27 Aralık 2013 Cuma

NEAL STEPHENSON - MONGOLIAD

Birinci Kitap

Bu roman yedi kişi tarafından yazılmış olup, ilk dört yazar bilim kurgu, fantastik edebiyat, tarihi kurgu alanında eserleri olan kişiler... kalan üçlüden J.Brassey ortaçağ dövüş teknikleri öğretmekte, E.Bear  video oyunu ve çizgi roman konusunda çalışmakta, C.Moo kılıç kullanmakta ve çeşitli dergilere makaleler yazmaktadır... Ben bu kadar çok yazarı görünce anlatım ve akıcılık açısından sorun olabileceği hatta kopukluklar yaşanabileceğini düşünüyordum ama hiçbir sorun yok öncelikle onu belirteyim... diğer yandan bu bir seri, toplam üç kitaptan oluşuyor ama konunun tamamını öğrenmek için tüm kitapları okumak zorundasınız... Bu kitabı gördüğümde tarihi bir kurgu olması ve pek fazla bilmediğim Moğolları anlatması ilginç gelmişti ama serinin tamamını da okumayı düşünmüyordum, tek kitap yeterli olur diye aklımdan geçirmiştim... fakat pek öyle olmadı çünkü dizi film tekniği ile yazılmış gibi görünüyor, 400 sayfa okuduktan sonra konunun başı olduğunu düşündüğünüz bir noktada hikayeyi kesti devamı için ikinci kitabı beklemek zorundasınız...

Kitap hem Moğollar tarafını hemde Avrupa'da istila edilen kavimlerin mücadelesini sırayla anlatıyor... 1241 yılında Moğol İmparatorluğunun nihai sınırlarına ulaştığı, Avrupa’nın büyük bir bölümünün istila edildiği ve milyonlarca insanın öldüğü bir zamanda Hıristiyan keşiş/şövalyelerden bir grup Cengiz Han’ın ölümünden sonra başa geçen  Ögeday Kağan’ı öldürmek üzere Polonya’dan yola çıkarlar ve Moğollarla savaşarak veya saklanarak sürdürülen zorlu bir yolculuk başlar... diğer tarafta ise Moğolların başkenti Karakurum’da Han’ın sarayındaki yaşam, Ögeday’ın ve maiyetinin hikayesi devam etmektedir... kitaptaki üçüncü öykü ise yine Polonya civarında Ögeday’ın oğullarından Ongun’un Romalıların gladyatör mücadelelerine benzer şekilde düzenlediği çarpışmaların anlatısıdır... kitabın anlatımı akıcı, merakınızı kaybetmiyorsunuz ama konu çok fazla ilerlemiyor... mesela yapılan yolculukta kitabın sonuna geldiğinizde Polonya’dan ancak Kiev’e gelinmiş oluyor... Kiev’den Karakurum’a ulaşmak için kalan iki kitap yetecek mi hayal bile edemiyorum eğer sonradan hızlanmazsa...

Romanı severek okudum ama devamını getirir miyim bilemiyorum, yerinde sayan dizi modundan pek hoşlanmıyorum açıkçası...bunun dışında kitap güzeldi, tarihi kurguya meraklı iseniz deneyebilirsiniz...


Yazar: Neal Stephenson, Greg Bear, Mark Teppo,
              E.D. deBirmingham, Erik Bear, Joseph Brassey, 
              Cooper Moo
Çevirmen: Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı : 416
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İthaki

1241... Moğolların Avrupa'yı istilası neredeyse tamamlanmış durumdadır. Cengiz Han'ın oğulları tarafından yönetilen ordular, gözlerini yeni topraklara dikmiştir. Krallardan köylülere kadar herkes aynı kaderle yüzleşmek üzeredir, ta ki bin yıllık gizli bir geleneğin mirasçısı olan küçük bir savaşçı grubu, Hanlar Hanı'nı öldürmek için tehlikeli bir planı uygulamaya koyana kadar...

