29 Mayıs 2014 Perşembe

ALEXANDRE DUMAS fils - KAMELYALI KADIN

Arada klasik eserlerden okumak istiyorum hatta bazen ikinci kez okumak... bu roman da 1848 yılında yazılmış, oğul  A. Dumas tarafından, bende bunu kitabı elime alınca fark ettim... çeviriyi yapan Tahsin Yücel sunuş yazısında baba ve oğul Dumas’ların romanları bugünde okunur sevilir ama bu romanlarının yazınsal değerinden değil, anlattıkları serüvenlerin sürükleyiciliğinden kaynaklanır diye belirtmektedir... aynı şekilde ‘’Kamelyalı Kadın’’ın da çekiciliğini sürdürdüğünü ama bunun da büyük bir roman olmasından çok dönemini iyi anlatması, süsten uzak, yalın, içten anlatımı ve karakterlerinin sevgi ve özverisi sonucu olduğunu söylüyor...

Ben de hem hikayeyi hemde anlatımı çok sevdim... usul usul anlatıyor yazar sizde kapılıp okuyorsunuz... konu ise basit aslında, yüksek sosyetedeki bir çok erkeğin metresi konumundaki güzel ve etkileyici bir kadının, genç bir adama olan aşkını anlatıyor... aşkları karşılıklı olsa da toplumdaki konumları onları fazlasıyla zorluyor ve hikaye bu minvalde devam ediyor... yazar karakterlerin duygularını/davranışlarını o kadar güzel anlatıyordu ki Verdi’nin ünlü La Traviata operasına ilham kaynağı olması bana şaşırtıcı gelmedi...

Benim gibi klasiklere meraklı iseniz okuyun derim...

Yazar:  Alexandre Dumas fils
Çevirmen: Tahsin Yücel
Sayfa Sayısı : 240
Basım Yılı : 2011(4. Baskı), 1963 (İlk Basım)
Yayınevi : T. İş Bankası

Alexandre Dumas fils (1824-1895); Henüz 24 yaşında yayımladığı Kamelyalı Kadın’ın (1848) içtenliğiyle tüm zamanların en tanınan aşk romanlarından birini imza atmakla kalmamış; Verdi’nin La Traviata (1853) operasından günümüze, gerek sanatı gerekse hayatı etkilemeyi sürdürmüştür.

Tahsin Yücel (1933); Dergilerde ilk ürünlerinin yayımlandığı 1950’den günümüze, edebiyatımızın son elli yılına damga vuran en önemli ustalarındandır. Gerek öykü ve roman, gerekse deneme ve eleştirel çalışmalarıyla ufuk açan bu önemli yazarın Balzac’tan Flaubert’e, Gide’den Camus’ye çeviri edebiyatımıza katkılarıysa, 80 kitabı aşmaktadır.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

ATIQ RAHIMI - SABIR TAŞI

Atiq Rahimi Kabil doğumlu bir yazar, Afganistan-Sovyetler Birliği savaşı sırasında ülkeden ayrılıyor, 1984 yılından bu yana Fransa’da yaşıyor... ‘’Sabır Taşı’’ romanı ile 2008 yılında ‘’Goncourt’’ ödülünü alan yazar, bu hikayede ülkesindeki cehennemi bir kadının gözünden inanılmaz bir biçimde anlatıyor... biz Doğu toplumları kadını baskılayarak, birey olarak saymayarak kendi kendimizi imha ediyoruz aslında... çünkü kadının açmazı dönüp dolaşıp erkeğinde sorununun başlıca kaynağı oluyor...

Afgan romanları hep çok çarpıcı oluyor, bu hikaye de öyle... tüm konu bir odada komaya girmiş kocasının başucunda bekleyen kadının hayatı boyunca biriktirdiği sırlarını öfkeyle kocasına anlatmasıyla geçiyor... daha önce doğru düzgün hiç konuşmamış olan karı koca bir monolog şeklinde olsa da konuşmuş oluyorlar bir şekilde... ve kadın kocasını sabır taşı yerine koyuyor, anlattıkça anlatıyor ve ferahlıyor... ülkenin durumu, devam eden savaşta bu öykünün cabası...

