30 Ağustos 2014 Cumartesi

KEZBAN ŞAHİN TAYSUN - Kafesteki Kalp

Bu kitabı ‘’KİTAP EYLEMİ’’ blogunda gördüm ve kadın hikayesi de olunca hemen gidip aldım... yazar Ziraat Yük. Mühendisi ve bu ilk romanı...

Romanda ana karakter Gülşen'in hayatı, çevresindeki tüm kadınların öyküleriyle birlikte anlatılıyor... genel olarak kadına dair tüm zorluklara değiniyor yazar ama asıl konu evlilik... romanın büyük bölümü Gülşen’in nikah salonundaki duygu ve düşünce dünyası ile geçiyor ki romanın en beğendiğim yönü burasıydı keşke yazar bu bölümü daha detaylandırsaydı diye düşündüm... bunun dışında romanda kuma sorunundan, çocuk gelinlere, mahalle baskısından, kayınvalide-gelin ilişkilerine, evlilikte (ailede) erkeklerin baskıcı tutumlarına ilişkin hayatımızdaki her soruna kısa kısa değiniyordu...

Yazarın tarzının öyküye daha uygun olduğunu düşünüyorum, ayrıca kitapta yer alan‘’olması gerekenler’’ bölümleri çok madde madde ve fazlaydı, bu da hikayede yazarın sesini daha çok duymamız demek ki en azından benim için tercih edilebilir değil (örneğin Zülfü Livaneli kitaplarında da yazarı çok fazla fark ediyorum ve ben Livaneli kitaplarının konularını çok başarılı bulsam da okuyamıyorum)...

Benim için romanın en şaşırtıcı ve muhteşem yanı ise Eskişehir'di... yazarın ve Gülşen’in memleketi bu güzel şehir ve romanın bir kısmı da orada geçiyor... bende babamın görevi nedeniyle lise son sınıfı orada okudum sonra üniversite için Ankara’ya gittim ama ailem 4 sene daha kaldı, bende tatillerde bulundum sadece ama ülkemizin en eğitim seviyesi yüksek şehri olduğunu düşünürüm (istatistikler de bu yönde yanlış bilmiyorsam)... açıkçası bu roman bana hoş bir nostalji oldu...

Yazar:  Kezban Şahin Taysun
Sayfa Sayısı : 224
Basım Yılı : 2013
Yayınevi :Potkal Kitap

Kezban Şahin Taysun, kadınların çektiği acılara, baskılara dair özel bir roman yazdı. 

Bir kadın pek çok ayıbın günah keçisi gösterildiğinde, kendi doğrularını bulabilme ve uygulama konusunda ne kadar şanslı olabilir? Çözüm nedir? Ayıp olmasın diye, vicdanı olmayan hazır doğruları kabul etmek midir yoksa kendine ayıp etmeden yaşamayı öğrenmek midir?

"...Yaydan fırlayan bir ok gibi saplanır, kuru iftira! Üzerine değen kötü sözcüğün gölgesinde kıvrandığını algılarsın. Sana yakışmayan bir olayın içine çekilmişsindir. Onu uyduranlar kıvranmandan keyif alırlar. Parçalara ayrılmış çaresizliğin yaşatır onları. Kimse leke almak istemez aslında. Adın değişir, yeni sıfatlar alırsın! Kız kurusu Nesrin, kötü Alev, dul Sedife gibi..."

Üç kadın; Gülşen, Meriç ve Emine onları yok sayan hazır doğrular karşısında nasıl davranacaklardır? Gülşen, yolculuğu sırasında kendisine yöneltilen zor soruların yanıtlarını bulacak mıdır? "Kafesteki Kalp" sizi farklı bir yolculuğa davet ediyor.

