23 Şubat 2014 Pazar

MARGARET ATWOOD - TUFAN ZAMANI

Bu roman bir bilim kurgu aynı zamanda bir distopya (yazarın tanımıyla üstopya), her iki türü de okumaktan çok hoşlanırım bu kitapta iyi bir örnek açıkçası... zaman belirtilmemiş ama insanoğlunun birçok türü yok ettiği, dünyayı yaşanmaz hale getirdiği ileri bir tarihte geçiyor... dünyaya büyük şirketler (özellikle ilaç şirketleri) ve onun polis gücü egemen, varoşlarda acımasız bir yaşam sürmekte, buna karşı çıkan çevreci aktivistlerde var ve bunlar yeni bir din çerçevesinde örgütlenmişler... bu din bir yanıyla günümüzdekilere benziyor bir yanıyla da çok farklı... bildiğimiz hayvan türlerinin neredeyse tamamı yok olmuş bunun yerine alakasız hayvanların birleşimi yeni hayvan türleri laboratuvarlarda oluşturulmuş, örneğin asyun denilen aslan ve koyun birleşimi otobur bir hayvan gibi... ölümsüzlük araştırmaları yapılıyor,  yeni çıkan ilaçlar haberleri olmadan insanlar üzerinde test ediliyor, insan genleri hayvanlara aktarılıyor, bir yandan da büyük ölçüde duygulardan arındırılmış yeni bir insan türü oluşturulmaya çalışıyor... bu keşmekeş yetmezmiş gibi bir salgın oluyor ve birkaç kişi hariç herkes ölüyor bir çeşit susuz tufan yaşanıyor... hayatta kalanların mücadelesi ile bu duruma nasıl gelindiğinin anlatıldığı bir öykü bu...

Bu konu insanın kötülüğü ve yeni bir insan türü oluşturma bağlamında bana ‘’Michel Houellebecq’in Temel Parçacıklar’’ kitabını anımsattı, tabii Atwood çok ayrı bir hikaye anlatıyor ama öz aynı... kitabı çok severek okudum yalnızca yeni bir din kavramının anlatıldığı bölümler bana hem fazla hem de gereksiz geldi... bunun dışında akıcı bir dille yazılmış ilginç bir roman bu, benim gibi bu tür kitaplara ilgi duyuyorsanız mutlaka okuyun...

Yazar:  Margaret Atwood     
Çevirmen: Dilek Şendil
Sayfa Sayısı : 516
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Doğan Kitap
Hayatın yok oluşuna kehanet gibi bir ağıt...

Bilim, din ve doğayı kaynaştıran bir din olan Tanrı’nın Bahçıvanları’nın önderi Âdem Bir, uzun süredir küresel bir salgını öngörüyordu. Bu felaket gerçekleşti ve insan yaşamı büyük ölçüde yok oldu.
İki kadın kurtuldu: Lüks bir seks kulübünde kapalı kalan genç dansçı Ren ile bir sağlık merkezine sığınan eski Bahçıvan Toby. Ya diğerleri? Ren’in biyo-sanatçı arkadaşı Amanda? Eko-savaşçı üvey babası Zeb? Eski sevgilisi Jimmy? Ya da belalı ÇilePatlarcılar?

Bir de, dünyanın egemeni olan Şirketlerin karanlık polis örgütü NaAşRobA.Ş. var...

Âdem Bir ve kuşatılmış takipçileri yeniden örgütlenirken, Ren ve Toby de kendilerini bitki ve hayvan yaşamı dahil hiçbir şeyin nereye varacağının bilinemediği, değişen bir dünyada bulacaklar.

“Atwood bize kendimizi nasıl göstereceğini biliyor, ama hayata tuttuğu ayna yansıtmaktan fazlasını yapıyor – bu ayna görüntüyü hem derinleştiren hem de bozan cıvalı aynalardan: insan doğasının derinliklerini ve muhtemel mutasyonlarını görmemizi sağlıyor.”
Jeanette Winterson

Margaret Atwood: (1939, Ottawa). Kanadalı şair, yazar, eleştirmen, denemeci, feminist ve çevre aktivisti. Özellikle “ütopya” ve “distopya” kavramlarını birleştirerek “üstopya” adını verdiği kendine özgü bilimkurgu türündeki romanlarıyla tanındı. Kör Suikastçi (Booker Ödülü, 2000), Damızlık Kızın Öyküsü ve Antilop ve Flurya gibi romanları Türkçede de yayımlandı.

