29 Mart 2014 Cumartesi

VIRGINIA WOOLF - Mrs. Dalloway

Bir haftadır bu romanı okuyorum ve kitap hepi topu ikiyüz sayfa, aslında okumuyorum bitirmeye çalışıyorum ifadesi daha doğru olur... Woolf’un okumasının zor olduğunu biliyordum ama bu kadar sıkıcı bir romanla karşılaşacağımı da düşünmemiştim açıkçası... ne F.Kafka’da ne T.Mann’da bu kadar zorlanmıştım... 

Yazar kendi kafasındaki gelgitleri Clarissa üzerinden romana aktarmış gibi görünüyor... kendine ait zorlukları örneğin eşcinsellik, kadınların meslek sahibi olmalarına ilişkin kısıtlamalar gibi konuları anlatıyor ama sanki bir fırça darbesi vurur gibi belli belirsiz, siz cımbızla ayıklar gibi içinden çıkarmaya çalışıyorsunuz, onun yerine romanda uzun uzun davet hazırlıkları, çiçeklerin nasıl olacağı, kraliçenin arabasının nereden nereye gittiği gibi cümleler ağır basıyor... toplumu, savaşı eleştiren bir roman olduğu ifade ediliyor ama Septimus karakteri (ki romanın tek iyi yanı Septimus ve karısının anlatıldığı bölümlerdi) dışında bu pek anlaşılamıyordu... aklımda tek kalan ‘’zayıf olmayan ama desteğe ihtiyacı olan’’ (tırnak içindeki bölümler yazara ait), ne istediğini hem bilen hem bilmeyen mutsuz bir kadının ve çevresinin kasvetli hikayesi oldu... yalnızca Septimus’un dramı çok gerçek ve etkileyiciydi ama o da romanın bütünü içinde o kadar boğuluyordu ki içinden ayıklamak çok zordu... sonuç olarak ben bu romanı hiç sevmedim, belki bana uymadı ama durum bu...

Yazar:  Virginia Woolf     
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı : 208
Basım Yılı : 2013 (3. Baskı)
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Londra. Sıcak bir yaz günü Clarissa Dalloway o akşam vereceği büyük partiye hazırlanmaktadır. Aynı gün Hindistan'dan beklenmedik bir ziyaretçi gelir: İlk aşkı Peter Walsh. Onun bu apansız gelişi uzak bir geçmişin anılarını, eski arkadaşlıkları ve Clarissa'nın gençliğinde yaptığı tercihleri canlandırır zihninde. Bütün yaşamı, ilişkileri ve sıradan, tekdüze evliliğine götüren olaylar bir bir geçer gözlerinin önünden.

Clarissa çevresinde sürüp giden hayata ve o hayatın içindeki sayısız insana odaklanırken, yazar da çeşitli karakterler arasında gidip gelir ve onların yaşadıklarını Mrs. Dalloway'in akıp giden gününün içine yerleştirir. Virginia Woolf, 'Clarissa Dalloway'in hayatında bir gün' ü, en yetkin temsilcisi olduğu bilinçakışı tekniğiyle anlattığı bu romanında, erkekle kadın ve iki kadın arasındaki ilişkilere de bir pencere açıyor; karakterlerin her birinin iç dünyasına okuru da dahil ediyor; geçmişe ait benzersiz ama acı veren imgeleri bugünün imgelerine katıyor, toplumun dayattıklarının altında boğulan arzuları incelikle işliyor. Hayatı ve dış dünyayı her bir karakterinin gözünden ve zihninden muhteşem bir çözümlemeyle sunarken, zamanının ruhunu da başarıyla yansıtıyor.

Mrs. Dalloway, Türkiye'de ilk yayımlanışından 35 yıl sonra İlknur Özdemir'in çevirisiyle yeniden okurlarıyla buluşuyor.

20 Mart 2014 Perşembe

NERMİN YILDIRIM - Saklı Bahçeler Haritası

Bu roman geçen senenin öne çıkan kitaplarından, daha önce bu yazardan okumamıştım ama hem konusu ilgimi çekti hemde ‘’Sabit Fikir’’in 2013’ün en iyi 50 kitabı listesinde rastlayınca okumaya karar verdim... ve iyi ki okumuşum, çok güzel bir roman bu... bir kere kitabın neredeyse tamamı iki kişinin birbirine yazdığı mektuplardan oluşuyor... mektup yazmanın /okumanın ne kadar güzel olduğunu hatırladım ve mektupları unuttuğumuza (şimdi ki dijital gençliğin hiç bilmemesine) o kadar hayıflandım ki anlatamam... üstelik romandaki mektuplar eski, yazılalı yarım yüzyıldan fazla olmuş kağıtları sararmış, mürekkepleri solmuş, bir başka devre aitler.. bu şekli yanı ama bu bile benim için yeterli oldu romanı sevmek için... oysa ki içeriği daha etkileyici...

