31 Aralık 2014 Çarşamba

YENİ YIL


Mutlu Yıllar, Bol Kitaplı Günler Olsun...









Resimler Bakü Minyatür Kitap Müzesinden ve oldukça büyüterek çekmiştim, çoğunun gerçek halleri kibrit kutusu büyüklüğünde veya daha küçük...

30 Aralık 2014 Salı

GONÇALO M. TAVARES - BEYEFENDİLER

Şimdi nereden başlasam nasıl anlatsam? bilemiyorum... Tavares, Portekiz edebiyatının önemli, genç ve üretken yazarlarından, yirmiyi aşkın kitabı, çok sayıda ödülü var... başta Saramago olmak üzere bu işin duayenlerinden övgü üzerine övgü alıyor, yakın zamanda Nobel ödülünü alacağından bahsediliyor ve ‘’Portekizli Kafka’’ diye adlandırılıyor... ben de kolay yolu seçerek eh işte biraz karmaşık, uçuk kaçık yazıyor ama bu kadar da olur o kadar övgüyü boşa almıyor ya deyip işin içinden çıkabilirim... ama olay şu ki öyle hissetmiyorum...

İki yıl önce ‘’Kudüs’’ romanını okumuştum tek kelime ile ‘’deliliği’’ anlatıyordu... okurken uzun süre konsantre olamamış ama sonuna geldiğinde ne güzel okuyordum niye bitti şimdi diye düşünmüştüm... insanı iki arada bir derede bırakan bir romandı, yazarın olağanüstü hayal gücü ve zeka dolu yeteneği fazlasıyla belliydi ama yine de başka bir kitabını okumam diye düşünmüştüm... bu seferki romanı görünce de ilgimi çekti ama önce cesaret edemedim fakat bloglarda olumlu eleştirileri görünce dayanamadım ve buradayız...

Bu kitap 5 adet ilginç (bu kelime çok yetersiz kalıyor gerçi ama) erkeğin yapıp ettikleri ile aklından geçenleri anlatıyor... bir öykü kurgusu yok, cümleler peşi sıra yazılıyor... ama bu kadar karmaşık, bir yere ulaşmayan, insana hiçbir duygu vermeyen cümleye daha önce rastlamamıştım... ben herhangi bir kitabın karmaşık/anlaşılmaz olmasından şikayetçi değilim hatta böyle romanları seviyorum da sadece bu tip bir roman okuyorsam eğer yazarın bana okuduklarımı sevdirmesi gerekiyor... eğer hoşuma giderse hiç sorun yok tüm kitaplarını okurum... sanırım Tavares’teki sorun bu, anlattıklarının akıcılığını sağlıyor (sular seller gibi okuyorsunuz) ama hoşa gitme konusu boşta kalıyor... Kudüs romanını hariç tutuyorum onda kitabın sonunda bile olsa bunu sağlayabilmişti ama bu seferki kitapta maalesef başarılı değil...

Özetleyecek olursam tam ortada kalma durumu bu... yazardan bir daha okur muyum? hayır diyemiyorum bir başka kitabı çıkarsa muhtemelen yine okuyacağım ama hoşlanıyor muyum dersem cevabım hayır... sadece şunu net olarak söyleyebilirim eğer bu yazardan okumak istiyorsanız ‘’Kudüs’’ü seçin...

Yazar:  Gonçalo M. Tavares  
Çevirmen: İpek Gürsoy Kutluyüksel
Sayfa Sayısı :272
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Kendine özgü mantığıyla Bay Valéry, ansiklopedi tutkusuyla Bay Henri, kara bir mizahla başarıyı ele alan Bay Brecht, özgün düşünme biçimiyle Bay Juarroz, yürüyüşe çıkmış matrak Bay Calvino ve ormandaki sadece kendisine ait kulübesinde Bay Walser... Gonçalo M. Tavares'in kaleminden dökülen entelektüel ve şiirsel harikalara Rachel Caiano'nun neşeli desenleri eşlik ediyor. Yazının beyefendilerinin mahallesi okurunu bekliyor.

"Gonçalo M. Tavares, hayalgücüne dayalı kurmacanın geçerli bağlarıyla ilişkisini kopararak ve benzersiz bir hayalgücüyle donanmış olarak Portekiz'in edebiyat sahnesine daldı. Tavares büyük bir ustalıkla çok özel bir dil kullanıyor, ve bu özel dili öyle bir uyguluyor ki onun artık bir kriter olduğunu söylemek -şimdilerde yeteneklerinin tadını çıkardığımız genç romancıları kesinlikle küçümsemiyorum- abartı sayılmaz; artık kurmaca yazında Gonçalo öncesi ve Gonçalo sonrasından söz ediliyor. Sanırım ona sunabileceğim en büyük övgü bu. Bence otuz yıl sonra, hatta belki daha da önce Nobel Ödülü'nü alacaktır, bu bir kehanet ama sanırım doğru çıkacak. Ancak ödülü aldığında onu kucaklamak için buralarda olamayacağıma üzülüyorum."
-José Saramago, Defterler-

"Gonçalo M. Tavares harika, portatif bir mahalle yaratmış. Bay Brecht ve arkadaşlarının yaşadığı, yiyip içtiği mahalle, şaşırtıcı özgünlükte bir yapıt."
-Enrique Vila Matas, El Pais-

28 Aralık 2014 Pazar

YAŞAR KEMAL - TANYERİ HOROZLARI

Bir Ada Hikayesi 3

Yorumlamaya serinin üçüncü kitabından devam ediyorum... İlk iki kitap mükemmeldi, hem savaşın vahşetini hem de (ütopik) cennet gibi bir adada yeniden hayata tutunmayı anlatan inanılmaz romanlardı... üçüncü kitaba geldiğimizde ise uygun adım giderken birden bire yerinde saymaya başlamışız gibi bir durum oluştu... bu sefer ki roman öncekilerin tekrarı gibi, adaya gelen birkaç yeni insan, adanın nimetlerinin (meyve ağaçları, bağlar, bal kovanları vb.) ekonomik olarak değerlendirilmesi ve savaşın psikolojik etkilerinden kurtulmaya çabalayan insanların durumundan başka yeni pek bir şey yok... bunlar da 2. kitaba eklenebilecek uzunlukta, yeni bir cilde pek gerek yokmuş bana göre... bu kitapta asıl yer tutan ilk romanlardaki Sarıkamış Faciasının (ve diğer savaşların) dönüp dönüp anlatılması... evet bunlar çok önemli olaylar ama zaten diğer kitaplarda yeteri kadar anlatılmıştı tekrar etmek fazla bir fark yaratmıyor daha çok hikayeyi kesintiye uğratıyor...

