28 Ekim 2014 Salı

BRUNONIA BARRY - DANTEL FALCISI

Bu kitabı D&R’ın indirimliler standından almıştım, fal, danteller vs. görünce hafif bir roman, eğlenceli olabilir diye düşünmüştüm... ilk yanılgı burada başlıyor hiç düşündüğüm gibi hafif bir kitap değil, eğlenceli ise hiç değil... hatta zaman zaman kasvetli bile oluyor... gerçi doğru düzgün bir kitap çıkmasına memnunum o ayrı...

Bu bir ilk roman, artık ben pek fazla ilk kitap okumak istemiyorum epeyce hoşnutsuzluğum birikti bu konuda... çok yetenekli olup ilk romanından itibaren mucizeler yaratan yazarları bir kenara koyuyorum ama en azından 2. kitaptan başlamakta fayda var...

Gelelim bu romana; hikaye Boston yakınlarında ‘’Salem’’ de geçiyor... bu kasaba tarihte cadı yakma olaylarıyla ünlü ve o zamanki cadı suçlamalarının çoğu doğru değilse de Salem halkının (daha dogrusu kadınlarının) geçmişte ve günümüzde psişik yeteneklere sahip olduğu söyleniyor... Bu hikaye de yine bu tür yeteneklere sahip, çoğu zaman deli/çatlak olarak nitelendirilen Whitney ailesi kadınlarının hayatını anlatıyor... Bu kadınların dantellere bakarak geleceği görme ve neredeyse herkesin zihnini okuma yetenekleri var ama bu yeteneklerinden çoğu zaman memnun değiller hatta zararını gördükleri bile söylenebilir... buraya kadar her şey iyi de kitap bana yarı yarıya çok güzel, yarı yarıya çok kötü geldi, işte sorun da bu... 185. sayfaya kadar (ki romanın yarıdan fazlası) yazar tüm hikayeyi boğuntuya getirmiş bir vaziyette, bir laf kalabalığı bir laf kalabalığı sormayın gitsin... Salem'in tarihi, yetenekleri, cadıları, fanatik dindarları, şehrin heykelleri, adaları, denizi, tekneleri velhasıl konuyu o kadar kalabalık bir şekilde anlatıyor ki neredeyse boğulacaktım... araya da hikaye ile ilgili bir iki ipucu ve cinayet mi kaza mı olduğu belli olmayan bir yaşlı kadının ölümü ve genç ve hamile kızın kaybolmasını sıkıştırıyor... sürekli keşke biri yazara ‘’az, çoktur’’ lafını hatırlatsaydı diye düşündüm...

Her şey bu kadar kötü giderken 3. bölümden itibaren yazar bir uyanış yaşayarak tüm o kalabalıktan kurtuluyor, doğru düzgün, çok etkileyici bir psikolojik hikaye anlatıyor... polisiye hikayeyi de ilk bölümde bırakıyor sadece o konudan elimizde bir polis detektifi kalıyor onu da ne yapacağını bilemediğinden romanın kadın karakterine sevgili olarak eklemliyor ki bana göre çok gereksizdi...  hadi polise de laf etmeyeyim o da kalsın, romanın yarısından sonra anlatılan psikolojik vak'a mükemmeldi, hem konu hemde kurgulama olarak yazar resmen tüm yeteneğini konuşturuyor... ayrıca aile içi şiddet ve taciz ile kadınlara uygulanan şiddete de dikkat çekiyor... kitabın sonuna geldiğimde ilk 185 sayfayı bir makasla kesip çöpe atmak gerekir diye düşündüm, geriye kalanı da keyifle okursunuz o zaman... 

Sonuç olarak baş kısımları atlayabilirsiniz ama romanı okuyun....

Yazar:  Brunonia Barry
Çevirmen: Çiğdem Küçük
Sayfa Sayısı : 324
Basım Yılı : 2009
Yayınevi : Doğan Kitap


Her yeteneğin bir bedeli vardır, her dantel parçasının da bir sırrı…

Sırlar, karmaşık kimlikler, yalanlar ve yarı gerçekler dünyasında hareket eden, büyüleyici bir hikâye…

“Benim adım Towner Whitney. Hayır, bu tam olarak doğru değil; gerçek adım Sophya.

Bana asla inanmayın. Her zaman yalan söylerim…”

Dantel Falcısı’nın güven vermeyen anlatıcısı Towner Whitney’in ailesi, nesiller öncesine dayanan sırların bekçiliğini yaparak dantel desenlerinden geleceği okuyabilen “Salemli Kadınlar”dan gelmektedir. Salem’de iki kadının ortadan kaybolmasıyla gizemli geçmişine, Salem’e dönmek zorunda kalan Towner’ı, birçok sır beklemektedir.

