30 Temmuz 2014 Çarşamba

JOYCE CAROL OATES - KARA SU

Can yayınları elinde kalan eski kitapları indirimli olarak satışa sunuyor, bende zaman zaman onlardan alıyorum... bu öyle bir kitap işte, 1997 yılında yayımlanmış, şu an yeni baskısı yok sanırım... ben bu romanı yazarı için aldım, Joyce Carol’un anlatımını çok severim, özgün bir tarzı var... daha önce ‘’Şelale’’ ve ‘’Can Ateşi’’ romanlarını okumuş çok beğenmiştim...

Gelelim romana; konu gerçek bir olaydan alınmış, genç bir kadının ölümüyle sonuçlanan bir kaza anlatılıyor... kazaya sebep olan Senatör  E. Kennedy adaylıktan çekiliyor ama olay büyük ölçüde örtbas ediliyor... yazar ölen genç kadının ağzından olayı kurguluyor yine değişik bir anlatımla... kadının geçmişini, senatörle tanışmasını, ailesini, arkadaşlarını, tüm hayatını ortaya seriyor ama düz bir tarih sıralamasıyla değil, araya tam kaza ve ölüm anını da katarak yapıyor bunu... kadın sürekli kendiyle ilgili bir geçmiş parçasını aklından geçiriyor, arada da kaza/ölüm anı değişik açılardan defalarca anlatılıyor...

Romanın anlatımı tam da yazardan beklediğim şekilde muhteşemdi ama konu çok kasvetli, okurken sanki ben de boğuluyormuşum gibi hissettim... üslup için roman okuyanlara göre denilebilir...


Yazar:  Joyce Carol Oates
Çevirmen: Nihal Yeğinobalı
Sayfa Sayısı : 140
Basım Yılı : 1997
Yayınevi : Can

"Joyce Carol Oates", çağdaş Amerikan yazının önde gelen adlarından, Yazarın en cüretkar, en parlak romanı olan "Kara Su", Amerikanın yakın geçmişinden alınma gerçek bir olaya dayanıyor. Senatör Edward Kennedy, aday olduğu 1972 Başkanlık seçimleri öncesinde, bir kutlamadan dönerken arabasına aldığı genç kızla göle yuvarlanmış ve genç kızın sağ çıkamaması sonucunda adaylıktan çekilmişti....

17 Temmuz 2014 Perşembe

KATHRYN FOX - AFİR

Polisiyeyi pek sevmiyorum bu romanı da adli tıbbı konu ettiği için aldım ve beklediğimden çok iyi çıktı... yazar pratisyen bir hekim ve bu ilk romanı... ana karakterde adli patalog olan genç bir kadın... başlangıçta intihar etmiş bir kadının akciğerlerinde bilinemeyen lif parçaları bulunuyor ve ne polis ne olay yeri inceleme ekipleri üzerinde duruyor ve intihar olarak kodlanıp dosya kapatılıyor... bu durum sadece Dr. Anya’nın dikkatini çekiyor ve araştırmaya başladığında aynı bulguya rastladığı başka intihar vakalarıda buluyor ama kurbanlar arasında hiçbir bağlantı yok ve kendisinden başka hiç kimse bir cinayet şüphesi görmüyor... ve kitabın sonuna kadar adım adım patalogun olayı çözme çabasını izliyoruz...

Yazarın anlatımı güzel, konu adli tıp olduğu için bir sürü semptomdan bahsediyor, aynı zamanda patalog tecavüz kurbanlarına da baktığı için bu konuda da çokça bilgi veriyor... ve en beğendiğim yönü ise hikayenin sonu oldu, şaşırtıcı ve zekice buldum... bu tür konulardan hoşlanıyorsanız öneririm...

Son olarak AFİR çok kötü niyetli demekmiş...