7 Şubat 2014 Cuma

ANTTI TUOMAINEN - ŞİFACI

Bu kitabı iki sebepten almıştım biri bir kuzey ülkesi yazarı olması diğeri de tanıtımda Helsinki’nin anlatıldığı kısmın ilginç gelmesiydi... bir şehri yaşanmaz hale getiren olayı merak etmiştim, yoksa polisiyeden pek fazla şey beklemiyordum açıkçası... tanıtımda söylendiği gibi kimsenin aklına gelmeyecek bir olayı tasarlayan psikopat, bu olayı çözmeye çalışan muhteşem gazeteci, ‘’her sayfada kan kokusu almanıza neden olacak nefes kesici bir gerilim’’ çok abartılı bir söylem olmuş... gazetecinin yaptığı araştırmadan çok hayatı anlatılıyor, büyük gerilim denilen çıkar amaçlı cinayet çıkıyor... kadının şair kocası detektiflere taş çıkartacak şekilde çok kısa sürede olayı çözüyor... bu kadar ödülü nasıl almış, bir çok gazete neyi bu kadar övmüş hiç bilemedim...

Kitabın tek ilginç ve benimde merak ettiğim yanı şehrin ve dünyanın mahvolmasına neden olan bir çevre felaketi yaşanıyor olması, aslında yazar bunu anlatmak istemiş ama olmamış, dünyada savaşlara, büyük yıkımlara sebep olduğunu söylüyor ama çok belirsiz her şey, etrafından dolanıyor konunun dolayısıyla bunu doğru dürüst anlatamadığı için araya da ilgi çeksin diye bu polisiye olayı katmış gibi geldi bana...

Sonuç olarak gereksiz bir kitap bu, okumak için boşuna zahmet etmeyin...

Yazar: Antti Tuomainen     
Çevirmen: Gizem Yanbolluoğlu
Sayfa Sayısı : 288
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Koridor

2011 En İyi Fin Polisiye Roman Ödülü

"Yılın en iyi on polisiye romanından biri" Crime Fiction Lover

26 ülkede yayınlandı

Ülkenin en ünlü ve en zengin ailelerinin nasıl birden ortadan kaybolduğuyla ilgili bir haber üzerinde çalışan gazeteci Johanna, kimsenin aklına bile gelmeyecek bir planı devreye sokmak üzere olan bir adamın, ya da herkesin bildiği ismiyle Şifacı'nın kara listesinde artık ilk sıradadır.

Johanna kaybolalı 24 saat olmuştur. Kocası Tapani'ye bıraktığı son şey ise yanlışlıkla kaydettiği bir telefon görüşmesidir. Dünyanın unuttuğu bir şair olan Tapani, Noel'den iki gün önce hayatın cehenneme döndüğü, metro tünellerinin sele kapıldığı, terk edilmiş araçların sokaklarda alevler içinde kaldığı Helsinki'de hem hayatta kalmaya çalışan çok az insandan biri olacak, hem de umutsuzca kaybettiği karısının izlerini kendisine bırakılan ipuçlarıyla arayacaktı. 

"Sade bir dille yazılmış, bir o kadar şaşırtmacalı ve beklenmedik bir anda yumruk kadar sert. Daha önce okuduklarınıza hiç benzemiyor." 
-The Sunday Telegraph, (İngiltere)-

"Tuomainen'in konuyla bütünleşmiş eşsiz üslubu önemli bir soruyla zihninizi kurcalıyor: Kanun ve düzen yerle bir olduğunda umut ışığını nerede arardınız?" 
-Financial Times, (İngiltere)-

"Her sayfada kan kokusu almanıza neden olacak nefes kesici bir gerilim. Son sayfaya gelmeden gözlerinize uyku girmeyecek." 
-Turun Sanomat, (Finlandiya)-

"Kıyameti andıran bir zaman diliminde derine gömülü sırların birer birer ortaya çıktığı bu kitap, size her anını ürpertiyle hatırlayacağınız bir okuma deneyimi sunuyor. 2011 yılının en iyi cinayet romanı seçilse de şiirsel-politik bir kisveye bürünmüş bir psikolojik gerilim romanı." 
-Berlingske, (Danimarka)-