Şimdi son kitap nasıl diye epeyce merak etmeye başladım çok gecikmeden onu da okuyacağım... Bu roman için de şunu söyleyebilirim ki yazarın muhteşem anlatımıyla yine rahat okunuyor, sıkılmıyorsunuz ama 2. kitaptan sonra seriye devam edemezseniz çok bir şey kaçırmayacaksınız... hatta direkt son kitaba bile geçilebilir diye düşünüyorum... 

Yazar:  Yaşar Kemal
Sayfa Sayısı : 450
Basım Yılı : 2011 (8. Baskı) / 2002 (1. Baskı)
Yayınevi : YKY

Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın baş kahramanıdır. 

Tanyeri Horozları, yeni bir yaşam kurma çabası, korku, özlem, umut, sabır ve geçmişin acıları arasında, aşktan ve insan olmaktan duyulan sevincin romanıdır. Denize, adaya, insanlara duydukları aşkın geçmişin acılarıyla gölgelenmesine izin vermeyen, sevdalarını yüreklerinde sır gibi taşıyan adam gibi adamlar, kadın gibi kadınlar yüzlerini yeni bir hayata dönerler. 

"Yaşar Kemal, yirminci ve yirmi birinci yüzyıl yazınının en büyük romancılarından biridir." 
- Barry Tharaud, (A.B.D.) 

"Yaşar Kemal'in romanlarını okumak coşkular dünyasında bir mola zamanı gibidir."

24 Aralık 2014 Çarşamba

JEAN ECHENOZ - ŞİMŞEKLER

Nikola Tesla (1856-1943) alternatif akımın mucidi büyük dahi, bu kitap onu anlatıyor... Ben Tesla’yı hep çok inanılmaz bulmuşumdur, hem keşfettiği onca şey, hem zekası, hem sıradışı karakteri, hem dünyanın hakim sınıfları ve bilim çevresi tarafından unutturulmaya çalışılması, hem de ölümünden sonra çalışmalarına el konulup hala üzerinde çalışıldığı iddiası çok ilginçtir... Tabii en önemli çalışması Kablosuz Enerji İletişimi (20 adet ampulü kablo olmadan 25 mil uzaktan yakabildiği kayıtlara geçmiştir) de mucizevi bir projedir... ’bütün dünyaya istenildiği kadar, herkesin erişebileceği ve hiç kimsenin para vermeden kullanabileceği sınırsız enerjiyi üretmek. Bir tek onun bildiği öyle kalması gereken işlemlerle Gregor’un gelecekteki jeneratörü dışarıdan kaynak kullanmadan, fosil yakıtları çıkarmak için dünyanın karnını deşeceğiz diye yırtınmamıza gerek kalmadan, kendiliğinden işleyecek. Bütün zahmetler bitti: yeni sistemi sayesinde enerjinin geleceği özgür olacak.’’  Tabii bu durum ekonomik olarak dünyanın hakim sınıflarını rahatsız ettiği/edeceği için engellenilmiştir... hali hazırda bu konuda çalışan bilim adamları olsa da aynı nedenle bir sonuç alınıp alınılmayacağı belirsizliğini koruyor...

Tesla hakkında yazılmış kitapları okumadan duramıyorum bundan önce ‘’Samantha Hunt’un Tesla’nın Kutusu’’nu okudum, çok iyiydi... ‘’Şimşekler’’de inanılmaz... Tesla o kadar değişik bir karakter ki onun hakkında yazanlar biyografi şeklinde değil de roman olarak yazıyor... Bu sefer ki kitapta bir roman, hatta Tesla’yı ‘’Gregor’’ ismi ile yazmış diğer tarihi karakterler gerçek isimleriyle yer alıyor... Çok muzip bir anlatımla yazılmış (bu arada çevirmeni de kutlamak lazım), keyifle okuyorsunuz...

Gelelim kitabın yazarına; daha öncesinde adını hiç duymamıştım, Tesla’ya yoğunlaştığım için yazarı da hiç araştırmadım hatta kitabı okuyup bitirene kadar bir kadın yazar sanıyordum(!)... oysa ki Fransız edebiyatının ustalarından biriymiş ve türkçede yayımlanan başka kitapları da var...  tarzı çok hoşuma gitti diğer kitaplarına da bakacağım...

Sonuç olarak benim gibi Tesla merakınız varsa okursunuz zaten yoksa bile eğlenceli, bilgi edineceğiniz bir roman bu kaçırmayın mutlaka okuyun.

Yazar:  Jean Echenoz  
Çevirmen: Mehmet Emin Özcan
Sayfa Sayısı :112
Basım Yılı : 2014
Yayınevi :Helikopter

Şimşekler'de Echenoz, ampulden radyoya, röntgenden helikoptere, füzeden internete kadar bin bir türlü fikri öne sürmüş, alternatif akımı yaygınlaştırmış, bunlardan çoğunu başkalarına kaptırmış, takıntılarla dolu yaşamında bir türlü sosyal bir varlık olamamış ünlü mucit Nikola Tesla'yı anlatıyor. Sonraki yüzyılda teknoloji olarak kullanılacak ne var ne yoksa o bulur, ama bu icatları paraya çevirme konusunda yeteneksizdir. Şimşeklerle başlayan hayatı güvercinlerin arasında son bulur. Çaktırdığı şimşeklere karşın olukça düz bir yaşamı olan Tesla'yı ancak Flaubert ayarında bir yazar bu denli ironiyle anlatabilir, bir okuru ancak Flaubert bu denli kızdırabilir ve güldürebilir; edebiyat ehli bir okurun ağzı ancak böyle bir metin önünde açık kalabilir. MEÖ









Jean Echenoz


1999 Goncourt Ödülü (Ben Gidiyorum)
1989 Avrupa Edebiyat Ödülü (Lac)
1983 Médicis Ödülü (Cherokee)

Fransız yazar Jean Echenoz, 1947’de doğdu. Sosyoloji eğitimi gördü. Echenoz’un duru bir dil ve üslup haline getirdiği süssüz anlatımı, Fransız edebiyat çevreleri tarafından büyük ilgi ve takdir topladı. Fransa’da "Fransız edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en büyük ustalardan" sayılan Echenoz, 1983 yılında yazdığı "Cherokee" adlı romanıyla Médicis Ödülü’nü aldı. 1989’da yayımlanan "Lac" adlı eseriyle de Avrupa Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın Doğan Kitapçılık tarafından yayımlanan Türkçe’deki ilk romanı "Ben Gidiyorum", 1999 yılında Fransa’nın en saygın edebiyat ödülü olan Goncourt’u kazandı.