28 Ağustos 2014 Perşembe

OLGA GRUŞİN - SUHANOV'UN DÜŞ YAŞAMI

Epeydir çağdaş bir Rus yazardan okumak istiyordum, nihayet bir tane buldum... Olga Gruşin 1971 doğumlu ve Rusya’dan 18 yaşında ayrılmış ama Sovyetler Birliği döneminde geçen mükemmel bir roman yazmış... ben çok beğendim, hatta bu sene okuduğum en iyi romanlardan biri diyebilirim...

’Sosyalist gerçekliğin bununla nasıl bir ilgisi olabilir? Benim burada sözünü ettiğim sanat! Sanatın ortak amaç ya da saygın bir görevle ilgisi olmaz. Sanatçının benliğinin dışavurumudur sanat, sıradanın üstüne çıkmak, daha önce duyulmamış bir söz söylemek, varoluşumuzun gizli kapaklı sayısız katmanından güzelliğin beklenmeyen, gizemli, ışıltılı parçacığını ortaya çıkarmak, günlük yaşantıdaki sonsuzluğun ucunu görmek için giriştiği bireysel, muazzam mücadeledir.’’ görüşündeki yetenekli bir ressamın, rejimin dayatmaları, ailesinin ve kendisinin mutluluğu ve korktuğu için ’Kimsenin kanatlarını kırpmasına izin verme ‘’ diye yazmıştı Pavel Suhanov, fakat Anatoli’nin önceden sandığı gibi cesaret telkin eden, meydan okumanın onurlu ifadesi değildi. Bir uyarıydı bu, yaşamaya değer tek hayatın aşağılanmışlığın olmadığı bir hayat, özgür, güvenli bir hayat olduğunu hatırlatan bir öğüttü, kanatların kesilmesini önlemenin tek emin yolu da hiç kanadının olmamasıydı.’’ diye düşünerek ülkenin düzenine uymasını anlatıyor... bir süre her şey yolunda gitse de geçmiş ve yaptığı seçimler Anatoli Suhanov’u rahat bırakmaz ve her köşede bir anı belirmeye başlar... hikaye Anotoli’nin tüm hayatını geri dönüşlerle anlatır bir şekilde devam eder... diğer yandan yazar, Suhanov'un hayatı çerçevesinde Sovyet rejiminin resim sanatına bakış açısını da irdeler roman boyunca...

Yazarın tarzını çok sevdim, bugün ve geçmişi birbirini takip eden cümlelerle ve iç içe geçmiş bir anlatımla yazıyor, inanılmazdı gerçekten... özellikle kitabın yarısından sonra tamamını bu şekilde yazmıştı çok beğendim...

Konudan bağımsız diğer bir nokta ise; bu romanın yine bu sene okuduğum ve yine çok sevdiğim ‘’Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı’’ kitabını bana hatırlatmasıydı... neredeyse A.Tunç son romanını, Gruşin’in bu kitabına ‘’gönderme’’ olarak yazmış diyeceğim ama deneyimli bir yazarın ilk romanını yazan birine gönderme yapması da pek mümkün gözükmüyor... her neyse demem o ki her iki romanın da bendeki iz düşümü aynı oldu ve her ikisini de muhteşem buldum...

Ve ‘’Suhanov’un Düş Yaşamı’’nı kaçırmayın, mutlaka okuyun...

Kitaptan bir alıntıyla bitireyim;

‘’Çünkü edebiyatın tersine resim trajik bir sanattı; ne çürük çarık bir daktiloda sabaha kadar çoğaltılabilirdi, ne palto astarına dikilerek sınır dışına çıkarılabilir ne de birinin belleğinin kuytu, güvenli bir köşesinde yük olmadan ve durmadan sonsuza dek yaşayabilirdi. Elle tutulur, yani somut olması –bir tuval, bir şövale, boyalar, fırçalar ve bir duvar-, zaman ve mekanla sınırlı tutulması gerekiyordu; yaşatılacak mı, yoksa yok mu edileceği konusunda son kararı ait olduğu zaman ve mekan belirlerdi. Rusya ressamlarına iyi davranmamıştı. Savaşlarda ve devrimlerde yakılmış nice hazineleri, yağmurda ve karda katedrallerin duvarlarından akıp giden paha biçilmez freskleri, Tretyakovka’nın bilinmeyen depolarına kapatılmış her bir fırça darbesi, her bir esin kaynağı giderek küf bağlayan Chagall’ın başyapıtlarını düşündüm. (......) Sonra sebepsiz yere çocukluk anılarım zihnimde uçuştu, sessiz Moskova gecesini arşınlayan siyah ayakkabılar, titreyen elini uzatmış Profesör, çığlığını bastırmak istercesine annemin ahizeyi avucuyla kapatması, babamı bir bilinmezlikten öbürüne götüren yapayalnız, kanadı kırık uçuşu...’’