Yazar: Massachusetts’te doğan ve büyüyen Brunoia Barry, New Hempshire Üniversitesi’nde edebiyat ve yaratıcı yazarlık eğitimi aldı. İçindeki tiyatro sevgisi onu Chicago’ya sürükledi, burada çeşitli oyunların tanıtımlarında çalıştı. Daha sonra New York’ta senaryo yazarlığı eğitimi aldı. Yazma tutkusunun peşinde ABD’nin büyük bir kısmını dolaşan Barry, Massachusetts’e döndükten sonra eşiyle beraber zekâ oyunları ve bulmacalar üzerinde çalışan bir şirket kurdu. Dantel Falcısı Barry’nin ilk romanıdır.

25 Ekim 2014 Cumartesi

PERŞEMBE BULUŞMALARI - ORHAN KEMAL

Pera Palas’ın düzenlediği ‘’Perşembe Buluşmaları’’nda bu ay Orhan Kemal’in 100. doğum yılı nedeniyle anma toplantısı gerçekleştirildi. Yazarın oğlu Işık Öğütçü’nün konuk olduğu toplantıda, hem Orhan Kemal’in zorluklarla geçen hayatı hemde eserleri konuşuldu... Işık Öğütçü konuşmasına Orhan Kemal’in  asıl isminin Mehmet Raşit Öğütçü olduğunu ve kendisinin de gerçekten oğlu olduğunu ifade ederek başladı. Babasının adını yaşatmak için yaptıklarından bahsetti. 2000 yılında Orhan Kemal müzesini açmışlar, babasının geride bıraktığı metinlerden, fotoğraflardan, mektuplardan faydalanarak -Orhan Kemal’in eserlerine ek olarak- kendisinin de 8 adet anı türünde kitap yayımladığını ifade etti ve devamı da gelecekmiş (Fikret Otyam'la birbirlerine yazdıkları mektupları yayımlayacağını söyledi).

Öğütçü kendi doğumuyla başlayarak babasının güncesine yazdıklarını ve arkadaşı Fikret Otyam’a yazdığı mektubu okudu... 1957 senesinde 4. çocuğa sahip olmanın zorluklarını ifade eden espirili cümleler dinledik... daha sonra Orhan Kemal’in hayatına geçildi ve O. Kemal doğduğunda babasının Çanakkale’de topçu teğmeni olduğunu ona bir telgrafla doğumu bildirirken ‘’ben bu dünyanın kahrını çekmeye geldim’’ benzeri bir ifade kullanıldığını ve Orhan Kemal’in hayatının da tam o şekilde geçtiğini belirtti. O. Kemal’in babası da dikkat çekici bir kişilik, Işık Bey tam burada bir parantez açarak dedesinden de biraz bahsetti (onunla ilgili de bir anı kitabı çıkarmış). Dedesi Abdülkadir Kemali Bey’in tam anlamıyla muhalif bir insan olduğunu belirtti. Çanakkale’de yaralandıktan sonra geri geldiğini 1. Meclis’te mebus olduğunu, Meclis’te Atatürk’ü destekleyenlerin bulunduğunu, Atatürk’e  muhalif olanların olduğunu, 3. bir kanat olarak da dedesinin hepsine birden muhalif olduğunu söyledi. Dedesi daha sonra avukatlık yapmış, bir müddet yurt dışında kalmak zorunda bırakılmış ve sonra affedilerek yurda dönmüş... parantezi burada kapatarak tekrar babasına döndü ve Orhan Kemal’in okumaya çok düşkün olduğunu babasının çok geniş kütüphanesinin de etkisiyle birçok eseri okuduğunu ama eğitimine devam etmeyerek ortaokuldan sonra okulu bıraktığını ve Adana’da bir İplik fabrikasına çalışmak üzere girdiğini belirtti. Bu fabrikada çalışan annesiyle tanışmalarını, evlenmelerini ve annesinin babasını anlattı Işık Bey, ki bunlar da çok renkli hikayeler... Orhan Kemal karısını ‘’Cemile’’ adlı romanında anlatmış ve Öğütçü annesinin bir kahraman olduğunu söyledi... annesine, babasının zor hayatına nasıl dayandığını veya neden dayandığını sormuş, o da ‘’çok sevdim’’ demiş, işte böyle...

1938 yılında ceza yasasının 94. maddesine (daha sonra herkesin bildiği 141-142. madde olmuş) muhalefetten 5 yıl hapis cezası alıyor ve Bursa’da cezasını çekerken aynı hapishaneye Nazım Hikmet’te geliyor ve Orhan Kemal’in hayatı bütünüyle değişiyor... Orhan Kemal o sıralar şiir yazıyormuş hazır hayran olduğu N. Hikmet’i bulmuşken ona gösteriyor ama N. Hikmet hiç beğenmiyor ve sen bu işi bırak diyor... daha sonra bir gün koğuşta N. Hikmet bir sayfa bir düz yazı buluyor ve hemen Orhan Kemal’in yanına giderek bunu sen mi yazdın diye soruyor o da ne söyleyeceğini şaşırıyor çünkü yine beğenmeyecek diye korkuyor, karaladım bir şeyler diye bir cevap veriyor onun üstüne Nazım Hikmet de sen nesircisin bundan böyle nesir yaz çok güzel olmuş diyor ve Orhan Kemal’in romanlarına giden yol açılmış oluyor...