20 Aralık 2014 Cumartesi

THOMAS MULLEN - SAPTIRICILAR

Son zamanlarda okuduğum bilim kurgulardan pek memnun değilim, İthaki’de bu konuda en iyisi olduğu için açıkçası işin içinden çıkamıyorum... bu nedenle bu kitabı okumak konusunda tereddütlüydüm ve yine bilim kurgu anlamında hüsran oldu ama kitap bütünüyle çok iyi olduğu için her hangi bir şey söyleyemiyorum... Gelecekten gelen ve kendi dünyalarını korumaya çalışan insanları görünce büyük beklenti ile aldım bu kitabı ama bilim kurgu bölümü tanıtımdaki kadar tüm roman içinde yüz sayfayı geçmiyor...

Asıl konu ise; ‘’Küresel Üst Aklın’’ güç ve iktidar için dünyaya hükmetmesi, ABD’nin tüm dünyayı savaşa sürüklemesi ile savaş karşıtlığı yapan aktivistlerin mücadelesi, CIA, NSA, FBI vb. teşkilatların uygulamaları ve birbirleriyle çekişmeleri, tüm devletlerin güvenlik bahanesiyle vatandaşlarını izlemeleri  ve giderek bunu artırmaları, bu durumun antidemokratik ülkelerde iktidar sahiplerinin diktatörlüklerini koruma amacına hizmet etmesi, sıradan insanların ya farkında olmadıkları ya da ellerinden bir şey gelmediği durumlardan oluşuyor.

‘’Biliyorum. Askeri bir bahane buldular ama aslında o bombaları atmalarının tek sebebi Hiroşima’dakilerin yeterince insan olmadığını düşünmeleriydi. Kendileri gibilere öyle davranmazlardı. Yaptıklarına tam olarak cinayet gözüyle bakmadılar. Daha ziyade .... yeni bir sayfa açıyorlardı.’’ 

‘’Bizi borçlarımızla, emeklilik primlerimizle ve gayrimenkul değerlerimizle kafesliyorlar. Hazzetmediğimiz şeylere katılmaya zorluyorlar. Çünkü Amerikalıyız ve bunları hak ediyoruz. Her şey bizim adımıza, bizim iyiliğimiz için yapılıyor ve bize de gülümseyip oylarımızla onlara teşekkür etmek kalıyor.’’

Özetle bu roman geleceği değil çığrından çıkmış ve düzelecek gibi de gözükmeyen şimdiki zamanı anlatıyor... yazar çok başarılı, ortada dönen pisliği heyecanını hiç kaybetmeyen çok güzel bir hikaye ile size okutuyor... Ben bundan böyle yazarı takip edeceğim, ‘’Dünya nereye gidiyor’’ diye bir düşünceniz var ise size de kaçırmayın okuyun diyorum...


Bitirmeden romana iki tane itirazım var onu da yazayım;
  • Gelecek kurgulayan tüm yazarlar artık meşhur bilim kurgu/distopya eserlerine öykünmekten vazgeçseler iyi olacak... evet Orwell, Bradbury, Zamyatin gibi büyük ustalara saygı göstermek adına yapıyorlar belki ama benim gibi tüm bu kitapları okuyanlara artık sıkıcı olmaya başladı... biraz daha çaba gösterip o büyük ustalar gibi yaratıcılık sergileseler iyi olur diye düşünüyorum... bu kitaptaki gelecek de 1984 ile Fahrenheit 451’in birleşiminden oluşuyordu açıkçası bana hiç cazip gelmedi.
  • Romanda hiç gerekmemesine rağmen çok kalabalık bir dipnot silsilesi var... Bunu kim akıl etmiş bilmiyorum ama dipnotların %95’i olmasa da olur... Örnek verecek olursam Starbucks, Converse, Pentagon ve benzeri birçok kelimenin yanına yıldız konularak açıklaması yapılmıştı, dünyada ve/veya ülkemizde bunları bilmeyen kaldı mı? keşke bilmeseydik hiç hayatımıza girmeseydi ama çok sıradan şeyler artık... ve bu dipnotlar o kadar çoktu ki hiç anlam  veremedim, yayınevi yeniden bir baskı yapacaksa bunları kaldırsa iyi olur. 

Yazar:  Thomas Mullen
Çevirmen: Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı :528
Basım Yılı : 2014
Yayınevi :İthaki

Ödüllü yazar Thomas Mullen'dan 1984 ve Fahrenheit 451 gibi distopya klasiklerini hatırlatan yüksek tempolu bir roman.

Zed gelecekten -dünyanın sorunlarının çözüldüğü; açlığın, savaşın, ümitsizliğin olmadığı bir zamandan- gönderilmiş bir ajandır. Görevi o geleceği korumaktır. Tarihteki tüm felaketleri, özellikle de bizim zamanımızda gerçekleşen ve Zed'e ne pahasına olursa olsun savunması emredilen Büyük Facia'yı doğal akışına bırakması gerekse bile.

Zed'in görevi gözden düşmüş eski bir CIA ajanının, Irak'ta kaybettiği asker kardeşinin yasını tutan genç bir avukatın ve daha çok sayıda kişinin yaşantısını altüst edecektir. Peki şimdiki zaman, mükemmel geleceği bozmadan önce son görevini tamamlayabilecek midir?

Saptırıcılar günümüzün küresel krizlerine yeni bir bakış açısıyla yaklaşarak tarihin doğasını ve onu şekillendirmekteki rolümüzü ele alıyor. Bu roman Mullen'ı neslinin en heyecan verici ve hayal gücü kuvvetli yazarları arasına sokuyor.

"Jilet kadar keskin. Gücüyle ve alışılmadık güzelliğiyle vahşi olduğu kadar muazzam da." 
-Warren Ellis-

"Bu kadar eşsiz ve orijinal bir öykü ancak eşsiz ve orijinal bir zihinden, yani Thomas Mullen'dan çıkabilirdi." 
-Alex Tse-

18 Aralık 2014 Perşembe

KARL MARX - Aforizmalar

Zincirlerimizden Başka Kaybedecek Neyimiz Var!

