşamlarını gözleyecek, romanda Halide Edib'in kendi hayatından da izler bulacaksınız.

9 Ocak 2013 Çarşamba

İHSAN OKTAY ANAR - Yedinci Gün

Yıllar önce yazarın ilk kitabı ‘’Puslu Kıtalar Atlasını’’ okumuş, tarzını oldukça değişik bulmuş ve takip etmem gereken bir yazar olduğunu düşünmüştüm ancak, ‘’Yedinci Gün’’e kadar başka bir romanını da okuma fırsatım olmadı...Bu yüzden de bu romanı çok gecikmeksizin okumak istedim...

Hikaye 3 bölümde anlatılmış baba, oğul ve hayalet şeklinde...bu bölümlemede işaret edilmek istenilen neydi tam olarak bilemiyorum ama kitapta bir baba, babanın habersiz olduğu bir oğul ve kamil insan olma fikri var o yüzden yapılmış diye tahmin ediyorum...Romanda ön planda fantastik bir hikaye anlatılıyor arkasında da tarihsel bir kurgu var...İlk bölüm (ki kitabın en uzun bölümü bu) çok heyecanlı, ilginç ve temposu yüksek bir hikayeyle başlıyor, zaman zaman mizahi bir yanı da var anlatımın, çok güzel buldum ve muhteşem bir kitap bu diye düşündüm...ama bu yaklaşık 50 sayfa kadar sürdü, ondan sonra çok keskin bir şekilde başka bir hikayeye geçildi (ki kitabın sonuna kadar bu hikaye devam ediyor), tempo düştü ve o güzel başlangıç, inanılmaz sıkıcı bir roman haline geldi...bundan sonra kendimi satır/sayfa atlamamak için zor tuttum....Kitabın tamamının 240 sayfa olduğu düşünülecek olursa oldukça vahim bir durum bu...

Fantastik hikayenin (ki bir açıdan aşk hikayesi gibi duruyor sonunda da kamil insana ulaşmaya bağlanıyor) arka planında anlatılan tarihsel kurguya göz atacak olursak ilk bölümde II. Abdülhamit’in istibdatından başlıyor, ittihatçılardan devam edip birinci dünya savaşına kadar geliyor.. ikinci bölümde savaş ve Sarıkamış faciası anlatılıyor... üçüncü bölümde ise insanlığın başlangıcından ikinci dünya savaşına kadar olan dünya tarihine yer veriyor yazar... benim en beğendiğim bölüm de kitabın başlangıcı ile bu genel tarih bölümü oldu...

Yazarın dilini (ki oldukça eski bir türkçe kullanıyor), hikayelerini tarihsel olaylarla kurgulayarak anlatmasını çok sevdim...ama bunun dışında sıkıcı bir kitaptı, hikayeler arasında keskin geçişler yapıyor ama okuyucunun ilgisini, tempoyu koruyamıyor...dolayısıyla bunca uzun aradan sonra yazarın yanlış bir kitabını okuduğum fikrine sahip oldum...Son olarak bu yazardan daha önce okumamış okuyucu bu kitaptan başlamasa iyi olur diye düşünüyorum....

Yazar: İhsan Oktay Anar
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 240
Yayınevi: İletişim

Çizgilerin kürelere, zamanın sonsuzluğa, sonsuzlukların da hayâllere dönüştüğü bir hikâyedir bu. Sıradan insanların sıra dışılığı, bilinen hikâyelerin düşlere dönüşümü, zaafların asîlleşmesi, erdemlerin ardındaki günâhkârlık tüm içtenliğiyle akacak zihinlere. İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikâyenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak.

İhsan Oktay Anar, bu yeni düşüyle sizleri bir kez daha şaşırtacak. Çizgilerde değil kürelerde gezinecek, bilinen zamanların bilinmeyen anlarına yolculuk edeceksiniz. Alışık olmadığınız bu dünyanın kapısından girdiğinizde âşinalık hissedecek, sadeliğin ihtişâmına teslim olmanın rahatlığıyla kendinizi akışta yolculuk ederken bulacaksınız.

2 Ocak 2013 Çarşamba

ENGİN GEÇTAN - Kuru Su

Engin Geçtan uzmanlık alanı psikiyatri olan ve mesleki-kurgusal olarak çok sayıda kitabı bulunan bir yazar... ben biraz geç rastladım sadece.. 2012’de son romanı ‘’Mesela Saat Onda’’ kitabını görünce okumak istedim ama diğer kitaplarına da bakınca ‘’Kuru Su’’dan başlamaya karar verdim.. Sanırım beni etkileyen hem kitabın isminin bir oksimoron (birbiriyle çelişen ya da zıt iki kavramın bir arada kullanılması) olması hem de karlı tipili bir kış gününü anlatmasıydı...

Öncelikle belirteyim yanılmamışım hem kitabı hemde yazarı çok beğendim...Roman değişik bir anlatım tarzıyla ama çok akıcı bir dille birçok konuyu içeren bir şekilde kurgulanmış...İnsanların varoluş problemleri/amaçları da var, iklim sorunları da...ülkelerin siyasi/sosyal açmazları da var dünyanın geldiği/getirildiği nokta da...kuantum mekaniğini, paralel evrenleri hatırlatan olaylarda var, yaşadıklarımız gerçek mi yoksa bir yanılsama halinde miyiz? soruları da.... ama tüm bu konu bolluğu hiçbir şekilde sizi sıkmıyor, yormuyor neden bu kadar çok alakasız şeyden bahsediyor diye düşünmüyorsunuz.. çok güzel bir hikaye çerçevesinde merak ederek (neredeyse bir macera romanı merakıyla) sonuna kadar geliyorsunuz...romandaki kişiler ilk bakışta çok farklı karakter ve statülerde ayrıca birbirlerinden alakasız kişiler ama sürekli yolları da kesişiyor.. hepsinin kendisiyle ve/veya sistemle meseleleri var...onlarla birlikte bir çözüm var mı acaba diye okumaya devam ediyorsunuz...

Diğer yandan İstanbul da çok çarpıcı bir biçimde anlatılıyordu....Romandan bir alıntı yapacak olursam şöyle;

‘’Hiçbir yere ait değilmiş gibi duran bu şehri benzersiz kılan, her yerin sınırında olmasıydı belki de. Batı’nın, Ortadoğu’nun, Doğu’nun. Küreselleşmiş bir gezegenin en melez alanı, pek az kişi farkında olsa da dünyanın sıfır noktası. Hüznün, keyfin, entrikanın, hayâsızlığın, tutkunun amalgamı. Geldiğinden beri kendini buraya ait hissetmeye çalıştıkça dışarıya savrulmuştu, şehir istediğini çekip alıyor istemediğini dışına fırlatıyordu.’’

Son olarak belirtmeliyim ki benim ve bundan böyle bu kitabın talihsizliği, dünyanın geleceği irdelenirken Mayaların 2012 kehanetinden de bahsedilmesiydi.. Keşke kitabı çıktığı yıl okusaymışım diye düşündüm her konu geçtiğinde.. gerçi hem çok az bir bölümde belirtilmişti hemde daha çok ima eder şekildeydi o yüzden bana çok rahatsız edici gelmedi... bu kehanet kısmını bir yana bırakırsak çok keyifle okuduğum bir roman oldu... ben yazarın son kitabından devam edeceğim size de hem bu romanı hemde yazarı öneririm....   


Yazar : Engin Geçtan
Sayfa Sayısı: 240
BasımYılı:2008
Yayınevi: Metis

Engin Geçtan’dan iklimin altüst olduğu 2012 yılının Aralık ayında geçen bir İstanbul romanı: Kuru Su.

"Fırtına durmuş, kar yağışı sürüyor, tanecikler giderek incelerek. Şehrin her zamanki uyanış sesi bu sabah suskun. Klakson sesleri, binbir sesin harmanı uğultular, vapur düdükleri yerini beyaz örtülü sessizliğe bırakmış. Hayata dönmek için herkes bir başkasını bekler halde. Martılar, güvercinler, serçeler birkaç kırıntı peşinde. Donan evsizlerin ve yanlış zamanda yanlış yerde tipiye yakalanıp kalmış talihsizlerin bedenlerini henüz keşfedememiş aç sokak köpeklerinin havlamaları duyuluyor ıssız sokakların kiminde. Deniz trafiğine kapatılan Boğaz, tarihinin ender kimsesizliklerinden birini yaşıyor. Su gri yeşil mavi karışımı alışılmadık bir renkte, gece bir motor dolusu insanı yutmuş olmanın yasıyla. Böyle olmasını o da istemezdi, ama fırtına onu çılgına çevirmişti, küçük bir yolcu motorunu görecek halde değildi."