Çok etkileyici bir roman bu, kaçırmayın...


Yazar:  Atiq Rahimi
Çevirmen: Volkan Yalçıntoklu
Sayfa Sayısı : 104
Basım Yılı : 2010
Yayınevi : Can

Afganistan'da bir evde, basit bir döşek. Döşeğin üzerinde, gözleri açık ama bilinçsiz yatan bir erkek.
Erkeğin başucunda, dua edip tespih çekerek onunla ilgilenen karısı. Dışarıda, sürüp giden savaş.
Kocasının tepkisizliğini fırsat bilen kadının, o güne kadar hep bastırmak zorunda kaldığı kadınlık duygularını, üzüntüsünü, kaygısını, öfkesini ilk kez dışa vuruşu...
Kocasını, sonunda çatlamasını beklediği sabır taşına dönüştürmesi...

Atiq Rahimi'nin bu sarsıcı eseri, şiirselliği ve temposuyla, daha ilk satırlardan itibaren sarıp sarmalıyor okuru.
Kadınların insan yerine konmadığı, şiddetin sıradan bir olay gibi yaşandığı, savaşın artık kanıksandığı bir ülkeden yükselen isyan çığlığı.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

MURAT GÜLSOY - GÖLGELER VE HAYALLER ŞEHRİNDE

Murat Gülsoy edebiyat çevrelerinde yapılan yılın önemli kitapları listelerinde yer alan bir yazar... daha önce hiçbir eserini okumamış biri olarak bir yerden başlamak istiyordum ki son yayınlanan romanı denk geldi... burada bir ara verip yayınevine ilişkin bir kaç laf edeyim... Can yayınları (ki çok severim) kitap kapağı değişikliğinden sonra (ki hala sevemedim) arka kapak açıklamasını çarpıtmaya başladı, ticari açıdan romanın hangi bölümü önemli ise onu olduğundan fazla öne çıkarıyor bu da okuyucuda bir yanılgıya sebep oluyor...

Bu kitapta da böyle bir durum söz konusu ben tanıtımı ilk okuduğumda II. Meşrutiyet dönemi İstanbul’unu bir gazetecinin gözünden anlatan bir roman bekliyordum... Osmanlı’nın son döneminin hikayesiydi beklediğim ve romanın başlangıcı da bu istikamette ilerledi ama devamı öyle gelmedi maalesef... roman annesi Fransız babası Türk olan ve 9-10 yaşına kadar İstanbul’da yaşadıktan sonra Fransa’da büyüyen bir gazetecinin Osmanlı'nın hürriyet mücadelesini izlemek üzere İstanbul’da ki bir görevi kabul etmesiyle başlıyor... 

Asıl konu ise; kim olduğu hakkında bir fikri olmayan, ruhu kırık denilebilecek, doğu-batı kültürü arasında kalmış, babasını hiç tanımayan, çok düşkün olduğu annesinin kaybını atlatamayan, İstanbul’a geldikten sonra babasını keşfetmesiyle kimlik bunalımı daha da artan genç bir adamın deliliğe varan hezeyanları şeklinde özetlenebilir... böyle konuları da çok severim okurum da ama farklı bir beklentiyle bir romana başlayınca ve tanıtımda bilerek çarpıtıldığını anlayınca konudan kopuyorum... fonda da Osmanlı’nın o dönemi anlatılıyor ana hatlarıyla tabii ki ama esas konu bu değil... kitabın mektuplarla anlatıldığı ifade ediliyor bir çok yerde ama mektuplardan çok bir günlük tutma şeklinde yazılmış bunu da belirtmeden geçemeyeceğim...