Yazar:  Olga Gruşin
Çevirmen: Dilek Şendil
Sayfa Sayısı : 336
Basım Yılı : 2009
Yayınevi :Turkuvaz Kitap 

56 yaşındaki Anatoli Suhanov istediği her şeye sahiptir. Yirmi beş yıl önce parlak bir yeraltı sanatçısı olarak sürdürdüğü yaşamdan vazgeçip Moskova'da Parti'ye yakınlığıyla bilinen bir sanat dergisinin genel yayın yönetmenliğiyle bu konumun sağladığı rahatlığı ve maddi olanakları seçmiştir. Ancak bir dizi garip olay Suhanov'un kusursuz dünyasını bir karabasana çevirir. Geçmişine ait, bilinçaltına ittiği insanlar, derine gömdüğü düşler geri gelip ona işkence eder, bir zamanların sevgi dolu ailesi ve sadık dostları ondan soğurlar. Belleğinin karanlık koridorlarında tökezleyen Suhanov'un hayatı çözülmeye başlar, elde etmek için ruhunu sattığı her şeyi yitirir. Suhanov'un yeteneğine, arkadaşlarına ve ilkelerine ihanetini, gerçek olabilecek bir dizi düş ve karabasan olabilecek bir gerçek zamanda anlatan Gruşin, bu iki alanı sürekli birbirine kaydırır, kahramanını kişisel cehennemine hapseder. 

"Bu kadar iyi bir roman yazmak için çok yetenekli olmak gerekir; Gruşin kesinlikle öyle."
Financial Times

"İncelikli ve baş döndürücü."
The New York Times Book Review


Olga Gruşin:1971’de Moskova’da doğan Olga Gruşin, ilköğrenimini Prag’da yaptı. 1981’de Moskova’ya döndü. Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’nde sanat tarihi, Moskova Devlet Üniversitesi’nde gazetecilik okudu. 1989’da Emory Üniversitesi’nden tam burs alıp ABD’ye gitti. Carter Center’da araştırmacı ve çevirmen, Harvard Üniversitesi’nin Dumbarton Oaks Araştırma Kütüphanesi’nde editör olarak çalıştı. Suhanov’un Düş Yaşamı Gruşin’in ilk romanıdır. Roman, Los Angeles Times’ın İlk Roman Ödülü ve İngiltere’de Orange Yeni Yazarlar Ödülü’nde finale kalmıştır. Gruşin, 2002 yılında ABD vatandaşı oldu. Eşi ve oğluyla Washington, DC’de yaşamaktadır.

21 Ağustos 2014 Perşembe

PINAR SELEK - Yolgeçen Hanı

Pınar Selek’in ilk romanıymış, 1980 sonrasından başlayıp 2000’li yılların başına kadar süren bir hikaye anlatıyor... darbeden de, devrimden de, Cumhuriyet tarihi boyunca her kesimin yaşadığı travmalardan da bahsediyor ama özünde konu edilen dostluk... Yedikule’de çoğu yoksul, Türk, Kürt, Ermeni, Rum komşuların öyküsü bu... mahallenin görmüş geçirmiş yaşlıları da var, içi pır pır eden gençleri de... yaşam gailesi içindeki bu insanların yardımlaşmaları, sevdaları, idealleri, hayal kırıklıkları birer birer ortaya seriliyor...