Hapisten çıktıktan sonra da zorluklarla, parasızlıklarla hayatı devam ediyor ve çok sayıda kitap ve Yeşilçam’a senaryolar yazmasına rağmen sıkıntı hayatından hiç eksik olmuyor, 1956 yılında komünist propaganda yapmak suçundan hakim önüne çıkıyor ona ''neden hep fakir fukarayı yazıyorsun romanlarında'' diye soruyor hakim o da ben gerçekçi bir yazarım çevremde hep onları gördüğüm için yazıyorum zenginleri de bilsem onları da yazardım diyor, o zaman ceza almıyor ama 1966 yılında yine aynı muhalefetten cezaevine konuluyor ama bu kez 35 gün sonra çıkıyor ve 1970 yılında (56 yaşında) da hayatı sona eriyor...

Orhan Kemal ismi ise şöyle oluşmuş; çeşitli dergilere Orhan Raşit olarak yazılar gönderiyormuş ama bir gün dergide kendi yazısının altında Orhan Kemal ismini görmüş, dergi yöneticilerine sorduğunda derginin bir kovuşturmaya uğradığı ve bu nedenle tüm yazarların adını değiştirdiklerini ifade etmişler, yazar bu ismi çok güzel bulduğu için de o şekilde devam etmiş...

Çok keyifli bir söyleşi oldu, zaman zaman gözlerimiz doldu, bugüne kadar hiç Orhan Kemal kitabı okumadığım için çokça utandım... ‘’Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl’’ isimli bir anı kitabı aldım Sn. Öğütçü imzaladı ve ayrıldık...

Son olarak bu söyleşi 8 Kasımda başlayacak İstanbul Kitap Fuarının programında var ayrıca 30-31 Ekim tarihlerinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversiteside bir sempozyumda Orhan Kemal anılacak not olarak yazayım...

23 Ekim 2014 Perşembe

SEİ ŞONAGON - YASTIKNAME

Bu seferki eser, yazarı, çevirisi, türü ve yazıldığı tarih itibariyle çok ilginç bir kitap... yani bütünüyle değişik... Kitaba editör tarafından yazılan Sunuş yazısında detaylı açıklamalar var oradan kısaltarak sırasıyla anlatmaya çalışayım...

Kitap; ‘’çevirmenlere görünürlük kazandırmak, varlıklarına ve sorunlarına dikkat çekmek’’ amacıyla bir ortak çeviri yapma projesi olarak doğmuştur (Kitap Çevirmenleri Girişimi bir e-posta grubu olarak başlamış, Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği’nin kurulmasına önayak olmuştur)... Hem bir bütünlüğü olan hem de paylaşılmaya müsait tek bir metni bir çok çevirmen tarafından farklı dillerden çevrilmesine ve herkese eşit mesafede olması için de çok kullanılan diller dışında yazılmış bir eser olmasına karar verilmiş, ikinci bir dilden çeviri yapmanın zorluklarına rağmen orijinali Japonca olan bu kitabı ‘’New York 1991, Paris 1934, Zürih 1952, Tokyo 2005, Tokyo 1962’’de yayımlanmış 5 adet metin üzerinden 61 kişi İngilizceden, 13 kişi Fransızcadan, 6 kişi Almancadan, 2 Kişi İspanyolcadan, Hüseyin Can Erkin’de Japoncadan olmak üzere toplam 83 kişi Türkçe’ye çevirmiştir... Hataları en aza indirmek için kişiler ikişerli gruplar olarak eşleştirilmiş herkes birbirinin çevirisini kontrol etmiştir, daha sonra redaktörler tarafından yapılan kontroller sonucunda da eser yayımlanma aşamasına gelmiştir...

Eser; ’'Makura no Soşi’’ olan orijinal adı, Osmanlı edebiyatı ile analoji kurup Yastıkname olarak çevrilmişse de, daha düz bir ifadeyle ‘’Başucu Kitabı’’ olarak adlandırılabilir... kitap, japon edebiyatında ‘’zuihitsu’’ denilen türün ilk ve önemli bir eseri olup, günce, biyografi, hatırat, şiirler, aforizmalar, listeler, anlatı eskizleri ve deneme olarak adlandırılan türlerin özgün bir bileşimi olarak tarif edilebilir...

Yazar; Sei Şonogon’un 965 veya 966 yılında doğduğu tahmin ediliyor, ölüm tarihi kesin olarak bilinememekle birlikte 1017 yılına kadar kesinlikle yaşamış olduğu çeşitli kaynaklardan teyit edilmiş durumda, ama bu kitapta yazdıkları dışında hayatı ile ilgili fazla bir bilgi de bulunmuyor... İlk adı bilinmiyor, ‘’Sei’’,  Kiyovara olan soyadının ilk karakterinin Çince’deki okunuşu, ‘’Şonogon’’ ise o dönemin Japon sarayında nedimelik görevinde bulunanlara verilen genel bir ünvandan oluşuyor. O günkü standartlara göre çok iyi bir eğitim almış biri olarak görünüyor...

Dönem; 10. yüzyıl japonyası, Heian Dönemi.  Bugün geleneksel Japonya denince hemen akla gelen şeylerin, suşi ve soya sosunun, Zen budizmle bağlantılı çay seremonileri, çiçek aranjmanı gibi pratiklerin, Haiku şiirlerinin, No ve Kabuki tiyatrosunun, harakirinin ve özellikle de eril militarist ideolojinin kült figürleri olan samuray ve geyşaların daha ortaya çıkmamış olduğu bir dönem.  Görüntüye, zarafete, genel anlamda estetiğe, hat sanatına, şiire verilen büyük önemin öne çıkartıldığı, kadınların hem günlük sosyal hayatında, hem de sanat ve edebiyat hayatında işgal ettiği öncü hatta kurucu konumunun belirleyici, ama bu yapının üst-orta ve üst sınıflar için geçerli olduğu bir dönem...

Toparlayacak olursam bu kitap, 10. yüzyılda İmparatoriçenin nedimesi bir hanım tarafından yazılan günce/deneme türünde bir anlatı... Şonagon’un anlatımı akıcı, zaman zaman eğlenceli bir tarzda... saraydaki günlük olayları, sevdiği sevmediği şeyleri, şiirleri, bitkileri, hayvanları, mevsimleri anlattığı kronolojik bir seyir izlemeyen bir hatırat bu, ama hem dönemin bilinmezliği hem de bu dönemi açıklamak amacıyla konulan dipnotlar, ekler vb. okumayı güçleştiriyor. Dipnotlar uzun olduğu (toplam 77 sayfa) için kitabın sonuna konulmuş, sürekli arka sayfalara dönmek insanı oldukça zorluyor ...

Bu kitap benim hoşuma gitti ama gerçekçi olursam çoğu kişiye hitap eder mi? Hayır... son olarak şöyle düşünün derim; 1000 sene önce bir kadın tarafından yazılmış ve Türkçeye 83 kişi tarafından çevrilmiş kaç kitap okudunuz?...

Yazar:  Sei Şonagon
Çevirmen: Kitap Çevirmenleri Girişimi
Sayfa Sayısı : 372
Basım Yılı : 2006
Yayınevi : Metis

Japon kültürünün bin yıllık klasiği şimdi Türkçe'de. Bütün gerçek edebiyat klasikleri gibi bugün bile bizlere söyleyecek çok şeyi olan, benzersiz üslupta bir kitap Yastıkname. Sarayda imparatoriçenin nedimeliğini yapan Sei Şonagon, hep başucunda tuttuğu "defterine" aklına esen her şeyi yazmış: Tanık olduğu küçük, sıradan olayları, anılarını, önemli bulduğu konulardaki fikirlerini; hoşuna giden gitmeyen, muhteşem ya da moral bozucu bulduğu, kalp atışını hızlandıran ya da asabını bozan, "gıcık" ya da hayran olduğu şeyleri... Özel bir duyusallığı ve gözlem yeteneği var Şonagon'un: Kayıt düştüğü inanılmaz ayrıntılara, özgür ve kadınca bir bireyselliğin damgasını vurmayı başarabildiği için olmalı, yüzyılların ötesinden hala bizleri şaşırtmayı sürdürebiliyor. 
Yastıkname, Kitap Çevirmenleri Girişimi'nden 83 çevirmenin çalışmasıyla Türkçe'ye çevrildi. Dünyada bir ilk niteliği taşıyan bu ortak çalışma aynı zamanda kitap çevirmenlerinin bir meslek birliği içinde bir araya gelişlerini simgeliyor. Çevirmenler birbirine yabancı dil ve kültürler arasında köprü işlevi görürler. Bu kez de öyle oldu: Uzak bir ülke ve uzak bir geçmiş onlar sayesinde şimdi daha yakınımızda...

18 Ekim 2014 Cumartesi

CHARLES DICKENS - BÜYÜK UMUTLAR

Dickens denilince aklıma ‘’İki Şehrin Hikayesi’’ geliyor, o romanı o kadar sevmiştim ki iki kere okudum... epeydir okumayı düşündüğüm bu romana ise ancak sıra geldi... kendi çağının en önemli edebiyatçılarından sayılan Dickens bu romanı -ömrünün sonları sayılabilecek- 1861 yılında yazmış olup, bir Viktorya dönemi hikayesi anlatmaktadır...

Dickens’in en sevdiğim yanı çok duru bir anlatıma, mizahi bir dile ve benzersiz karakterlere sahip olmasıdır... bu romanda da hepsi var, özellikle karakterlerine (her birine ayrı ayrı) bayıldım... neredeyse tüm roman nev'i şahsına münhasır insanlardan oluşuyor ve okurken başlangıçta hayret ediyor, sonra olduğu gibi kabul ediyor sonunda da sanki başka türlüsü mümkün olamazmış gibi düşünüyorsunuz...

Hikaye ise küçük bir çocuğun hayatı üzerinde şekilleniyor... Pip, 7 yaşlarında öksüz bir çocuk, kendinden çok büyük, sert ve acımasız ablası ve demirci olan eniştesi (Joe) ile birlikte bir köyde yaşıyor... ilerde çok sevdiği Joe’nun yanına çırak olarak gireceği günleri düşünürken, kendinden statü olarak yüksek konumda, yine kendi yaşlarında güzel bir kız (Estella) ile tanışıp ona aşık oluyor ve ondan sonra tek dileği Estella’ya layık bir beyefendi olmak istemesi şeklinde zihninde beliriyor... bilinen bir sözdür ‘’ne dilediğine dikkat et gerçekleşebilir’’, Pip’in de büyük umudu gerçekleşiyor ama bu mutlu olması veya her şeyin yolunda gitmesi demek değil... Pip bir yandan büyürken, hikaye de ara ara polisiye vak'alarla çeşitlenerek devam ediyor ve sevginin, dostluğun, nankörlüğün, paranın bozduğu ahlakın anlatıldığı muhteşem bir serüven olarak tamamlanıyor...

Ben bu romanı da çok sevdim, hala okumadıysanız hiç beklemeyin, hatta okuduysanız bile bir daha okuyun...

Yazar:  Charles Dickens
Çevirmen: Nihal Yeğinobalı
Sayfa Sayısı : 656
Basım Yılı : 2012 (5. Baskı)
Yayınevi : Can

Büyük Umutlar, XIX. yüzyıl İngilteresi'nde taşra ortamından büyük kente uzanan tam bir Victoria dönemi romanıdır. Charles Dickens, bu olgunluk dönemi eserinde, köyünde acılı bir çocukluk yaşadıktan sonra esrarengiz bir mirasa konan Pip'in maceralarını anlatır. Gönlü karasevdayla, gözü yükselme hırsıyla perdelenmiş genç Pip'in serüvenleri, sanayileşen toplumdaki sevgisizlik, ikiyüzlülük ve para hırsını gözler önüne serer. Büyük Umutlar, Londra'da beyefendi konumuna yükselen Pip'in başından geçenleri anlatmakla kalmaz, birbirinden ilginç karakterlerle tanıştırır okuru.

Dickens, romanın kahramanı Pip'in düşünce yapısını büyük bir incelikle ele alır. Gerek bireylerin düşkünlük ve başarısızlıkları, gerek çağın değerleri üstünde durur ve "büyük umutlar"ın boşa çıkışını gösterir.

12 Ekim 2014 Pazar

KAZUO ISHIGURO - Öksüzlüğümüz

Ishiguro’nun yeni kitabını bekliyordum çıkar çıkmaz aldım... gerçi kütüphanemde okunmayı bekleyen eski bir romanı da var ama yeni çıkanı okumak daha cazip  geliyor nedense...

Konu şöyle; Şanghay’da doğan, 9-10 yaşlarında anne ve babasının bir ay arayla kaybolmaları sonucunda öksüz kalan bir İngiliz çocuğu, teyzesinin yanına İngiltere’ye gidiyor, ebeveynlerini bulmak için çocukken kurduğu hayallere uygun olarak başarılı bir dedektif oluyor ve 1937 yılında ailesini bulacağı inancıyla Şanghay’a geri dönüp, savaşın tam ortasında ailesini arıyor...  benim böyle dümdüz ifade ettiğime bakmayın hikaye sürekli geri dönüşlerle ve Çin, İngiliz, Japon kültürleriyle iç içe anlatılıyordu... dedektif Banks’ın çocukluk hatıraları arasında dolaşması ve sürekli ipucu araması çok iyiydi, yazar bir yandan öksüz olmanın nasıl bir şey olduğunu da satır aralarında belirtiyordu... ama bu roman salt bir detektiflik hikayesi değil çok daha fazlası var... özellikle tüm dünyanın yanmaya başladığı o yıllarda savaşın, ailenin, yalnızlığın, arkadaşlığın, sevginin sorgulandığı/anlatıldığı muhteşem bir öykü bu...

Her zamanki Ishiguro romanlarından farklı biraz; daha az karmaşık, daha kolay okunuyor, olaylar belli bir düzende ilerliyor... şu ana kadar okuduklarım içinde en sade olanı diyebilirim... ben hepsini çok sevmiştim, bu hikayenin de çok naif bir yanı var ve bu romana da bayıldım... kaçırmayın mutlaka okuyun...

Son olarak kitap kapağı çok güzel, onu da yazmadan geçemedim...


Yazar:  Kazuo Ishiguro
Çevirmen: Yasemin Ortwein
Sayfa Sayısı : 372
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : YKY

Dinmek bilmez karmaşadan yorgun bir dünya; yaklaşan yeni felaketin işaretlerini okuyan gözlerde kaygı. Çözdüğü davalarla Londra sosyetesini büyüleyen dedektif Christopher Banks, 1930'ların bu gergin atmosferinde, bütün tehlikeleri göze alarak Şanghay'da bıraktığı geçmişinin karanlığına dalıyor. Öyküsünü nasıl anlatırsa anlatsın, satır aralarında beliren arayış, umut ve yitiriş girdabına kapılmış Banks'in güncesi iç içe geçmiş iki metin sunuyor adeta. Şatafatlı hayatlar, parlak başarılar, kahramanlık, fedakârlık ve tevazu perdesinin ardında, örselenmiş bir çocuğun ve çevresini sarmış ruh kardeşlerinin, kederli hikâyesi... Çağdaş dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Kazuo Ishiguro'dan gerçeklerin acılığını yankılayan bir hayaller âlemi... 

"Edebiyatın sunduğu olanakları yepyeni noktalara taştığını hissettiren az sayıda romandan biri." 
-Sunday Times-

"Öksüzlüğümüz'de ruhsal ve siyasal gerçeklerin nasıl hünerli bir biçimde ortaya konduğuna bakarak bile, Ishiguro'nun ne denli cesur ve büyüleyici bir yazar olduğunu söyleyebiliriz." 
-The Guardian-

"Öksüzlüğümüz, Ishiguro'nun şimdiye kadar ki en büyük başarısı." 
-New York Times-
(Tanıtım Bülteninden)

9 Ekim 2014 Perşembe

JHUMPA LAHIRI - Saçında Gün Işığı

Bu kitabın tanıtımına maddi unsurlardan başlamak istiyorum... birkaç gündür blogger arkadaşlarla kitap çevirilerinden konuşuyoruz herkeste çeviri düzgün mü kaygısı var ve bu bence çok önemli... bu romana gelirsek herhangi bir açıklama yok ama ingilizceden çevrilmiş gibi duruyor... ve çevirmen kitabın ana karakteri bir erkeğin, erkek kardeşinin karısından bahsederken‘’Baldızım’’ (sf:74) diye çeviri yapıyor, dolayısıyla bu kadar basit bir şey yanlış çevriliyorsa gerisini siz düşünün... ki kitapta felsefe konusunda düşünürlerin görüşlerinden bahsediliyor, Hindistan’daki önemli bir siyasi hareket konu ediliyor, açıkçası bunların doğru çevrildiğine dair tereddüde düştüm... diğer bir konu kitabın ismi ile ilgili, romanın orijinal ismi ‘’Ova’’ ki Hindistan’da konunun geçtiği yerde -oldukça ayrıntılı tasviri yapılan- bir ova var ve bu insanların hayatında önemli bir yer tutuyor, mantıklı bir isim yani... bizim yayınevi ise konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan sırf ilgiyi üzerine çeksin diye romantik bir isim bulmuş ve bu ad sadece son ( gerçekten son) cümlede geçiyor (ki o cümleyi kendileri eklemişlerse de hiç şaşırmayacağım)... sonuç olarak bir daha bu yayınevinden/çevirmenden okumak istersem iki kere düşüneceğim...

Gelelim romana; peşinen söyleyeyim güzel bir kitap ve başarılı bir yazar... ve aldığı ödülleri fazlasıyla hak ediyor... roman iki katmanlı oluşturulmuş, ilki Hindistan’da 1967-68’de ortaya çıkan Naksalit isimli bir komünist hareketi ve o günden bu yana siyasi ortamı konu ediyor... ikinci olarak ise birbirine çok bağlı iki erkek kardeşin hayatı, evlilikleri ve çocuklarına dair etkileyici bir öykü anlatılıyor, bu hikaye hem Hindistan’da hem de A.B.D.’de geçiyor... özellikle ben bu insan ilişkilerinin anlatıldığı bölümleri çok sevdim... üzerlerine geçmişin gölgeleri çökmüş bir kadın ve erkeğin evliliği, çocuğu olan ama bir türlü anne olamayan bir kadının hayatı, annesinin yokluğuna bir anlam veremeyen bir kızın dramını anlatan bir hikaye bu...

Sürükleyici bir anlatımı var, ilk paragrafta yazdıklarıma takılmazsanız okuyun derim..

Yazar:  Jhumpa Lahiri
Çevirmen: Duygu Akın
Sayfa Sayısı : 388
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Domingo

"Çoğu insan kendi tercih edeceği biçimde gelişeceğini farz ederek güvenir geleceğe. Onu körlemesine planlar, mümkün olmayanı öngörür. İradenin işleyişi böyle. Hayata amaç ve yön veren şey bu. Orada olan değil, olmayan şey."

Pulitzer Ödüllü "Dert Yorumcusu"nun yazarı Jhumpa Lahiri'den 2013 Man Booker ve National Book Award finalisti New York Times, Time, People, Goodreads, Slate, Chicago Tribune ve Kirkus'un "2013 yılının en iyi kitabı" seçkilerinde.

"Muhteşem…Lahiri karakterlerini hiçbir parmak izi bırakmadan ele alıyor."
-New York Times-

"Etkileyici... Bir kitap okuduğunuzu unutturacak kadar samimi ve saydam."
-Newsweek-

Adanmışlıklarla ayrılmış, trajediyle birleşmiş iki kardeş. Geçmişle lanetlenmiş bir kadın. Devrimle darmadağın olmuş bir ülke. Kendi yitmiş, bedeli kalmış bir aşk. Günümüzün en önemli yazarlarından Pulitzer ödüllü Jhumpa Lahiri'den, üç nesil ve iki ülkeye yayılmış büyüleyici bir roman.