İtirazım olan diğer bir husus ise İstanbul hakkındaki çok bilinen bazı efsanelerin de sanki hiç kimsenin haberi yokmuşcasına yeni bir şey gibi anlatılması ve ''barbar Türk'' ifadesinin de gereğinden fazla kullanılması... bu durum bana yazarın romanını yabancılara yazdığını düşündürüyor ki bundan da hiç hoşlanmadım... yine aynı şekilde o dönemde İstanbul’da birçok yabancı var ve bu insanların bir sürü alt gündemleri de var, yani hiç kimse orada ‘’sebepsiz yere bulunmuyor’’ ama yazar bundan bahsetmek yerine o insanların yalnızca İstanbul’u gezip dolaşmalarını, bilinen hikayeleri toplamalarını ve yiyip içmelerini anlatmakla yetiniyor ki bu da romanın çok gereksiz bir bölümünü oluşturuyor...

Nihayetinde bu yazarla buluşmam bir hayal kırıklığıyla başladığı yerde bitiyor...

Yazar:  Murat Gülsoy
Sayfa Sayısı : 304
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Can

Buraya ait olamamaktan yoruldum. Ama gidemiyorum da... Paris'e de ait değilim çünkü. Charles, Marcel, Evelyn, Margaret, hepsi başka bir yere ait olmanın güveniyle istedikleri yere gidebiliyorlar. Gittikleri yerde de durmayacaklar belli ki. Ben onlara benzesem de onlardan biri değilim. Acı bir tecrübe. Hayaletlerin niçin kimi binalarda hapis kaldığını şimdi anladım. Ben ve benim gibiler bu şehrin hayaletleri. Melez mahluklar. Onlarsa seyyah. Çoktan bitmiş bir hikâyeyi tekrar yaşamak isteyen eğlence düşkünleri. Onlara boşuna kızdım Alex. Ateşe verdim her yeri. Öfkem kendimeydi, biliyorum. Hiçbir yer yok benim için. Onları kıskanıyorum. Kendinden emin insanları. Herkesin bir evi, bir toprağı var. Ben gökyüzünde uçan kimsesiz bir tohumum. Bütün rahimler ölü benim için. 

Meşrutiyetin ilanından sonra bir Fransız gazetesi Türkiye'de olup bitenleri ilk kaynaktan öğrenmek için İstanbul'a muhabir göndermeye karar verir. Türk asıllı bir Fransız gazeteci bu işe talip olur ve köklerinin bulunduğu şehre, İstanbul'a doğru yola çıkar.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Osmanlı'nın bu çalkantılı dönemindeki toplumsal histerinin romanı. Yabancı kaldığı ülkesinde olan biteni yabancılara rapor eden bir Türk'ün, bir yandan Osmanlı toplumunun akıl tutulmasını gözlemlerken bir yandan da kendi geçmişiyle yüzleşmesinin hikâyesi.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

IAN McEWAN - Bir Parmak Bal

‘’SOMA’da hayatını kaybedenler ışıklar içinde yatsın ve UMUYORUM ki bu katliamın tüm sorumluları da hesabını versin.’’


Ian McEwan’dan daha önce ‘’Solar’’adlı romanı okumuş, burada da yorumlarken yazarı sevdim başka kitaplarını da okurum diye yazmıştım... ve bu yıl çıkan romanında edebiyat meraklısı genç bir kadın casusun hayatının anlatıldığını görünce hemen okumak istedim... açıkçası bir yazarın uluslararası istihbarat faaliyetlerinde kullanılması fikri pek akla yakın gelmemişti ama yazar pekala olabileceğini gösterdi bana...

Romanı birçok yönden çok sevdim, başta konusu ve yazarın mizahi dili olmak üzere; ‘’Serena’’nın tüm halleri ile kendisi ve sevgilileri hakkındaki düşüncelerini, her iş kolunda görülen kadın erkek eşitsizliğinin belirtilmesini, 1970’li yılları ve Soğuk Savaşın tüm ülkelerde bıraktığı izleri, yapılan istihbarat faaliyetinin bana çok derme çatma görünmesini, yazarların ve nerede çalışırsa çalışsın küçük memurların kıt kanaat geçinmelerini, her şeyin daktilo ile yazıldığı bir dönemin olmasını ve yine tüm bilgilerin sarı dosyalarda muhafaza edilmesini, tabii ki süprizli sonunu çok beğendim...

