26 Aralık 2015 Cumartesi

STEFAN ZWEIG - BİR KÜÇÜK HAYALPEREST ''Verlaine''

Aslında şiire hiç merakım yok dolayısıyla Paul Verlaine’nin (1844-1896) biyografisini okumak gibi bir hedefim de yoktu... bu kitabı da Zweig ve biyografilerini çok sevdiğim için aldım, Verlaine’de bazı klasik eserlerde rastlıyordum, bu vesileyle nasıl biri olduğunu da öğrenirim diye düşündüm...  başlarken belirteyim okuduğum diğer Zweig biyografilerine hiç benzemiyor, çok karmaşık, çok kapalı yazılmış, bölük pörçük bir anlatımı var, sanki daldan dala atlıyor, acaba eserin orjinali de bu kadar kısa bir metin miydi? yoksa bir kısmı mı çevrildi bilemedim... dolayısıyla okuması güç biraz... ayrıca şairin hayatı da çok çalkantılı ve trajik bu açıdan da okurken kasvet basıyor... sonuçta özellikle Verlaine'e meraklı iseniz deneyebilirsiniz...

(....) Verlaine’de her zaman bir çatlak bulunur. Bazen sadece özlemin peşinden koşan bir yolcu, bazen rahip, bazen de sokak çocuğudur. Katolikliğin en güzel dini şiirlerini yazmıştır ama aynı zamanda sapıkça ve açık saçık şiirleriyle de pornografi işlerinin tacını almıştır. Kanın akışı gibi kendisi de bedensel fonksiyonlarının saf bir dışavurumuydu. Bir diğer deyişle, şair olarak son derece ilkel, son derece karmaşık ve bir insan olarak da güvenilmezdi. (syf 23)

Verlaine, asla gergin bir yaydan sonsuzluğa fırlatılacak bir ok gibi kendini bırakmaya hazır olmamıştır. Verlaine sadece rüzgar estikçe çalan bir arp, esen rüzgarların sesi ve müziğidir. Hiç direnmeden kendini bütün tehlikelerin kollarına atmıştır: kadınlar, din, içki ve edebiyat. Bütün bunlar onun üstünde bir baskı oluşturmuş ve onu paramparça etmiştir.  (syf 11)

Yazar:  Stefan Zweig  
Çevirmen : Burcu Yalçınkaya
Sayfa Sayısı : 71
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Zeplin

Verlaine, duyulara tatlılık ve harikulade bir huzur veren ama bizi asil, güçlü, cesur ve mütevazı yapmayan nadide bir çiçek gibi harika, güzel ve fuzulidir.

"Çapkın Törenler", "Sözsüz Romanlar", "Tatlı Şarkılar", "Zühal Şiirleri" isimli kitaplarıyla tanınan, şiirimizi de derinden etkilemiş, Fransız şiirinin ölümsüz ozanı Verlaine, bu defa da bir diğer büyük usta Zweig'ın kaleminde yeniden hayat buluyor. Zweig, ölümsüz bir ozanın en karanlık, en saklı yanlarını, zaaflarını, düşlerini, çaresizliklerini âdeta şiirsel bir dille anlatırken; bir insanı anlamanın ve anlatmanın zorlu güzelliğini de ortaya koyuyor.

23 Aralık 2015 Çarşamba

MERT OFLUOĞLU - ters düz

Genç blogger arkadaşlarımızdan Mert Ofluoğlu’nun ilk romanı bu... blogunda yazdığı öyküleri de beğendiğim Mert’in kasım ayında çıkan romanını bu sene bitmeden okuduğuma memnunum... 20 yaşında biri için başarılı bir ilk roman olmuş, severek okudum... bir yandan bir aile dramı, bir yandan polisiye bir hikaye, bir yandan da Karadeniz'de elimizde az sayıda kalan cennet gibi bir köy yaşamını anlatıyor... sonunda ne olacak acaba diye merakla sayfaları çevirdiğim bu sürükleyici hikayeyi okuyun derim...

Mert’in de yolu açık olsun, daha nice nice kitaplara...

Yazar:  Mert Ofluoğlu
Sayfa Sayısı : 267
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Altın Bilek

Trabzon'un Bozbalık Köyü'nde doğan Ece Duman'ın çocukluğu, annesi onu doğururken öldüğü ve babası başka bir kadınla evlendiği için çok kötü geçmiştir. Ece on yaşına geldiğinde, üvey annesinin hamile olduğunu öğrenir ve İstanbul'daki teyzesinin yanına taşınır. Şimdi yirmi sekiz yaşında, yakında yeni kitabını çıkaracak olan tanınmış bir yazardır. Eski hayatını tamamen geride bırakmayı başarmıştır ve hiçbir şeyin bunu bozmasına izin vermez. Ta ki, yıllardan beri hiç iletişim kurmadığı babasının kaybolduğunu öğrenene dek. Artık herkesten, kendisinden bile sakladığı geçmişiyle yüzleşmek zorundadır. 

Ece, on sekiz yıl sonra Bozbalık'a geri döner. Köyde hiçbir şeyin bıraktığı gibi kalmadığını, her şeyin zaman içinde değişmiş olduğunu görür. O zamana dek varlıklarından bile haberdar olmadığı üvey kardeşleriyle tanışır. Kendini bir anda karmaşık bir ilişkiler ağının, karanlıkta gizlenen sırların, baş etmesi zor bir aşk ikileminin içinde bulur. Ve karşılaştığı her imkânsızlığa rağmen, babasına ne olduğunu bulmaya kararlıdır. Ucunda ölüm bile olsa…

Genç yazar Mert Ofluoğlu, Bozbalık Serisi'nin ilk kitabı olan Ters Düz'de, okurlarını sırlarla örülü Bozbalık Köyü'ne davet ediyor. Aşk, gizem ve beklenmedik bir ihanet. Bu köyden çıkış yok! 

