23 Ocak 2014 Perşembe

YAŞAR KEMAL - KARINCANIN SU İÇTİĞİ

Bir Ada Hikayesi 2

Yaklaşık bir yıl önce burada serinin ilk kitabından okumaya ve yorumlamaya başlamıştım, kaldığım yerden devam ediyorum... ilk kitapta mübadeleden sonra bomboş kalan adaya istiklal madalyalı bir zabit, geçmişinden kaçarak yerleşiyor ve ilerde adanın dolmasını bekliyordu... bu kitapta ise adaya yerleşmeye gelen insanların öyküsüyle romana devam ediyoruz... öncelikle bu adaya mübadele sonucu Yunanistan’dan gelen göçmenler yerleştirilmek isteniyor ama onların bir çoğu bu cennet gibi adayı çok sevmelerine karşın çiftçi olduklarını adada tarım yapacak alan olmadığını düşünüp ayrılıyorlar... o sırada Anadolu ise savaştan çıkmanın etkisiyle oradan oraya savrulan bir sürü insanla dolu, aç bilaç kalmış, doğru düzgün kalacak yer bulamamış insanların bir kısmı mübadillerin yerine adaya yerleştiriliyor, bunların yanı sıra Girit göçmenlerinden bazıları da ada da kalmaya karar veriyor... buraya ilk yerleşen zabit Poyraz Musa, herkese yardım eli uzatıyor ve ada Poyraz Musa’nın adası olarak anılmaya başlıyor... adanın nüfusu giderek artarken gelen herkesin hikayesine de romanda yer veriliyor ve siz inanılmaz öykülerle karşılaşıyorsunuz... künyesi gönderilen oğullarını geri dönecek diye bekleyen annelerin, ayrıldıkları memleketlerini özleyen bir gün döneceklerini uman, bu duyguyla ayakta kalan göçmenlerin, denizdeki balığın yerini bir bakışta bulan balıkçıların, yeni filizlenen aşkların,  her dönemde çıkarı uğruna her türlü dolabı çeviren, herkesin ne olduğunu bildiği ama bir türlü engelleyemediği düzenbazların hikayesini bir çırpıda okuyorsunuz...

İlk kitapta olduğu gibi Sarıkamış’ta ölen binlerce askerden, Çanakkale savaşından, özetle savaş vahşetinden bu romanda da çokça bahsediliyor... bazı insanlar kendilerine savaşın bittiği söylenilmesine rağmen inanmıyorlar ve öyle olsa bile yenisi nasılsa çıkar diye düşünüyorlar... hayır bir daha savaş olmayacak denilirken nasıl olur diye akılları almıyor...

Cennet gibi adanın tasvirleri, binbir umut ve yardımla bir yerleşim inşa etme uğraşı, başa gelen tüm olumsuzluklara karşın iyi insanların olması ve çabası, hakikaten umudun varlığı bu seride en çok hoşuma giden şey... eğer bugüne kadar okumadıysanız sizde benim gibi geç de olsa başlayın ve mutlaka okuyun...

Yazar:  Yaşar Kemal   
Sayfa Sayısı : 520
Basım Yılı : 2012 (11. Baskı) / 2002 (1. Baskı)
Yayınevi : YKY


Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut, dörtlemenin baş kahramanıdır.

Karıncanın Su İçtiği, beklemenin ve sabrın romanıdır. Savaştan dönmeyen yakınlarını bekleyen kadınların, yurduna dönmeyi bekleyen sürgünlerin, denizi bekleyen balıkçıların, aşkı bekleyen yüreklerin sonsuz bir sabırla hayata duydukları inanç, adanın doğasına, insanlarına duyulan sevgiyle aydınlanır.

“Yaşar Kemal’in romanı vahşi ve muhteşem bir türküye benziyor. Güçlü, yalın ve insanı deli eden...”
Die Weltwoche, (İsviçre)
“Yaşar Kemal büyük bir yazardır. Onun eserlerini okumak, zengin kazanımlar sağlayan büyük bir serüvendir.”
Fönstet, (İsveç)
“Yaşar Kemal'in eseri, büyük bir tuval üzerinde her santimine ayrı titizlik gösterilerek hazırlanmış bir tablo gibidir.”
Paul Theroux, The New York Times, (A.B.D.)
“Çok büyük bir yazar.. Eserlerinin güzelliğine kapılıveriyor okur, bitirince şaşkınlık ve mutlulukla doluyor.”
Femme d’Aujourd’hui, (Fransa)
“Almanlar ister koşuklu yazsın ister düzyazıyla, yapıtları yüzeyin çok diplerinde katmanlar taşıyan derinlikli yazarlara ‘Dichter’ derler.... hiç kuşkusuz ‘Dichter’dir Yaşar Kemal.”
Güven Turan

10 Ocak 2014 Cuma

J. G. BALLARD - Öteki Dünya

Ballard’ın okuduğum ilk kitabı ‘’Öteki Dünya’’ geçen senenin öne çıkan romanlarından biri... yayınlanır yayınlanmaz okumaya karar vermiştim ama yeni yıla kısmet oldu... sayıları geometrik bir hızla artan AVM’ler, birçok insanın buralara bağımlı hale gelmesi, tüketimin giderek artması ve özendirilmesi günlük hayatımızda bir olgu olarak bulununca bu kitabı çok merak etmiştim...

Kitaba gelirsek hikaye İngiltere’nin varoş kasabalarında geçiyor... bir yanda insanların can sıkıntısı, bunu geçirmek için kendilerini tüketime yönlendirdikleri 24 saat açık çok büyük bir AVM diğer yanda ise spor karşılaşmaları (futbol, buz hokeyi gibi holiganların bol bol bulunduğu sporlar), spor taraftarlarının o kasabadaki Asyalı ailelere uyguladığı vahşet ve alışveriş ile bu holiganların davranışlarının birbirini beslemesi/desteklemesi şeklinde ortaya çıkan ‘’efektif delilik’’ de denilen bir durumu göz önüne seriyor...

Romandan bir alıntıyla devam edersem yazarın toplumun durumunu nasıl betimlediğini daha iyi görebiliriz...

‘’Bugün satın aldığımız şeylerin yarısı yetişkin oyuncaklarından başka bir şey değil. Tehlike, tüketiciliğin büyümeyi sürdürebilmek için faşizme benzer bir şeye gerek duyması. (...) Sıra sıra satış tezgahları, dümdüz uzanan koridorlar, tabelalar ve flamalar, tam bir tiyatro dekoru. (...) Parti nişanlarımız altın ve platin mağaza kartları. Biraz komik değil mi? Evet, fakat insanlar Nazileri de bir şaka sanmıştı. Tüketici toplumu bir tür yumuşak polis devletidir. Seçme şansımız var sanıyoruz, fakat aslında her şey zorunlu. Alışveriş etmeyi sürdürmek zorundayız, yoksa kentliliğimizi yitiririz. Tüketicilik, ancak faşizmin tatmin edebileceği dev bilinçaltı gereksinimler yaratıyor. Arada bir fark varsa, faşizm, tüketiciliğin efektif deliliği yeğlediği zaman aldığı biçimdir. Burada zaten görüyorsun bunu’’ (sf:114)  

Tüketimi körüklemenin toplumu yönetmek için bir araç olduğu ortada, bu romanda daha abartılmış bir hali distopik olarak kurgulanmış... her ne kadar ana fikre katılsam da bu kitabı sevdim diyemeyeceğim... akıcı bir dili var ama ben okumaktan hoşlanmadım... distopyayı sevmeme rağmen konuya kendimi kaptıramadım... ilginç bir kitaptı ama önerir miyim? açıkçası hayır...

Yazar:  J.G. Ballard     
Çevirmen:Süha Sertabiboğlu
Sayfa Sayısı : 296
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Sel

Her yerden görülen devasa kubbesiyle bir alışveriş merkezi, tüketim ve şiddetin hüküm sürdüğü bir taşra kasabası ve beklenmedik bir ölüm... 

Yaşadığı kasabanın alışveriş merkezinde öldürülen babasına yalnızca veda etmek için Brooklands'e giden işsiz reklamcı Richard Pearson; labirenti çağrıştıran alışveriş merkezinin, durmaksızın hareket eden yürüyen merdivenlerin, yirmi dört saat çalışan televizyonun ve ellerinde poşetlerle tüm vakitlerini burada geçiren insanların arkasında uğursuz bir şeyler gizlendiğine inanmaya başlayarak kalmaya karar verir. Mahkeme sürecindeki tuhaflıklarla birlikte babası ve kasaba sakinleriyle ilgili akıl almaz gerçeklerle yüzleşmeye başlayan Richard, görmezden gelmek ve dönmek, kalmak ve çözmek arasında bir seçim yapmak zorunda...

Son derece yozlaşmış ama bir o kadar da tanıdık bir modern dünya tasvirini en canlı ve korkunç biçimlerde ortaya koyma yeteneğiyle J. G. Ballard, Öteki Dünya'da artık hayatlarının her anında alışveriş yapıyorlarmış gibi görünen insanların hikayesini; halihazırda içinde bulunduğumuz sisteme çok yakın bir distopyanın sınırsız tüketiciliğini, fütürist bir tahayyül ve haklı bir öfkeyle anlatıyor.