Bu dijital çağda herşeyi çok çabuk tükettiğimiz için yaklaşık kırk yıl önceki dünyayı yeniden görmek çok hoşuma gitti... hikayedeki yazarın Mc Ewan’ın mesleğine başladığı ilk yılları andırması, hatta roman içinde yer alan üç hikayenin yine McEwan’ın ilk yıllarda yazdığı hikayelere benzemesi de ayrı bir yönü kitabın...

Dolayısıyla kitaplar var, aşk var, casusluk var, matematik problemleri bile var, daha başka ne isteyebilirsiniz... mutlaka okuyun...

Yazar:  Ian McEwan
Çevirmen: Duygu Akın
Sayfa Sayısı : 372
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : YKY

1970'ler, İngiltere. Cambridge mezunu Serena Frome, MI5'ta memur olarak işe alınır. Fakat bir süre sonra, Serena'nın edebiyat merakına güvenen patronları, onu Soğuk Savaş'ın kültürel cephesinde savaşması için görevlendirirler:"Bir Parmak Bal" adındaki operasyonun amacı, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelere karşı tavır alan, geleceği parlak genç bir İngiliz yazar adayı keşfetmek, sonra da ona burs sağlayıp yükselmesini sağlamaktır. Yazar böylece farkında olmadan İngiliz istihbaratına hizmet etmiş olacaktır.

Serena Frome'un bulduğu yazarın adı Tom Haley'dir. Serena, sıradışı öykülerini okuyup etkilendiği bu genç adama gittikçe daha fazla kapılır. Bir süre sonra aralarındaki ilişki aşka dönüşünce işler Serena için karmakarışık hale gelecektir.

Yaşayan en önemli ve en çok okunan İngiliz romancılardan biri olan Ian McEwan, Bir Parmak Bal'da, hem edebiyat-siyaset ilişkisi üzerine önemli sorular soruyor hem de elden bırakılamayan bir aşk ve casusluk öyküsü anlatıyor.

13 Mayıs 2014 Salı

TAYFUN PİRSELİMOĞLU - Kerr

Bu seferki kitap inanılmaz... olağanüstü bir anlatımı var... tanıtımda da denildiği gibi gerçekten hüzünlü, dev bir alegori...

Ve bu alegorik hikaye, kahramanımız Cezmi Kara’nın pek fazla ilişkisi olmadığı babasının cenazesi için çocukluğunu geçirdiği şehre gelmesi ile başlıyor... babasını defnettikten sonra tam şehirden ayrılacakken bir cinayete tanık oluyor ve uğradığı şoka rağmen karakola giderek durumu bildiriyor... normalde Cezmi Kara için olayın burada bitmesi gerekirken her şey şirazesinden çıkıyor ve kendisini hiçbir şekilde anlamlandıramadığı olayların içinde/insanların arasında buluyor... bir noktadan sonra ise neden şaşırdığına bile şaşıracağı duruma geliyor...

Ön planda Cezmi Kara’yı takip ederken arkasında ise memleketin durumunu görüyoruz, asıl hikayede o zaten... yazar bu konuda çok başarılı, kendimi ‘’evet ya tam da öyleydi’’ şeklinde düşünürken buldum... ayrıca kitabın başı ile sonunda ‘’kader mi özgür irade mi’’ sorusu da ortaya konuluyor ve sizi başka bir sorgulama ile baş başa bırakıyor...

Özetle romanın çok sürükleyici bir anlatımı, dikkat çekici bir konusu var, elinizden bırakmak istemiyorsunuz... mutlaka okuyun... 