21 Aralık 2015 Pazartesi

ODAK YAZAR SÖYLEŞİLERİ - NERMİN YILDIRIM



18 Aralık’ta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin düzenlediği Odak Yazar Söyleşisine katıldık... Konuk yazar Nermin Yıldırım’dı...

Söyleşiyi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü düzenliyor, öğrencilerin katılımı çok iyiydi, kalabalık, heyecanlı ve enerjiktiler... Moderatör olan öğrenci yazarın 4 kitabını da okumuş, çok iyi hazırlanmıştı, soruları detaylı ve çok başarılıydı... sadece kitapların birinde kaptırıp romanın sonunu söyledi, insan kendi okuyunca herkes okumuş gibi düşünebiliyor bazen... e o kadar kusur da olur deyip keyifle izledik...

Nermin Yıldırım zaten çok sevdiğim bir yazar kendisini görünce bu duygum iyice pekişti... Çok genç, çok düzgün, çok cana yakın ve mütevazi biri... yazarın kitaplarında sürekli olarak ele alınan bir unutma-hatırlama meselesi var moderatör bunu sordu, Yıldırım hafızasının pek iyi olmadığından ve toplum olarak da unutmaya yönlendirildiğimizden bahsetti... bir de insanlar, geçmişte, bugünde ve gelecekte yaşayanlar diye üçe ayrılır dedi... gelecekte yaşayanlar sürekli planlar yapar, bugünde yaşayanlar çocuklar ve delilerdir -ki kendisi de en çok bu grupta yer almayı istiyormuş- ama ben geçmişte yaşayanlardanım hep geriye dönüp neden oldu diye sorar araştırırım bu da kitaplarıma yansıyor dedi... kendini bildi bileli şiirler, öyküler yazıyormuş... hatta küçükken yazdığı öykülerini amcası daktilo edip, fotokopi ile çoğaltıp, kartondan kapak yapıp kitap haline getirmiş, bir arkadaşımın doğum günü olsa da hediye götürsem diye beklediğini anlattı... sonradan kitaplarım basıldı ama hiçbiri amcamın hazırladığı kadar beni etkilemedi dedi... romanlarını 7 defa yazıyormuş, kurgum çok değişmiyor ama istediğim dile ulaşmak için bu kadar çok yazıyorum dedi...

Mutluluk üzerine konuşuldu, herkesin mutluluğa çok takıldığını, sosyal medyada ve benzer platformlarda  herkesin çok mutlu gibi gözüktüğünü, insanlarında çaresizce mutlu olmaya çalıştığını ama hayatın öyle olmadığını, bunun çok tehlikeli bir konu olduğunu söyledi... Kitaplarımda kadın karakterler ağırlıktadır, bunu yazmayı seviyorum dedi... En sevdiği yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’mış... öğrencilerden biri nasıl yazdığını sordu, oturup yazıyorum öyle bana ilham gibi herhangi bir şey gelmiyor, bir programım var ona uyarak yazıyorum aslında sıkıcı bir iş ama ben yazmayı çok sevdiğim için hayatımdan memnunum diye belirtti... hepimiz romanlarına dair sorular sorduk, o esprili bir şekilde cevapladı...  keyifli bir sohbet oldu, süpriz olarak izleyiciler arasında Seray Şahiner ve Hikmet Hükümenoğlu’da vardı onlarda soru sorup, görüşlerini belirttiler... Seray Şahiner’i de çok severim bilseydim onun kitabını da yanıma alıp imzalatırdım diye söylendim... iki saat nasıl geçti anlamadık, kitaplarımızı imzalattık ve ayrıldık...

Velhasıl çok memnun kaldık... 19 Şubat 2016’da Mahir Ünsal Eriş var ona da gitmeyi planlıyoruz, ilgilenenlere duyururum...

NINA GEORGE - Lavanta Odası

Bu kitabı hafif kitaplar kategorisinden aldım, dikkatimi çeken şey ise ‘’Edebiyat Eczanesi’’ oldu... hikayedeki Jean, kitapçısına gelen insanların ruh durumlarını anlayarak onlara uygun kitabı belirliyor, bazen hediye ediyor, hatta almak istedikleri kitabı satmakta direniyor, bir şekilde onları tavsiye ettiği kitabı almaya zorluyor... sonunda kitabı alanlarda çok memnun kalıyorlar...  okuyup bitirdikten sonra başta saptadığım kategorinin romana bir miktar haksızlık olduğunu da itiraf ediyorum... yazarın ismine bakınca Amerikalı diye düşünmüştüm ama 1973 doğumlu, 26 tane kitabı olduğu için ödüle layık görülen Alman bir gazeteci yazarmış... böylece hiçbir şeyi tutturamamış olarak bu tanıtımı yazıyorum...  

Jean bir mavnayı alıp restore etmiş, Paris'te Seine nehri kıyısına bağlamış ve kitapçı haline getirmiş... bayağı büyük bir tekne, içinde çok sayıda kitabın yanısıra piyano bile var... aynı zamanda tekne olarak da kullanılabilir durumda... inanılmaz buldum, gözümde canlandı ve  ben hikayenin bu bölümüne takıldım kaldım... ama romanda aşk, aşk acısı, ölüm, ayrılık, aldatma, arkadaşlık, dostluk, evlilik velhasıl hayata dair her şey var... tabii kitaplar ve yazarlar da var, hatta romanın sonunda her derde deva olacak kitap reçeteleri ve Fransa’nın Provence Bölgesi’ne ait ayrıntılı yemek tarifleri bile var... bu kitapçı tekneyle Paris’ten başlayıp, Akdeniz’de Sanary sur mer’e kadar süren, harika bir Seine nehri yolculuğu hikayesi de var... Jean'a eşlik eden, 24 yaşında yazdığı ilk kitabı çok satanlar listesine girmiş genç yazar Max'in hikayesi de ayrı güzel...YANİ yok yok...