Suad ve Behiye olaydan olaya duygudan duyguya savrulan iki insan, birbirlerinden ayrılalı 27 sene olmuş biri İstanbul’da biri Berlin’de yaşıyor, bunca aradan sonra mektuplaşmaya, aralarında yarım kalmış hesapları kapatmaya ve başlarından geçeni anlatmaya başlıyorlar... diğer yanda ise bu eski mektuplar günümüzde bir yayınevinin genel yayın yönetmeninin masasına gizlice konuluyor... hem mektuplardaki olağanüstü hikayeyi takip ediyor hemde yayın yönetmeninin bunlar bana niye geliyor benimle ne alakası var sorularını ve bu gizemi çözmesini heyecanla takip ediyorsunuz...

Mektuplarda ayrıca 20. yüzyılın ilk yarısında hem dünyada hemde ülkede yaşanan toplumsal olaylar da anlatılıyor aşk, aile, dostluk, ihanet de... iyi saatte olsunlara karışmış bir eski zaman Kalfa’sı da var, dünyadaki tüm devrimci olaylara destek çıkan örgütlerde...

Velhasıl elinizden bırakamayacağınız bir roman olmuş, süpriz sonu da cabası... mutlaka okuyun...

Kitaptan bir alıntı;

''Hayat varsa acı hep olacak Behiye. Sadece yaşayanlar acı çeker yeryüzünde. Nerede olurlarsa olsunlar, kim olurlarsa olsunlar. Acı dediğin, üzerimize geçirdiğimiz kırk yıllık hırkalara benzer. Kimse beğenmez ama üşüyen herkes uysalca giyer. Ve hayat, benim bildiğim en soğuk yer. Hepimiz üşümeye içimizden başlıyoruz. Derinlerden, çukur gibi, kuyu gibi, yürek gibi bir yerden. Bir elma neresinden başlarsa çürümeye işte tam oramızdan buz gibi üşüyoruz. Farkına dahi varmadan aynı kadere sürükleniyor, aynı yazgıya kilitleniyoruz.''

Yazar:  Nermin Yıldırım     
Sayfa Sayısı : 368
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Doğan Kitap

Nermin Yıldırım, kaybolmuşlara, hayattan ne istediğini unutmuşlara ve çıkış aramaktan yorulmuşlara eşsiz bir harita sunuyor.

“Masumiyet çoktan terk ettiğimiz bir şehir, sadece çocukların bildiği eski bir şiir...”

1960’larda kaleme alınmış esrarengiz mektuplar almaya başlayan Rıdvan, mektupların anlattığı sıra dışı ihanet hikâyesinin peşine düşerek, geçmişten bugüne uzanan sancılı bir sırrı çözmeye koyulur. Parçalar birleştikçe “bütün” tekinsizleşecek; Rıdvan, yaklaşmaktan korktuğu kadim kavşağa doğru sürüklenecektir.

Saklı Bahçeler Haritası ile okuru aklın ve kalbin karanlık dehlizlerinde dolaştıran Nermin Yıldırım, kaybolmuşlara, hayattan ne istediğini unutmuşlara ve çıkış aramaktan yorulmuşlara eşsiz bir harita sunuyor.

“İnsanın karakteri, bir ülkenin ve bir çağın tarihiyle iç içe geçtiğinde hayatlar kolay savrulur. Birindeki değişim, diğerindeki değişimin habercisidir. Yarın ne olacağını kim bilebilir?
Has bir dile yaslanan Nermin Yıldırım, insanın ruh haritası ile toplumun ruh haritasının kesiştiği yerde, edebiyatın güçlü haritasını çıkarıyor ve orada herkese yeni bir kader çiziyor.”
Burhan Sönmez

17 Mart 2014 Pazartesi

MİNE G. KIRIKKANAT - BİR HIRİSTİYAN MASALI

Mine Kırıkkanat’ın daha önce ‘’Destina’’ romanını okumuş ve çok beğenmiştim, gazeteci olarak da yazılarını çok sever ve takip ederim dolayısıyla son kitabını da görür görmez  aldım... bu sefer ki kitap bir inceleme ‘’Papalığın’’ kuruluşunda dönen dolapları anlatıyor... yazarın çok duru bir dili var, merakınızı tetikte tutarak sürükleyici bir anlatımla kitabın sonuna kadar gitmenizi sağlıyor... ortaçağ’ın din dogmalarını, güç ve servet için din kisvesi altında yapılan savaşları ve en önemlisi yine güç için odağında Roma İmparatoru I.Kostantin’nin vasiyetinin bulunduğu söylenilen bir sahteliği ortaya koyuyor... Vasiyetin sahteliği bunca yüzyıl sonra kanıtlanmasına rağmen hala Avrupa’da –işlerine gelmediği için- pek fazla dillendirilmediğini belirtiyor yazar...

