25 Mart 2013 Pazartesi

JODI PICOULT - Ev Kuralları

Yazar aile ilişkilerini anlatan romanlar yazıyor bunu polisiye olaylarla da daha ilginç hale getiriyor.. bu kitaptan önce yazarın  ''Bir Daha Bak'' ve ‘’Abra Kadabra’’ adlı romanlarını da okumuş ve onları da çok sevmiştim.. ama bu kitap diğerlerinden de güzel çıktı.. muhteşem bir roman bu... yazar hem çok iyi bir araştırmacı hemde hayal gücü çok geniş biri...''Bir Daha Bak''da da hayal gücünü inanılmaz bulmuştum mesela... bu kitapta asperger sendromu (otizmin bir türü) olan bir çocuğun ve ailesinin hikayesi bir cinayet vak'ası etrafında anlatılıyor... aspergerli çocuğun hikayesi başlı başına bir konu iken birde buna bir cinayet vak'asının çözümü ekleniyor, çok akıcı ve esprili bir dille anlatılıyor...

Romanın anlatımı da çok güzel, Emma (çocuğun annesi, kocası çocuğun durumu anlaşılınca onu terk etmiş, tek kelimeyle müthiş bir kadın ve her şeyin altından kalkmaya çalışıyor), Jacob (otistik çocuk, aslında 18 yaşında dev gibi bir delikanlı), Theo (Jacob'un kardeşi, 15 yaşında normal bir çocuk), Oliver (28 yaşında işe yeni başlamış tecrübesiz ama çok sevimli bir avukat), Rich (bulundukları yerin polis komiseri) den oluşan 5 kişinin ağzından anlatılıyor tüm hikaye... ve kitap bittiğinde kendi hayatınızın en kötü günün  bile onların hayatının en iyi gününden, bin kat daha iyi olduğunu düşünüyorsunuz..

Birde anlatılış tarzı itibariyle komik, ama gerçekte çok zor olan olaylar var kitapta... genelde insanlar çocuklarının yemek seçmesinden çok şikayet ederler ama bu kitabı okuduktan sonra etmemek gerek diye düşündüm... Jacob, günleri renklere göre ayırmış ona göre yiyor ve giyiniyor... pazartesi yeşil, salı sarı, çarşamba kırmızı, perşembe kahverengi, cuma mavi, ayın ilk pazartesi de beyaz renkli yiyecekler yiyor... hafta sonları serbest gün.... turuncu yok, çok tehlikeli bir renk onu görünce kriz geçiriyor... işte böyle bir sürü şey var... hadi giyinmek kolay da tek bir renkten yiyecek hazırlamak ne kadar zor bunu bir düşünün..

Her ne kadar bu yazarın da belirli bir şablonu varsa (aile ilişkileri ve bir polisiye olay) da bu sizi pek fazla rahatsız etmiyor çünkü hikayeleri birbirinden çok farklı ve sürükleyici... özellikle bu roman nörotipik (normal dediğimiz) olmayan insanların hayatını göz önüne sermesi açısından çok ilginçti... bu arada kitapta, nörotipik olmayan ne demek? çoğunluk olanın nörotipik (normal) olarak sınıflandırılması neye dayanıyor?? Belkide nörotipik olmayanlar aslında normal olanlardır gibi birçok soruda soruluyor... sonuç olarak bu kitabı okumanızı şiddetle öneririm...

Yazar: Jodi Picoult
Çevirmen:Sinem Sancaktaroğlu Bozkurt
Sayfa Sayısı : 680
Basım Yılı2011
Yayınevi : April

Jacob Hunt sizinle göz göze gelemez. Onunla tokalaşmaya çalıştığınızı anlayamaz. Jacob sadece kendisiyle konuşur. Jacob sakardır. Her şeyden çok istese de sizinle empati kuramaz. Herhangi biri olmak ister, nasıl yapacağını bilemez. Ancak Jacob Hunt hiç kimsenin yapamayacağı şeyleri becerir. Hiç kimsenin göremediklerini görür, herkesin görmesini sağlar. Ve bir gün kusursuz cinayet işlenir.