Yazar:  Kathryn Fox
Çevirmen: Alper Gadiş
Sayfa Sayısı : 340
Basım Yılı : 2009 (2. Baskı)
Yayınevi : Doğan Kitap

Adli tıp biriminde kendini ispatlamaya çalışan başarılı kadın detektif Patalog Dr. Anya Crichton, bir yandan ev kirasını zamanında ödemeye çalışırken diğer yandan da üç yaşındaki oğlunun velayeti için eski kocasıyla mücadele etmektedir.

Lübnanlı bir genç kızın aşırı uyuşturucudan öldüğü bir soruşturmayı yürütürken bulduğu kanıtlar birtakım rahatsız edici sonuçlar doğurur. Bu üzücü ve trajik ölüm ile birbirinden bağımsız gibi görünen bazı intihar vakaları arasında ürkütücü benzerlikler vardır. 

Anya Crichton, her bistüri darbesinde yeni kanıtlara ulaşırken, uğursuz bir entrikanın içine çekildiğini fark eder. Ortaya çıkan rahatsız edici gerçekler onu, belki de bir daha gün ışığını göremeyeceği derin bir karanlığın içine çekmektedir. 

"Ustalıkla yazılmış, çarpıcı bir ilk roman..."
Sydney Morning Herald

"Fox'un yarattığı karakter ve olay örgüsü, Patricia Cornwell okurlarının hayranlık duyacağı yepyeni bir deneyim."
James Peterson

Kathryn Fox
Pratisyen hekim olan Kathryn Fox, adli tıp merakı ve ilgisinin yansıması olan ilk romanı "Afir"le uzun süre çoksatanlar listesinde yer alarak uluslararası bir ün kazandı. Bu romanla 2005 yılında en iyi kurgu dalında Davitt Award Ödülü'nü kazandı. Kathryn Fox ailesiyle birlikte Avustralya'da yaşamaktadır.

15 Temmuz 2014 Salı

JOHN FOWLES - Fransız Teğmenin Kadını

Bu romanı yıllar önce okumaya karar vermiştim ama bazen planlamak ile yapmak aynı zamana denk gelmiyor... ve muhteşem bir romanmış... son zamanlarda ‘’yüzyılın en iyi romanı sayılıyor’’ ibaresini görünce tereddütlü yaklaşıyorum ama bu kitap bu sözü fazlasıyla hak ediyor... tabii yazarı da...  

Kitap (1969 yılında yazılmış) ilk bakışta bir aşk romanı gibi gözükse de aslında bir dönemi (Viktorya Çağı) anlatıyor tüm sosyal, dini ve kültürel ögeleriyle... yazarın olağanüstü bir üslubu var oldukça detaylı yazıyor ama sizi hiç sıkmadığı gibi müstehzi anlatımı da  hikayeden daha fazla hoşlanmanızı sağlıyor, arada çağımız ile kıyaslama yapıyor bu da ayrı bir bakış açısı yaratıyor... özellikle üstü örtülü de olsa bu mizahi anlatım çok hoşuma gitti... hem o dönemi hem İngiliz toplumunu çekinmeden yerden yere vurabiliyor kendi ülkesi olmasına rağmen...

Hikaye 1867 yılında geçiyor, paleontolog olan Charles varlıklı bir kişi olup, yaşlı ve çocuksuz amcasının ölümünden sonra bir de soyluluk ünvanına sahip olacak çağının ilerisinde gibi gözüken bir aristokrattır... kendinden epeyce küçük, çok zengin bir tüccarın kızı ile nişanlıdır... yazar Charles’ı ve onun üzerinden tüm toplumu roman boyunca didik didik inceliyor... bu kişi hakkında en büyük korkularından, sevinçlerine, umutlarından, fikirlerinden, yapmak istediklerine kadar her şeyi öğreniyoruz tabii aynı şekilde toplumunda tüm detaylarını... Fowles Viktorya çağını ‘’dinin toplumun üzerine boca edildiği’’ bir dönem olarak tanımlıyor, bunun karşısında da Darwin var ‘’ Türlerin Kökeni’’ni 1859 yılında yazmış ve anlatılan yılda fazlasıyla ilgi görüyor, Charles’da kendini Darwin’e yakın hissediyor... özetle kitapta bir de din / bilim çatışması anlatılıyor... Charles nişanlısıyla gittiği Lyme’da  toplum dışına itilmiş bir kadın olan Sarah ile tanışıyor ve toplumun kadına bakış açısından hoşlanmadığı için başlangıçta yardım niyetiyle başladığı ilişki Sarah’nın gizemli kişiliğinin etkisiyle ona aşık olmasıyla sonuçlanıyor ve olay da ondan sonra başlıyor... yazar Sarah’nın ruh dünyasını çok detaylı anlatmıyor sadece dışarıdan bakıldığında görünen ile yetiniyor ve Sarah romanın sonuna kadar gizemini koruyor...  