Kitapta en sevdiğim paragraf ise şu; 

''Bu garip, her şeyin birbirinin içine girdiği memlekette, olabilecek bütün ihtimallerden daha fazla ihtimalin bulunduğu, her şeyin müphem, her şeyin her şeyde mündemiç olduğu memlekette, her ipin ucunun bir başka ipe bağlı olduğu, her ipin ikiden fazla ucu olduğu, olana bitene mana arayanların biçare kaldığı bu memlekette, kimsenin kendisi olmadığı, herkesin başkası olduğu bu memlekette Cezmi Kara'nın tuhaf kaderinin değişmemesini asla anlayamıyorum''

Yazar:  Tayfun Pirselimoğlu
Sayfa Sayısı : 256
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : İthaki

Bir yanda bombardımanlar, katliamlar, cinayetler, işkenceler, kayıplar, faili meçhuller altında inleyen, acı çeken bir ülke ve insanlar… Öte yandaysa tüm bunlara tanık olan, olaylar hızlandıkça, geliştikçe derin uykulara dalan bir adam! Sanıldığının aksine, mesele kolayca hepimiz suçluyuz demek değil, kaldı ki öyle de değil zaten; mesele önce nasıl tanıklık ettiğimizi ve ardından hangi bireysel siyasi, felsefi, iktisadi ve ahlaki saiklerle katile ortak olduğumuzu anlamaktır… Zira tekerrür eden tarih değil, işte bu(biçim)dur!
Aziz Pavlus’u duyabiliyor musun: Yasa, kâğıda ya da bedene yazılandır, Yasa/Yazı insanı aklayamaz, diyor ey okur! “Mesih’le birlikte çarmıha gerildim. Artık ben yaşamıyorum, Mesih bende yaşıyor. Şimdi bedende sürdürdüğüm yaşamı, beni seven ve benim için kendini feda eden Tanrı Oğlu’na imanla sürdürüyorum. Tanrı’nın lütfunu geçersiz saymış değilim. Çünkü aklanma Yasa aracılığıyla sağlanabilseydi, o zaman Mesih boş yere ölmüş olurdu.”
Kayıp Şahıslar Albümü’nün yazarı Tayfun Pirselimoğlu büyük bir alegori ve ironi ustasıdır. İlk ve son bölümleri Kayıp Şahıslar Albümü’nün aynı, “ortası” farklı olan bu son romanı Kerr’se hüzünlü, dev bir alegori... Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, Türkiye gerçeğinin böylesine ustaca romanlaştırıldığı ve alegorileştirildiği pek az iyi roman vardır Türkçede. İyi okumalar…
-Ahmet ÖZ

10 Mayıs 2014 Cumartesi

MARC ELSBERG - KESİNTİ

Bu kitap çok ilgimi çekti ama TV dizisi ‘’Revolution’’ gibi abartı bir fantastik gerilim de okumak istemiyordum o yüzden almadan önce epeyce karıştırdım ve değil herhalde diye düşünüp aldım... doğru tahmin etmişim diziye benzer hiçbir yanı yok romanın... çok gerçekçi bir kurgu, tıpkı deprem gibi günün birinde olabilecek bir olayı anlatıyor tek fark bu seferki bir doğa olayı değil insanların yarattığı bir kaos...

Konuya gelecek olursak önce İtalya ve İsveç’te başlayarak tüm Avrupa’yı kapsayan bir elektrik kesintisi yaşanıyor... insanlar önce bir-iki saatlik bir kesinti sanıyorlar ama sonradan elektrik servis sağlayıcılarında dengesizlikler ve elektrik santrallerinde arızalar şeklinde baş gösteren daha sonra bilgi işlem merkezlerine ve tüm Avrupa’ya yayılan bir çöküntü olduğunu anlıyorlar... kimin yaptığı veya neyin sebep olduğu belli değil, her hangi bir karşı talep yok, hükümetler, halk güvenliğiyle ilgili kuruluşlar, bürokratlar, polis merkezleri, elektrik santrallerinin yöneticileri, teknik ekipler yani herkes şok olmuş durumda ve ne yapacaklarını bilmiyorlar... başlangıçta elektrik kısa aralarla gidip geliyor veya bazı çok küçük bölgelerde hiç kesilmiyor ama bir zaman sonra bütünüyle gidiyor, jeneratörlerin uzun süreli yakıtları yok vs. vs. karabasan başlıyor... en büyük sorunda nükleer santrallerde (bence hiç olmasa daha iyi olur), santrali kapatsanız bile soğutmaya devam etmeniz gerekiyor bunun içinde yine jeneratörlere ihtiyacınız var ama yakıtları yeterli değil veya yakıt zamanında ulaştırılamıyor veya başka arızalar çıkıyor velhasıl ‘’Fukushima’’ gibi bir felaket kapıya dayanmış halde... bunun yanı sıra halkın açlık, susuzluk, soğuk, hastalık vb. sefaleti ise başka bir kaos.. ayrıca bu olaylar oldukça organize olan Avrupa'da yaşanıyor onlar bile başa çıkamıyorlar bizim ülkemizde olsa ne olur diye hiç düşünmeyin daha iyi...