Romanda epeyce fazla karakter var, yazar kısa kısa bölümlerle karakterler arasında dolaşarak anlatıyor öyküsünü ki ben anlatım stilini sevdim... duru, kolay okunan, sıcak bir dili var... konu bir şekilde bana çok tanıdık geldi sanki daha öncede benzer bir roman okumuştum düşüncesi kitabın başından sonuna kadar aklımda kaldı ama hangisi olduğunu bulamadım... sonuçta güzel ve samimi bir roman, ben beğendim size de öneririm...

Yazar:  Pınar Selek
Sayfa Sayısı : 399
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : İletişim

Bir kaçışın hikâyesi ve 12 Eylül'ün ardından gelen şarkılar… Kimliklerinin peşine düşmüş dört genç: Devrime olan inancını asla yitirmeyen ve bu uğurda sevdiklerini terk etmeyi göze alan Elif, hayatının anlamı müziği Fransa'da keşfeden Hasan, küçük bir mahallede masallarla kurduğu dünyasından ve annesiyle yaşadığı evden uzaklaşıp hayata tutunmaya çalışan Sema ve ailesine bakmak için ustası Artin'den zanaat öğrenen Salih… 

Bambaşka düşleri, hayatları ve dertleri olan bu dört genci buluşturan ve kaderlerinin kesişeceği bir mahalle: Dostluğu, yoldaşlığı ve sırlarını paylaşacakları Güngör abla ve Kemal; dansı ve özgürlüğü düşleyen Gülistan; kızı Elif'in gidişinin acısını unutmaya çalışan Eczacı Cemal; bir genelevden gelip mahalleye sığınan Hande; geçmişin acılarını ve kayıplarını yaşayıp yine de İstanbul'unu terk edemeyen Madam Zabel… Mihalis, Gülcan, Ohannes, Nahide, Rafi ve diğerleri… Hepimizin hayatından izler taşıyan, tanıdık olduğu kadar çarpıcı karakterler…

Yolgeçen Hanı, Pınar Selek'in darbe sonrası yılların acılarını, tüm renk ve sesleriyle hayatın ve insanların canlılığına sarmalayarak anlatmayı başardığı; gücünü, samimiyetinden ve doğallığından alan ilk romanı.

12 Ağustos 2014 Salı

ANDRÉ MAUROIS - İKLİMLER

Bu roman 1928 yılında yazılmış, 1967’de ilk kez türkçeye çevrilmiş, 2008’de de bir kez daha basılmış... ve iyi ki de yeniden yayımlanmış... ben ondokuzuncu yüzyılda veya en geç yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde yazılan kitapları daha çok seviyorum zaten, bu romana da bayıldım... tanıtımda da denildiği gibi bu bir aşk hikayesi... aşkın kuralları nedir? ne olursa (veya olmazsa) aşk sayılır? kadınların veya erkeklerin aşkı algılaması nasıldır? sorularını içinde barındıran bir hikaye anlatıyor yazar...

Roman, katı kuralları olan bir ailede yetişen Philippe’in, çocukken hayalini kurduğu olağanüstü kadını bulduğunda her şeyin mükemmel olacağını düşünmesiyle başlıyor, hayatına farklı zamanlarda giren, aşık olduğu iki kadın Odile ve İsabelle’in anlatıldığı bölümlerden oluşuyor... bu iki kadın birbiriyle tamamen alakasız karakterde, taban tabana zıt denilebilir... Philippe’in her ikisine davranışı da birbirinden tamamen farklı, sanki iki kadın olduğu gibi ayrı karakterde iki tane de Philippe var...

Ayrıca çevrelerindeki insanların da algılamaları çok başka... özellikle Odile karakterini herkes başka bir şekilde görüyor ve anlatıyor... Odile bana biraz Madam Bovary’i hatırlatmıştı, kitabın sonuna doğru bir yerde de Anna Karanina’ya benzediği İsabelle’nin ağzından dillendiriliyor... bu iki roman kahramanı da birbirine benzediğinden iyi tahmin etmişim diye düşündüm...