"Karanlık bir atmosfer ve hiç bitmeyen bir yağmurun hakim olduğu mükemmel bir gerilim romanı." 
-Le Courier de l'ouest, (Fransa)-

"İskandinav gerilim romanı okurlarına güzel haber! Toumainen En İyi Fin Polisiye Roman Ödülü aldı ve 26 ülkede yayınlandı. İyi bir romandan da bu beklenir."
-Library Journal, (Amerika)-

"Diyaloglar, karakterler ve olay örgüsü öyle iyi işlenmiş ki bir kez okumaya başladınız mı soluğu son sayfada alacaksınız." 
-Neoluxor, (Czech Republic)-

"Antti Tuomainen cesaret isteyen bir konuyu zarif ve kusursuz bir üslupla işlemiş." 
-Kurier, (Avusturya)-

"Antti Toumainen büyüleyici ve dehşet dolu bir gerilimi dedektif hikayesi ile bütünleştirerek ortaya başarılı bir iş çıkarıyor." 
-Westdeutscher Zeitung, (Almanya)-

4 Şubat 2014 Salı

ERENDİZ ATASÜ - DÜN VE FERDA

E. Atasü bu romanında; hayatının her döneminde ayrıcalıklı bir konum, bir odak peşindeki bir kadının yaşamını ve ülkenin 1970’den bu yana siyasi panoramasını anlatıyor... her ne kadar yazar hayatının son döneminde önceki prensiplerine tam tersi bir davranış sergileyen bir kadının (bir döneğin) irdelemesini yapıyorsa da Ferda’nın durumu bundan daha basit... yeniden etkin olmaya çalışıyor, bunu yapabileceği istikamette ilerliyor...

Şöyle ki; Ferda gençliğinde sosyalist olsa ve hayatının büyük bölümünde böyle kalsa da bunu güç/ayrıcalıklı konum için yapıyor kendisi farkında olsa da olmasa da... 60 yaşına geldiğinde birden bire sermayeden yana olması da yine aynı etkinin sonucu, rüzgar bu sefer bu yönden esiyor o da uyuyor... devir başka bir devir şimdi...Ferda’nın en iyi yanı her ihtiyacı olduğunda temiz bir sayfa açıp yeniden başlayabilmesi, geçişler acısız olmuyor (zaman zaman depresyona giriyor) belki ama bir şekilde bunu başarıyor... 

Romanın değişik yanı ise karakterlerin birbirini ve yazarı eleştirdiği bölümlerdi ki bu çok hoşuma gitti... Türkiye’de solun durumu ile bugün geldiğimiz noktanın karşılaştırılması ve Almanya’da Duvar yıkıldıktan sonra olanların anlatıldığı bölümler çok iyiydi... ana-kız, karı-koca ilişkileri açısından da etkileyiciydi... yazarın eczacı olması nedeniyle sağlık sistemindeki uygulamalar, yanlışlar, yapılmak istenenlerde oldukça detaylı anlatılıyordu...

Özetle çok katmanlı, değişik, güzel bir kitaptı ben çok sevdim... okumanızı öneririm...

Yazar:  Erendiz Atasü     
Sayfa Sayısı : 216
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Can

Niye hüzünlenirdi? Oğlu için mi? Selim Beyazıt'ın hayali düşüyor hatıraların üstüne... Hüzün, Kâzım hocaya yabancıydı. Yoksa değil miydi? Kapalı pencereler... Ferda'nın yüzüne kapanmış... Bina onu dışlıyor... Bir zamanlar dışladığı mazi, şimdi Ferda'yı dışlıyor...

Erendiz Atasü'nün yeni romanı Dün ve Ferda, 60'lı yıllardan bugüne uzanan bir dönemi mercek altına alıyor. İlk sayfalarda karşımıza mezuniyetinin verdiği özgürlük sevinciyle havalara uçar bir halde çıkan Ferda, romanımızın ana kahramanı. Atasü, onu yalnızca usta bir romancı kimliğiyle değil, bir toplumbilimci, bir psikolog gözüyle de inceliyor. Aşkları, cinselliği, üniversiteye başlar başlamaz karşılaştığı politik ortam karşısındaki tutumu, sol düşünceye bakışı, tartışmaları, gördüğü baskı ve işkenceyi etraflıca, yaşamı boyunca çevresinde yer almış başka karakterlerle birlikte anlatıyor.

Dün ve Ferda, sol hareketin 90'lara kadar yaşadığı deneyimi ve sonuçlarını tartışması bakımından da üzerinde çokça konuşulacak bir roman.