Yazar bu felaketi daha çok hükümetler, yardım kuruluşları, elektrik santralleri yöneticileri, polis teşkilatı gibi kurumlar üzerinden anlatıyor, geniş halk kitlelerinin sefaletini arka planda çok da detaya girmeden veriyor... benim hoşuma gitti ama bir dezavantajı var şöyle ki; tüm bu bürokratik kurum ve kuruluşların yanı sıra nükleer dahil tüm elektrik santrallerinin işleyişini, güvenliğini, açık noktalarını, bu kaosu önlemeye ilişkin çabalarını detaylı bir şekilde veriyordu. kitap sanki ara ara incelemeye dönüyor ara ara roman oluyor gibiydi (ki yazar kitabın sonuna yazdığı son sözde birçok teknik ayrıntıyı basitleştirdim bazılarını yazmadım dese de)... bu anlatım beni hiç sıkmadı hatta bir sürü şey öğrendim ama aşırı heyecan bekleyen bir okuyucu ne tepki verir bilemiyorum.. 

Konu romana döndüğünde ise İtalyan bir bilgisayar yazılım uzmanı (eski bir hacker ve aktivist) bir ipucu buluyor, Amerikalı bir gazeteci kız ve Fransız bir polis amiri başta olmak üzere epeyce bir kişi olayı çözmeye çalışıyorlar...

Son olarak sürükleyici bir anlatımı var (yazarın araştırmacı yanı bana biraz‘’Frank Schatzing’’i hatırlattı bu yazarı da bundan böyle takip edeceğim), böyle bir durumda kalınması halinde ne yapılabilir bunu düşünmenizi sağlıyor, nihayetinde okumanızı öneririm... 

Yazar:  Marc Elsberg
Çevirmen: Tuna Alemdar
Sayfa Sayısı : 584
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Sayfa 6

Habere ulaşmak imkânsız! 
İnternet erişimi kısıtlı! 
Su yok!
Benzin istasyonları kapalı! 
Pos makineleri çalışmıyor!
Süpermarketler kapalı! Tüm ulaşım sistemleri çökmüş durumda!

Her yerde korkunç kazalar oluyor, uçuşlar iptal edilmiş, ulaşım sıfır... Telefonlar çalışmıyor, internet kısıtlı, televizyon ekranları karanlık... Dükkânlar kapalı, pos cihazları çalışmıyor, sular kesik, ısınmak imkânsız... Nükleer santral reaktörleri tehlike sinyalleri veriyor... Hastaneler dolup taşıyor ama hizmet veremiyor, kargaşa anarşiye dönmekte... Hayat durmuş... Harekete geçen tek şey koca bir kaos. Ve tüm bunlar sadece elektrikler kesildiği için yaşanmakta...

Dünya büyük bir kaosa doğru sürüklenirken kesintinin kumanda merkezinden biri, karşısındaki ekrana bakıp konuşuyor: Bu Sadece Başlangıç!

Marc Elsberg, parlak ışıklarıyla bir makine gibi işleyen modern dünyanın güç kaynağı elektriğin yokluğunda yaşanacakları bir tokat gibi suratımıza çarpıyor. 