Eserleri 40'a yakın dile çevrildi. Tüm dünyada 30 milyondan fazla okuru var. Çoğu eleştirmene göre 21. yüzyılın en özgün romancısı. Jodi Picoult, Kızkardeşim İçin, Yapboz, Cam Çocuk, Taş Kağıt Makas, Abra Kadabra ve Bir Daha Bak'tan sonra Ev Kuralları'nı koyuyor. Asperger sendromlu dahi çocuk Jacob ile kusursuz bir dünyada kusurlu olmanın öyküsünü yüksek gerilimli bir polisiyenin satır aralarından fısıldıyor.

Akıllıca kurgulanmış ve tutku dolu. Ev Kuralları Jodi Picoult'un en iyi romanlarından!
USA Today

Ev Kuralları bir solukta okunan, müthiş kurgulanmış bir roman. Okurun yüzleşmek istemediği her ne varsa tutkuyla önlerine koyuyor.
Boston Globe

Picoult'un dili Ev Kuralları'nda iyice keskinleşiyor. Bir annenin sevgisi, bir oğulun arada kalmışlığı üzerinden farklılıklara ve toleransa dair müthiş bir hikaye sizi bekliyor.
BookPage

Picoult bir kez daha müthiş bir araştırmanın sonucunda etkili ve gerçekçi bir destan yaratıyor, otizm ve Asperger sendromuna dair sürükleyici, şok edici bir roman.
Publishers Weekly

Picoult kestirilemez bir ihtişamla yazıyor.
Stephen King

17 Mart 2013 Pazar

JOHN KATZENBACH - Profesör

Yazarın ilk kitabını (psiko-analist) yaklaşık iki yıl önce okumuş çok beğenmiştim... gerilimle psikolojiyi iç içe geçirerek kurgulanan bir romandı... benim okumama sebep psikoloji bölümüydü ama  hem hikayeyi, hem gerilim dozunu, hemde anlatımını sevmiştim... ama bu tür popüler (veya çok satan diyelim) kitapların birbirini tekrar etme gibi bir sorunu var en azından kullanılan şablon hiç değişmiyor... o yüzden ilk kitapta bırakmaya karar vermiştim... Zaten polisiye/gerilim türünden çok az okurum bu kadar yeterli diye düşündüm...

Ama bu yıl çıkan yazarın 3. Kitabı ‘’Profesör’’ü görünce konusu (ana karakterin hastalığı aslında) çok ilgimi çekti bunu da okuyayım dedim... Profesörün nadir rastlanan, çok hızlı ilerleyen ve ölümcül bir demans hastalığı var... ama bir yandan da kaçırılan bir kızı bulmak zorunda... hem kızın hemde profesörün çok çok az zamanları var... eğer çabuk harekete geçilemezse kız ölmüş, profesör ise hafızasını tümden yitirmiş olacak... aslında merakımı celbeden yazarın bu hastalığın seyrini nasıl anlatacağıydı... ama beklediğimi bulamadım... bunun nedeni profesörü pek ölümcül ve hafıza kaybına uğrayacak hasta olarak hayal edememem sanırım... hastalık halüsinasyonlarla anlatılıyor, adam ailesinden daha önce ölmüş kişilerle konuşuyor ama ben daha çok küçük çocukların hayali arkadaşlarıyla konuşmalarına benzettim... o zaman biraz komik oldu... bunun dışında kaçırılan kızın anlatıldığı bölümler gereğinden uzun gibiydi... velhasıl  ilk kitapta kalma kararım doğruymuş...

Hala hikaye açısından ilk kitap daha başarılıydı diye düşünsem de  bu da sürükleyici, heyecanı koruyan bir romandı... ayrıca çocuk istismarına, siber suçlara dikkat çekmesi açısından faydalıydı bunu da belirmeden geçmek istemem... diğer yandan bu tip kitaplarda şablon aynı kalıyor ifadem de kanıtlanmış oldu... her iki kitapta da ana karakter 55-60 yaşlarında bir erkek, yalnız başına yaşıyor, psikoloji ile uğraşıyor, hayatını kaybetme tehdidi altında ve mesleğini kullanarak gerilimli olayı çözmeye uğraşıyor... bu türü seviyorsanız -bir tanede kalmak üzere-okuyabilirsiniz...