Ben pek beğenmediysem de yazarın en sevdiği kitaplardan biri Muriel Barbery’nin Kirpinin Zarafeti romanı, ondan birkaç yerde bahsediyor hatta Jean’ın Paris’te oturduğu apartman ile Kirpinin Zarafeti’ndeki apartman ve ahalisi neredeyse birebir aynı, N. George fazlasıyla etkilenmiş görünüyor...  romanın çok çarpıcı cümleleri var bir sürü renkli etiket yapıştırdım ama bazı bölümlerinde de epeyce sıkıldığım oldu... bu kadar bol konulu ve güzel hikayeleri olan romanda buna pek anlam veremedim... sanırım bir miktar daha editoryal ayıklama yapılabilirdi...

Sonuçta hoşça vakit geçirilebilecek bir roman deneyebilirsiniz...

Yazar:  Nina George  
Çevirmen : Regaip Minareci
Sayfa Sayısı : 360
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Pegasus

Hayatı yaşamaya değer kılan şey, özünde var olan güzelliktir ve acılar da bunun ayrılmaz bir parçasıdır…

Parisli kitapçı Jean Perdu hangi kitabın hangi acıyı çeken ruha iyi geleceğini anlama yeteneğine sahiptir. Bu nedenle "Edebiyat Eczanesi" adını verdiği kitap gemisinden ziyaretçileri hiç eksik olmaz. Ancak ne yazık ki kendi yaralarını kitaplarla saramamaktadır. Aradan yirmi bir yıl geçmiş olmasına rağmen, bir gece yarısı arkasında yalnızca bir mektup bırakarak ortadan kaybolan güzel sevgilisi Manon'u hâlâ özlemektedir. Fakat Perdu o mektubu okumaya hiçbir zaman cesaret edememiştir.

Beklenmedik bir şekilde hayatına giren bir yabancı, Perdu'nün yirmi yıllık uykusundan uyanarak gemisinin halatlarını çözmesine ve Fransa'nın güneyine, lavanta kokulu Provence'a doğru yola çıkmasına neden olur. Bu yolculukta ona son anda katılan genç bir yazar ve aşk acısı çeken Napolili bir aşçı eşlik edecektir. Perdu, Provence'a varınca kayıp aşkının hikâyesinin peşine düşerek geçmişinin gölgeleriyle savaşmaya başlayacak, mateme ve acılarına veda edip yeni bir aşka yelken açabilmesi için tırmanması gereken basamakları keşfedecektir. Hikâyelerin insanların hayatını değiştirebileceğine inanan herkes bu kitabı okumalı…

17 Aralık 2015 Perşembe

MARCEL PROUST - Üst Kat Komşusuna Mektuplar

Marcel Proust’un ‘’Kayıp Zamanın İzinde’’ isimli 7 kitaplık dev romanının, dünya edebiyatındaki en önemli eserlerden sayıldığını bilmeyen yoktur sanırım... benim için ise hem çok okumak isteyip hem de epeyce ürktüğüm bir eser... dolayısıyla yazarın kendi yazdığı mektupların bu derlemesini görünce hemen okumak istedim hem bir yerden başlamış olacaktım, hem de belki Kayıp Zamanı okumak için itici güç olur diye düşündüm...

İkinci nokta mektupları kaybettiğimize çok üzülüyorum, büyük bir yazarın yazdığı mektupları okumak çok hoş olacaktı...

Üçüncü nokta Proust’un pek fazla tanımadığı bir hanıma yazdığı 23 mektup çok ilgimi çekti, ayrıca bir üst katına posta yoluyla gönderilmişti... ilginç, gizemli ve romantik (mektupların niteliği öyle değil davranış olarak romantik) buldum... bir yazar bile olsa tanımadığı, neredeyse hiç görüşmediği bir kadına insan ne yazabilir ki?

Çok kısa bir kitap, 80 sayfa olması araya fotoğraflar ve mektupların el yazısı ile yazılmış kopyalarının da konulmasından kaynaklanıyor... yalnızca Proust’un mektupları var hanımefendinin ona yazdığı cevaplar kaybolmuş... yazar mektuplarına tarih atmıyormuş derleyenler mektupların içinde yazılanlardan ipuçları bularak bir sıralama yapmışlar, 1908-1916 tarihleri arasında yazılmış gibi görünüyorlar...

Sonuca gelirsem ne mektuplar, ne de Marcel Proust kafamda yarattığım imaja uymadı, şaşırtıcı oldu, dolayısıyla birinci paragrafta yazdığım itici güce ulaşamadım... söyleyebileceğim tek şey kitabın çok değişik olduğu...

Yazar:  Marcel Proust  
Çevirmen : Elif Gökteke
Sayfa Sayısı : 80
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : YKY

Gerçek bir kısa roman olan bu yapıt bir sürpriz üstüne kurulu: Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir hanıma yazılmış yirmi üç mektubun (üç mektup da kocasına) keşfi üstüne. Marcel Proust'un Haussmann bulvarı 102 numaralı evin üçüncü katında oturan komşusu olduğunu öğrendiğimiz Madam Williams'a yazılmış mektuplar. Kadının Amerikalı dişçi kocası Charles D. Williams'ın muayenehanesi asmakatın üstünde ikinci katta, yani zavallı Marcel'in tepesinde. Dolayısıyla gürültü fobisi olan Marcel epeyce dram yaşıyor.