6 Ekim 2014 Pazartesi

WILDE, NIETZSCHE, FREUD - Aforizmalar

Aforizma özdeyiş veya özlü söz anlamına geliyor, buna ilişkin üç kitabı tanıtmak istiyorum... Wilde esprili; Nietzsche etkileyici, Freud karmaşıktı... En çok Nietzsche’yi sevdim ama diğerleri de çok iyiydi... ilginizi çekiyorsa üçünü de öneririm...

Oscar Wilde / Hiçbir Şey Eskimez Mutluluk Kadar

Ruh, yaşlı doğar giderek gençleşir. Bu, hayatın komedisidir. Vücut, genç doğar ve giderek yaşlanır. Bu da hayatın trajedisidir.

Hayatlarında bir kere sevmiş olanlar gerçekten sığ kişilerdir. Sadakat ve bağlılık dedikleri şey bir alışkanlığın ataleti ya da hayal gücü yoksunluğudur. Duygusal yaşamda sadakat, entelektüel yaşamda sabit fikirli olmakla aynıdır, yani başarısızlığın itirafıdır.

Her zaman! Ne kadar korkunç bir kelime.  Kadınlar bu kelimeyi kullanmaya çok düşkündür.  Bütün aşk hikayelerini sonsuza kadar uzatmaya çalışarak mahvederler.

Kadınlara takık bir yazar neredeyse tüm kitap benzer şekilde sözlerle devam ediyor çoğuna katılmasam da okurken epeyce eğlendim...

Friedrich Nietzsche / Hayat Dediğin Nedir Ki?

Hissiz ve bariz bir çözüm ile tatmin olmayacak kadar sorgulayıcı, kuşkucu ve küstahım.  Tanrı böyle bir hissiz ve bariz çözümdür. Biz, düşünürlere karşı büyük bir terbiyesizliktir. Özünde, bize karşı sert bir emirden başka bir şey değil: Düşünmeyeceksin!

Fakat insan da ağaç gibidir.  Göğe ve ışığa ne kadar ulaşmak isterse, kökleri toprağa, aşağıya, karanlığa, derine ve kötülüğe ulaşmak için o kadar çabalar.

Sigmund Freud / Mutlu Olma İhtimalimiz

Entelektüel uğraş ile alakalı şöyle bir gerçek var: Düşünce alanında alınan büyük kararlar, bir döneme damgasını vuran büyük buluşlar ve ciddi sorunlara getirilen etkili çözümler ancak tek başına çalışan münzevi kişilere nasip olmuştur.

Muhafazakarlık, hızla değişen koşullara uyum sağlamak istemeyen tembel zihinler için her zaman hoş karşılanan bir mazerettir.

Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği anlamına gelmiyor.

Yazar:  Oscar Wilde
Çevirmen: Burcu  Yalçınkaya
Sayfa Sayısı : 80
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Alakarga

Arkadaşlarımı görünüşlerine, tanıdıklarımı karakterlerine ve düşmanlarımı ise zekâlarına göre seçerim.

Hayat, enfes anlardan oluşan kısa ve tatsız bir dönemdir."

"Etkileyici olan sadece iki çeşit insan vardır:
Her şeyi bilenler ve hiçbir şeyi bilmeyenler."

"Kendini sevmek, ömür boyu sürecek bir aşk hikâyesinin başlangıcıdır."

"Uğruna yaşanan tek şey zevktir. Hiçbir şey eskimez mutluluk kadar."

Oscar Wilde'ın aforizmalarında onun zekâsının olgunlaşmasını ve büyümesini görürüz. Wilde'ın iğneli sözleri sadece edebi içeriği ve ilettiği mesajlar için değil, zekâsının daha iyi anlaşılmasını sağladığı için de okunmalı.

Oscar Wilde'ın aforizmalarının verdiği hazza doyamayacaksınız.



Yazar:  Friedrich Nietzsche
Çevirmen: Erkan Aslan – Gökhan Doğru
Sayfa Sayısı : 69
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Aylak Adam

"Mutluluk, unutabilmektir." 

"Bu, hayat mıydı? Öyleyse, bir kez daha istiyorum."

 "Ah güzel yıldız. Biz olmasak, parıl parıl parıldayışın ne işe yarar?"

 "Ne kadar az şeye sahip olursanız, size o kadar az sahip olurlar. Yaşasın ılımlı fakirlik!"

 "İtaatsizlik, kölelerin soyluluğudur."






Yazar:  Sigmund Freud
Çevirmen: Mustafa Fırat
Sayfa Sayısı : 75
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Zeplin

Freud'un tüm eserlerinden özenle derlenmiş bu seçki, bir tür Freud'u ve hayatı anlama kılavuzu olarak da okunabilir. Bu seçkiyi siz sevgili okurlarımıza sunmaktan mutluluk duyarız.

Bir gün dönüp geçmişe baktığınızda, mücadelelerle geçen yılların hayatınızın en güzel yılları olduğunu fark edeceksiniz. 

Nereye gidersem gideyim, benden önce bir şairin oraya gittiğini görüyorum. 

