28 Kasım 2014 Cuma

MENEKŞE TOPRAK - Ağıtın Sonu

Yazarın imza günü duyurusunu gördüm önce, kimmiş diye bakınca yaşam öyküsü ilgimi çekti, kitabın ilk bölümünü yayınevinin sitesinden okuyunca da hoşuma gitti ve yeni bir yazarla tanışmış oldum... bu romandan başka iki öykü kitabı ve bir romanı daha var, kitapları birkaç dile çevrilmiş, 2002’den bu yana radyo gazeteciliği ve çevirmenlik yapıyormuş...

Roman geçmişi ile hesaplaşamamış, bugününü anlamlandıramayan bir kadının hayatını anlatıyor... daha küçük bir çocukken öksüz kalan Fatma, zaten pek sevemediği memleketini Ankara’da kazandığı üniversiteye gitmek için terk ediyor, daha sonra da mastır için yurt dışına çıkıyor ve sonrasında da çeşitli yabancı ülkelerde kendine bir hayat kuruyor... her ne kadar ülkesi ile bir bağlantısı yoksa da bulunduğu yerlere de ait olamıyor... bu yalnız hayatı, işinden ayrılmak zorunda kaldığında kendini İstanbul’da bulmasıyla değişmeye başlar, geçmişi ile yüzleşmek durumunda kalır, hayatına giren eski ve yeni erkeklerle duygu dünyasını sorgular, velhasıl farklı bir mecraya sürüklenir... hikaye de bu şekilde devam eder...

Açıkçası yayınevinin sitesinde okuduğum başlangıç bölümüne göre yukarıda anlattığım konuyu beklemiyordum, o anlamda beni şaşırttı... romanın içinde bazı konuları masal formunda anlatıyor çok başarılıydı... öykücülüğünü tüm roman boyunca hissettim, sanki o tarz yazara daha uygun... akıcı bir dili var, öyle çok beğendim, muhteşem diyemesem de roman güzel... sizde benim gibi yeni yazarlar keşfetmek istiyorsanız deneyebilirsiniz...

Yazar:  Menekşe Toprak
Sayfa Sayısı : 205
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : İletişim

Bu güzel ve kendini beğenmiş adamla yan yana yürümek, onun bir ay önceki karşılaşmalarını unutmamış olması... Yüreğinde şakıyan kuş kanatlandı, hafif kızaran yanaklarına kondu, iki tel beyazı dün akşam kopardığı saçlarında uçuştu, durmadı yerinde, kanatlanıp gözlerinde titredi, dudağındaki gülümsemeye kondu.

Beyaz örtülü lokanta masaları, zeytinyağlı yeşil fasulye, ada sahili, yağmurlu akşamlar, masallar... Dağ ve ekşimek kokan uzak akrabalar... "Ne olduysa Lodos yüzünden oldu." Orta yaşlı kadınlar, boşanmışlar, hiç evlenmemişler, bekârlar listesi... Fatma ile Kerem, Dilnaz ile delikanlı... Hatıralar... Hayal kırıklıkları, vehimler, radyoda bildik türküler, Ya Hızır!, "hatamla sev beni", kafese kapatılmış kuşlar gibiyiz işte...Menekşe Toprak, mutlu olmak isteyen, hatıralara ve hayallere sarılan, ümitlenen, aşka ve hazlara kapılan, pişmanlıklar yaşayan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Rüya gibi akıp giden hüzünlü bir şehir masalı Ağıtın Sonu.

25 Kasım 2014 Salı

TAHİR MUSA CEYLAN - Kızböcekleri

Yılın sonuna yaklaştıkça favori yazarlarımın kitapları peşi sıra yayımlanmaya başladı... Ishiguro, Murakami, Kaymaz derken Tahir Musa Ceylan’ın da yeni romanı çıktı... bende mutlu mesut sırayla okumaya koyuldum... geriye bir tek Murakami kaldı onu da yakında okuyacağım...  

Böyle bir benzetme yapmak ne kadar doğru bilmiyorum ama ben Ceylan’ın ilk romanını okuduğum günden beri Türkiye’nin Murakami’si olduğunu düşünüyorum... hem tarzını hem de hikayelerini benzetiyorum, en azından bende uyandırdıkları his aynı; tek kelimeyle MUHTEŞEM...