1 Şubat 2014 Cumartesi

AYFER TUNÇ - DÜNYA AĞRISI

Hemen ilk cümlede yazayım muhteşem bir roman bu, alın ve gecikmeden okuyun çok memnun kalacaksınız...

Ayfer Tunç’un ilk kitabı ‘’Saklı’’yı okumuştum yıllar yıllar önce şimdi sonuncusunu okumak biraz değişik hissettirdi ama fazlasıyla değdi hatta daha önce elime alıp baktığım ama satın almadığım diğer romanlarını niye okumamışım diye de epeyce utandım... neyse geç değil henüz, diğerlerinden de okuyacağım...

Gelelim romana; birkaç kitapta rastladığım şöyle bir cümle vardı ‘’Dünya başka bir paralel evrenin cehennemidir’’ bu lafa inanmaya başladım, durup düşündüğünüzde ciddi ciddi olabilir diyorsunuz... birde bu cehennemi kendi içinde yaşayan insanlar var hayata tutunamayan veya bunu istemeyen insanlar... oysa ki genetik kod hayatı ne olursa olsun sürdürmeye programlı... bazı ruhlar bunu başaramıyor, hayat onlara çok anlamsız geliyor... birde toplumsal cinnetler var tabii, yazar tüm roman boyunca bunu da yüzünüze çarpıyor, ben o yüzden başka bir evrenin cehennemidir lafını hatırladım...

Hikaye, hayatı bir türlü anlamlandıramayan iki kişinin -Mürşit ve Madenci- üzerinden gidiyor ama toplumsal olaylar da sizi irkiltiyor ve unutmanın şans mı ceza mı olduğuna karar veremiyorsunuz... 
  
Son olarak konu karamsar görünmesine karşın hiç sıkılmıyorsunuz çok akıcı bir anlatımı duru bir dili var... mutlaka okuyun ve ‘’insan bir uçurumdur’’ lafını durup durup düşünün...

Okuduğum kitaplarda sevdiğim paragrafları bazen buraya yazıyorum bu romanda o kadar çok bölümü sevdim ki yazmaya kalksam neredeyse tüm romanı buraya geçirmem gerekir, epeyce uğraşarak birkaç tanesini seçtim umarım beğenirsiniz...

Gidecekler. Kız evlatlar gider, özgür değildirler, asla olmazlar ama yine de giderler, bir kafesten başka bir kafese. Erkek evlatlar kalır, evlerin özgür demirbaşlarıdır onlar.
Babasına, gitmek isteyen asıl benim diyemedi; başka bir kafese değil ama bu kafesten sonsuzluğa gitmek istiyorum.
Gidemedi sonsuzluk içinde kaldı.(sf:19)

‘’Yaşamanın bir sebebi yok,’’ dedi Mürşit. ‘’Sebebi biz uyduruyoruz. Yaşamak bu demek, hayat denen bu şeyi sürdürebilmek için sebep yaratmak.’’
‘’Yani aslında bir anlamı yok diyorsun.’’
‘’Aslında hayat diye bir şey yok diyorum. Bizim hayat dediğimiz bir şey var.’’(sf:105)

‘’Belki de pes etmiştir,’’ dedi Mürşit. ‘’Hayat dediğin dünya üzerinde bir arayış. İnsan ne aradığını da bilmiyor işin kötüsü.. bulsan da bir bulmasan da. Belki pes etmen en iyisidir.’’ (sf:181)

Pek çok şeyden acı duyuyor.
Oysa acı duymamak için hayatını bu hale getirmişti. Cumhur’u ve günahını bu yüzden hafızasının dehlizlerine gömmüştü.
Hayatın bir anlamı yoktur ama yaşamak hayata bir anlam verme uğraşıdır. Anlamın tasarlandığı kadar anlamlı olması da şart değildir diye düşünüyor şimdi. son nefesinde söyleyecek bir sözün olsun yeter. İyi bir hayatım oldu de veya şu kahpe dünya da bunca yıl yaşadım bir iyi gün görmedim. (sf:248)

Yazar:  Ayfer Tunç     
Sayfa Sayısı : 336
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Can

"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."
Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda.
Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkârlaşan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbul'da bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci'de buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor.
Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikâyeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor.
Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk. 

Böyle bir şehirde sır saklamanın imkânsız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim.