30 Haziran 2014 Pazartesi

SHAUNA SINGH BALDWIN - RUH SEÇEN

''Gözlerinin şekli, burnunun uzunluğu, dudaklarının kıvrımı, tüm bunlar bana seninle alakalı hiçbir şey anlatmaz. Ya da sana benim hakkımda. Gerçekten konuşan ve dünyada iz bırakan, sadece eylemlerdir''
    
Yedi yıl önce yazarın ‘’Beden Unutur Yürek Hatırlar’’ adlı romanını okumuş ve çok beğenmiştim... Hint kültürünü tüm detaylarıyla anlatan bir romandı ve çok etkileyiciydi... bu romanda parçalanma sürecindeki Hindistan’ın 1937-1947 yılları arasındaki durumunu kadınlar üzerinden, Hindular, Sihler ve Müslümanlarla iç içe geçmiş bir hikaye olarak anlatıyordu...

''Ruh Seçen'’de ise 1994-2005 yılları arasını anlatıyor, yine kadınlar üzerinden ve bu sefer Hindular, Sihler ve Hristiyanlarla birlikte... yazar kadın hikayeleri anlatıyor özünde ve özellikle bu romanda tek konu kadınlardı... kız çocukların istenmemesi, kadınların eğitim görseler de, zengin ailelerden gelseler de, yüksek kasttan olsalar da her hal ve şartta ezildiklerini gösteren bir öykü bu... o ülkede her üç dinin de kadına bakış açısını anlatıyor, özellikle evlilik, çocuk sahibi olma, kürtaj konularında...

Hem yazarın okuduğum ilk kitabını çok sevdiğim için hemde kadın konusu olduğu için bu romanı da görür görmez aldım... yine kadınlar açısından insanı dehşete düşüren gerçek durumlar... her okuduğum kitapta bundan daha kötü ezilen kadın hikayesi olamaz diye düşünüyorum ama maalesef hep yanılıyorum... konu çok çarpıcı baştan bunu söyleyeyim... kadınların çocuk sahibi olmak konusundaki açmazlarını bir bir ortaya seriyordu... birde dinler var tabii hepsinin farklı bir kuralı var kadınlar birde o yönde kısıtlanıyorlar...

''Ruh Seçen'' romanını da sevdim ama yazar bu sefer ülkedeki her dinin kurallarına, ritüellerine çok fazla yer vermişti hem kitabı çok uzatıyor hem de zaman zaman sıkıcı oluyor, Beden Unutur romanındaki sürükleyicilik bunda kesintiye uğruyordu...

Sonuç olarak Hint kültürünü ve kadınların durumunu merak ediyorsanız bu romanı okuyun ama bu yazarı tanımak için ‘’Beden Unutur Yürek Hatırlar’’ kitabından başlamanızı öneririm....

Yazar:  Shauna Singh Baldwin
Çevirmen: Nil Bosna
Sayfa Sayısı : 652
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Kafka

Zengin bir imge dünyası, doğru ve yanlış yönleriyle unutulmayacak karakterler, önemli ahlaki sorular ve ağ gibi örülmüş sürükleyici bir öykü…

Tarihin güçlerine bağlı erkek egemen bir toplumun sert gerçeklerini cesurca ortaya dökmekten kaçınmayan Baldwin'in romanındaki canlı ve aydınlatıcı ayrıntılar bizi dinin, kültürün ve geçen yüzyılın son dönemindeki Hindistan'ın çok katmanlı dünyasına çekiyor.

Sıkıcı bir aile yaşamının yavaşça nasıl dehşetli bir dünyaya dönüştüğünün anlatıldığı ilk cümlelerinden itibaren, RUH SEÇEN, okuyucuyu özenle hayal edilmiş bir dünyaya götürüyor. 

Shauna Singh Baldwin, Hindistanlı kadınların hayatlarını sınırlayıp, tehdit eden gelenekleri korkusuzca anlatıyor; cinsiyet nefretinin ve buna bağlı korkuların nasıl şefkat ve sevgiyle dönüşeceğini anlamamız için bizi, kızlarını öldüren ya da daha kız bebekleri karınlarındayken kürtaj olan kadınlarla tanıştırıyor.


Yazar:  Shauna Singh Baldwin
Çevirmen: Meltem Erkmen Kapucuoğlu
Sayfa Sayısı : 618
Basım Yılı : 2002 (3. Baskı)
Yayınevi : Epsilon

"Beden Unutur Yürek Hatırlar", parçalanma sürecine girmiş olan Hindistan'da yaşanan bir kuma hikâyesini şiirsel ve zengin bir dille anlatıyor. Romanın arka planında Hindu, Müslüman ve Sihlerin iç içe geçmiş töreleri, gelenekleri -hatta dinleri- ve İngilizler karşısındaki ezilmişlikleri var. Hikâye, Mahatma Gandhi ile Cinnah'ın özgürlük mücadelesi verdiği dönemde, Büyük Britanya İmparatorluğu'nun Hindistan üzerindeki baskısıyla Hint erkeğinin kadın üzerinde kurduğu egemenlik arasındaki çarpıcı paralelliği vurgulayarak gelişiyor. 

Zengin Hindu, Müslüman ve Sih efsanelerine sığınmanın tek teselli olduğu bir evde, annesiz büyüyen Roop'un en büyük korkusu evlenemeyip ömrünün sonsuza kadar, saygın ama yoksul bir yarıcı olan babasının evinde yaşamaktır. İngilizler için çalışmakta olan, zengin bir toprak sahibi, Oxford mezunu, yakışıklı mühendis Sardarji kendisiyle evlenmek isteyince sanki duaları kabul edilmiş gibi olur. Ancak yaşı Roop'un yaşının iki katından fazla olan Sardarji, ilk eşinin çocuğu olmadığı için ikinci kez evlenmeye karar vermiştir. Karşılaştığı zenginlik, güzel giysiler ve mücevherlerle büyülenen Roop, başlangıçta Satya'nın -ilk eş- kendisine ablalık edeceğine inanır. Ancak iki kadının ilişkisi giderek karmaşık ve acı verici bir hale gelecektir. Yıllarca emek verdiği bir ilişkinin sonunda bir kenara atılan Satya, yaşadığı ıstırabın acısını Roop'tan çıkarırken, Roop doğurduğu çocuklar bile elinden alınıp Satya'ya verilince, bunalıma girer. Her iki kadının çektiği acılara karşı bir duvar kadar duyarsız olan Sardarji ise, altında ezildiği İngiliz baskısı ve zavallı ülkesinin sorunları yüzünden mutsuzdur. 

Hindistan İngilizlerden kurtularak Mahatma Gandhi liderliğinde özgürlüğe kavuşurken, Roop da kocasına sesini duyurmayı başarır. Ancak ne Hindistan'ın ne de Roop'un acıları sona ermiştir. Özgür kalan Hindu, Sih ve Müslüman toplumları arasında ortaya çıkan çatışmalarla birlikte Roop ile Sardarji için de bambaşka bir mücadele başlayacaktır. 

26 Haziran 2014 Perşembe

NEDİM GÜRSEL - BOĞAZKESEN Fatih’in Romanı

Yine epeydir okumak istediğim bir yazar ve güzel bir roman... 

Nedim Gürsel ‘’Perşembe Buluşmaları’’nın Ocak ayı konuğu idi son kitabı ‘’Yüzbaşının Oğlu’’nun tanıtımı yapılıyordu ama ben yine başka bir roman seçtim, 1995 yılında yayımladığı ‘’Boğazkesen’’i... ve çok memnun kaldım... hakikaten romanın adında da belirtildiği gibi Fatih’in Romanı bu... anlatılan yalnızca İstanbul’un fethi değil, II. Mehmet’in tüm hayatı, kişiliği.... anlatı kronolojik bir sıra da izlemiyor... mesela önce İstanbul’un fethinden sonraki olayları anlatıyor, sonra Boğazkesen’in inşasını, sonra Fatih’in 40 yaşından sonraki duygu ve düşünce dünyasını, sonra Çandarlı Halil Paşa’nın fetih sırasında yaptıklarını (ki okuduğum aynı konudaki  romanlar içindeki en olabilecek Çandarlı kurgusu buydu), sonra 53 gün süren kuşatmayı gibi zaman mekan atlayarak kurguluyor yazar romanını... ama asla kopukluk olmuyor hatta daha ilgi çekici olmuş,  şimdi sıra neye geldi acaba diye merak ediyorsunuz ... tüm bu tarihi hikayenin aralarında da yazar kendi yazma serüvenini ve bu sırada başına gelen olayları da anlatıyor... sanki hikayesiyle başına gelenler arasında bir paralellik kuruyor...

Fatih Sultan Mehmet tarihteki belki en ilginç kişilik, hem dahi, hem bilgin, hem acımasız, hem ne yaptığı bilinemez biri... yazar bunu çok iyi aktarmıştı... benim en çok sevdiğim bölümü ise Fatih’in 40 yaşından sonraki yıllarda (bir anlamda ömrünün sonları) Fatih Camii Külliyesinde kendi kendine yaptığı hesaplaşmaların anlatıldığı kısımlardı... yaptığı acımasızlıkların bir kısmından pişmanlık duyuyor, bazen kendini haklı görüyor, bazen içi acıyacak kadar üzülüyor... bunu bir şekilde teyit etmemizin imkanı yok ama ben yazarın kurgusunu sevdim, gerçekte de böyle olmuş olmalı diye düşündüm...

Özetle tarihi romanları seviyorsanız ve yazarın güzel üslubunu da kaçırmamak için mutlaka okuyun...

Yazar:  Nedim Gürsel
Sayfa Sayısı : 248
Basım Yılı : 2011 (12. Baskı)
Yayınevi : Doğan Kitap

"Boğazkesen: Fatih'in Romanı", yayımlandıktan kısa süre sonra birkaç Batı diline de çevrildi ve yayımlandığı diğer ülkelerde de geniş yankılar yarattı. İşte, romanın hem Türkiye'de hem de diğer ülkelerde nasıl karşılandığına birkaç küçük örnek:
" " 'Boğazkesen', klasik bir modern anlatı." Enis Batur.
" "İstanbul'un fethi bölümü, kanımca Türk yazınındaki en etkileyici metinler arasında sayılmalı." Erendiz Atasü.
" "Romanın kişileri, Nedim Gürsel'in imgelerle dolu dilinin ustaca dirilttiği, olduklarından daha etkileyici kişiler." Françoise Germain-Robin/"L'Humanité".
" "Nedim Gürsel, yalın bir tarih resmi çizmemiş, tersine postmodern bir biçimde, romanın oluşumunu romanın içine katmıştır." Hans Christoph Buch/"Die Zeit".
" "Gürsel, tarihî öyküler yazarken romantik bir usta olduğunu kanıtlıyor." Yorgos Papaiosif Akropolis.

12 Haziran 2014 Perşembe

LEVENT METE - TERAPİ

Burada daha önce de yazmıştım hekimlerden çok iyi yazarlar çıkıyor birde hekim psikiyatrist ise daha da mükemmel oluyor diye... Levent Mete öyle biri hem psikiyatrist hem yazar ve çok iyi kitapları var... ben bundan önce ‘’Aşk Hastalığı’’ ve ‘’Büyücüler’’ romanlarını okumuş, çok beğenmiştim...

Bu seferki konu psikoterapi ile ilgili üstelik... çocukluğunda her türlü travmayı yaşamış genç bir kızın iyileşmek, kendisini biraz daha normal hissetmek  için gösterdiği çabayı, bulduğu sıra dışı yöntemi anlatıyor... tüm terapi seansları, kızın geçmişte ve bugün yaşadıkları çok etkileyiciydi... yazar hikayenin peşinden sizi koşturuyor neredeyse... acaba ne olacak diye peş peşe sayfaları çeviriyorsunuz... ulaştığı sonda olabilecek en akla yakın durumdu... 

Buraya kadar romanı çok beğendim takıldığım tek nokta tanıtımda sözü edilen ‘’..... çocukluk anıları ortaya çıktıkça, akıldışının güçleri de canlanıp ortaya çıkar’’ cümlesindeki akıldışının güçlerinin (detay vermek istemiyorum ama kast ettiğim kişilik bölünmesi değil) hikayeyi neredeyse fantastik bir düzleme oturtmasıydı... konunun bu bölümünde anlatılan benim bilemediğim veya anlayamadığım bir psikolojik durum/vaka değilse eğer tam olarak bir fantastik kurgu oluyor ki o da bu öyküye yakışmamıştı... belki de bu şekilde yazarak mecazi bir anlatım yapıyordu ben anlayamamış olabilirim ama her şekilde bana gereksiz geldi...

Ama nihayetinde çok ilginç bir roman, sürükleyici bir anlatımı var, konuyla ilgilenenlere öneririm...

Yazar:  Levent Mete
Sayfa Sayısı : 144
Basım Yılı : 2013 (4. Baskı)
Yayınevi : Say

Ruhsal acıların elinde kıvranan genç kız, kendisini kurtarmak için alışılmadık bir denemeye girişir. Ayrı muayenehanelerde çalışan terapist bir karı kocanın her ikisinden de randevu alır. Durumu anlamasınlar diye, onlara farklı isimlerle, farklı iki kişilik sergiler. Böylece, çocukluğunu kâbusa çeviren korkunç anne babasının yerine, ihtiyaç duyduğu yakınlığı ve uygun davranışları gösterecek yeni bir anne baba edinmiş gibi olacaktır. Ancak terapi ilerleyip, şiddet ve cinsellikle yüklü çocukluk anıları ortaya çıktıkça, akıldışının güçleri de canlanıp ortaya çıkar. Kendi elleriyle yarattığı kişilik bölünmesi, ona hiç beklemediği bir sürpriz hazırlamaktadır. 

Zekice yapılmış kurgusu, canlı, yaşayan karakterleri ve insan ruhu üzerine giriştiği cesur yolculuğuyla Terapi, edebiyatımızda benzerine kolay kolay rastlayamayacağımız, unutulmaz bir roman.

11 Haziran 2014 Çarşamba

GÜL İREPOĞLU - İSTANBUL YILDIZI

Yine çok sevdiğim bir yazar, epeydir yeni bir roman bekliyordum ki iki hafta önce çıktı ‘’İstanbul Yıldızı’’... Gül İrepoğlu sanat tarihi profesörü, mesleki kitaplarının yanı sıra iki romanı (Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde ve Cariye) bir otobiyografisi (Fiyonklu İstanbul Dürbünü) var... yazar birçok işi bir arada yaptığı için romanların yayımlanması uzun zaman alıyor... yine bu seferki de dahil tüm romanlarında sanat ile tarihi iç içe geçirerek yazıyor... üslubu çok güzel tüm hikayeyi oya oya, nakış nakış işliyor (özellikle Cariye romanında bu en üst düzeye çıkmıştı) ...

‘’Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde’’de Lale Devrini anlatıyordu nakkaşlar, şairler cümle sanat erbabıyla birlikte, ‘’Cariye’’’de I. Abdülhamit’in cariyelerinden birine olan aşkını mektuplar (Topkapı Sarayında o mektuplar sergileniyor) vasıtasıyla anlatıyordu... hatta ‘’Fiyonklu İstanbul Dürbünü’’nde bile kendi hayatını giysilerle ilişkilendirerek anlatıyordu...

Bu seferki roman ‘’İstanbul Yıldızı’’na gelirsek; elden ele geçen muhteşem parlaklıkta, yürek biçiminde (kimilerine göre lanetli) mavi bir elmas ile Kanuni’den II. Abdülhamit’e kadar Osmanlı tarihini (özet olarak) konu ediyor... Hindistan’dan gelen bu elmas Kanuni için yapılan bir taca konularak başlıyor Osmanlı sarayında gezinmeye, parlaklığıyla ve biçimiyle herkesi büyülemeye ama sahiplerine iyi gelmiyor ve hikaye böyle böyle tekrar ediyor...

Yine bir solukta okunan bir roman olmuş, tarihteki karakterlerin güç kazanmak için  yaptıklarını görmek de cabası... tarihi romanlardan hoşlanıyorsanız mutlaka okuyun, hatta bununla da kalmayıp benim favorim olan ‘’Cariye’’ yi de okuyun...

Yazar:  Gül İrepoğlu
Sayfa Sayısı : 160
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Doğan Kitap

Aşkın, hırsın, kaybedişin ve tutkunun hikâyesi. Beş yüz yıl öncesinden günümüze uzanan…

Kanuni Sultan Süleyman’ın miğfer-tacı… Cellat pazarına düşen mücevher saat… Kösem Sultan boğulduğunda kulağından çalınan paha biçilmez küpeler… İkinci Abdülhamid’in Paris’te satılan mücevherleri… 

Ve günümüzde kıyasıya çekişmeyle geçen bir müzayede… Hepsinin 
ortak yanı İSTANBUL YILDIZI denen göz alıcı elmas. 

“Değerli Gül İrepoğlu yeni eseri İstanbul Yıldızı’nda görkemli bir elmasın peşine düşerek, adeta ‘elmaslı bir Osmanlı tarihi’ kaleme getirmiş. Öyle bir elmas ki, dört bir yanı daima ‘mavi bir ışığa’ boğuyor. Ve bu mavi ışığın parıltısında Kanuni’nin benzersiz miğfer-tacından II. Abdülhamid’in Paris’te satılan mücevherlerine, yüzyıllar, serüvenler, iktidar hırsları, tutkunun da ötesinde aşklar,bağlılıklar, ihanetler çok renkli bir geçit törenine çıkıyor.
İstanbul Yıldızı’nı ilk okuyanlardanım. Sevgili arkadaşım Gül’ün Osmanlı saray dünyasını yaşama ve yaşatma konusundaki başarısına yine hayran kaldım.” 
Selim İleri

Gül İrepoğlu
Mimar ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu TRT 2’de “Şehir-Mekân” ve “Sanat-Mekân”; TRT Okul’da “Zamanda Yolculuk” TV programlarını hazırlayıp sunmuş, TAÇ Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı başkanlığını üstlenmiş, 2006-2012 yıllarında UNESCO TMK yönetim kurulu üyesi ve Somut Kültürel Miras Komitesi başkanı olarak görev yapmıştır. Halen NTV’de “Acaba” isimli tarih programını sürdürmektedir. Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde, Cariye ve Fiyonklu İstanbul Dürbünü romanları birçok dile çevrilmiştir.

9 Haziran 2014 Pazartesi

HARUKİ MURAKAMİ - KOŞMASAYDIM YAZAMAZDIM

Sıkı bir Murakami hayranı ve yazarın türkçeye çevrilmiş tüm romanlarını okuyan biri olarak hakkında da epeyce bilgi sahibi olduğumu düşünüyordum... ama bu denemeyi okuyunca pek de bir şey bilmediğimi fark ettim... aslında bu kitap otobiyografi değil (yazar kendisi hatırat diyor), ağırlıkla koşma tutkusunu anlattığı arada bunu yazarlığına bağladığı bir anlatı...

Murakami’nin müziğe olan ilgisini biliyordum ama çeyrek asırdır koştuğunu her yıl bir tam maratona katıldığını, bir ultra maraton (100 km) koştuğunu bunun yanı sıra da triatlona (yüzme, bisiklet, koşu) katıldığını bilmiyordum... Zaten inanılmaz bir yazar olarak gözümde çok büyük bir yeri vardı birde böyle zor sporları büyük bir disiplinle yaptığını okuyunca iyice devleşti... bu kitabı yazdığı yıl 57 yaşında, hem New York Maratonunu hemde Boston Maratonunu koşuyor... sonrasında da triatlonla devam ediyor ve hayatını bu şekilde devam ettireceğini de belirtiyor...

Kendini yazar ve koşucu olarak tarif eden Murakami bu kitapta roman yazmaya nasıl başladığını, yazdığı ilk iki kitabı ile sonrasında hayli ses getiren romanı ‘’Yaban Koyununun İzinde’’yi anlatıyor... kitaplarıyla ilgili kısmı bu kadarla bırakmış ben bu hatıratın sonuna kadar -bana göre başyapıtı sayılan- ‘’Zemberek Kuşunun Güncesi’’nden bahsetmesini bekledim ama maalesef buna değinmemiş... umarım bundan sonra edebiyatla ilgili de bir hatırat yazar...

Eğer yazarı seviyorsanız bunu okursunuz zaten, tanımıyorsanız bile uzun mesafe koşuculuğunun disiplinini, hayata etkilerini görmek için bu kitabı mutlaka okuyun...

Yazar:  Haruki Murakami
Çevirmen: Hüseyin Can Erkin
Sayfa Sayısı : 176
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Doğan Kitap

Haruki Murakami’den bir tutku olarak koşmak ve bu tutkuyla terbiye edilen yazma eylemi üzerine eşsiz bir metin...

“Murakami Bey, insan sizin gibi sağlıklı bir yaşam sürünce zamanla roman yazamaz hale gelmez mi?”

Arada sırada insanlar bu soruyu sorar bana. Roman yazmak, sağlıksız bir 
eylem; yazar olan kişi de sağlıklı olmak dediğimiz çemberden uzak bir yerde, mümkün olduğunca sağlıklı denemeyecek bir yaşam sürmek zorundaymış gibi. 