İsabelle ise çok başka bir karakter, marazi yanını vurgulayan şöyle bir cümlesi var ‘’İnsan gerçekten seviyorsa, sevdiği varlıkların yaptıklarına fazla önem vermemeli. Onlara gereksinimimiz vardır; yalnız onlar bizi vazgeçemeyeceğimiz bir ‘havada’ yaşatabilirler (dostunuz Helene ‘bir iklim’ der, çok doğrudur)’’...

Yukarıdaki cümleden kitabın ismi de ortaya çıkıyor... aşk tanımlamaları bugünkü koşullara pek uymuyor belki ama çok iyi anlatılmış kapılıp gidiyorsunuz, mutlaka okuyun...

Yazar:  André Maurois
Çevirmen: Tahsin Yücel
Sayfa Sayısı : 208
Basım Yılı : 2013 (6. Baskı)
Yayınevi : Helikopter

Sahaflarda buldum bu romanın eski bir baskısını.
Varlık Yayınları'ndan çıkmıştı. 1967 yılında, Tahsin Yücel çevirisiyle.

Sayfalarını karıştırırken bir ithafla karşılaştım, şöyle diyordu: "Sevgilim, bu kitabı ilk defa on beş, bilemedin on altı yaşımda okudum. O kadar bayıldım ki, bir süre Odile oldum... Sonra kitap bir biçimde yok oldu. Unutmuştum. Geçen gün sahafta görünce bir heyecan, bir heyecan... Değişmemiş... Bence hâlâ en güzel aşk hikâyelerinden biri... Sana aldım".

Okuduğumda, ithafı yazana hak verdim. Hakikaten okuduğum en güzel aşk hikâyelerinden biriydi. "Her an yeni bir hayat serilir önümüze", "birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı" diyor ve "kaderlerimizle arzularımız hemen hiç bir zaman bağdaşmıyordu" diye bitiyordu kitap.

Helikopter'in ilk kitabı bu: Aşka âşık olanlar için tekrar yayınlıyoruz bu dünya güzeli kitabı, unutulmasın diye.

7 Ağustos 2014 Perşembe

ROSIE THOMAS - Senden Hatıra Kaldı

Bu yazarı tanımıyordum kitabın konusu hoşuma gittiği için aldım ve beklediğimden çok iyi çıktı... bir kere çok samimi ve sıcak bir roman... bir yandan bir aile hikayesi (anne-kız, büyükanne-torun), bir yandan bir dönem romanı (II. Dünya Savaşı), bir yandan da savaşın gölgesinde büyük bir aşk hikayesi... 

82 yaşındaki İris’in tüm yaşamı, özellikle 1941-42 yıllarında Mısır’da ki gençlik yılları geri dönüşlerle anlatılıyor... 19 yaşındaki torununun ailesiyle yaşadığı sorunlar, İris’le beraberken ve İngilizlerden çok farklı bir toplumda (Mısır’da) yavaş yavaş çözülürken biz de bu sıcak hikayeye kapılıp gidiyoruz...

Yazarın kendi hayatı da çok ilginç bu biraz İris’e geçmiş gibi geldi bana... anlatımı güzel, akıcı bir dille yazılmış... ben romanı çok sevdim yazarı da bundan böyle takip etmeyi düşünüyorum... bu güzel hikayeyi size de öneririm...

Yazar:  Rosie Thomas
Çevirmen: Sevinç Tezcan Yanar
Sayfa Sayısı : 480
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Epsilon

Bir ailenin üç nesli arasındaki mesafeyi, yitirilenleri ve sevgiyi anlatan ilham veren bir hikâye. Yaşlılık ve unutkanlık, 82 yaşındaki Iris'i savunmasız ve hizmetkârı Mandooh'un bakımına muhtaç hale getirmiştir. Iris'in Kahire'de bulunan boğucu biçimde sessiz ve klostorofobik evinin huzuru başına buyruk torunu Ruby'nin beklenmedik ziyaretiyle bozulur. Ailesiyle olan yorucu ilişkisinden bunalan Ruby, yıllardır görmediği büyükannesiyle huzur bulmak için İngiltere'den kaçar. Birbirine açılan iki kadın arasında beklenmedik bir bağ kurulur. Ruby, büyükannesi Iris'in İkinci Dünya Savaşı zamanında Kahire'nin ihtişamına ve kalbini verdiği - ve kaybettiği - gerçek aşkına dair silinmeye başlayan anıları kaydetmesine yardımcı olur. Iris'in kalbinin genç yaşta kırılması, kızı ve torunuyla olan hayatını da şekillendirir. Iris'in geçmişini geri kazanma ihtiyacı ve Ruby'nin varlığı iki kadını Mısır çölünde korkunç bir tehlikeye sürükleyecektir. 

Rosie Thomas: Çok sayıda ünlü romana imza atan yazar çocuklarını büyüttükten sonra seyahat etmeye ve tırmanmaya yönelik tutkusunu keşfetti. Alpler'e ve Himalayalar'a tırmandı. Pekin'den Paris'e kadar devam eden bir oto rallisine katıldı ve kısa bir süre Antartika'da Bulgar araştırma istasyonunda bulundu. Londra'da yaşamaktadır.

3 Ağustos 2014 Pazar

IAIN M. BANKS - CEBİRCİ

Bu kitabı gördüğümde çok güzel olacağını düşünmüştüm nedense, sanırım beni cezbeden ismiydi... şu an ise sükutu hayalin zirvelerinde dolaşıyorum... son zamanlarda okuduğum en sıkıcı kitap bu... üstelik birde bilim kurgu, isteseniz bile sıkıcı olarak yazamayacağınız bir tür yani ama yazar başarmış... roman yediyüz küsur sayfalık bir laf kalabalığı şeklinde... neredeyse kitabın tamamı bir sayfanın yarısına ulaşan paragraf halinde tek cümlelerle yazılmış... yazar bir şekilde noktalama işaretlerinden tasarruf ediyor nokta zaten hiç yok, virgülü bile nadiren kullanıyor sizde cümlenin sonuna geldiğinizde dönüp yarım sayfayı yeniden okuyorsunuz... bu yazış stiliyle ilgili durum ama konuda da karakterlerde de bir fevkaladelik yok... okuyucuyu peşinden sürükleyecek hiçbir ilginçlik yok... bu kadar uzun bir romanda ara ara felsefi tahliller yapıyor ama siz o kadar sıkılmış durumdasınız ki birde bunları çekemiyorsunuz...

Konu ise şöyle; evrenin her tarafı keşfedilmiş, solucan delikleri ile her yere gidiliyor... insanların yanı sıra bir sürü tür bir arada veya birbirleriyle savaşarak yaşıyorlar... teknolojik gelişmelere bağlı olarak insanların ömrü bin yılları aşmış durumda bazı türlerin (örn: Ahali) ise 2 milyar yıla kadar uzanıyor (tabi tüm roman boyunca nüfus artışı sorunu ne oluyor diye hiç sorulmuyor?)... evrenin en eski sakini olarak ifade edilen Ahali jüpiter benzeri gaz-devi gezegenlerde yaşıyor, kendisi dışındaki hiçbir türü kaale almıyor, ilişki kurmuyor, teknolojik olarak çok ileri ve güçlü bir tür, çoğunlukla da barışçı, kendisine bulaşılmadığında diğerleriyle pek ilgilenmiyor... insanların arasından kahin (burada araştırmacı anlamında) sıfatını taşıyan biri Ahali’nin önemli bir sırrını ortaya çıkarmak zorunda, yaklaşan bir büyük savaşı engellemek için... ama romanın başından itibaren o sır ne ise başlayacak savaşla alakasız gibi gözüküyor sonuna gelindiğinde de aynı şekilde kalıyor...