Çocuklar yapabilse, yetişkinler bilseydi. 

İstediğin şeyi elde edemiyorsan, elde ettiğin şeyi isteyeceksin. 

5 Ekim 2014 Pazar

HASAN SARAÇ - ÇAPRAZ OYUN

H. Saraç ismini edebiyathaber.net sitesinde gördüm ve ne çok bilmediğim yazar var diye düşündüm... biraz araştırınca da toplam 4 adet kitabı bulunan Bilgisayar Mühendisi bir yazar ile karşılaştım...

Benim burada yorumlayacağım ilk kitabı ve yazım türüne de fantastik edebiyat diyebiliriz... baştan söyleyeyim ben romanı sevdim, hikayeyi ise daha çok sevdim... sadece belki ilk kitap olmasından belki de yazarın tarzından hikaye tam detaylandırılmamış gibi geldi bana, sonu da başlangıçtaki kurguya göre biraz basit kaldı... açıkçası bu konuyu ....... kişi yazsa mükemmel olurdu diye düşünmeden yapamadım...

Konudan da biraz bahsedeyim; ülkenin en ünlü holdinglerinden birinin patronu bir iş anlaşması için Köln’e, bir özel üniversitenin psikoloji bölüm başkanı bir konferansa katılmak için Paris’e uçuyor. Tam o sırada ikisinin hayatı birbirine karışıyor ve hikaye başlıyor...

Nihayetinde yazar bizde pek rastlanmayan bir türde yazıyor, romanı da okumaktan keyif aldım, hatta diğer kitaplarına da bakacağım size de okuyun derim...

Yazar:  Hasan Saraç
Sayfa Sayısı : 173
Basım Yılı : 2010
Yayınevi : Epsilon

Sevdikleri, ilişkilerini, işini, varlığını, İnsanlara inancını, kendine güvenini kaybeden, Kimliksiz kalan ya da üstüne yabancı bir kimlik giydirilen kişi ne yapar?

Daha önce doğal kabul ettiği her şeyi nasıl yeniden sorgular?

Yanıtı bilinmeyen sorular, sorular, sorusu bilinmeyen sorular, sorusu bilinmeyen yanıtlar...

Panik, isyan, pazarlık, boyun eğiş...

Peki sonra ne olacak?

Oyun oynamayı, bilmece çözmeyi, alacakaranlıkta yol bulmayı sevenler...

Çapraz Oyun'a hoş geldiniz!

3 Ekim 2014 Cuma

HONORÉ DE BALZAC - LOUIS LAMBERT

Balzac’ın yaşamöyküsünü okuyunca eserlerinden devam etmesem olmazdı... Zweig’in Louis Lambert için ‘’Balzac’ın kaleminin en dahiyane karalaması olarak kalır ve onun düşünsel hırsının eserleri içindeki zirvesini oluşturur.’’ demesi ilgimi çekti ve bu kitaptan başlamaya karar verdim... ayrıca kitap oldukça inceydi hızla okuyacağımı düşündüm... ne büyük bir yanılgı!!!  yaklaşık bir haftadır okumaya çalışıyorum bitirdim bitirmesine de kaba taslak anladıklarımı saymazsam en azından bir kaç defa daha okumam gerek tam manasına ulaşmam için...

Kitap ‘’İnsanlık Komedyası’’nın felsefi incelemeler başlığı altında yer alıyor, otobiyografik bir eser sayılıyor  ve ‘’hem maddeyi, hem ruhu, hem insanı, hemde evreni anlamaya çalışan birini'' anlatıyor. Çevirmen Samih Rifat yazdığı önsözde; Louis Lambert tipinin Balzac’ın tutkusunun, heyecanının, özleminin, korkusunun, umudunun, umutsuzluğunun, bir bedende canlanmış simgesi olduğunu ve tüm büyük sanat yapıtları gibi kolay açıklanabilir,  giderek ‘’açıklanabilir’’ bir kitap olmadığını belirtiyor...  

Sonuç olarak felsefi metinlere meraklı değilseniz eğer zor bir kitap olduğu bilerek okumaya başlayın...

Yazar:  Honoré de Balzac
Çevirmen: Oktay Rifat – Samih Rifat
Sayfa Sayısı : 129
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : T. İş Bankası


Honoré de Balzac (1799-1850): Fransa'nın 19. yüzyıldaki sosyal yapısının tarihsel bir tablosunu çıkardığı eski ve yeni romanlarını 1830'dan sonra İnsanlık Komedyası başlığı altında topladı. Louis Lambert bu anıtsal eserde "Felsefi İncelemeler" başlığı altında bir araya gelen romanlar arasında yer alır. Balzac'ın önemli metinlerinden biri olduğu söylenen Louis Lambert, yazarın çocukluk yaşamından izler taşır. Anlatılan olaylarla yazarın yaşamı arasında benzerlikler bulan edebiyat tarihçileri eserin büyük ölçüde otobiyografik bir roman olduğu görüşündedirler. Balzac günümüzde edebi gerçekçiliğin en büyük yazarlarından biri sayılmaktadır.