Biz roman yazmaya çalıştığımızda, insanlığın temelinde bulunan zehir gibi bir şeyi istemesek de çekip çıkarır, görünür kılarız. Yazarlar az çok bu zehre maruz kalır. Bu zehir işin içine girmediği sürece, gerçek anlamda yaratıcılık eylemi ortaya konulamaz çünkü (tuhaf bir benzetmeyle söyleyeceğim ama balonbalığının zehirli kısmının aynı zamanda en lezzetli kısmı olmasıyla tıpatıp benzeyen bir durum galiba). Ama gerçekten sağlıksız olan şeylerle uğraşmak için insan mümkün olduğunca sağlıklı olmak zorundadır. Bu, benim tezim. Yani sağlıksız bir ruh bile, yine sağlıklı bir vücuda gereksinim duyar. İşte bu yüzden, böyle biri sanatçı olamaz, dense bile ben koşmaya devam ediyorum.

Haruki Murakami’den bir tutku olarak koşmak ve bu tutkuyla terbiye edilen yazma eylemi üzerine eşsiz bir metin... Koşmasaydım Yazamazdım kendini “utangaç biri” olarak tanımlayan yazarın belki de en kişisel kitabı.

7 Haziran 2014 Cumartesi

TERRY PRATCHETT & STEPHEN BAXTER - UZUN DÜNYA

Bu sefer ki kitap bir bilim kurgu, yazarları da bu alanda en iyilerden biri olarak kabul ediliyor, ayrıca paralel evrenleri anlatıyor... okumak için yeteri kadar neden yani...

2026 yılında 10 milyar nüfusa ulaşmış dünyada internete konulan bir dosyada yer alan basit bir cihaz ile insanlar paralel dünyalara geçiş yapmaya başlıyorlar, birden bire sonsuz sayıda dünyaya sahip oluyor insanoğlu... bazı insanlar ise cihaza bile gerek olmadan geçiş yapabiliyorlar... yanlarında demirden mamul eşyalar dışında her şeyi götürebiliyorlar ve geçiş yapıldığında ortaya çıkan tek yan etki mide bulantısı... böyle inanılmaz bir olay bu kadar kolay yapılınca dünya nüfusunun büyük bölümü kısa sürede paralel dünyalara dağılıyor ve sıfırdan medeniyet inşa etmeye başlıyorlar... birden bire kaynaklar sınırsız hale geliyor... diğer dünyalarda insan yok, bitki örtüsü yoğun, değişik bir sürü hayvan ve insansı diye nitelendirilebilecek canlılar var... paralel dünyalara uzun dünya adı veriliyor, bildiğimiz dünyaya ise esas dünya deniliyor... esas dünyanın gelişmişlik düzeyi hakkında çok fazla detay verilmiyor ama her şeye vakıf bir yapay zeka yapılabilmiş durumda... bu yapay zeka ve geçiş yapma kabiliyeti üst düzeyde olan genç bir adam birlikte uzun dünyayı keşfe çıkıyorlar... buraya kadar iyi de bundan sonra romanın tamamı bitki örtülerinin, hayvanların ve insansıların anlatıldığı bir tekrar halinde devam ediyor... sürükleyicilik açısından sorun yok da anlatı olarak yerinizde sayıyor gibisiniz... kitabın sonuna geldiğinizde ise bu romanın bir seri kitabın ilki olduğunu anlıyorsunuz (kapağında ve tanıtımda buna ilişkin bir bilgi yok) ve yerinde sayma durumu da açığa çıkmış oluyor...

Yazarlarının en iyilerden olmasına ilişkin bir kıvılcım yakalayamadım dolayısıyla ben devamını okumayacağım ama paralel evrenler ilginizi çok çekiyorsa denenebilir...

Yazar:  Terry Pratchett & Stephen Baxter
Çevirmen: Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı : 424
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : İthaki

Bilimkurgunun iki ustası Terry Pratchett ve Stephen Baxter yeni bir roman için bir araya gelip bize şu soruyu sordu: 
Dünya'daki kaynaklar kısıtlı olmasaydı, insanlık nasıl gelişirdi? Paralel dünyalar arasında yolculuk yapılmasını sağlayan "adımlayıcı"nın icadıyla, asırlardır yalnız olduğu düşünülen Dünya ve insanlık için yeni bir dönem başlamıştır. Ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok yeni dünyanın keşfedilmesini sağlayan bu aygıt, insanlığa sonsuz ihtimaller sunar. Doğuştan "Adımlayıcı" olanlarınsa buna ihtiyacı yoktur.Evrimin farklı bir yol izlemesi, dinozorların hayatta olması, homo sapienslerin var olmaması gibi "küçük" ayrıntılar göz ardı edildiğinde, yan yana sıralanan her Dünya birbiriyle aynıdır.New York Times çoksatarı Uzun Dünya, gerçek anlamıyla "başka dünyalar"ı mümkün kılıyor.Sizi bekleyen dünyalar var; yeter ki küçük bir adım atın.