Yazar: John Katzenbach
Çevirmen: Ender Nail
Sayfa Sayısı :512
Basım Yılı : 2013
Yayınevi :Koridor

Aklının sana oynadığı oyuna ne kadar direnebilirsin?

Psikoloji profesörü Adrian yakında hafızasını kaybedip öleceğini öğrenir. O an aklında tek bir düşünce vardır: Eve gidip hayatına kendi elleriyle son vermek. Ancak birkaç saat sonra yolda on altı yaşlarında sırt çantalı bir kız görür. Hemen ardından bir araç onu zorla alıkoyar ve gözden kaybolur. Profesör şaşkındır. Gördükleri bir illüzyon mudur yoksa gerçekten gözlerinin önünde bir kaçırılma olayı mı gerçekleşmiştir? Eğer öyleyse harekete geçmek zorundadır, zaten kaybedeceği hiçbir şey kalmamıştır. 

Sayılı günleri kalmışken ve hafızası ona her an yeni oyunlar oynarken, labirentin içine sıkışmış bir fare gibi ondan yardım bekleyip beklemediğine bile emin olamadığı bu kızı kurtarmaya çalışmak ne kadar mantıklıydı? Hastalığı onun bu bulmacayı çözmesine yardım mı edecekti yoksa gördüğü halüsinasyonlar onu hiç planlamadığı bir sona mı götürecekti? 

"Katzenbach’ın kurgu yeteneğine sahip çok az yazar var."
People



Yazar: John Katzenbach
Çevirmen: İpek İbik
Sayfa Sayısı :512
Basım Yılı : 2010
Yayınevi :Koridor
FREUD VE JUNG BİR ARAYA GELSE DAHA İYİSİNİ YAZAMAZDI

53. doğum günün kutlu olsun, doktor. Ölümünün ilk gününe hoş geldin.

New Yorklu bir psikonalist olan Dr. Frederick Starks tehdit dolu, gizemli bir mektup alır. Kendini, Rumpelstiltskin adlı bir adamın tasarladığı korkunç bir oyunun ortasında bulur. Kurallar bellidir: İki hafta içinde Starks onun kim olduğunu tahmin edebilirse özgürlüğünü geri kazanacaktır. Başarısız olursa Rumpelstiltskin, Dr. Starksın sevdiği 52 yakınını tek tek öldürecektir - ancak ona bir seçenek daha sunar: Kendini öldür. 
Zamana karşı bu zorlu yarışta Starksın kaderi, intikamını dolambaçlı yollardan almak isteyen bir psikopatın ellerindedir. Bu deli adamı durdurmanın bir yolunu bulmak zorundadır... yoksa deliren kendisi olacaktır. 

15 Mart 2013 Cuma

SABAHATTİN ALİ - Kürk Mantolu Madonna

Bu kitap bana göre edebiyatımızın klasik eserlerinden.. Bu sene yazılışının yetmişinci yılı...bu romanı ilk okuduğumda fakültedeydim benim hayatımda da aradan çok seneler geçti...klasik eserler hayatta birden fazla okunmalıdır ya bende zaman zaman yeniden okumalar yapıyorum...bu romanın yetmişinci yılına denk gelmem güzel bir tesadüf oldu...ilk okuduğum zamandan aklımda kalan yalnızca olağanüstü bir kadın silüetiydi.. ne kadar sarsıcı bir hikayesi, muhteşem ve sürükleyici bir anlatımı, şiirli bir dili olduğunu unutmuşum...ikinci kez okumalarımda bazen kitap hakkında ilk okuduğum zamandan farklı kanaate vardığım oluyor, bu romanda öyle bir şey hissetmedim ama kitap kahramanlarının yalnızlığını, insanlardan kaçmalarını, kendi dünyalarına çekilmelerini  daha  iyi anladım.. muhtemelen ilk okuduğumda bana bu kadar anlamlı gelmemişti...