Kesinti, etkileyici ve sürükleyici anlatımıyla elinizden düşüremeyeceğiniz, nefes kesen bir roman.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

PASCAL MERCIER - Lea

Pascal Mercier’den daha önce okumamıştım bu kitabı görünce ismi ve kapağındaki keman çalan kız çok hoşuma gitti ve almaya karar verdim... şu an ise roman hakkında ne diyeceğimi pek bilemiyorum, hem sevdim hem okumasam da olurdu arasında gidip geliyorum... öncelikle konu -ki bir baba ve kızının trajik/psikolojik  hikayesi şeklinde özetlenebilir- güzel ama onun dışındaki tüm ögeler (anlatım, dil, akıcılık) için her iki zıt uç içinde dalgalanıyorum, kötü değil ama hoşlandım da diyemiyorum...

Bu kitabı uzun ve yoğun bir seyahat esnasında okumaya başladım belki de ondan kaynaklanan bir adapte olamama sorunu yaşadım bilemiyorum... gerçi ben her ortamda kitap okurum kalabalık, ses vb. durumlar konsantrasyonumu bozmaz ama bu kitapta pek ilerleme kaydedemedim (ki zor okunan bir kitapta değil üstelik)... eve döndükten sonra da önceden başladığım bir kitabı bitirdim ve yeniden ‘’Lea’’yı okumaya devam ettim o nedenle roman bana kopuk kopuk geldi diye düşünüyorum...

Sadece söyleyebileceğim net durum şu ki yazar bu psikolojik vakayı çok iyi anlatamıyor... sürekli ‘’o zaman bu duruma geleceğini bilseydim’’, ''... bana söylediğinde kulak verseydim’’, ‘’gözlerindeki bakışı o zaman çözebilseydim’’ gibi bir sürü ‘’keşke’’ cümlesi yazıyor ve tüm kitap neredeyse son sayfalarına kadar böyle devam ediyor ama sonunda oluşan durumu sarih bir şekilde ifade edemiyor... daha doğrusu olayın vahametini çarpıcı bir şekilde ortaya koyamıyor... yazarın genel olarak duyguları konu ettiği paragraflarda başı ve sonu örtüşmüyordu her şekilde bir kopukluk hissettim hatta bir ara tercüme hatası mı acaba diye de düşündüm ama bununla ilgili bir dayanağım yok elbette...

Tüm bu nedenlerle roman hakkında net bir şey söyleyemiyorum... klasik müzikten özellikle kemandan (eski ve değerli kemanlar hakkında verilen bilgiler çok iyiydi), kendini kızına adamış her türlü olmayacak işi yapan bir babanın hikayesinden, psikoloji ile ilgili konulardan hoşlanıyorsanız deneyebilirsiniz tek diyebileceğim bu...


Yazar:  Pascal Mercier
Çevirmen: Neylan Eryar
Sayfa Sayısı : 284
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Lea annesinin ölümünden sonra büyük bir yalnızlığa düşer ve kendi iç dünyasına çekilir. Babasının bile girmesine izin vermediği bu dünyadan onu, Bern Garı'nda duyduğu ve hayatında bir dönüm noktası olan bir keman sesi çıkarır. Tutkuyla ve hırsla keman çalarak dış dünyayla bağlantı kuran Lea'nın olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte baba-kızın hayatları ve ilişkileri yıllar içinde önlenemez şekilde değişir. Zirveye çıkmak uğruna bütün değerlere sırt çeviren kızının sevgisini ve yakınlığını yitirmemek uğruna seçtiği yol, baba Martijn van Vliet'i şaşırtıcı bir karara yöneltecektir.
Lizbon'a Gece Treni romanıyla milyonlarca okur ve hayran edinen Pascal Mercier, Lea'da yine baba-evlat teması üzerine yoğunlaşırken derin duygular, mantık dışı anlar, suç ve suçluluk kavramları üzerine düşündürüyor.