Gelelim bu romana; Bektaş, iki ablası ve annesi ile büyümüş, halihazırda yalnız yaşayan, temizlik ve birçok konuda takıntıları ve evhamları olan bir öğretmen... takıntıları bir yana bırakıldığında öğrencilerine düşkün, işini en iyi şekilde yapmaya çalışan, düzgün, iyi bir insan... ama ne yaparsa yapsın o bir kaybeden veya tutunamayan bir insan... her şekilde toplumda kabul görmüyor, bir şeyi yapsa da yapmasa da kabahat hep üstüne kalıyor... romanın başında Bektaş’ı tanıyor toplumun ona bakışını, onun da insanları anlamaya çalışmasını okuyoruz... insanlarla ilişkilerine bir çözüm bulmaya çalışıyor ama doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyor...  zaten yalnız olmaktan yana pek fazla bir şikayeti yok ama insansız da yaşanmıyor bir şekilde ilişkilerini yürütmesi gerek... konu böyle ağır ağır başlıyor ve sonra inanılmaz bir hikayeye dönüşüyor... tüm Ceylan kitapları gibi buna da bayıldım... insanı didik didik inceleyen bir romandı... zaman zaman kasvetli ve üzücü oluyor, zaman zaman da kahkaha atmanıza sebep oluyor...

İnsan türünün cinsiyete bakılmaksızın kötü olduğunu ben de düşünüyorum ama yazar bu romanda kadınlara –romanın isminden başlayarak- biraz haksızlık yapıyor gibi geldi bana (sonunda toparlamaya çalışsa bile)... Son söz olarak; çok güzel bir roman kaçırmayın mutlaka okuyun diyorum...


Yazar:  Tahir Musa Ceylan
Sayfa Sayısı : 260
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Doğan Kitap

Hayatta kalma uğraşı veren "tutunamayan" bir erkeğin romanı…

Kadınlar yırtıcı hayvan misali, adamlar ise korka korka ölüme giden sürüler…

Kızböcekleri gündelik dilin yavanlığına dilin sonsuz olasılıklarıyla başkaldıran bir metin. 

Bir ayrıkotunun; düzenin dişlileri arasında hayatta kalma uğraşı veren bir “tutunamayan”ın; erkeğin kadınla imtihanını sorgulayan Bektaş Toztoprak’ın romanı. 

17 Kasım 2014 Pazartesi

MARCEL BEYER - Kaltenburg

Marcel Beyer 1965 doğumlu, Alman ve İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi almış, on adet kitabı, sekiz adet ödülü bulunan bir Alman yazar... neredeyse Almanya’nın tüm edebiyat ödüllerini almış gibi görünüyor... bu romana rastladığımda; Alman yazarları (üstelik bol ödüllü) beğenirim, ikinci dünya savaşı hikayelerini de severim,  kuşlara da bir itirazım yok o halde güzel olmalı diye düşünüp aldım... hatta beklediğimden bile iyi bir hikaye ile karşılaşacağımı düşünüyordum ama maalesef tümüyle yanıldım... yazar ''Gerçekliğin Kaşifi, Tüm Almanya'nın Yazarı" gibi övgüler aldığına göre ben yanılıyor olabilirim ama bu kitabı hiç sevemedim... zor okunan bir kitap değil ama kurgusundan ve yazarın tarzından hoşlanmadım...

Tüm hikaye aşağıya eklediğim arka kapak açıklamasındaki kadar, yani 400 sayfa okuyorsunuz ama elinizde kalan yarım sayfa tutuyor... bunun dışında var olan olmayan tüm kuş türlerini, bunların yanı sıra diğer hayvanları öğreniyorsunuz... tarihi olayları (Naziler, Sovyetler Birliği, Dresden’in bombalanması vb.) ise en az on katman ağırlığın altından belli belirsiz bulmaya çalışıyorsunuz... bir sürü şey çok muğlak yazılmış, sürekli araya kuşlar giriyor, Profesör Kaltenburg'un çalışmaları uzun uzun anlatılıyor açıkçası ben konsantre olmakta zorlandım ve kitabı bitirmemde çok zaman aldı... ilk başta hayvanları anlatarak insanlar hakkında bir yargıya varacak sandım ama öyle olmadı... yani yazar bunu yaptıysa bile pek anlaşılamıyordu...

Kitabın hoşuma giden tek yanı hikayenin çoğunun Dresden’de geçmesiydi, bu yaz oradaydım şehri ve Elbe nehrini hatırlamak iyi oldu... sonuç olarak söyleyebileceğim yegane şey romanın kesinlikle bana uymadığı olacak...

Not: Ben bu yorumu yazdıktan sonra gördüm, www.sabitfikir.com'da Ali Bulunmaz'ın kitapla ilgili detaylı bir eleştirisi var. Sonuç bölümündeki iki cümle kitabı çok güzel özetliyor o yüzden onu da buraya eklemek istiyorum... ''Tüm bu duygular ve düşünceler de kuşlara benziyor. Ama zihnin duvarları arasına hapsolmuş, sağa sola çarparak birinin gelip o kapıyı açmasını bekliyor.'' 

Yazar:  Marcel Beyer
Çevirmen: Levent Bakaç
Sayfa Sayısı :400
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Ayrıntı

Pencereyi açtım. Biraz sonra evin önünde bir taksi duracak, Klara elinde küçük valiziyle taksiden inip yukarıya doğru bakacak ve beni görecek. Hava kar kokmaya başladı bile. Bir karga kanatlarını ağır ağır çarparak ince kar tanelerinin içinde yol alıyor. Sibirya'dan, Urallar'dan, Baltık Bölgesi'nden geliyorlar ve yaklaşan soğukla birlikte bu yıl da Elbe Vadisi'nde toplanacaklar. Yüzlerce ekin kargası, kuzgunlar, leş kargaları ve küçük kargalarla birlikte, üstümüzde titreşen, kenarları saçaklaşan ve tekrar siyah lekeler halinde bir araya gelen devasa kuş bulutları oluşturacak. 

Kaltenburg romanında bir kuşbilimcinin hayatı kuşlar ve diğer insanlarla birlikte anlatılıyor. Kuşlar gibi hatıralar uçuşuyor havada. Ve bütün romanlarında yaptığı gibi, Almanya'nın tarihiyle, toplumuyla, acılarıyla hesaplaşıyor Marcel Beyer.Hermann Funk, babasının meslektaşı ve yakın arkadaşı Ludwig Kaltenburg'u 1930'lu yıllarda Posen kentinde tanır; ama büyükler arasına soğukluk girince Kaltenburg çocuğun hayatının ve hafızasının dışında kalmıştır. 1945 yılında Dresden bombardımanında ailesini kaybeden Funk, savaş esiri olarak gönderildiği Sovyetler Birliği'nden saygınlığı iade edilerek Demokratik Almanya'ya geri dönen Kaltenburg'la karşılaşır. Genç bir öğrenci olan Funk, Kaltenburg'un himayesine girer, kurduğu enstitüde çalışmaya başlar. Ne var ki bir süre sonra Kaltenburg'un geçmişindeki belirsizliği fark edecektir… 

Resmi biyografisinde Kaltenburg'un Posen'de geçirdiği yıllardan hiç söz edilmemiştir. Profesörün, Nazi Partisi üyesi olduğundan şüphelenir Funk. Hayvanlardaki saldırganlığa ilişkin keşiflerini insanlara kadar genişletmiş olmasından kuşkulanır. İşte o zaman çocukluk anıları, hafıza ve deneyim katmanları harekete geçecek ve Hermann, Kaltenburg'un sakladıklarıyla birlikte kendi aile sırlarına da ulaşacaktır. Marcel Beyer Kaltenburg'da Almanya tarihinin otuzlu yıllardan günümüze kadar uzanan döneminin panoramasını çıkarıyor. Daha önceki romanlarında olduğu gibi özel hayat ile tarihi olayları o denli ustaca ve inandırıcı bir tarzda örüyor ki, 20. yüzyılın bütün felaketlerini gören Almanya insanları, aşkları ve dramlarıyla gözler önüne seriliyor. Kaltenburg romanıyla Marcel Beyer "Gerçekliğin Kaşifi, Tüm Almanya'nın Yazarı" övgülerini hak ettiğini kanıtlıyor.