Aşağıdaki tanıtımdan da görüldüğü üzere bu roman marazi bir aşk hikayesi anlatıyor.. Roman kahramanları da herkesten farklı, kendi içlerinde yaşayan insanlar...ama bu kitaptaki en önemli şey yazarın anlatımı, karakterlerin ruh dünyasını o kadar güzel anlatıyor ve bunu hikayenin heyecanını bozmadan hatta daha da artırarak yapıyor ki büyülenmişcesine okuyorsunuz..

Sabahattin Ali edebiyatımızın öncü yazarlarından olduğu gibi kitapları da olağanüstüdür..Ben yazarın kitaplarının ikinci okumalarına Kuyucaklı Yusuf ile devam edeceğim.. Size de önceden okumuş olsanız bile bu romanı yeniden okumanızı hararetle öneririm..bu şöleni kaçırmayın..


Yazar: Sabahattin Ali
Sayfa Sayısı : 160
Basım Yılı : 2013 (70. Yaş Özel Baskı)
Yayınevi : YKY

Kürk Mantolu Madonna 70 Yaşında!

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’nin ve edebiyatımızın en güçlü yapıtlarından. Romanın “uzun hikâye” olarak yayımlanışının üstünden tam 70 yıl geçti. YKY’de bütün zamanların en çok okunan romanlarından biri olan Kürk Mantolu Madonna, bu kez özel bir baskıyla okurlarına ulaşıyor.
On dokuzuncu yüzyıl Rus romanlarına özgü, okuru sarıp sarmalayan melankolik bir dünyası var kitabın. Havranlı Raif Efendi ile “Kürk Mantolu Madonna” Maria Puder’in Berlin’de geçen marazi ilişkisinde karasevda, romantizm, kısacası dünya ve hayat adeta yeni baştan duyumsanır.
Türk okurunun bu vazgeçilmez romanı için Füsun Akatlı on yıl önce şöyle demişti: “Süslerden uzak, yalın, ama yine de anlatının özünü yansıtmaya çok elverişli görünen şiirli bir dille, sürükleyici bir ‘tahkiye’ ile kaleme alınmış olan bu defter, Türk anlatı edebiyatının küçük ve zarif bir mücevheri gibidir.”

"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır,fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum." Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

12 Mart 2013 Salı

YAŞAR KEMAL - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana

Bir Ada Hikayesi 1

İnsanın hep okumak istediği ama bir şekilde denk gelmeyen kitaplar vardır.’’Bir Ada Hikayesi’’ de benim için öyleydi.. Serinin son kitabı çıkınca artık daha fazla gecikmemeliyim diye düşünüp ilk kitaptan başladım ve bir kez daha neden bu kadar geç kalmışım diye üzülmeden edemedim...

Bu çok yönlü bir hikaye, bir yandan hakikaten bir ada hikayesi; koy koy, tepe tepe, koyak koyak adanın her yanı anlatılıyor, çiçek çiçek, ağaç ağaç tüm bitkiler rengine meyvesine kadar capcanlı tasvir ediliyor...börtü böceği, kelebeği, arısı cümle hayvan en ince ayrıntısıyla tıpkı bir resim gibi çiziliyor...denizin kıpırtıları bile sabahın erken saatinde başka gecenin ışıltısında başka parlıyor... her şey olağanüstü, cennet gibi bir ada burası... Keşke o adada olsam diye aklınızdan geçiriyorsunuz..bir yandan da duvarlarına yapılmış rengarenk resimleriyle boşaltılmış evler, bırakılmış eşyalar, kiler dolusu yiyecekler, kovan kovan ballar o terk edilmiş haliyle içinize dokunuyor..o adada yaşayanları, niye mübadeleye tabi tutulduklarını anlamadıklarını da anlatıyor yazar ince ince..

Hikayenin diğer tarafında ise  bir insanlık dramı anlatılan... hem o güzelim adadan gönderilen niye gittiklerini anlayamayan insanların, hemde yıllardır o savaştan o savaşa sürüklenen bir toplumun dramı...Çanakkale’de, Allahüekber dağlarında, Arap çöllerinde telef olanların hikayesi tüm acısıyla tüm çıplaklığıyla yer alıyor... Savaşı icat edenlerin huzur bulmaması sık sık yineleniyor ya insanların savaşmaktan kendilerini alamamasına da şaşılıyor sürekli...

Tüm bu hikayenin üstüne Yaşar Kemal’in muhteşem dili ve anlatımını da eklediğinizde  mutlaka okuyun derim...


Yazar: Yaşar Kemal
Sayfa Sayısı : 318
Basım Yılı : 2012 (17. Baskı) / 1998 (1. Baskı)
Yayınevi : YKY

Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın baş kahramanıdır.
Lozan’da alınan mübadele kararıyla, Rumlar Yunanistan’a gönderilmiş ve savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege’deki bu adaya yerleştirilmelerine karar verilmiştir. Adanın kaderi  Poyraz Musa’nın gelişiyle değişir. Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, Poyraz Musa’nın desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın umudu ayakta tutarak yeni bir yaşamın filizlerini yeşertirler.

“Yaşar Kemal çağdaş dünyanın en büyük anlatıcılarından biridir. Onu okumak yaşamın kendisini anlamaktır. O, korkusuz bir kahraman gibi yazıyor.”
John Berger

“Yaşar Kemal Homeros'tan bu yana gelen en eski geleneksel anlatıcıdır. Başka bir sesi olmayan halkın sesidir.”
Elia Kazan

“Yitirdiğimiz anlatım geleneğini ne mutlu ki Yaşar Kemal bulmuş. Tarihi ve politikayı altüst ederek yirmibeş - otuz yüzyıl sonra Yunanlı ozan (Homeros) susmuş ve söz sırası Troyalı ozana (Yaşar Kemal) geçmiş.”
Robert Kanters

“Ne zaman çağdaş bir romancı örneği vermem istense, aklıma ilk gelen isim Yaşar Kemal olmuştur.”
Raymond Williams 

5 Mart 2013 Salı

DAPHNE KALOTAY - Rus Kışı

Bu bir ilk roman. Yazarı Boston Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık alanında yüksek lisans, edebiyat alanında doktora yapmış ve halen aynı üniversite de yaratıcı yazarlık dersleri vermektedir...Kitabı bir ilk roman olarak çok başarılı buldum. hikaye çok güzel, detaylı bir anlatımı, akıcı bir dili var, çok rahat okunuyor, fazlasıyla araştırma yapılmış ve bu hikayeye çok güzel uyarlanmış, zevkle okudum...

Bir yanda Bolşoy Balesi balerinleri, bir yanda 19. yüzyıla ait olağanüstü mücevherler, şiirler, aşk, sürekli yağan kar velhasıl kitaptaki ana temalar çok güzeldi... Hikaye 1947’de Stalin dönemi Moskova’sında ve günümüz Boston’unda geçiyor...Stalin döneminin herkesin üzerine kabus gibi çöktüğü günlerde genç bir kız –hatta çok iyi arkadaş olan iki kız- Bolşoy’da balerin olmaya çalışıyor, aşık oluyor, hayatını idame ettirmeye uğraşıyor.. günümüzde ise seksen yaşına gelmiş balerin anılarından kurtulmak için mücevher koleksiyonunu satışa çıkarıyor...Diğer taraftan yan karakterlerde çok başarılıydı, ana hikayeyi gölgelemeden kendi öykülerini okuyucuya merakla okutuyordu..