2 Haziran 2014 Pazartesi

HAKAN YAMAN - Güz Kokulu Günahlar

Hakan Yaman ile daha önce de bahsettiğim Pera Palas ve Doğan Kitap’ın birlikte organize ettiği ‘’Perşembe Buluşmaları’’nda tanıştım... yazar bu söyleşinin Mart ayı konuğu idi ve son çıkan kitabı ‘’Romancı’’nın tanıtımı ile yazarlık serüveninden bahsettiği keyifli bir söyleşi oldu... Yaman’ın yayımlanmış 4 romanı ve Yunus Nadi Roman ödülü var ama ben daha önce hiçbir eserini okumamıştım ve konu edilen son romanı olmasına rağmen yazara imzalatmak ve okumak için 2011 yılında yayımladığı bu kitabı seçtim... 19. yüzyıl İzmir’i cazip geldi açıkçası (ben bu nedenle seçtim ama dönemden çok bahsedilmiyor, ara ara kısa ifadelerle yer alıyor)...

Romanın konusu ana hatlarıyla bakıldığında güzel, bunu yazarak başlayayım ama yine ortada kaldığım kitaplardan oldu bu da...ilk yüz sayfa hiç cazip gelmedi (oysa ki yayınevinin sitesinde çok sürükleyici diye yorumlar okumuştum) sonrası daha iyi devam etti ama sevdim dersem doğru olmayacak...

Hikaye ise şöyle; İzmir’in Levanten ailelerinden bir grup Ege bölgesinde yedi kutsal kilisenin bulunduğu yöreleri ziyaret için uzun, tarihi, dinsel bir geziye çıkıyor... bir yandan bu yolculuğu takip ediyor, diğer yandan da geziyi düzenleyen Alfredo Vitelli ve karısının hayatını öğreniyoruz ki hikayenin orta yerinde bir aldatma/aldatılma karmaşası var... Isabella Vitelli her türlü detayı yazdığı bir günlük tutuyor ve biz bu günlükten evlilik hayatını, duygu dünyasını, beklentilerini, hayal kırıklıklarını velhasıl her şeyi öğreniyoruz...

Yazarın anlatımı akıcı aslında ama gereğinden çok tasvir kullanıyor sanki iyi bir roman detaylı tasvir olmadan yazılamaz gibi bir düşünce hissettim... buna karşılık romanın çoğunu bir kadının ağzından yazıyor ve hakikaten bir kadın yazsa ancak bu kadar başarılı olurdu diye de aklımdan geçti... sonuç olarak ben bu roman ve yazar hakkında kararsız kaldım söyleyebileceğim yegane şey bu...


Yazar:  Hakan Yaman
Sayfa Sayısı : 272
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : Doğan Kitap

19. yüzyılda, İzmir’in levanten hayatında iz bırakan bir aşk ve ihanet öyküsü…

Hakan Yaman yeni romanı Güz Kokulu Günahlar’da, okuru 1870’lerin İzmir’ine, bir grup İtalyan kökenli levantenin çıktığı sıra dışı yolculuğa ve bir günlüğün sayfaları arasına götürüyor. Osmanlı ‹mparatorluğu’nun çöküş belirtilerinin çok uzağındaki bu insanların aşk, kıskançlık, ihanet ve intikam duygularıyla dolu serüvenleri, Ege dekorunda geçen bir İtalyan operası gibi etkileyici bir üslup ve muhteşem bir kurguyla anlatılıyor. 

“Tanrım! Arkasından kim bilir neler söylemişlerdi bu rezaleti duyan düşmanları. Sen öyle kurumla dolaş bakalım dünyaları ben yarattım diye Alfredo Vitelli, demişlerdi içlerinden. 
Karını, en yakın dostun... 
Aman Tanrım bu olamaz. 
Rüya bu, kâbus… 
Evet, bir kâbus bu… 
Bu düşünceler beni boğacak. Kaç kişi biliyor acaba bu rezaleti? Kaç kişi?”

Yedi kutsal kilise, üç günahkâr insan ve bir kararsız kurşun…