7 Kasım 2014 Cuma

DANIEL PALMER - AKIL OYUNLARI

Psikolojik hikayeleri severim ama epeydir bu tip bir roman okumamıştım, hoşuma gitti... oldukça sürükleyici yazılmış elinizden bırakmak istemiyorsunuz... Bilgi İşlem sektöründe çalışan ve yüksek teknolojiye haiz bir ürün yapan başarılı bir yönetici (Charlie), bulunduğu şirkette çalışan tanımadığı birinden ürününün tehlikede olduğuna dair bir e-mail alır. Bu kişi ona şirketteki başka bir üst düzey yöneticinin projesini engellemeye çalıştığını söyler ve buna ilişkin USB  ile bir sunum dosyası verir. Bu sunum dosyasında yazılanları düzelten Charlie konunun tartışılacağı üst yönetim toplantısına davetsiz olarak katılır ve orada diğer yöneticiyi ürününü engellemekle suçlar. Fakat ilgili kişinin öyle bir niyeti olmadığı ortaya çıktığı gibi, kendisine USB’yi verenin de o şirkette hiç çalışmadığı personel bölümü tarafından ifade edilir. Charlie, sunumu kimin oluşturduğunun kayıtlardan bulunabileceğini söyler ve kontrol ettiğinde bir gün önce kendisi tarafından hazırlandığını bulur, Charlie dahil kimse duruma bir anlam veremez ve aşırı stresten olduğu düşünülse bile tüm üst yönetim tedirgin olur. Diğer yandan odasında kendi el yazısı ile yazılmış ama ne zaman yazdığını hatırlamadığı bir not bulur...

Ve sonrasında da her şey karmakarışık olur, yazdığı ama hatırlamadığı notları bulmaya devam ettiği gibi birde öldüreceği insanların olduğu bir liste karşısına çıkınca iyiden iyiye korkmaya başlar... her ne kadar hastalığın görüldüğü yaşları geçmiş olsa da babası ve ağabeyi gibi şizofren olduğunu düşünmeye başlar, tüm oklar o yönü göstermektedir... bir yandan da kendisine bir komplo kurulduğu aklına gelmekte ama bu durumda şizofreninin klasik belirtilerinden olduğu için olay iyice içinden çıkılmaz bir hale gelmektedir...

Daha fazla anlatmayacağım konu bu minvalde devam eder... hikayeyi sevdim, okurken keyif aldım ama kitabın yarısında olayı tahmin ettim ve benim tahmin ettiğim gibi çıktı ki tek olumsuz yön buydu... yazar gizlemeyi biraz daha başarabilseydi ve okuyucuyu şaşırtabilseydi mükemmel olacaktı... mesela ‘’Sil Baştan’’ romanının yazarı Ken Grimwood öyledir asla kitabın sonunu tahmin edemezsiniz ben onun gibi bekledim ama olmadı... yine de bu tip hikayelerden hoşlanıyorsanız arada okuyabilirsiniz....

Yazar:  Daniel Palmer
Çevirmen: Dilan Toplu
Sayfa Sayısı :452
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Koridor

Charlie Giles, kariyerinin zirvesinde bir yönetici. Kendisine şifreli notlar bıraktığını asla hatırlamıyor. Kimi öldüreceğini tek tek sıraladığı listeye ilk defa görmüşçesine bakıyor. Nasıl olur da en yakınındaki insanı bile öldürmek ister? Anlam veremediği bu şifreli notları kendisinin yazdığından emin. Gelebilecek tehlikelere karşı onu uyaran Anne Pedersen adında biriyle konuşuyor fakat kadının adı kayıtlarda yok. Ölmüş bir adam görüyor ancak polisi oraya götürdüğünde ceset ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan yok oluyor. İşler daha da çığırından çıkmaya başladığında Charlie, kardeşi ve babası gibi şizofren olduğunu düşünmeye başlıyor.

Kendisini durdurabilecek mi yoksa bu sonu olmayan akıl oyunlarına yenileri mi eklenecek? Çözebilmesi için halüsinasyonlar arasında tek bir gerçeğe ihtiyacı var ya da gerçeğe aykırı tek bir ayrıntıya.