Mektuplarda nelerden söz ediliyor? Öncelikle, uyku ve çalışma saatleri sırasında Proust'a işkence eden gürültüden, üst kattaki tadilattan. "Sabahki gürültü su tesisatından mı geliyor diye soruşturmamı istediğinizde ihtiyatlı davranarak ne iyi etmişim. Şu çekiçlerin yanında o gürültü neymiş ki? Verlaine'in 'sırf kendini size beğendirmek için ağlayan' bir şarkıdan söz ederken dediği gibi 'yosunların üstünde suyun ürpertisi'." Proust gerçekten de her saptamasını, yazıya bir kat daha sanat katan mizahi bir karşılaştırmanın içine oturtuyor. Çünkü her şey gürültü yapıyor, ünlü bir tenor gibi şarkı söyleyen boyacılar bile: "Genellikle bir boyacı, hele bina içindeyse, Giotto'nun sanatının yanısıra Reszké'nin sanatını da icra etmesi gerektiğini sanır. Sizinkisi elektrikçi çekiç sallarken susuyor. Umarım döndüğünüzde Sistine fresklerinden daha aşağısıyla karşılaşmazsınız..." 

14 Aralık 2015 Pazartesi

NEIL GAIMAN - Yokyer

Herhalde Gaiman okumayan bir tek ben kalmıştım, nihayet okudum... roman çok güzeldi, yazar tüm övgüleri fazlasıyla hak ediyor... epeydir fantastik edebiyat da okumuyordum bu açıdan da çok iyi oldu özlemişim, neredeyse elimden bırakamadan bitirdim...

Kitap, çoğunlukla Londra metro hattında geçiyor, bazı durakları yıllar öncesinden hatırlıyorum, benim için hoş bir nostalji oldu...  

Richard, iyi kalpli sevimli genç bir adam, menkul kıymetler uzmanı olarak çalışıyor sıradan bir hayatı var... bir gün genç bir kıza (Door) yardım ediyor ve ondan sonra bildiği hayatı silinmeye başlıyor, bir çeşit görünmez oluyor, işine gittiğinde kimse onu tanımıyor, evine döndüğünde başkasına kiralandığını görüyor, sanki hiç yaşamamış gibi ortadan yok oluyor... bunu düzeltmek için Door’un dünyasına gitmeye karar veriyor ve bir evsiz vasıtasıyla şehrin altında metro kanallarında sürüp giden başka bir gerçekliğe/Aşağı Londra’ya geçiş yapıp Door’u aramaya koyuluyor, çeşitli fantastik öğeler ona yardımcı oluyor ve olaylar peşi sıra yaşanıyor...

Metro hattında, karanlıkta, dar, pis kanallarda geçen kitaplar ben de klostrofobi yaratıyor ve okuduğumu sevsem de bu boğucu hisden kurtulamıyorum... daha önce okuduğum ‘’Dmitry Glukhovsky'nin Metro 2033’’ adlı kitabı öyleydi mesela, Moskova metrosunda geçen fantastik bir kurguydu o da ve roman iyi olmasına rağmen bittiğinde kurtuldum diye derin bir nefes almıştım... ama Yokyer öyle değildi, yazar ortamı çok iyi betimliyordu yerin altında, pis, berbat bir ortam ama nasıl yapıyorsa nefessiz kalma hissi olmadı bu sefer, merakla peşlerinden gittim... çok akıcı ve güzel bir hikayeydi... 

Ben yazarın ‘’Amerikan Tanrıları’’ romanından (ciltli yeni baskısı çıktı geçen ay) devam edeceğim size de bu kitabı ve Neil Gaiman’ı öneririm mutlaka okuyun...   

Yazar:  Neil Gaiman  
Çevirmen : Evrim Öncül
Sayfa Sayısı : 376
Basım Yılı : 2014 (3. Baskı)
Yayınevi : İthaki

Genç ve iyi kalpli Richard Mayhew'un sıradan hayatı, bir kaldırımda karşısına çıkan yaralı genç kızın hayatını kurtarmasıyla sonsuza dek değişir. Bu iyilik Richard'ı var olduğunu hayal bile etmediği bir dünyayla –şehrin altındaki terk edilmiş Metro istasyonları ve kanalizasyonlarda gelişmiş karanlık bir yaşamla– tanıştırır. O artık, yarıklardan düşen insanların yaşadığı Aşağıtaraf'ın bir parçasıdır... ve eğer bildiği dünyaya dönmek istiyorsa, gölgelerin ve karanlığın, canavarların ve azizlerin, katillerin ve meleklerin şehrinde yaşamayı öğrenmek zorundadır...

Gaiman, basitçe söylemek gerekirse, hikâyelerin hazine evi gibi ve biz de ona sahip olduğumuz için şanslıyız...
Stephen King

12 Aralık 2015 Cumartesi

SEZGİN KAYMAZ - SON ŞURA

Sevinç Kuşları-3


Sevinç Kuşları serisinin son kitabını da okumuş bulunuyorum... bu roman da serinin tamamı gibi çok keyifliydi... yüzümde sürekli bir gülümsemeyle, zaman zaman da kahkahalarla okudum... aradan yirmi yıl geçmiş tüm kahramanlarımız yaşlanmış, ama yeteneklerinden bir şey kaybetmemişler... doktorum Veyselim yine akla zarar ameliyatlar yapıyor, inanılmaz güzeldi...

Aslında bu üç kitabın her birinde aynı sahne tekrar ediyor... nev-i şahsına münhasır bir sürü karakter bir araya toplanmış, mafyanın iyileri (bu nasıl bir ifade olduysa artık), kötü mafyayı tepeliyor, doktorumuz Veysel acayip teknikler yaratarak her derde deva oluyor... bizler de nefes almadan okumaya devam ediyoruz... velhasıl üç tane daha olsa okurdum öyle söyleyeyim... Siz de bu seriyi kaçırmayın okuyun...