Yazarın hikayenin sonunu okuyucuya bırakacağını düşünmüştüm ama Fowles daha iyisini yapıp 3 adet son yazmış... ilki geleneksel İngiliz toplumuna ve her ne kadar kendisi kabul etmeyecek gibi görünse de Charles’a uygun bir son, ki en gerçekçi olanı buydu... ikincisi okuyucuya sempatik gelen nispeten duygusal bir son... üçüncüsü ise yazarın kendisinin istediği, o dönem kadınını daha aktif gösterecek, olması gereken son...  üçü de mükemmeldi ve siz kendi tercihinize göre bir son seçebilirsiniz... yazar birde bu romanda hem kendini romana dahil ediyor hem de karakterlerin kendi sonlarına karar verme yetkisi var şeklinde bir görüşü beyan ediyordu...

Velhasıl muhteşem bir roman bu siz benim kadar gecikmeden okuyun mutlaka...

Son olarak kitaptan dikkatimi çeken bir kaç paragraf yazayım;

‘’Çağımızın sözde en büyük tasası zaman kıtlığıdır. Toplumlarımızdaki zeka ve paranın son derece büyük bölümünü işleri daha hızlı yapmak için harcamamızın nedeni, bilime ve bilgeliğe karşı duyduğumuz çıkar tanımaz sevgi değil, budur; insanoğlunun nihai amacı mükemmel insanlığa değil de şimşek olup çakmaya, ışık hızına ulaşmaktır adeta. Ama Charles ve hemen hemen bütün çağdaşları ve sosyal eşitleri için varoluşun üzerindeki tempo işareti kesinlikle adagio’ydu. Mesele insanın yapmak istediği her şeyi sahip olduğu zaman sığdırması değil, önünde uzanan uçsuz bucaksız boş zaman revaklarını yaptığı işi uzatarak doldurmasıydı. Günümüzde en sık rastlanan zenginlik belirtilerinden biri yıkıcılık nevrozudur; onun çağındaysa dinginliğin getirdiği sıkıntıydı’’ (sf: 17)

‘’Yükselen İngiliz İmparatorluğunun en çiğ ve küstah yönleri bu kadının kişiliğinde toplanmıştı sanki. Adaletten anladığı yegane şey, kendisinin haklı olduğuydu; yönetmekten de münasebetsiz uyruklarını öfkeyle topa tutmayı anlıyordu’’ (sf: 25)

‘’İletişimin gitgide artması insanlık için iyi olmuş olabilir. Ama ben zındıklık yapıp buna inanmıyorum, atalarmızın yalıtılmışlığını, tıpkı daha fazla mekandan yararlanabilmeleri gibi imrenilecek bir şey olarak görüyorum. Artık dünya hayatımıza çok  fazla karışıyor’’(sf: 136)

‘’Zamana dair o büyük insani yanılsamayı olduğu gibi görmüştü; yani zamanın gerçekliğinin bir yolunkine benzediğinin yanılsamasını –insanın gelmiş olduğu ve gideceği yerleri gördüğü bir yol- oysa zaman daha çok bir odaya benziyordu aslında: Yani bize çok yakın olduğu için genellikle görmeyi başaramadığımız bir şimdi’’(sf: 324)

Yazar:  John Fowles
Çevirmen: Aslı Biçen
Sayfa Sayısı : 464
Basım Yılı : 2013 (9. Baskı)
Yayınevi : Ayrıntı

İngiliz edebiyatının yaşayan belki de en büyük ustası olan John Fowles, anlatı kurmaktaki mahareti, çarpıcı üslubu ve deneyciliğiyle dikkati çeken bir yazar. Hiç abartmadan yüzyılın en iyi romanları arasında sayabileceğimiz Fransız Teğmenin Kadını'nda bu özellikler mükemmel bir bileşime ulaşıyor. Bir kere olağanüstü başarılı bir atmosfer yaratıyor yazar; Viktorya döneminde yaşamanın ne anlama geldiğini bütün netliğiyle ortaya seriyor. Sonra eşine az rastlanır bir gizem yaratıyor; kitap bittiğinde bile gizeminden bir şey kaybetmeyen bir gizem bu. Ve nihayet bilgeliğine sizi hemen ikna eden bilge ve son derece zeki bir denemeci üslubuyla varoluşçuluğun "sahicilik" ve özgürlük arayan insan soyutlamasını ete kemiğe büründürüyor; ama tanrı anlatıcı rolünü de sorgulamaktan geri kalmıyor.
Fowles dünya tarihinin en tutucu dönemlerinden biri olan, her şeyin ve özellikle de edebiyatın sıkı kurallara ve "görev" bilincine bağlı olduğu Viktorya çağından aykırı bir aşk öyküsüyle sesleniyor okura. Roman başarısını büyük ölçüde nefis diyaloglarına ve iki karakter arasındaki gerilime borçlu. Kadınların "görev"lerinin boyun eğme ve çocuk yapmayla sınırlı olduğu bir dönemde, romanın kadın kahramanı Sarah, inanılmaz sezgi gücü, özgürlüğe olan tutkusu ve estetik olana duyduğu sevgiyle hemen romanın çekim merkezine yerleşiyor. Toplumsal kodları umursamaksızın sevmek neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan kaçınmayan özgür bir kadın Sarah. Erkek kahraman Charles ise görmüş geçirmiş bir aristokrat; ama görmüş geçirmişlikle bir aristokrattan beklenenler arasındaki dengeyi tutturmakta zorlanan biri. Sarah'yla tanıştıktan sonra bu bıçak sırtındaki denge darmadağın olur. Charles, çağının toplumsal statüsünün, eş dost çevresinin talepleri ile yolu aşktan geçen Aşkınlık ve Sahicilik, tek kelimeyle Özgürlük arayışı arasında bir seçim yapmak zorunda kalır...

Roman okumanın benzersiz hazzından haberdar olanlar, Nabokov'un deyimiyle "belkemiğini titreten" kitaplar okumayı özleyenler ve sahici bir aşk yolculuğuna çıkmak isteyenler için... "Fransız Teğmenin Kadını yalnız bu yüzyıl yazılmış en iyi tarihi romanlardan biri değil, hayatta okuduğum en esrarlı ve mantıklı aşk romanı da... Okuyun..."
Orhan Pamuk

7 Temmuz 2014 Pazartesi

DAVID MITCHELL - JACOB DE ZOET’İN BİN SONBAHARI

Bu kitabı gördüğümde dikkatimi çeken şey 1799 yılı ve Japonya oldu gerisini doğru dürüst okumadım bile... yazarın da sadece ismini duymuştum o kadar... tüm bu yüzeysel seçime rağmen kitabı beğendim... gerçi ben bütünüyle Japonya’yı anlatmasını tercih ederdim ama kitap yarı yarıya Hollandalıları yarı yarıya da Japonları anlatıyor...