Bu aforizma kitapları çok hoşuma gitmeye başladı, bu aralar peşi sıra yayımlanmaya devam ediyor... bu kitapları başucunuzda tutup aforizmaları tek tek okumak lazım ama ben hiç böyle bir şey yapamadığım için başlayıp sonuna kadar okuyorum... ilginizi çekiyorsa deneyebilirsiniz...

Kitaptan Alıntılar;

En sonunda, insanın devredilemez sandığı her şeyin bir değişim aracı olduğu, alışverişe konu edildiği ve devredildiği zaman gelmiştir. Şimdiye dek ifade edilen ama asla takas edilmeyen; verilen ama asla satılmayan; edinilen ama asla satın alınmayan erdem, sevgi, inanç, bilgi, vicdan gibi değerlerin, kısaca her şeyin ticarete dahil olduğu zamandır bu. Genel bir yozlaşmanın, her şeyin satılabilir olmasının evrenselleştiği ya da politik ekonomi diliyle konuşacak olursak, maddi manevi her şeyin pazarlanabilir bir değer haline geldiği ve gerçek değerinin saptanabilmesi için pazara getirildiği zamandır.

Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir, halkı egemen sınıfın hangi üyesinin yanlış temsil edeceğini kararlaştırmak yerine halka hizmet etmelidir.

Akıl hep vardı ama aklın her zaman makul bir biçimi olmadı.

Yazar:  Karl Marx
Çevirmen: Peren Demirel
Sayfa Sayısı :70
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Zeplin

Karl Marx'ın eserlerinden özenle derlenen Zincirlerimizden Başka Kaybedecek Neyimiz Var! siz sevgili okurlarımızı benzersiz bir okuma keyfine davet ediyor. 

Lüks doğal gereksinimin zıddıdır. 

Hangi biçimi almış olursa olsun, toplumun bir bölümünün bir diğeri tarafından sömürülmesi, geçtiğimiz yüzyılların hepsinin ortak özelliğidir. Birbirimiz için karşılıklı değerlerimiz, karşılıklı nesnelerimizin değerlerine eştir. Bu yüzden karşılıklı bir ilişkide insanın kendisi değer taşımaz.

Kendisinden önce egemen olan sınıfın yerini alan her yeni sınıf, amacına ulaşmak için kendi çıkarını toplumun tüm üyelerinin ortak çıkarı olarak göstermek durumundadır. Düşünsel biçimde ifade edecek olursak, yeni sınıf kendi düşüncelerini evrensel olarak biçimlendirmek; onları yegâne mantıklı ve evrensel açıdan geçerli düşünceler olarak sunmak zorundadır. 

13 Aralık 2014 Cumartesi

HARUKİ MURAKAMİ - RENKSİZ TSUKURU TAZAKİ'NİN HAC YILLARI

Murakami 1Q84’den bu yana bir değişim geçiriyor, yeni eserleri onu meşhur eden bizim çok sevdiğimiz romanlara benzemiyor, kendi adıma yine çok severek okuduğumu söyleyebilirim ama eski romanlarını özlemeden de yapamıyorum... 1Q84, tarz anlamında arada kalmış bir görüntüdeydi, sanki yazar kendi romanlarını kopyalamış gibi, ama bu seferki roman çok özgün, çok dingin, belli başlı bir konuya sahip, mükemmel bir kurgu...

Eski romanlardan tek farkı gerçeküstü unsurların olmayışı şeklinde ifade edilebilir... gerçi ben daha fazla eksiklikler de hissediyorum ama bunları anlatmak biraz güç... her Murakami hayranı okur böyle mi hissediyor bilemiyorum ama ben eski kitaplarda hikayenin tıpkı bir müzik eseri gibi bir ritmi olduğunu ve okurken bu sesi duyabildiğimi düşünüyorum, yine önceki romanlar okuyucuya kitabın içinde karakterlerle birlikte hareket ediyor hissi verir... sanki okumuyorsunuz da onlarla birlikte gezip dolaşıp yaşıyorsunuz gibi...  yeni tarzda bunlar pek yok ama bu seferki roman hem konu hemde anlatım olarak gerçekten çok güzel... kitapta çokça geçen Franz List’in  ‘’Le mal du pays’’ eseri de ödülünüz oluyor...

Tsukuru Tazaki, lise çağlarında birbirine çok bağlı 5 kişilik bir grubun üyesidir... Grup bir okul projesi ile başlamışsa da tüm hayatlarına nüfuz eder biçimde uyumla sürmektedir... neredeyse her anlarını birlikte geçiren ve çok şey paylaşan grubun üyeleri soyadlarına göre bir renk topluluğu gibidir...  Erkekler; Akamatsu (kızıl çam) ve Oumi (mavi deniz) ile kızlar; Şirane (ak kök) ve Kurono (kara ova) ismindedir... Tazaki (girintili çıkıntılı kıyı) kızıl, mavi, ak ve karanın yanında tek renksiz kişi olmaktadır...  ‘’Neden bu beş kişilik arkadaş grubuna dahil olduğunu bazen Tsukuru’nun kendisi de tam olarak anlayamıyordu. Diğerlerinin gerçek anlamda gereksinim duyduğu biri miydi acaba? Yoksa aksine, o olmasa diğer dördü daha keyifli bir arkadaşlık mı sürerlerdi? Belki de şansına bunun farkında değillerdi. Bunun farkına varmaları an meselesi olabilirdi. Tsukuru Tazaki bu konu üzerine ne kadar düşünürse, o ölçüde anlam veremez hale geliyordu. Kendi değerinin arayışı içine girmek, birimi olmayan bir maddeyi ölçmeye çalışmak gibiydi. İbrenin tık diye sabit bir noktada durması asla mümkün olmuyordu’’ düşüncesiyle gruptaki varlığını sık sık anlamlandırmaya çalışır...  üniversitenin ilk yıllarında, tam her şey iyi giderken nedensiz yere gruptan ihraç edilen Tsukuru’nun yaşamı alt üst olur, bir anlamda sürgün edilir ve bundan sonra bu beş kişinin -en önde Tazaki olmak üzere- hayatını okumaya başlarız... renklerle ilişkilendirilen kişilikleri, kişiliklerine göre irdelenen meslekleri, birbirlerine karşı duyguları, hayata bakışları tek tek anlatılır...

Tabii ben yazarı çok seviyorum her yazdığını okurum dolayısıyla taraflı olduğumu düşünebilirsiniz ama bu hakikaten çok güzel bir roman ve mutlaka okuyun...