Birçok kişi gibi benim de tek itirazım, son kitabın başka yayınevinden çıkması nedeniyle hem stil olarak hem de büyüklük olarak diğerlerinden farklı olması ve kitaplığa bunlar nasıl yerleşecek diye kara kara düşünmem oldu...

Serinin diğer kitapları için bakınız...

Yazar:  Sezgin Kaymaz
Sayfa Sayısı : 544
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : April

Şenlik başlıyor, kıyamet kopuyor, sevinç kuşları en yükseğe havalanıyor!

Opera, Çankaya Karakolu, Kumrular...
Yeraltının tekinsizleri, yerüstünün kırıkları, manyak doktorları, garibanları, haydutları, iyi polisleri, kötü polisleri, iyi kötü polisleri, eli maşalı aklı karışıkları...

Yangın, hesaplaşma, hile hurda, çek senet, heyecan, neşe, acı mizah, olmadık aşk, hep aşk, ille de aşk.
Sezgin Kaymaz Sevinç Kuşları serisinin üçüncü romanı Son Şûrâ'da okurun tiryakisi olduğu kahramanların iplerini çözüyor; yerde gökte yıldız, kitapta kütükte kanun bırakmıyor.
İyiyle kötünün, umutla düşüşün sınırlarında kurduğu dili ve lezzetli üslubuyla Sezgin Kaymaz eski ve yeni okurlarının karşısında. Edebiyat karnavalına hazırlanın.
Deccal'ı tanımayanlara bir uyarı: Romanın içinde kırık bir jilet saklı!

9 Aralık 2015 Çarşamba

ALESSANDRO BARICCO - EMMAUS

Baricco sevdiğim bir yazar, daha önce ‘’İpek’’ ve ‘’Bindokuzyüz’’ isimli kitaplarını okumuştum... bu romanı da her zaman alışveriş yaptığım kitapçıda yazar üzerine sohbet ederken hediye ettiler... 

17-18 yaşlarındaki dört delikanlının hayatını anlatıyor, katolik bir okulda okuyorlar, kilise korosunda çalışıyorlar, yaşlıların bulunduğu bir hastahanede gönüllü hastabakıcılık yapıyorlar, ailelerine düşkün, hayatlarını doğru düzgün tutmaya çalışan, üstlerinde dinin etkisi belirgin gençler bunlar... ama hayatın kendi planı var ve hepsinin yaşamı bir yana savruluyor... gençlik, cinsellik, din, yapılan hatalar/başa gelen cezalar ve en nihayetinde ölüm konusunda çok başarılı bir hikaye anlatılıyor...

Yazarın olağanüstü bir üslubu var bu tüm kitaplarında ortaya çıkıyor... yüz sayfalık bir hikaye anlatıyor ama o kadar yoğun ki her şey sanki çok daha kalın bir kitap okumuş gibi hissediyorsunuz bitirdiğinizde... hikayeyi bir miktar üzücü bulduysam da okuduğuma çok memnunum, size de öneririm...


Yazar:  Alessandro Baricco  
Çevirmen : Şemsa Gezgin
Sayfa Sayısı : 128
Basım Yılı : 2011 (2. Baskı)
Yayınevi : Can

1980’li yıllar. İtalya’da küçük bir kent. Aldıkları Katolik eğitim nedeniyle katı kurallarla büyütülen dört İtalyan genci...

Baricco, benzersiz üslubuyla, bu gençlerin kendi dünyalarının dışında akıp giden yaşama duydukları özlemi ve zamanı geldiğinde, önlenemez bir arzuyla hapsoldukları sınırları aşarak farklı maceralara sürüklenişlerini anlatıyor. 

Emmaus, zaman, mekân ve cinsiyet gözetmeksizin, insanın mutluluk arayışına dair meselesi olan herkesi cezbedecek bir metin. Karşılarına çıkan sonsuzlukta yollarını bulmaya çalışan gençlere dair bir cesaret öyküsü...

28 Kasım 2015 Cumartesi

JOSHUA FERRIS - makul bir saatte yeniden uyansam

Siren Yayınlarını takip ediyorum, yeni çıkan kitaplarına mutlaka bakıyorum, alınacak kitaplar listeme çoğunu ekliyorum ama iş almaya gelince nedense bir türlü başarılı olamıyorum... bu güne kadar bu yayınevinden -bu romanda dahil- 3 kitap okudum yalnızca... ilgime göre çok kötü bir performans maalesef...

Ferris’in ödüllü bu romanına gelecek olursam; Siren’in Sesi blogundaki tanıtım yazıları hoşuma gidince okumaya karar verdim ve itici bir güç olur bundan böyle daha çok okurum diye düşündüm ama evdeki hesap pek çarşıya uymadı... peşinen söyleyeyim iyi bir roman, rahat okunuyor, ana karakterini çok başarılı buldum ama sevdim dersem olmayacak... daha doğrusu kitap bitince ee okudum da ne oldu şimdi diye bir düşünce yerleşti kaldı... daha çok şey beklemiştim sanırım ama yetmedi...

Bir kere kitap bana çok Amerikan geldi, yazarın kendi ülkesini yansıtması tabii ki çok normal ama fazla geldi bilemiyorum... din konusu çok yoğundu (ki benim hiç ilgimi çekmiyor), beyzbol durup durup gündeme geliyor (o bölümleri atlayarak okudum) velhasıl bana uymadı...

İnternet bağımlılığına, bu yüzyıldaki din düşkünlüğüne, insanların yalnızlaşmasına dikkat çekmesi açısından iyiydi, tek söyleyebileceğim bu...

Yazar:  Joshua Ferris
Çevirmen :Begüm Kovulmaz
Sayfa Sayısı : 336
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Siren

Dylan Thomas Ödülü, 2014 / Man Booker Adayı, 2014 

Bir ucunda Tanrı'nın, bir diğerinde ölümün gölgesinin yer aldığı bir ringde kum torbasına dönen bir kahramanın yaşama tutunma hikâyesi: Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam. Kendi adına kayıtlı bir hesaptan e-postalar almaya başlayınca Tanrı'yı aramaya koyulan tanrıtanımaz bir adamın absürt mücadelesi ya da ağızla başlayıp yürekle son bulan bir macera, bir çağın özeti.

Amerikan edebiyatının genç yeteneklerinden Joshua Ferris, Man Booker'a aday olan bu romanda aynayı bugünün insanlarına tutuyor ve hayli tanıdık bir mizansen dahilinde çağdaş yaşamın dibine vurmanın ne demek olduğunu esprili bir dille anlatıyor. Kendi aklından medet umacağına akıllı telefonuna sığınanlar, sıkıntıya düştüklerinde alışverişle avunanlar ve sürüden ayrılınca kurtlara yem olanlar Ferris'in kaleminde akla hayale sığmayacak noktalara savruluyor ve varoluş başlı başına bir komediye dönüşüyor. Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, kadim bir dine mensup olduğunu öğrenen bir ateistin Tanrı ve çağın saçmalığıyla imtihanından yola çıkarak zorlu bir soru soruyor: Eninde sonunda öleceksek eğer, niçin yaşıyoruz?

Sahi, niçin yaşıyoruz?

24 Kasım 2015 Salı

HENRY FIELDING - Tom Jones


Henry Fielding’in (1707-1754) başyapıtını yine çok uzun zamandır bekliyorum... yaklaşık on yıl önce okumak istemiştim ama baskıların tamamı tükenmişti ve bu yıla kadar da yeniden yayımlanacağına değin bir umudum yoktu... ama İletişim yayınları birkaç ay önce yeni baskıyı çıkardı meğer bundan önce de (1990'da) yine aynı yayınevinden çıkmış... Türkçe’ye ilk çevirinin de 1950’lerde olduğunu Mina Urgan’ın önsözünden öğreniyoruz... yine Mina Urgan’ın çevirisiymiş ama Türkçesi kötü olduğu (çok Osmanlıca kelime bulunduğu) için Urgan bunu çöpe atarak 1990 yılında yeniden çevirmiş...

1749 yılında yayımlanan bu eser, ‘’Ne var ki okuyucum, sen bu sayfayı okuduğun sırada, onların yazdıklarının çoktan ölmüş olacağını biliyorum; çünkü yaratıcılık dönemim ne kadar kısa olursa olsun, benim yazdıklarım, kendi sakat bedenimden de beni aşağılamaya kalkan çağdaşlarımın cılız yazılarından da daha çok yaşayacaktır herhalde.’’ (2.Cilt syf:418) aradan geçen iki asırdan fazla zamana rağmen hala canlı, hala muhteşem ve hala okunuyor...

Romanı çok sevdim ama mesele yazarı daha çok sevmiş olmam, bu kadar kısa ömürlü olması büyük talihsizlik... ‘’Lady Montagu, Fielding’in ölüm haberini duyduğunda ‘’Hiç kimse hayattan onun kadar zevk almamıştır... Neşeli yaratılışı (çektiği büyük acılar yüzünden bir kısmı yok olmuş olsa da), önüne etli bir börek konulduğunda veya bir matara şampanyayı devirdiğinde her şeyi unutmasını sağlar ve eminim ki mutluluğu dünyadaki tüm prenslerden fazla tatmıştır.‘’ diyerek oldukça farklı bir anlatımda bulunmuştur. Ancak bu anlatım da, oyun yazarı ve avukat, polemikçi gazeteci ve ahlakçı romancı, öykücü ve öğrenci, girişimci ve entelektüel Henry Fielding’in sadece bir yönünü bize gösterir; oysa Fielding modern polis teşkilatının kurulmasına aracı olan, siyasi taşlamaları yüzünden tiyatroya yönelik sansür yasası çıkarılmasına neden olan ve kendinden sonra gelen edebiyatçılar tarafından ‘’İngiliz romanının babası’’ olduğu iddia edilen biri olarak, birbirine zıt birçok özelliğe sahip bir insandı.’’ (Linda Bree’nin önsözü)

Yayınevi, hem eseri hem de yazarı daha iyi anlatabilmek adına kitaba, biri Mina Urgan’a ait olmak üzere üç önsöz, iki de sonsöz eklemiş... bunlar çok ayrıntılı ve açıklayıcı metinler ve bu anlamda çok da faydalılar ama bir yandan da tüm hikayeyi anlatıyorlar (sanırım akademik bir çalışma olarak ve sunulan herkesin kitabı okuduğu varsayımıyla yazılmışlar)... dolayısıyla daha romanın en başında hikayenin sonunu öğrenmek hiç hoşuma gitmedi (ki buna rağmen çok severek okudum bu da yazarın ne denli başarılı olduğunu gösteriyor)... o nedenle eğer bu eseri okuyacaksanız Linda Bree’nin önsözü hariç (o yazarı anlatıyor) diğerlerini atlayıp romanı bitirdikten sonra geri dönüp okuyun derim...