''Umulmadık sürprizler ve zihninizi kurcalayacak oyunlarla dolu bir roman. Muhteşem bir yapıt."
Tess Gerritsen

"Daniel Palmer okuyucuyu can evinden vuracak bir kitapla karşımızda. Karakter tahlilleri enfes. Son sayfaya kadar bitmek bilmeyen bir heyecan dalgası ve zekice düşünülmüş bir olay örgüsü."
John Lescroart 

"Akıp giden bir konu, algılarınızı zorlayacak karakterler; net ve zekice kurgulanmış diyaloglar. Bir romandan başka ne beklersiniz? Çok yönlü bir yetenekten başlangıç vuruşu gibi bir ilk roman. Okuyucuyu daha da iştahlandıracak yazım tarzı ile tüylerinizi diken diken edecek bir okuma serüveni. Daniel Palmer, takip edilecek yazarlar arasındaki yerini bu kitapla perçinliyor."
Steve Berry

5 Kasım 2014 Çarşamba

SEZGİN KAYMAZ - Kısas

Sevinç Kuşları-2

Eğer tanrı varsa, umarım iyi bir mazereti vardır... Woody Allen

Sevinç Kuşları serisinin ilk kitabını bitirirken iyi ki seriymiş demiştim (ki ben serileri sevmem aslında) ve yanılmamışım hakikaten çok güzel bir ikinci roman bu, hatta ilkinden bile iyi denilebilir, neredeyse tüm romanı bir dejavu hissi ile okuyorsunuz ilk romandaki genel çerçeve birebir tekrar ediyor gibi ama bir yandan da başka şeyler anlatılıyor...

Bu kitapta da doktorlar, mafya babaları, polisler, hayat kadınları vs. var ama ana konu fuhuşa sürüklenmek için kaçırılan sokak çocukları ve onları kurtarmak için çabalayan bir avuç insanın hikayesi... ilk kitapta tema ‘’aşk’’ tı, bunda ise ‘’kötülük’’ ...

Kesif, buz gibi bir kötülük anlatılıyor baştan sona... isyan duygunuzun doruğa çıktığı epeyce bir bölüm var romanda ama başka biri yazsa tam bir yeraltı edebiyatı olabilecek kitap S. Kaymaz’ın müthiş yeteneği sayesinde zevkle okunur hale geliyor (tabii ben yeraltı edebiyatını çok sevmediğim için böyle söylüyorum yoksa bu türün tutkunları için sorun olmayabilir)... çocukların başına gelenler inanılmazdı ki tarih 1989, kötülüğün hiç hız kesmeyip geometrik olarak arttığı düşünüldüğünde günümüzde ne hale geldiğini kavramak hiç istemiyorum... bu arada çocuk esirgeme kurumunun koşullarını da anlatıyordu ki akla zarar...  

Tabii tüm hikaye bu kadar karamsar değil bir kere deli/dahi doktorumuz Veysel var o yetiyor zaten... Veysel, Dr. House’un daha insancıl, daha yufka yürekli hali gibi ama aynı kendini beğenmişlik, muhteşem deha ve sınırsız çılgınlık bunda da var... Veysel’in bir yandan tıpta çığır açan uygulamalarını izlerken bir yandan da önüne gelen tıp erbabını çılgına çevirmesini takip ediyoruz, süperdi...

Ben serinin son kitabını merakla beklemeye başladım bile size de kaçırmayın okuyun diyorum...

Koca Mesnevi’den tek bir kelimenin altını çizdi: ‘’Üzülme!’’
Sonra gitti.

Üzülme...
Üzülebilecek kadar güzel bir yüreğin varsa sevin.
Üzülme.


Yazar:  Sezgin Kaymaz
Sayfa Sayısı : 438
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : İletişim

"O kadar çirkin ve yassıydı ki, mecbur kalıyor, gözünün ötesiyle bakıyordun soytarıya. Zila'daki ışık aşkını falan görmeye başlıyordun. İnsan aşkını, muhabbet aşkını, temas, meşk, hayat, uyku aşkını falan. Gördüklerini görmeden bakıyordun mecbur, o zaman da Seher'i falan görüyordun; Seher'in rahmindeki İrfan aşkını, kalbindeki Berna aşkını, Berna'daki Veysel aşkını, Veysel'deki Bayram aşkını, Edip'teki Kenan aşkını, Hayri'deki Şengül Abla Yılgör Abi aşkını, Deccal'daki intikam aşkını, Uğur'daki Deccal aşkını, Gıyas'taki acı, Beyazıt'taki oğlan, Ayvaz'daki para, Sermiyan'daki nedâmet aşkını görüyordun..."