Yazar tüm hikaye boyunca canlıları, uzay gemilerinin özelliklerini, ağırlıkla gaz devleri olmak üzere gezegenleri, solucan deliklerini anlattıkça anlatıyor, arada savaş bölümleri de uzun uzun yer alıyor... birde garip bir şekilde yapay zekalara karşı bir nefret var... bir makineler savaşı yaşanmış ve yapay zekalar imha edilmiş (devam eden teknolojik gelişimi yazar nasıl açıklıyor bu durumda o belirsiz)...

Yazarın hayal gücü geniş o türleri oluşturmak bile başlı başına bir iş büyük ölçüde ama sıkıcılıkta da bu kadar başarılı olunca bir anlamı olmuyor... Sonuç olarak çok çok fanatik bir bilim kurgu tutkunu değilseniz eğer hiç okumayı denemeyin... ben kitabı fırlatıp atma aşamasına bolca geldim, bitirmiş olmam mucize gibi...

Yazar:  Iain M. Banks
Çevirmen: Kemal Baran Özbek
Sayfa Sayısı : 736
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : İthaki

Yıl Milattan Sonra 4034. 

İnsanoğlu uzayı kolonileştirmeyi çoktan başarmıştır. Gelgelelim Nasqueron Ahalisi'nin yüksek yönetim kademeleri arasına araştırmacı sıfatıyla kabul edilmiş bir Yavaş Kâhin olan Fassin Taak yılsonunu sağ salim getirebilirse kendini mutlu sayacaktır. 

Bir zamanların görkemli ama son dönemlerin çöküşteki bu topluluğu, her ne kadar görünürde son derece yüksek bir gelişmişlik düzeyine sahip olsa da, temelde barbarca kabul edilen bir yaşam tarzına sahip, kendi gençlerini avlamaktan haz alan ve sırf âdet yerini bulsun diye giriştiği anlamsız iç savaş silsilelerinden başını kaldıramayan bir ırk kabul edilip kendisi dışındaki tüm topluluklar tarafından yalnızlığa itilmiştir. Hakkında yok denecek kadar az bilgiye sahip olduğu askeri-dini özellikte bir emir-komuta zincirinin -ki bu, galaksinin yönetimini bir süreden beri elinde bulunduran son güç erkinin, yani Mercatoria adlı barok hiyerarşinin de bir parçasıdır aynı zamanda- beklenmedik desteğini de bu defa arkasına alan Fassin Taak bir kez daha Ahali'nin yaşam alanında seyahate çıkmak durumundadır. Peşinde olduğu şey ise, yarım milyar yıldır saklı olan bir gizemdir. Diğer yandan, muazzam bir savaş her geçen gün daha da yaklaşmaktadır… Kâhin Taak'ın o güne dek tanıyıp bildiği her şeyi ve de herkesi bir çırpıda ortadan kaldırması işten bile olmayan bir savaş…

Birçok romanını "ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap" listesinde görebileceğimiz Iain Banks, The Times tarafından "1945 sonrası En İyi 50 Britanyalı Yazar" listesine seçildi. İskoç yazar, yaşamı boyunca sayısız ödüle aday gösterildi ve birçoğuna da sahip oldu. 
"Bilimkurgunun standartlarını belirleyen yazar…"

-Guardian-

"Eğer onun kitaplarından hiçbirini okumadıysanız, birini okuyun. Sonra bir başkasını… Kötü kitapları bile iyidir, iyileriyse hayret vericidir."
-Neil Gaiman-

"Banks bir fenomen… alışık olmadığımız caziplikte bir enerji ve zarafetle, katıksız bilimkurgu yazıyor."
-William Gibson-

"Onun edebi kurgularına hep saygı duydum, ama bilimkurgularına daha derin bir hayranlık besledim."
-David Brin-