İlk önce internet ortamında bölümler halinde yayınlanan ve akıllı telefon uygulamalarıyla kulaktan kulağa yayılan Mongoliad, gördüğü büyük ilgi üzerine yaratıcıları tarafından gözden geçirilerek elinizdeki kitaba dönüştürüldü. Bilimkurgunun önemli yazarlarından Neal Stephenson önderliğinde bir araya gelen isimler, ayrı ayrı yeteneklerini konuşturup bu ortak romana imza attılar. Sadece yazarlar değil, bilgisayar programcıları, görsel sanatçılar, film yapımcılarının da birlikte giriştiği bu ilginç proje, en sonunda elle tutulur bir roman haline geldi.

On üçüncü yüzyılda Avrupa'da geçen bu macera, tarihin alternatif bir sayfasında yer alıyor. Savaş sanatlarının, yolculuğun, serüvenin, gizemin ve aksiyonun başrolleri paylaştığı bu epik eser, hem tarihsel kurgu meraklılarını hem de fantastik edebiyat takipçilerini cezbedecek.

Mongoliad, son yıllarda yazılan en etkileyici destanlardan biri...

14 Aralık 2013 Cumartesi

SEBAHATTİN DEMİRAY - BİR İSTANBUL YANGINIYDI AŞKIMIZ

S. Demiray kitaplarını çok severim, bu burada yorumladığım üçüncü romanı... yine çok özgün bir anlatımı var yine çok sürükleyici, merakla okudum ama öbür kitaplarının daha güzel olduğunu itiraf etmeliyim... roman Beyoğlu’nun arka sokaklarında geçiyor, 40 yıl öncesinde gerçekleşmiş bir olayın izini sürüyor.. hikayenin kahramanları çok ilginç, hayatın ters tarafında kalmış insanlar denilebilir... baş karakter Sadi aradan geçen bunca zamana rağmen o olayı hatırlayan herkesle konuşup yeni detaylar öğrenmeye çalışıyor... herkes aklında kalanları birbirine benzer şekilde anlatıyor... siz sürekli aynı olayı tekrar tekrar okuyorsunuz... ama gariptir roman ne akıcılığını kaybediyor ne de sıkılıyorsunuz, yazarın başarısı da bu sanırım... aralarda da hem Sadi’nin hayatını öğreniyor hemde Masalcı’nın anlattığı etkileyici hikayelere dalıp gidiyorsunuz... özellikle Masalcı’nın hikayelerini çok beğendim...

Romanın sonuna geldiğinizde hayatta atılan bir adımın ne kadar vahim sonuçlar doğurabileceğini öğreniyorsunuz... eğer daha önce bu yazardan okuduysanız bunu da okursunuz mutlaka... ama ilk kez okuyacaksanız diğer kitaplarından başlamanızı öneririm... 

Birde yazarın bugüne kadar okuduğum romanlarında karakterler çoğunlukla ''kaybeden'' şeklinde adlandırabileceğimiz insanlardan oluşuyordu, yazarın bir gün mutlu ve başarılı bir kişiyi de anlatmasını umuyorum...

Yazar: Sebahattin Demiray
Sayfa Sayısı : 572
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Epsilon

Bazen karanlıktan korkmak için çok iyi bir istanbul yangınıydı aşkımız...

Beyoğlu'nun arka sokaklarında eski bir Rum evinde komşuları Maksim Gazinosu'nun emektarı Gazelhan, spor yazarı İhsan Cemil ve kendisine sakat süsü vererek hırpani kıyafetlerle sokaklarda dilenen Dilenci Uşak'la yaşamakta olan Sadi çalıştığı gazeteye çizgi romanlar hazırlamaktadır. Bir gün tesadüfen karşılaştığı tuhaf görünüşlü, Masalcı isminde bir adamdan yaşadığı mahalleye yakın bir yerde kırk yıl önce cinayetle sonuçlanmış bir aşkın hikâyesini dinler ve bunun çizgi romanını yapmak için olaya karışanların peşine düşer. Sadi'nin bu arayışları sırasında Gazelhan da onu yalnız bırakmaz. Onların peşine takılan Masalcı günlerce devam eden kırk yıl öncesinin izini sürme işi sırasında aynı Simurg efsanesindeki kuş gibi canları sıkılıp yılgınlığa düşmesinler diye Gazelhan'a ve Sadi'ye bir sürü yeni masal anlatır.