Umberto Eco’nun ‘’Gülün Adı’’ romanını okumuş olanlarınız bu kitapta anlatılan birçok şeye aşina hissedeceksiniz... zaten Kırıkkanat’da Eco’nun romanından epeyce bahsediyor... sonuç olarak ilginç bir kitap bu okumanızı öneririm...

Yazar:  Mine G. Kırıkkanat     
Sayfa Sayısı : 188
Basım Yılı : 2014
Yayınevi :Kırmızı Kedi

Papalık makamı ve devletinin kurucu yasası, Vatikan'ın gizli arşivlerinde "Donatio Constantini" başlığıyla yer alan Büyük Konstantin'in vasiyet belgesi, dünya tarihinin en büyük sahtekârlığı, Avrupa'yı Asya'dan ayıran siyasal oluşumun temel yalanıdır.

Böyle bir vasiyet yoktur. Papalık devleti bir tezgahtır ve Papa'ların ne ruhani, ne de siyasal meşruiyeti vardır. Büyük Konstantin'e atfedilen sahte vasiyet, Hıristiyan dünyaya önderlik ve devletler üstü yetki makamını, Konstantinopolis'ten Roma'ya kaydırmaya yaramıştır.

Bir Hıristiyan Masalı, 1684 yıl önce dünyanın merkezi İstanbul'a karşı kurulan çokuluslu komplonun, polisiye tadında tarihidir. İstanbul, 1123 yıl süreyle Roma İmparatorluğu'nun başkentiydi. Sadece 561 yıldır bizim mülkümüz. Geçmişini doğru okuyamazsak, geleceğini çaldırabileceğimiz bir mücevher. 

Çünkü komplo baki…

Komplocular, pusuda.

9 Mart 2014 Pazar

JAMES S. A. COREY - CALIBAN’IN SAVAŞI

ENGİNLİK SERİSİ 2. KİTAP

Serinin ilk kitabı ‘’Leviathan Uyanıyor’’ harikaydı, ikinci kitap da aynı sürükleyicilikte devam ediyor... ilk kitapta Dünya, Mars, Kuşaklı insan ırkı ve uzaylı bir yaşam formu arasındaki mücadeleyi soluksuz okumuştum... bu romanda ise insanlar kendi çekişmeleri, çıkar savaşları ve evrene hakim olma isteklerinin yanı sıra birde bu uzaylı protomolekülü ele geçirip onu kullanma yönünde hareket ediyorlar... bu kitapta da bir ölüm kalım mücadelesi veriliyor ama ilk kitaptan farklı olarak bu kez olayın siyasi boyutuna daha çok yer verilmiş... Marslı ve Dünyalı siyasilerin başlarına gelen beklenmedik hadiseleri yönetme ve yönlendirme çabaları detaylı olarak anlatılıyor... insan ırkına yönelik çok ciddi bir tehdit olmasına karşın evreni yönetenlerin sadece çıkar hesabı yapıp durumu ‘’oyun’’ olarak nitelemeleri çok ilginçti... neyse ki aklı selime sahip insanlarda var onlar sayesinde durumu kurtarmaya çalışıyorlar... 

Bu romanda güzel ve okurken size bir film gibi geliyor, gözünüzün önünde canlanıyor tüm olaylar... ben ilk kitabı daha çok sevdiysem de serinin devamı için bunu da okumadan geçmek olmaz ve sanırım üçüncü kitap çok daha heyecanlı olacak okumaya devam edin...