Nihayet romana gelirsek;
  • 18 kısımdan oluşuyor, her kısımın başında kısa denemeler (tiyatrodaki ‘’prolog’’ benzeri) var... kimi hikaye ile ilgili, kimi değil, yazar bunlar için eğer sıkılırsanız okumayın diyor ama çok muhteşemler o yüzden mutlaka okuyun...
  • Yazar birebir olayın içinde, bir baş karakter olarak daha doğrusu orkestra şefi gibi en önde o duruyor,  karakterlerini de, okuyucuyu da, olayları da, sen sen sen diyerek yönetiyor... sanki omuzunuzun üzerinde biri sürekli sufle veriyor gibi... ama bunu o kadar incelikli, esprili bir dille ve zekice yapıyor ki rahatsız olmadığınız gibi yazarla kol kola mutlu mesut okuyup gidiyorsunuz...
  • Konu evlilik dışı doğmuş bir çocuğun varlıklı bir adam tarafından bir beyefendi olarak büyütülmesi, çevresindeki insanlar tarafından kabul edilmek istenilmemesi, iyi ve coşkun ruhu nedeniyle yaptığı hatalar, yörenin en güzel kızına aşık olması ve soyu sopu belli olmadığı için ona kavuşamaması çevresinde sürüp giden klasik bir hikaye... ama yazar aslında sanayi devriminin başlaması ve aristokrasiden burjuvaziye geçiş dönemi toplumunu anlatıyor... özellikle kadınların durumunu ve evlilik kurumunun nasıl işlediğini ortaya seriyor... yayımlandığı yıl ahlaksız bulunup bir deprem yaratmış olan bu eser, günümüzde bu durumda görülmese de para için yapılan evlilikler halen geçerliliğini koruyor...
Sonuç olarak ben romanı çok beğendim, yazarın bu kadar müdahil olduğu daha doğrusu resmen sizinle konuşarak birlikte okuduğunuz bir başka kitaba daha rastlamamıştım... Mr. Fielding’i çok özleyeceğim ve bundan sonra okuduğum her romanda kendimi yalnız hissedeceğim, kaçırmayın okuyun mutlaka...

Yayınevine not: Mümkünse Yazarın ‘’Amelia’’ romanını da yayımlamanızı rica ediyorum. Teşekkürler...

Yazar:  Henry Fielding
Çevirmen : Mina Urgan
Sayfa Sayısı : 1064 (2 Cilt)
Basım Yılı : 2015 (1990 İletişim ilk basım)
Yayınevi : İletişim

1. Cilt: Mina Urgan ve Linda Bree'nin önsözleri, Nicholas Hudson'un sonsözü, Yazar ve dönem kronolojisiyle, 

Henry Fielding'in başyapıtı Tom Jones, 18. yüzyıl İngiliz hayatını, soyluları ve namussuzları, aşırılıkları ve erdemleriyle muazzam bir panorama halinde resmediyor. Kapısına bırakıldığı iyi kalpli asilzadenin malikânesinde büyüyen yetim Tom Jones, komşunun ulaşılmaz ve güzel kızı Sophia Western'ne vurulur; buna rağmen çapkınlıktan ve köyün kızlarını baştan çıkarmaktan da geri kalmaz. Söz dinlemeyen genç Tom nihayet kapı dışarı edilip gerçek kimliğinin ve alın yazısının peşine düştüğünde, İngiltere'nin kırlarından Londra'ya kadar uzanacak bir serüven de başlamış olur. Yazarı Fielding'in yaşam neşesini bulaştırdığı Tom Jones, neredeyse üç asır sonra bile İngiliz romanının en keyifle okunan, eğlenceli örneklerinden biri.

"Aradan geçen iki yüzyıl Fielding'in gerçekçiliğinden bir şey götürmedi. Mizah anlayışı bizim için, bulunduğumuz asırdaki herhangi bir yazarınkinden daha tanıdıktır."
-Kıngsley Amis-

2. Cilt: Dhoroty Van Ghent'in önsözü, William Empson'ın sonsözü, 

İngiliz romanının temel taşlarından sayılan Tom Jones, insanı tüm erdemlerinin yanında zaaflarıyla da göstermiş ilk eserlerden.

Tom Jones aslında kötü biri değildir; biraz kendine hâkim olabilse ne kadar ahlâklı ve faziletli olduğunu herkese gösterecektir. Asabiyeti ve kasabanın kızlarına düşkünlüğü yüzünden üvey babasının evinden kovulan Tom tüm parasını kaybeder ve kendini hovardaların, ahmakların, ikiyüzlülerin, müşfiklerin ve alçakların karşısına çıktığı bir yolculuğun ortasında bulur. Yayımlandığı 1749 yılında "gayrimeşru ilişkiler, zina ve türlü cinsel münasebetlerle dolu karmakarışık bir hikâye" olmakla eleştirilen bu kitabın kahramanı, bugün hâlâ yazıldığı günkü gibi okurlarını şaşırtmayı sürdürüyor.

"İngiliz romanının babası olan yüce Henry Fielding'in eşsiz, halkına özgü mizah anlayışı ve karakterlerini derinlemesine ama kendiliğinden sergileyişine bugün onu takip edenlerden kimse erişemedi."
-Walter Scott-

10 Kasım 2015 Salı

NİHAT GENÇ - İSLAMCI EROL NASIL ÇILDIRDI?

Atam Işıklar İçinde Yat...

Tamamen tesadüf olarak bu kitap bu güne denk geldi... Ulu Önderimiz Atatürk’ün ne kadar haklı olduğunun ispatı gibi...

Erol:‘’Gözlerimizin önünde ‘inancımı yaşamak istiyorum’ gibi mazlum mağdur bir hak talebinin arkasında gizlendiler, çok sonra meğerse ‘İnancımı yaşamak istiyorum’ demek ‘seni kendi ceza anlayışıma göre yargılayacağım’ demekmiş, onu anladık’’ (syf 37)

İslamcılar tadını çıkarıp huzuruna eremedikleri hayatı kapitalistler gibi parayla satın aldı. Müslüman komşularına saldırarak, kutsal bir kurtuluş savaşıyla kazanılmış toprakları ‘murdar topraklar’ haline getirdiler. Güya mücadele ettikleri bir hayat düzeninin taklitçisi, yancısı, sonradan görmesi olmayı mutlulukla kabul edip zafer diye kutladılar, (syf 120)

Mutlaka Okuyun...