Olay kırk yıl önce yaşanıp bittiği için Sadi'nin o insanları bulması hiç de kolay değildir. Aradan geçen zamanla birlikte herkes bir yerlere savrulmuştur. Arayışlarını sürdürürken bir yandan da çizgi romanı hazırlayıp gazetede yayınlamaya başlar. Fakat Sadi'nin bilmediği bir şey vardır ki, çok eskiden yaşanmış artık kimseye bir zararı yok sandığı bu hikâyede bahsedilen yangının külleri yeniden alev almış, şehrin uzak semtlerinde üzerlerinde duman tütmeye başlamıştır. Fakat Sadi'nin tek derdi kırk yıl öncesine ait bu hikâyenin neticesini öğrenmek değildir. Çalıştığı gazetenin ekonomi servisi muhabirlerinden Fani'yi gizlice sevmekte ve ona açılmanın yollarını aramaktadır. 

9 Aralık 2013 Pazartesi

LUDMILA FILIPOVA - KIZIL ALTIN

1977 doğumlu Bulgar yazar L. Filipova ekonomi eğitimi almış, gazetecilik yapmakta ve beş adet çok satar kitabı bulunmaktadır... ben yazarın ilk kitabı ‘’Aramızdaki Duvar’’ı iki yıl önce okumuş ve çok beğenmiştim... bu kitap ülkesinin komünizm sırasında ve sonrasındaki durumunu anlatan, içinde aşk, siyaset ve başarı öyküleri olan bir romandı... otobiyografik özellikler taşıyordu ve kitaptan çıkan sonuç; sistemin değişmesi halk için acı ve zorluktan başka bir şey getirmiyor, sonunda ‘’hamam eski hamam yalnızca tellaklar değişti’’ oluyordu...

İlk romandan sonra sabırsızca diğerlerinin de çevrilmesini beklemeye başladım ve ‘’Kızıl Altın’’ı görünce de çok sevindim... oldukça çarpıcı, ürkütücü bir hikayesi olan, gerçek olaylardan esinlenmiş bir roman bu... 1994-2007 yılları arasında ortaya çıkan olayları anlatıyor... başta HIV olmak üzere başka bulaşıcı virüsleride barındıran kanlar işlendikten sonra kan ürünü olarak Avrupalı şirketlerce ağırlık 3. Dünya Ülkeleri olmak üzere tüm dünyaya satılıyor... inanılmaz boyutta bir para dönüyor ve o nedenle de kızıl altın deniliyor... bir hastahaneye yattığınızda size verilen plazmanın içinde ne olduğunu asla bilemiyorsunuz... kitabı okurken resmen tüylerim diken diken oldu... bugüne kadar açığa çıkmış birçok olay olmasına, tazminat davaları açılmasına rağmen tüm dünyada kamuoyunun ilgisi pek fazla değil... bir şekilde pek bilinmiyor... ama milyonlarca insanın ölümüne yol açtığı da ortada... gümrüklerde bu kadar sıkı kontroller varken bunca virüslü kanın ülkeler arasında nasıl dolaştığı akla sığmıyorsa da Para söz konusu olduğunda herşeyin yapılabileceği ve organize edilebileceği ortaya çıkıyor... buraya kadar anlattıklarımdan görüleceği üzere çok önemli bir konusu var bu romanın... ve bu önem nedeniyle okunmayı hakediyor...

Ama romanın edebi yönüne baktığımızda pek başarılı değil... yazar ya gerçek olaylarla kurgu olanı harmanlayamadı yada yeni bir tarz denedi olmadı... çok bölük pörçük bir anlatımı var... sanki bir sürü bilgi, evrak, araştırma, röportaj toplamış bunları klase etmiş ama anlamlı bir hikaye çerçevesine oturtamamış görünüyor... ayrıca romanın çatısını -bu kan ticaretini fark etmesine sebep olan- Libya’da tutuklanan Bulgar sağlık çalışanlarının dramı üzerine kuruyor... bu insanlara yapılan işkenceler, ailelerinin çaresizliği, Bulgar hükümetinin hiç bir şey yap(a)maması, vatandaşlarını koruyup kurtaramaması ve buna bağlı dünya siyaseti kitabın tamamını oluşturuyor... bu kan ticaretini yapan şirketlere, bu işin nasıl yapıldığına çok az yer verilmiş romanda... gerçi yazarın elinde çok fazla bilgi yoksa bunu yalnızca kurgu ile yapmak istememiş olabilir haklı olarak... anlatmak istediğim roman bende bir eksik kalmışlık hissi uyandırdı...

Son söz olarak romanda bu konuyla ilgili epeyce bir istatistik veriliyor... bunlar oldukça ürkütücü... Bayer gibi çok önemli şirketlerin bu konuyla alakalı önemli tutarda tazminatlar ödediğinden bahsediliyor... tamamen tesadüfi olarak yaşadığımız birkez daha ortaya çıkıyor...

Haberdar olmak için okuyun derim...

  
Yazar: Ludmila Filipova
Çevirmen: Ayser Ali
Sayfa Sayısı : 390
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Epsilon

Bu roman, gerçek olaylardan ve salgın olasılığına karşı kaynağı araştırılmamış kan ürünleri ticareti kurbanı, gerçek insanların dramından esinlendi.... 

Gerçeğe dayalı bilgiler, kurguyla harmanlandı... Kitapta kullanılan tüm isimler ise yazarın hayalgücünün ürünü… 

Dünyanın her yerinde 2 milyon masum insanın ölümüne neden olan yasadışı kan ticareti… Farkında olarak ya da olmayarak bu ticaretin içinde bulunan işadamları, ülke yöneticileri ve diplomatlar… Bu ticaretin sonucunda yayılan HIV virüsü ve diğer hastalıklar… Altüst olan hayatlar… Hepsi ilgi çekici bir roman kurgusuyla okuyuculara aktarılıyor… 

HIV virüsü taşıdığını bilmeyen ve tek amacı oğlunun bakımını sağlamak olan hayat kadını Korina… Hemşire kız kardeşler Sofia ve Darya… Uluslararası bir skandal nedeniyle inceleme altında olan bir şirketin eski çalışanı Vincent Vineger… İlk büyük haberini patlatmak için çabalayan gazeteci Kiril… Hepsinin hayat hikayeleri bu romanda kesişiyor… 



Yazar: Ludmila Filipova
Çevirmen: Hasine Şen
Sayfa Sayısı : 476
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : Doğan Kitap

Bulgaristan'daki komünist rejimin son yılları. Çocuklar için düzenlenen bir yılbaşı partisinde, güvenlik görevlisi Apostol Bukov'un oğlu Boris, başbakanın torunu Anna'ya âşık olur. Yüksek duvarların ardındaki Anna'ya asla ulaşamayacak olması, Boris'in mevcut düzene isyanını ve başarma hırsını körükler.

Bulgaristan Türklerine mensup, gerçek soyadı Fehimov olan Bukov ailesinin bastırılmışlığı ve baba Apostol'un (Cemal) uğradığı haksızlık Boris'i (Barış) tek bir hedefe yönlendirir: Anna'nın ayrıcalıklı dünyasını yıkmak ve kendi kuracağı dünyanın mutlak hâkimi olmak..

Yıllar geçecek, şartlar değişecektir. Devletin iplerini elinde tutan işadamı Boris ile gazeteci Anna bu yeni düzende kozlarını paylaşacak ve nefretle iç içe geçmiş aşklarıyla yüz yüze geleceklerdir.

Ludmila Filipova, bu ilk romanında dedesi eski başbakan Grişa Filipov'un günlüğünden ve resmi belgelerden faydalanarak yakın dönem Bulgaristan tarihini etkileyici bir biçimde anlatıyor. Aramızdaki Duvar, aynı zamanda engel tanımayan bir aşkın ve bize daima eşlik eden yanılsamaların sarsıcı hikâyesi.

5 Aralık 2013 Perşembe

LUCINDA RILEY - ORKİDE EVİ

Bu kitabın tanıtımına bakınca nedense bende çağrışım yapan nadir rastlanan bir orkide türünün peşinde Tayland’a kadar giden bir kadının öyküsü olduğuydu... yanlış bir tahmin yani... kitabı bitirdikten sonra arka kapak açıklamasına yeniden baktığımda neden öyle düşünmüşüm pek bilemedim... öyle bir konu olsun istedim herhalde... evet orkidelerden epeyce bahsediliyor ama ana konu kesinlikle bu değil...

Çocuğu ile kocasını kaybetmiş bir kadının acısıyla baş etmek için yaptıklarının, bir unvanın ve büyük bir malikanenin sorumluluğu ile gerçek aşkı arasında kalmış bir lordun, tek hatası kocasını çok sevmek olan ve onun tarafından iki kere hayal kırıklığına uğratılmış olan bir leydinin, görev duygusuyla yapılan bir evliliğin hüzünlü sonuçlarının, terk edilen genç bir kızın dramının,  duygusal  hikayesi bu...

Çok akıcı bir anlatımı var, İngiltere, Fransa, Tayland tasvirleri çok güzel, gözünüzün önünde hemen canlanabiliyor... hikaye hem romantik, hem üzücü, hem heyecanlı... popüler bir kitapta olması gereken her şey var özetle...

Arada değişiklik olsun diye veya masal tadında romanları seviyorsanız deneyebilirsiniz...

Yazar: Lucinda Riley
Çevirmen: Zennur Anbarcıoğlu
Sayfa Sayısı : 592
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Pegasus

Hayatta herkes mutlu sona ulaşmaz. Yalnızca mutlu anların olmasını umabilir ve yapabildiğimiz sürece o anların tadını çıkarmayı öğrenebiliriz. 

Ünlü piyanist Julia Forrester, kocasını ve üç yaşındaki oğlunu acı bir trafik kazasında kaybedince hayata küser. Toparlanabilmek için büyüdüğü kasabaya dönen Julia'nın yolu, çocukluğunun geçtiği Wharton Park Çiftliği'ne düşer. Bir zamanlar çok özel orkidelerin yetiştiği bu çiftliğin yeni sahibi Kit Crawford'la tam da yeniden hayata tutunmaya başlayacakken Julia, kuşaklar öncesine dayanan bir aile sırrını keşfeder. Julia'nın ailesini ve Crawfordları etkileyen bu sır, savaş zamanında dünyanın öbür ucunda yaşanan hayatlara kadar uzanmaktadır. 

Bu arada kötü bir sürpriz, Julia'nın hayatın ona ikinci kez sunduğu mutluluk fırsatına arkasını dönmesine neden olacaktır. Öğrendiği gerçekler karşısında şaşkına dönen genç kadın, sonunda kendisini orkidelerin anavatanı Tayland'da bulacak ve geçmişle geleceğin birbirine kenetlendiği bu yerde kafasındaki onca soruya cevap arayacaktır.

"İnsanın içini sızlatan duyguları ve öykünün geçtiği dünyayı bütün zenginliğiyle ortaya koyan bir kitap."
-Lancashire Post-

"Yürek burkan, romantik bir hikâye. Tümüyle o atmosferin içine dalacaksınız."
-Beverley Guardian-
"Tek kelimeyle harika. Her bir detayıyla insanı cezbediyor."
-History and Women-

"Orkide Evi uzun zamandır okuduğum en iyi kitaplardan ve kalbimdeki yerini hep koruyacağa benziyor."
-Bibliophilia-

"Bu kitabı iki kelimeyle özetlersek; nefes kesici."
-Faded Parchment-

1 Aralık 2013 Pazar

JOSEPH ROTH - RADETZKY MARŞI

J. Roth I. Dünya Savaşına katılmış, sonrasında da  sol eğilimli gazetelerde muhabirlik yapmış ve Habsburg monarşisini eleştiren yazılar yazmıştır... Nazilerin yaratacağı felaketi de sezinleyen ve bu yönde bir romanda yayınlayan yazar pek fazla ilgi görmemiş ve Hitler’in iktidara geldiği 1933 yılında Almanya’dan ayrılmıştır... ve ne ironiktir ki dönemin savaş sonrası güncel olaylarını anlattığı eserleriyle değil emperyal Orta Avrupa’ya özlem duyan ve melankolik bir nostaljinin çekim alanına kapılan kitaplarıyla meşhur olmuştur, bunun en önemlisi de Radetzky Marşı’dır...

Kitaba gelecek olursak bu roman 1932 yılında yazılmış ve 1859-1914 yılları arasını anlatıyor... bir çiftçi ailesinin teğmen rütbesiyle ordu da görev yapan oğlu bir meydan savaşında imparatorun hayatını kurtarıyor, kendisine bir asalet unvanı ve imparatorun minneti bahşediliyor ve bu durum kendisiyle birlikte sonraki kuşaklarını da etkileyen bir biçimde hayatını değiştiriyor... ailenin üç kuşağındaki erkeklerinin çoğunlukla askerlik üzerinden anlatılan hikayesi bu... imparatorun hayatını kurtaran dede asker, onun oğlu -babası asker olmasına izin vermediği için- bölge valisi oluyor, torunu ise yine asker ve roman ağırlıklı olarak bu torun üzerinden anlatılıyor... garip bir şekilde tüm ordu mensupları bir savaşın çıkmasına özlem duyuyorlar gerekçe ise bir askerin barış zamanında yapacağı pek fazla işi yoktur düşüncesi... o dönemde henüz iki dünya savaşı yaşanmadığı için bize çok mantıksız gelen bu düşünceler normal görülebilir belki de... her ne kadar kocaman bir imparatorluk gibi gözükse de ülke içten içe ayrılıyor ‘’ulus’’ kavramı giderek belirginleşiyor, daha önceleri pek fazla sesi çıkmayan işçiler hareketleniyor, alttan alta toplumda bir kaynama yaşanıyor ve sonunda veliaht prens Saraybosna’da suikasta uğruyor...  

Kitapta kuşaklar arası farklılıklar, aristokrasinin kuralları, Trotta ailesinin her kuşağında görülen yalnızlık ve melankolik hal, eğer bu asalet unvanı olmasaydı nasıl olurduk düşüncesi, imparatorun uzun yaşamı, askerlerin davranışları detaylı anlatılıyor... 

Romanın çok duru bir dili var, cümleler akıp gidiyor... benim hoşuma gitmeyen tek tarafı ana eksende askerliğin olması ve bunun çok anlatılmasıydı... sonunda savaşa bağlandığı için yazar bunun üzerinden gitmekte haklı olabilir ama bana biraz fazla geldi açıkçası... ama sonuçta bir dönemi ve insan davranışlarını anlatan önemli bir kitap olduğunu yadsıyamayacağım... 


Yazar: Joseph Roth
Çevirmen: Ahmet Arpad
Sayfa Sayısı :416
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Can

Radetzky Marşı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküşünü öyküler. 1859 Solferino Meydan Savaşı'nda Slovenyalı genç bir teğmen, İmparator I. Franz Joseph'in hayatını kurtarır. Köylü atalarının geleneklerine veda ederek büyük Tuna monarşisinin ayrıcalıklılar sınıfına katılan Trotta ailesinin öyküsü de işte böyle başlar. XIX. yüzyılın sonu, Habsburg hanedanının tarihte son defa parladığı dönemdir: İmparator güçlü, bünyesinde çok sayıda halkı barındıran imparatorluk büyüktür. Oysa bu görkemli tablonun ardında bir yalanlar silsilesi gizlidir ve son çok yakındır...

Joseph Roth, tıpkı Zweig gibi, XX. yüzyıl girerken yıldızı sönen ve sonsuza dek yok olan bir medeniyeti, bir coğrafi ve siyasi kimliği temsil eder. 1932'de tamamladığı Radetzky Marşı, yalnızca yazarının değil, Avrupa edebiyatının da başyapıtlarından biridir. Kader çizgileri Radetzky Marşı'nda birleşen Trottaların ve Habsburg monarşisinin bu öyküsü, eski Avrupa'ya ve değerlerine hüzünlü bir vedadır her şeyden önce...

Her yaz tatile geldiğinde torun, büyükbabasıyla sessiz sessiz sohbet etmeye çalışır, fakat rahmetli ona hiçbir şey anlatmazdı. Genç çocuk geçmişte neler olup bitmişti, bir türlü öğrenemezdi. Sanki tablodaki insan her geçen yıl biraz daha soluklaşıyordu, Solferino Kahramanı daha çok ölürken anılarını kendine saklıyordu. Carl Joseph kimi zaman düşünürdü, belki bir gün gelecek kara çerçeveli tablodan bomboş bir tuval, soyundan kalmış olanlara bakacaktı.