Yazar:  James S. A. Corey     
Çevirmen:Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı : 552
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İthaki

YALNIZ DEĞİLİZ…
“Eğer müthiş karakterler içeren ve gerçek uzayda geçen bilimkurguları seviyorsanız, buna bayılacaksınız.”   -Jo Walton -
Dış gezegenlerin tahıl ambarı Ganymede’de bir Mars donanma piyadesi tüm müfrezesinin canavarımsı bir süper asker tarafından katledilmesine tanık olur. Dünya’da yüksek mevkiden bir siyasetçi gezegenlerarası bir savaşın çıkmaması için uğraşmaktadır. Ve uzaylı bir protomolekül Venüs’ü işgal ederek gezegende muazzam ve gizemli değişimlere yol açarken bir yandan da güneş sistemine yayılma tehdidinde bulunmaktadır.
Uzayın uçsuz bucaksız boşluğundaysa James Holden ile Rocinante’nin mürettebatı Dış Gezegenler İttifakı adına huzuru sağlamaktadırlar. Onlar savaşın pençesindeki Ganymede’de  kızını bulması için bir bilim adamına yardım etmeyi kabul ettiklerinde insanlığın geleceği, tek bir geminin çoktan başlamış olabilecek bir uzaylı istilasını engelleyip engelleyemeyeceğine bağlı.

5 Mart 2014 Çarşamba

SEZGİN KAYMAZ - Deccal’in Hatırı

Sevinç Kuşları-1


‘’Kün’’ romanından sonra bir S. Kaymaz hayranı olarak son kitabı çıkar çıkmaz hemen aldım (ki elimde okunmayı bekleyenler arasında ‘’Kaptanın Teknesi’’ romanı dururken) ve yine muhteşem bir roman, muhteşem bir anlatı... hikaye o kadar güzel ki elinizden hiç bırakmadan okumak istiyorsunuz ama ben bitmesin diye azar azar okudum, ne kadar uzun zamana okursam o kadar içinde kalırım diye... 

Kitapta çok sayıda karakter var; doktorlar, hayat kadınları, eşcinseller, polisler, mafya babaları, rantiyeler, işkenceyle öldürülen kadınlar, annesinin karnında sakat bırakılan bebekler... hikaye içinden başka hikaye çıkıyor hepsi dönüp dönüp bir birine bağlanıyor... konu ise ‘’AŞK’’...hani denir ya aşk kendinizle ilgili bir durumdur karşınızdaki kişiye bağlı değildir tam da böyle anlatılıyor işte...

S.Kaymaz’ın okuduğum diğer kitaplarından farklı olarak bunda fantastik öğe pek yok ama onun yerine çılgın/dahi doktor Veysel var, bayıldım resmen... birde yazar aslında üzücü, karamsar hikayelerden bahsediyor ama nasıl yapıyorsa bir neşe tonlaması katıyor ve siz bu nedenle sonunun iyiye bağlanacağını düşünüyorsunuz en çıkmaz sokakta bile... ve öyle de oluyor nitekim... dolayısıyla ben daha fazla uzatmayayım sizde vakit geçirmeden okuyun... ve eminim iyi ki de seri bir kitapmış diye düşüneceksiniz tıpkı benim gibi...

Son bir not; kitapta tapaj hataları var (isimler karışıyor), Behlül’ün Tombalası öyküsünde sağ el / sol el karışmış gibi geldi bana... elimdeki ilk baskı olduğu için olabilir ama editör bir kez daha gözden geçirse iyi olur... 

Yazar:  Sezgin Kaymaz     
Sayfa Sayısı : 429
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : İletişim


“Bir çift ölü göz gözlerinin içine dikilmiş, öbür dünyadan buna bakıyordu sanki. Ve ne kadar kibar konuşuyordu ölü. Kılığına bak, ya otopark değnekçisi ya durak kâhyasıdır derdin; yüzüne bak, melek midir nedir; gözüne bak, ölmüş de haberi yok yazık; hiçbir yerine bakmadan sırf dinle, haber spikeri. Ve de ne kadar âşinâ geliyordu Allah’ım. Ve maalesef nasıl da ürpertiyordu.”
Deccal olmak, melek olmak… Ölü olmak, diri olmak… Hasta olmak, sağlıklı olmak… Erkek olmak, kadın olmak, eşcinsel olmak, başka cins olmak… (Bir de “cins” olmak var tabii, o ayrı!) O kadar ayrılar, o kadar başkalar mı gerçekten? Bir bakın, bir düşünün bakalım.
Sezgin Kaymaz, hem tiryakilerine alıştıkları lezzeti hep yeniden sunan, hem de hep yeni sulara açılan bir yazar. Tekinsizliğin, şiddetin, “kötülüğün”, olağanüstünün ve gündeliğin içinden hep sevinç kuşlarını havalandıran bir yazar, aynı zamanda…
Deccal’in Hatırı’nda sevinç kuşları, koma halinin, manyak doktorların, mafyacıların, polisçilik oynayan polislerin, lubunyaların, haris rantiyelerin ve tabii her zaman olduğu gibi, garibanların arasından havalanıyor.