Baştan başlayacak olursam kahramanımız katip de Zoet 1799 yılının temmuz ayında Nagazaki limanındaki Hollandalılara ait ticari bir merkez olan yapay adada çalışmak üzere 5 yıllığına Japonya’ya geliyor, amacı para biriktirip memleketindeki sevgilisi ile evlenebilmek... Japonlar bu yabancılarla ticaret yapsalar da onlardan pek hazzetmiyorlar ve sıkı bir kontrol var... girişte tüm eşyaları didik didik aranıyor, genel müdürleri hariç hiçbiri Decima denilen bu adadan ayrılıp Nagazaki’ye giremiyor, bir sürü erkeğin (çoğu denizci)  bir arada yaşadığı hapishane benzeri bir yer oluyor burası...  ayrıca bu ticari merkezde çok büyük yolsuzluk ve rüşvet dönüyor, de Zoet’in bir görevi de bunu açığa çıkarmak dolayısıyla orada yaşayan neredeyse herkesin de düşmanlığını kazanıyor... de Zoet genç, dinamik, zeki ve çok dürüst bir adam, Japonlara göre de çirkin (yeşil gözlü, kızıl saçlı olduğu için)... bir tesadüf sonucu yüzünde yanık izi olan bir Japon ebe ile karşılaşıyor ve ona aşık oluyor... kitabın ilk bölümü (daha çok Hollandalıların anlatıldığı) bu şekilde özetlenebilir...

İkinci bölümde Japonya’daki bir sapkın tarikat ile karşılaşıyoruz ve kahramanlarımızın yolu bu tarikat ile kesişiyor... bütünüyle Japonların anlatıldığı bu bölümü çok sevdim... üçüncü bölümde ise Decima İngiliz gemilerince kuşatılıyor ve de Zoet hem bu sorunla hem de bu sapkın tarikat ile uğraşmak zorunda kalıyor... tüm hikaye boyunca bir yandan da ebe Aibagava’yı izliyoruz...

İlkbölüm bana biraz sıkıcı geldi bir sürü kaba saba denizcinin hikayesi hem ilgimi çekmedi hemde Hollandalıları hiç merak etmiyordum açıkçası... ama sonrası çok güzel gelişti ve kitabı bitirdiğimde okuduğuma değdi dedim, size de öneririm....


Yazar:  David Mitchell
Çevirmen: Sıla Okur
Sayfa Sayısı : 656
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Doğan Kitap

Bulut Atlası'nın yazarından, aşk ve macera dolu epik bir roman.

Yıl 1799. Hollandalı Jacob de Zoet, sevdiği kızla evlenebilmek uğruna, Batı kültürünün ülkeye sızmasını engellemek için çok ciddi bir sansür geliştirmiş olan Japonya’ya gider. Kâtip olarak çalıştığı yapay ticaret adası Decima’da bir yandan işindeki dürüstlüğün başına açtığı dertlerle, bir yandan da yanık yüzlü ebe Aibagava’ya duyduğu beklenmedik aşkla başa çıkmaya çalışır. 

Şiranui Dağı Manastırı’nın başrahibi Enomoto’nun ölümsüzlük peşindeki 
karanlık eylemleri ve Fransa ile İngiltere arasındaki siyasi ve ticari çekişmeler 
sonucu Decima’nın İngiliz gemilerince kuşatılması, Jacob’un kendini isyan lideri olarak bulmasına yol açacaktır.

David Mitchell (1969, İngiltere), ilk romanı Hayalet Yazılar (1999; Doğan Kitap, 2006) ile John Llewellyn Ödülü’nü aldı. 9. Rüya (2001; DK, 2007), Booker gibi önemli ödüllere aday oldu. Bulut Atlası (2004; DK, 2011), British Book ve Geoffrey Faber Memorial ödüllerini kazandı. Siyah Kuğu Parkı (2007; DK, 2009), Time’ın Yılın En İyi 10 Kitabı listesine girdi. Mitchell, Jacob de Zoet’in Bin Sonbaharı (2010) ile Güney Asya ve Avrupa bölgelerinde İngiliz Uluslar Topluluğu’nun En İyi Yazar Ödülü’nü kazandı.

Booker 2010 finalisti
İngiliz Uluslar Topluluğu En İyi Yazar Ödülü