Sezgin Kaymaz'ın yazarlığını fantezi-korku bağlamında, metafizik-paranormal ilgiler ışığında ele alanlar oldu şimdiye kadar, onun mizahına tutulanlar, yerliliğine dikkat çekenler oldu. Bütün bunların içinde, aynı zamanda aşk anlatıyor o. Olmadık yerlerden çıkan, olmadık yerlerde biten, olmadık aşkları Kısas'ta aslında en çok kötülüğü anlatıyor. En kötüsünden kötülüğü Acımasızlığı, nefreti, intikamı Kötülük karşısında bilenen bir iyiliği, fedakârlığı ve işte aşkı "Sevinç Kuşları"nın ilkinde olduğu gibi, yine Deccal'in varlığıyla, onun hatırıyla Envai çeşit ürpertinin birbirine karıştığı bir roman.

1 Kasım 2014 Cumartesi

JOSÉ SARAMAGO - ÖLÜM BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Bu okuduğum ilk Saramago romanı ve çok beğendim... Öncelikle dili çok güzel, mizahi bir anlatımı var... ince ince bir alaydan herkes, her olgu payını alıyor... konu ölüm olunca da bu daha enteresan bir hal alıyor... yazılış olarak dikkati çeken bir diğer yön ise konuşma bölümlerinin belirtilmemiş olmasıydı... kitabı şöyle bir karıştırdığınızda bu romanda hiç konuşma yok galiba diye düşünüyorsunuz ne bir paragraf ne de tırnak içine alınmış cümleler var... tüm konuşmalar metin içinde yer alıyor ve zor bir stil olmasına rağmen ben çok rahat okudum hatta çok değişik geldi...

Konu bir yılbaşı günü artık kimsenin ölmemesi ile başlıyor, ilk başta bir mucize gibi görülse de olayın vahameti sonra ortaya çıkıyor... hızla artan yaşlı, ağır hasta, koma halindeki insanları nereye sığdırabileceklerini şaşırıyorlar... devlet, kilise, hayat sigorta şirketleri, ülkenin emeklilik sistemi, hastahaneler, yaşlı bakımevleri, cenaze hizmetlerinde çalışanlar olmak üzere herkesten itirazlar yükselmeye başlıyor ve işin içine bir de mafya girince olay daha da inanılmaz oluyor... yazar da tüm bu kurumlarla ve dolayısıyla insan  doğasıyla epeyce dalga geçiyor... bu durum 7 ay sonra sona eriyor ve ‘’ölüm’’ önemli bir değişiklikle yeniden sahne alıyor... ve bu kez de romanın sonuna kadar ölümün hikayesini (portekizcede ''ölüm'' ve ''kadın'' dişil edat aldığı için ölümü kadın olarak kurgulamış yazar) okuyoruz...

Netameli bir konuyu bu kadar güzel, akıcı ve espirili bir tarzda yazmak kolay olmasa gerek, yazarın başarısı da burada kendini gösteriyor... okuyun derim...

Yazar:  José Saramago
Çevirmen: Mehmet Necati Kutlu
Sayfa Sayısı : 208
Basım Yılı : 2013 (3. Baskı)
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayalkırıklığı ve kaosa bırakır.

İnsanların ölmemesi zamanın durduğu anlamına gelmemektedir, ezeli bir yaşlılıktır artık onları bekleyen. Hükümetten kiliseye, sağlık kurumlarından ailelere, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ancak ölüm, beklenmedik bir kimlikle ve umulmadık duygularla insanların arasına geri döner.

Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, çelişkili tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlikli bir biçimde işleyen José Saramago, geçici olanla ebedi olanı birbirinden ayıran kısa mesafenin meseli sayılacak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u, başladığı gibi bitiriyor: "Ertesi gün hiç kimse ölmedi."