Yazar:  Haruki Murakami
Çevirmen: Hüseyin Can Erkin
Sayfa Sayısı :320
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Doğan Kitap

Kaderimde tek başına kalmak vardır belki de 

Haruki Murakami'den kaderinin gizemini çözmek, içindeki iflah olmaz yaranın kaynağına inmek için büyük bir yolculuğa çıkan bir kahramanın romanı. Kendini "renksiz" bilen Tsukuru Tazaki'nin hikâyesi.

İşte o an, Tsukuru nihayet her şeyi kabullenmeyi başarabildi. İnsanların yürekleri arasındaki bağ yalnızca uyum üzerinden oluşmuyordu. Aksine, bir yaradan diğerine daha derin bağlar oluşuyordu. Acı acıyla, kırılganlık kırılganlıkla yürekleri birbirine bağlıyordu. Elemli çığlıklar olmadan suskunluk, kan toprağa akmadan affediş, insanın içini lime lime eden kayıplardan geçmeden kabulleniş mümkün değildi. İşte bu, gerçek uyumun kökünde var olan şeydi.

28 Kasım 2014 Cuma

MENEKŞE TOPRAK - Ağıtın Sonu

Yazarın imza günü duyurusunu gördüm önce, kimmiş diye bakınca yaşam öyküsü ilgimi çekti, kitabın ilk bölümünü yayınevinin sitesinden okuyunca da hoşuma gitti ve yeni bir yazarla tanışmış oldum... bu romandan başka iki öykü kitabı ve bir romanı daha var, kitapları birkaç dile çevrilmiş, 2002’den bu yana radyo gazeteciliği ve çevirmenlik yapıyormuş...

Roman geçmişi ile hesaplaşamamış, bugününü anlamlandıramayan bir kadının hayatını anlatıyor... daha küçük bir çocukken öksüz kalan Fatma, zaten pek sevemediği memleketini Ankara’da kazandığı üniversiteye gitmek için terk ediyor, daha sonra da mastır için yurt dışına çıkıyor ve sonrasında da çeşitli yabancı ülkelerde kendine bir hayat kuruyor... her ne kadar ülkesi ile bir bağlantısı yoksa da bulunduğu yerlere de ait olamıyor... bu yalnız hayatı, işinden ayrılmak zorunda kaldığında kendini İstanbul’da bulmasıyla değişmeye başlar, geçmişi ile yüzleşmek durumunda kalır, hayatına giren eski ve yeni erkeklerle duygu dünyasını sorgular, velhasıl farklı bir mecraya sürüklenir... hikaye de bu şekilde devam eder...

Açıkçası yayınevinin sitesinde okuduğum başlangıç bölümüne göre yukarıda anlattığım konuyu beklemiyordum, o anlamda beni şaşırttı... romanın içinde bazı konuları masal formunda anlatıyor çok başarılıydı... öykücülüğünü tüm roman boyunca hissettim, sanki o tarz yazara daha uygun... akıcı bir dili var, öyle çok beğendim, muhteşem diyemesem de roman güzel... sizde benim gibi yeni yazarlar keşfetmek istiyorsanız deneyebilirsiniz...

Yazar:  Menekşe Toprak
Sayfa Sayısı : 205
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : İletişim

Bu güzel ve kendini beğenmiş adamla yan yana yürümek, onun bir ay önceki karşılaşmalarını unutmamış olması... Yüreğinde şakıyan kuş kanatlandı, hafif kızaran yanaklarına kondu, iki tel beyazı dün akşam kopardığı saçlarında uçuştu, durmadı yerinde, kanatlanıp gözlerinde titredi, dudağındaki gülümsemeye kondu.

Beyaz örtülü lokanta masaları, zeytinyağlı yeşil fasulye, ada sahili, yağmurlu akşamlar, masallar... Dağ ve ekşimek kokan uzak akrabalar... "Ne olduysa Lodos yüzünden oldu." Orta yaşlı kadınlar, boşanmışlar, hiç evlenmemişler, bekârlar listesi... Fatma ile Kerem, Dilnaz ile delikanlı... Hatıralar... Hayal kırıklıkları, vehimler, radyoda bildik türküler, Ya Hızır!, "hatamla sev beni", kafese kapatılmış kuşlar gibiyiz işte...Menekşe Toprak, mutlu olmak isteyen, hatıralara ve hayallere sarılan, ümitlenen, aşka ve hazlara kapılan, pişmanlıklar yaşayan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Rüya gibi akıp giden hüzünlü bir şehir masalı Ağıtın Sonu.

25 Kasım 2014 Salı

TAHİR MUSA CEYLAN - Kızböcekleri

Yılın sonuna yaklaştıkça favori yazarlarımın kitapları peşi sıra yayımlanmaya başladı... Ishiguro, Murakami, Kaymaz derken Tahir Musa Ceylan’ın da yeni romanı çıktı... bende mutlu mesut sırayla okumaya koyuldum... geriye bir tek Murakami kaldı onu da yakında okuyacağım...  

Böyle bir benzetme yapmak ne kadar doğru bilmiyorum ama ben Ceylan’ın ilk romanını okuduğum günden beri Türkiye’nin Murakami’si olduğunu düşünüyorum... hem tarzını hem de hikayelerini benzetiyorum, en azından bende uyandırdıkları his aynı; tek kelimeyle MUHTEŞEM...

Gelelim bu romana; Bektaş, iki ablası ve annesi ile büyümüş, halihazırda yalnız yaşayan, temizlik ve birçok konuda takıntıları ve evhamları olan bir öğretmen... takıntıları bir yana bırakıldığında öğrencilerine düşkün, işini en iyi şekilde yapmaya çalışan, düzgün, iyi bir insan... ama ne yaparsa yapsın o bir kaybeden veya tutunamayan bir insan... her şekilde toplumda kabul görmüyor, bir şeyi yapsa da yapmasa da kabahat hep üstüne kalıyor... romanın başında Bektaş’ı tanıyor toplumun ona bakışını, onun da insanları anlamaya çalışmasını okuyoruz... insanlarla ilişkilerine bir çözüm bulmaya çalışıyor ama doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyor...  zaten yalnız olmaktan yana pek fazla bir şikayeti yok ama insansız da yaşanmıyor bir şekilde ilişkilerini yürütmesi gerek... konu böyle ağır ağır başlıyor ve sonra inanılmaz bir hikayeye dönüşüyor... tüm Ceylan kitapları gibi buna da bayıldım... insanı didik didik inceleyen bir romandı... zaman zaman kasvetli ve üzücü oluyor, zaman zaman da kahkaha atmanıza sebep oluyor...

İnsan türünün cinsiyete bakılmaksızın kötü olduğunu ben de düşünüyorum ama yazar bu romanda kadınlara –romanın isminden başlayarak- biraz haksızlık yapıyor gibi geldi bana (sonunda toparlamaya çalışsa bile)... Son söz olarak; çok güzel bir roman kaçırmayın mutlaka okuyun diyorum...


Yazar:  Tahir Musa Ceylan
Sayfa Sayısı : 260
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Doğan Kitap

Hayatta kalma uğraşı veren "tutunamayan" bir erkeğin romanı…

Kadınlar yırtıcı hayvan misali, adamlar ise korka korka ölüme giden sürüler…

Kızböcekleri gündelik dilin yavanlığına dilin sonsuz olasılıklarıyla başkaldıran bir metin. 

Bir ayrıkotunun; düzenin dişlileri arasında hayatta kalma uğraşı veren bir “tutunamayan”ın; erkeğin kadınla imtihanını sorgulayan Bektaş Toztoprak’ın romanı. 

17 Kasım 2014 Pazartesi

MARCEL BEYER - Kaltenburg

Marcel Beyer 1965 doğumlu, Alman ve İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi almış, on adet kitabı, sekiz adet ödülü bulunan bir Alman yazar... neredeyse Almanya’nın tüm edebiyat ödüllerini almış gibi görünüyor... bu romana rastladığımda; Alman yazarları (üstelik bol ödüllü) beğenirim, ikinci dünya savaşı hikayelerini de severim,  kuşlara da bir itirazım yok o halde güzel olmalı diye düşünüp aldım... hatta beklediğimden bile iyi bir hikaye ile karşılaşacağımı düşünüyordum ama maalesef tümüyle yanıldım... yazar ''Gerçekliğin Kaşifi, Tüm Almanya'nın Yazarı" gibi övgüler aldığına göre ben yanılıyor olabilirim ama bu kitabı hiç sevemedim... zor okunan bir kitap değil ama kurgusundan ve yazarın tarzından hoşlanmadım...

Tüm hikaye aşağıya eklediğim arka kapak açıklamasındaki kadar, yani 400 sayfa okuyorsunuz ama elinizde kalan yarım sayfa tutuyor... bunun dışında var olan olmayan tüm kuş türlerini, bunların yanı sıra diğer hayvanları öğreniyorsunuz... tarihi olayları (Naziler, Sovyetler Birliği, Dresden’in bombalanması vb.) ise en az on katman ağırlığın altından belli belirsiz bulmaya çalışıyorsunuz... bir sürü şey çok muğlak yazılmış, sürekli araya kuşlar giriyor, Profesör Kaltenburg'un çalışmaları uzun uzun anlatılıyor açıkçası ben konsantre olmakta zorlandım ve kitabı bitirmemde çok zaman aldı... ilk başta hayvanları anlatarak insanlar hakkında bir yargıya varacak sandım ama öyle olmadı... yani yazar bunu yaptıysa bile pek anlaşılamıyordu...

Kitabın hoşuma giden tek yanı hikayenin çoğunun Dresden’de geçmesiydi, bu yaz oradaydım şehri ve Elbe nehrini hatırlamak iyi oldu... sonuç olarak söyleyebileceğim yegane şey romanın kesinlikle bana uymadığı olacak...

Not: Ben bu yorumu yazdıktan sonra gördüm, www.sabitfikir.com'da Ali Bulunmaz'ın kitapla ilgili detaylı bir eleştirisi var. Sonuç bölümündeki iki cümle kitabı çok güzel özetliyor o yüzden onu da buraya eklemek istiyorum... ''Tüm bu duygular ve düşünceler de kuşlara benziyor. Ama zihnin duvarları arasına hapsolmuş, sağa sola çarparak birinin gelip o kapıyı açmasını bekliyor.'' 

Yazar:  Marcel Beyer
Çevirmen: Levent Bakaç
Sayfa Sayısı :400
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Ayrıntı

Pencereyi açtım. Biraz sonra evin önünde bir taksi duracak, Klara elinde küçük valiziyle taksiden inip yukarıya doğru bakacak ve beni görecek. Hava kar kokmaya başladı bile. Bir karga kanatlarını ağır ağır çarparak ince kar tanelerinin içinde yol alıyor. Sibirya'dan, Urallar'dan, Baltık Bölgesi'nden geliyorlar ve yaklaşan soğukla birlikte bu yıl da Elbe Vadisi'nde toplanacaklar. Yüzlerce ekin kargası, kuzgunlar, leş kargaları ve küçük kargalarla birlikte, üstümüzde titreşen, kenarları saçaklaşan ve tekrar siyah lekeler halinde bir araya gelen devasa kuş bulutları oluşturacak. 

Kaltenburg romanında bir kuşbilimcinin hayatı kuşlar ve diğer insanlarla birlikte anlatılıyor. Kuşlar gibi hatıralar uçuşuyor havada. Ve bütün romanlarında yaptığı gibi, Almanya'nın tarihiyle, toplumuyla, acılarıyla hesaplaşıyor Marcel Beyer.Hermann Funk, babasının meslektaşı ve yakın arkadaşı Ludwig Kaltenburg'u 1930'lu yıllarda Posen kentinde tanır; ama büyükler arasına soğukluk girince Kaltenburg çocuğun hayatının ve hafızasının dışında kalmıştır. 1945 yılında Dresden bombardımanında ailesini kaybeden Funk, savaş esiri olarak gönderildiği Sovyetler Birliği'nden saygınlığı iade edilerek Demokratik Almanya'ya geri dönen Kaltenburg'la karşılaşır. Genç bir öğrenci olan Funk, Kaltenburg'un himayesine girer, kurduğu enstitüde çalışmaya başlar. Ne var ki bir süre sonra Kaltenburg'un geçmişindeki belirsizliği fark edecektir… 

Resmi biyografisinde Kaltenburg'un Posen'de geçirdiği yıllardan hiç söz edilmemiştir. Profesörün, Nazi Partisi üyesi olduğundan şüphelenir Funk. Hayvanlardaki saldırganlığa ilişkin keşiflerini insanlara kadar genişletmiş olmasından kuşkulanır. İşte o zaman çocukluk anıları, hafıza ve deneyim katmanları harekete geçecek ve Hermann, Kaltenburg'un sakladıklarıyla birlikte kendi aile sırlarına da ulaşacaktır. Marcel Beyer Kaltenburg'da Almanya tarihinin otuzlu yıllardan günümüze kadar uzanan döneminin panoramasını çıkarıyor. Daha önceki romanlarında olduğu gibi özel hayat ile tarihi olayları o denli ustaca ve inandırıcı bir tarzda örüyor ki, 20. yüzyılın bütün felaketlerini gören Almanya insanları, aşkları ve dramlarıyla gözler önüne seriliyor. Kaltenburg romanıyla Marcel Beyer "Gerçekliğin Kaşifi, Tüm Almanya'nın Yazarı" övgülerini hak ettiğini kanıtlıyor.

7 Kasım 2014 Cuma

DANIEL PALMER - AKIL OYUNLARI

Psikolojik hikayeleri severim ama epeydir bu tip bir roman okumamıştım, hoşuma gitti... oldukça sürükleyici yazılmış elinizden bırakmak istemiyorsunuz... Bilgi İşlem sektöründe çalışan ve yüksek teknolojiye haiz bir ürün yapan başarılı bir yönetici (Charlie), bulunduğu şirkette çalışan tanımadığı birinden ürününün tehlikede olduğuna dair bir e-mail alır. Bu kişi ona şirketteki başka bir üst düzey yöneticinin projesini engellemeye çalıştığını söyler ve buna ilişkin USB  ile bir sunum dosyası verir. Bu sunum dosyasında yazılanları düzelten Charlie konunun tartışılacağı üst yönetim toplantısına davetsiz olarak katılır ve orada diğer yöneticiyi ürününü engellemekle suçlar. Fakat ilgili kişinin öyle bir niyeti olmadığı ortaya çıktığı gibi, kendisine USB’yi verenin de o şirkette hiç çalışmadığı personel bölümü tarafından ifade edilir. Charlie, sunumu kimin oluşturduğunun kayıtlardan bulunabileceğini söyler ve kontrol ettiğinde bir gün önce kendisi tarafından hazırlandığını bulur, Charlie dahil kimse duruma bir anlam veremez ve aşırı stresten olduğu düşünülse bile tüm üst yönetim tedirgin olur. Diğer yandan odasında kendi el yazısı ile yazılmış ama ne zaman yazdığını hatırlamadığı bir not bulur...

Ve sonrasında da her şey karmakarışık olur, yazdığı ama hatırlamadığı notları bulmaya devam ettiği gibi birde öldüreceği insanların olduğu bir liste karşısına çıkınca iyiden iyiye korkmaya başlar... her ne kadar hastalığın görüldüğü yaşları geçmiş olsa da babası ve ağabeyi gibi şizofren olduğunu düşünmeye başlar, tüm oklar o yönü göstermektedir... bir yandan da kendisine bir komplo kurulduğu aklına gelmekte ama bu durumda şizofreninin klasik belirtilerinden olduğu için olay iyice içinden çıkılmaz bir hale gelmektedir...

Daha fazla anlatmayacağım konu bu minvalde devam eder... hikayeyi sevdim, okurken keyif aldım ama kitabın yarısında olayı tahmin ettim ve benim tahmin ettiğim gibi çıktı ki tek olumsuz yön buydu... yazar gizlemeyi biraz daha başarabilseydi ve okuyucuyu şaşırtabilseydi mükemmel olacaktı... mesela ‘’Sil Baştan’’ romanının yazarı Ken Grimwood öyledir asla kitabın sonunu tahmin edemezsiniz ben onun gibi bekledim ama olmadı... yine de bu tip hikayelerden hoşlanıyorsanız arada okuyabilirsiniz....

Yazar:  Daniel Palmer
Çevirmen: Dilan Toplu
Sayfa Sayısı :452
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Koridor

Charlie Giles, kariyerinin zirvesinde bir yönetici. Kendisine şifreli notlar bıraktığını asla hatırlamıyor. Kimi öldüreceğini tek tek sıraladığı listeye ilk defa görmüşçesine bakıyor. Nasıl olur da en yakınındaki insanı bile öldürmek ister? Anlam veremediği bu şifreli notları kendisinin yazdığından emin. Gelebilecek tehlikelere karşı onu uyaran Anne Pedersen adında biriyle konuşuyor fakat kadının adı kayıtlarda yok. Ölmüş bir adam görüyor ancak polisi oraya götürdüğünde ceset ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan yok oluyor. İşler daha da çığırından çıkmaya başladığında Charlie, kardeşi ve babası gibi şizofren olduğunu düşünmeye başlıyor.

Kendisini durdurabilecek mi yoksa bu sonu olmayan akıl oyunlarına yenileri mi eklenecek? Çözebilmesi için halüsinasyonlar arasında tek bir gerçeğe ihtiyacı var ya da gerçeğe aykırı tek bir ayrıntıya.

''Umulmadık sürprizler ve zihninizi kurcalayacak oyunlarla dolu bir roman. Muhteşem bir yapıt."
Tess Gerritsen

"Daniel Palmer okuyucuyu can evinden vuracak bir kitapla karşımızda. Karakter tahlilleri enfes. Son sayfaya kadar bitmek bilmeyen bir heyecan dalgası ve zekice düşünülmüş bir olay örgüsü."
John Lescroart 

"Akıp giden bir konu, algılarınızı zorlayacak karakterler; net ve zekice kurgulanmış diyaloglar. Bir romandan başka ne beklersiniz? Çok yönlü bir yetenekten başlangıç vuruşu gibi bir ilk roman. Okuyucuyu daha da iştahlandıracak yazım tarzı ile tüylerinizi diken diken edecek bir okuma serüveni. Daniel Palmer, takip edilecek yazarlar arasındaki yerini bu kitapla perçinliyor."
Steve Berry

5 Kasım 2014 Çarşamba

SEZGİN KAYMAZ - Kısas

Sevinç Kuşları-2

Eğer tanrı varsa, umarım iyi bir mazereti vardır... Woody Allen

Sevinç Kuşları serisinin ilk kitabını bitirirken iyi ki seriymiş demiştim (ki ben serileri sevmem aslında) ve yanılmamışım hakikaten çok güzel bir ikinci roman bu, hatta ilkinden bile iyi denilebilir, neredeyse tüm romanı bir dejavu hissi ile okuyorsunuz ilk romandaki genel çerçeve birebir tekrar ediyor gibi ama bir yandan da başka şeyler anlatılıyor...

Bu kitapta da doktorlar, mafya babaları, polisler, hayat kadınları vs. var ama ana konu fuhuşa sürüklenmek için kaçırılan sokak çocukları ve onları kurtarmak için çabalayan bir avuç insanın hikayesi... ilk kitapta tema ‘’aşk’’ tı, bunda ise ‘’kötülük’’ ...

Kesif, buz gibi bir kötülük anlatılıyor baştan sona... isyan duygunuzun doruğa çıktığı epeyce bir bölüm var romanda ama başka biri yazsa tam bir yeraltı edebiyatı olabilecek kitap S. Kaymaz’ın müthiş yeteneği sayesinde zevkle okunur hale geliyor (tabii ben yeraltı edebiyatını çok sevmediğim için böyle söylüyorum yoksa bu türün tutkunları için sorun olmayabilir)... çocukların başına gelenler inanılmazdı ki tarih 1989, kötülüğün hiç hız kesmeyip geometrik olarak arttığı düşünüldüğünde günümüzde ne hale geldiğini kavramak hiç istemiyorum... bu arada çocuk esirgeme kurumunun koşullarını da anlatıyordu ki akla zarar...  

Tabii tüm hikaye bu kadar karamsar değil bir kere deli/dahi doktorumuz Veysel var o yetiyor zaten... Veysel, Dr. House’un daha insancıl, daha yufka yürekli hali gibi ama aynı kendini beğenmişlik, muhteşem deha ve sınırsız çılgınlık bunda da var... Veysel’in bir yandan tıpta çığır açan uygulamalarını izlerken bir yandan da önüne gelen tıp erbabını çılgına çevirmesini takip ediyoruz, süperdi...

Ben serinin son kitabını merakla beklemeye başladım bile size de kaçırmayın okuyun diyorum...

Koca Mesnevi’den tek bir kelimenin altını çizdi: ‘’Üzülme!’’
Sonra gitti.

Üzülme...
Üzülebilecek kadar güzel bir yüreğin varsa sevin.
Üzülme.


Yazar:  Sezgin Kaymaz
Sayfa Sayısı : 438
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : İletişim

"O kadar çirkin ve yassıydı ki, mecbur kalıyor, gözünün ötesiyle bakıyordun soytarıya. Zila'daki ışık aşkını falan görmeye başlıyordun. İnsan aşkını, muhabbet aşkını, temas, meşk, hayat, uyku aşkını falan. Gördüklerini görmeden bakıyordun mecbur, o zaman da Seher'i falan görüyordun; Seher'in rahmindeki İrfan aşkını, kalbindeki Berna aşkını, Berna'daki Veysel aşkını, Veysel'deki Bayram aşkını, Edip'teki Kenan aşkını, Hayri'deki Şengül Abla Yılgör Abi aşkını, Deccal'daki intikam aşkını, Uğur'daki Deccal aşkını, Gıyas'taki acı, Beyazıt'taki oğlan, Ayvaz'daki para, Sermiyan'daki nedâmet aşkını görüyordun..."

Sezgin Kaymaz'ın yazarlığını fantezi-korku bağlamında, metafizik-paranormal ilgiler ışığında ele alanlar oldu şimdiye kadar, onun mizahına tutulanlar, yerliliğine dikkat çekenler oldu. Bütün bunların içinde, aynı zamanda aşk anlatıyor o. Olmadık yerlerden çıkan, olmadık yerlerde biten, olmadık aşkları Kısas'ta aslında en çok kötülüğü anlatıyor. En kötüsünden kötülüğü Acımasızlığı, nefreti, intikamı Kötülük karşısında bilenen bir iyiliği, fedakârlığı ve işte aşkı "Sevinç Kuşları"nın ilkinde olduğu gibi, yine Deccal'in varlığıyla, onun hatırıyla Envai çeşit ürpertinin birbirine karıştığı bir roman.

1 Kasım 2014 Cumartesi

JOSÉ SARAMAGO - ÖLÜM BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Bu okuduğum ilk Saramago romanı ve çok beğendim... Öncelikle dili çok güzel, mizahi bir anlatımı var... ince ince bir alaydan herkes, her olgu payını alıyor... konu ölüm olunca da bu daha enteresan bir hal alıyor... yazılış olarak dikkati çeken bir diğer yön ise konuşma bölümlerinin belirtilmemiş olmasıydı... kitabı şöyle bir karıştırdığınızda bu romanda hiç konuşma yok galiba diye düşünüyorsunuz ne bir paragraf ne de tırnak içine alınmış cümleler var... tüm konuşmalar metin içinde yer alıyor ve zor bir stil olmasına rağmen ben çok rahat okudum hatta çok değişik geldi...

Konu bir yılbaşı günü artık kimsenin ölmemesi ile başlıyor, ilk başta bir mucize gibi görülse de olayın vahameti sonra ortaya çıkıyor... hızla artan yaşlı, ağır hasta, koma halindeki insanları nereye sığdırabileceklerini şaşırıyorlar... devlet, kilise, hayat sigorta şirketleri, ülkenin emeklilik sistemi, hastahaneler, yaşlı bakımevleri, cenaze hizmetlerinde çalışanlar olmak üzere herkesten itirazlar yükselmeye başlıyor ve işin içine bir de mafya girince olay daha da inanılmaz oluyor... yazar da tüm bu kurumlarla ve dolayısıyla insan  doğasıyla epeyce dalga geçiyor... bu durum 7 ay sonra sona eriyor ve ‘’ölüm’’ önemli bir değişiklikle yeniden sahne alıyor... ve bu kez de romanın sonuna kadar ölümün hikayesini (portekizcede ''ölüm'' ve ''kadın'' dişil edat aldığı için ölümü kadın olarak kurgulamış yazar) okuyoruz...

Netameli bir konuyu bu kadar güzel, akıcı ve espirili bir tarzda yazmak kolay olmasa gerek, yazarın başarısı da burada kendini gösteriyor... okuyun derim...

Yazar:  José Saramago
Çevirmen: Mehmet Necati Kutlu
Sayfa Sayısı : 208
Basım Yılı : 2013 (3. Baskı)
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayalkırıklığı ve kaosa bırakır.

İnsanların ölmemesi zamanın durduğu anlamına gelmemektedir, ezeli bir yaşlılıktır artık onları bekleyen. Hükümetten kiliseye, sağlık kurumlarından ailelere, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ancak ölüm, beklenmedik bir kimlikle ve umulmadık duygularla insanların arasına geri döner.

Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, çelişkili tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlikli bir biçimde işleyen José Saramago, geçici olanla ebedi olanı birbirinden ayıran kısa mesafenin meseli sayılacak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u, başladığı gibi bitiriyor: "Ertesi gün hiç kimse ölmedi."