Stalin döneminin insan kıyımı, herkesin her şeyden korkması, uyduruk gerekçelerle tutuklamalar hayatı gittikçe güçleştirirken baş balerin olan Nina'nın çalışmaları, oynan temsiller her şeye tezat bir şekilde renkli,  farklı bir dünyayı ortaya koyuyor ve öyle güzel anlatılıyor ki gözünüzde rahatça canlandırabiliyorsunuz...her iki zamanda da mevsim kış ve karın şehrin üzerini örtmesi, her şeyi kapatması çok güzel tasvir edilmiş...ben karı çok sevdiğim için bu durum ayrıca hoşuma gitti.. Balerinin kocası şair olduğu için çokça şiirden bahsediliyor, ama kitabın en fazla hoşuma giden yanı bölümden bölüme geçilirken müzayedeye sunulan mücevherlerin tanıtılmasıydı..taşların kıratı, montürlerin altın mı platin mi olduğu, ayarı, mücevherin şekli, hangi ülkede yapıldığı, yapım yılı, varsa mührü ve değeri detaylı olarak belirtiliyordu...hatta yazar bu mücevher tanıtımına  keşke bir resim (kitabın kapağında olduğu gibi), hiç olmazsa bir çizim ekleseydi çok güzel olurdu diye düşündüm.. Mücevherlerin içerisindeki amber set ise ayrı bir öneme sahip, hikayenin ana konusu içinde yer alıyor bu nedenle o içindeki fosilleşmiş böceklere kadar detaylı bir şekilde ve nostaljik bir tatla anlatılıyordu..

Özetle çok güzel bir romandı okumanızı öneririm..

Yazar: Daphne Kalotay
Çevirmen: Kübra Tekneci
Sayfa Sayısı : 496
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Epsilon

Aşk ve sanata, ihanet ve telafiye dair bu nefes kesici öyküde gizemli bir mücevher hayat değiştiren bir sırra ışık tutuyor.

Olağanüstü mücevher koleksiyonunu açık artırmayla satmaya karar veren, bir zamanlar Bolşoy Balesinde büyük bir yıldız olan Nina Revskaya, nihayet geçmişine bir perde çekebileceğine inanır. Ancak, eski balerin hiç tahmin etmediği bir şekilde kendini vatanının ve yarım asır önce hayatını değiştiren hem ihtişamlı hem de üzücü olayların hatıraları altında ezilirken bulur.
Nina, Rusyada genç bir kızken tiyatronun büyüsüne kapılır; şair Viktor Elsine âşık olur ve en sonunda sevgili arkadaşları (muhteşem bir besteci olan Gersh ve en yakın arkadaşı zarif Vera) ile birlikte Stalinist saldırganlığın kurbanı olur. Yine Rusya’dayken korkunç bir keşif, büyük bir ihanetin ve ustaca bir planın kıvılcımını ateşleyerek Nina’nın Batıya kaçmasını ve en sonunda Boston’a yerleşmesini beraberinde getirir.
Nina ömrünün yarısını sırlarını saklayarak geçirir. Ama iki kişi geçmişin karanlıklar içinde kalmasına izin vermeyecektir: Bostondaki bir müzayede evinin genç ve meraklı çalışanı Drew Brooks ve nadir bulunan bir mücevher setinin, kendi belirsiz geçmişini aydınlatabileceğine inanan Rusça profesörü Grigori Solodin. Bu alışılmadık ikili beraberce bir aşk mektubu, bir şiir ve kaynağı belli olmayan bir kolyenin etrafındaki esrarı çözmeye uğraşırken, karşılaştıkları bir dizi gerçek hepsinin hayatlarını değiştirir.
Geçmiş ile şimdiki zamanı, Moskova ve New England'ı, dans dünyasının sahne arkasındaki heyecanı ile sanatın dönüştürücü gücünü iç içe geçiren Daphne Kalotay’ın zekice kaleme alınmış bu ilk romanı, tarihin gücü karşısında çaresiz kalan bireylerin yaşadığı belirsizlikleri ve korkuları ele alırken, büyük sıkıntıların yaşandığı dönemlerde bile insan ruhunun güzelliğe ve zarafete, bağışlamaya ve aşkınlığa ulaşmak istediğini doğruluyor.