Yazar:  Nihat Genç
Sayfa Sayısı : 176
Basım Yılı : 2015 (4. Baskı)
Yayınevi : April

İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı? tüm dünyanın merak ettiği, hepimizi düşündüren büyük soruya cevap veriyor: Nasıl oldu da "Sade Müslümanlık" yıkıcı bir ideolojiye dönüştü?

Nihat Genç, olağanüstü bir anlatımla, felsefi, psikolojik, siyasi, sosyolojik tespitler eşliğinde gerçekleri önümüze seriyor. Roman, bir kişinin, zihniyetin ve toplumun dönüşümünü arka planıyla birlikte anlatıyor. Cemaat içinde yalnızlık çeken Erol, insan sarrafı Aysun, kibirli ve riyakar Bahri Abi, avanesi Osman, cilveli medya maymunu Nur, dünyanın en mazlum güzeli Dua... Öbür dünyadan fırlatılan cesetler, vicdanın cephanesi, bir saniye süren aşk ve ruhsuzlar ile beyinsizlerin hiç bitmeyen savaşı... 

-Bir kitabevinde çay içerek sessizce oturan insanlar niçin ve neden canavarlaştılar?
-Gönül huzuru peşindeyken, nasıl hırslı, vahşi kapitalistler haline geldiler?

Yakın dönemde yaşanan kültürel evrimi, şiirsel bir hızla, felsefi tespitler ve unutulmaz gözlemler eşliğinde okuyacaksınız. 

-Manevi bir yolculuğun rotası nerede değişip sapıyor?
-Hangi yalanlar zinciri, daha büyük yalanlara ve şiddete bağlanıyor?
-"Hakikati" arayan yoksullar nasıl doyumsuzca lüks peşinde koşmaya başlıyor?

İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı? zihin açıcı, sürükleyici, heyecan dolu bir roman.

8 Kasım 2015 Pazar

BROOKE DAVIS - Yalnızca Millie

Yazar, Avustralyalı genç bir kadın, bu romanı da doktora tezinin ön çalışması olarak yazmış... benim bu kitabı seçmemdeki sebep ise karakterleri oldu... Millie 7 yaşında, Agatha 82 yaşında, Karl 87 yaşında ve bir tesadüf sonucu üçü birlikte hareket etmek zorunda kalıyor... ben insanların çocukluğu ile çok yaşlılığının aynı kategori olduğunu düşünüyorum... dolayısıyla bu kitapta da bu üç çocuğun ne yapacağını merak ettim, yazarında 90’ını aşmış bir büyükannesi varmış ve yaşlılarla ilgili hikayeleri oradan gözlemlemiş...

Millie çok meraklı bir çocuk ve ençok sorduğu da, neden herşey ölüyor? ölünce ne oluyor? nereye gidiliyor? gibi konular... bunlar sürekli kafasını meşgul ederken birde babası ölüverince tek konu bu kalıyor... tanımadığı kişilerin yanına gidip ‘’öleceksiniz bunu biliyorsunuz değil mi’’ gibi sorular sorup insanları şaşırtıyor... bu yetmemiş gibi annesi de küçük kızı bir alışveriş merkezinde terk edip gidiyor (bir kadının çocuğunu bırakmasını da aklım hayalim almaz o da ayrı konu)... ondan sonra da her yere ‘’buradayım anne’’ diye yazıyor... 2 gün bu alışveriş merkezinde annesini bekliyor ve bakımevinden kaçıp orada saklanan Karl ile tanışıyor... daha sonra da aralarına evinden hiç çıkmayan münzevi Agatha katılıyor, üçü birlikte Millie’nin annesini aramaya koyuluyorlar ve macera başlıyor... Karl olumlu, mutlu bir adam, Agatha ise aksi, huysuz bir kadın... hem geçmişleriyle yüzleşip, hem şimdiki hallerini kabullenmeye çalışıyorlar, hem de meraklı bir çocuğa göz kulak olmaya çabalıyorlar... açıkçası yaşlılar benim çevremde gördüklerime nazaran çok başarılı ve uçuk kaçık çıktılar...

Yazar, kasvetli bir konuyu, okuyanı rahatsız etmeyecek, içinizi çok acıtmayacak, zaman zaman sevimli bir biçimde yazmıştı, ilk roman için çok başarılı buldum... akıcı bir anlatımı var, karakterleri çok iyi, Millie’nin ölüm konusuna bulduğu cevaplar ve üçlünün diyalogları güzeldi... konu ilginizi çekiyorsa deneyebilirsiniz...

Yazar:  Brooke Davis
Çevirmen : Begüm Kovulmaz
Sayfa Sayısı : 256
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Doğan Kİtap

Kaybettiğini arayan üç kayıp…
Millie Bird yedi yaşındayken etrafındaki her şeyin ölmekte olduğunu fark eder. Ölü Şeyler Defteri’ne yirmi yedi isim kaydederken yirmi sekizinci Ölü Şey’in babası olacağından ve annesinin kendisini bir mağazada terk edip gideceğinden habersizdir…
Agatha Pantha sarmaşıkların arkasına gizlenmiş penceresinin önünde oturup gelene geçene bağırır, kızgınlığını hiç tanımadığı insanlara haykırır. Kocası öldüğünden beri evden dışarı çıkmayan seksen iki yaşındaki Agatha’nın kaderi, karşı kaldırımdaki küçük kızı fark ettiği gün değişir…
Daktilograf Karl oğlu onu bakımevine bıraktığında, seksen yedi yaşında ve eşini kaybetmiş bir adamdır. Anlık bir uyanışla, hayatta yapmak isteyip de yapamadığı tüm çılgınlıkların peşine düşmeye karar verir. Bakımevinden kaçar ve yolu Millie ile kesişir...
Millie, Agatha ve Karl kurallara karşı gelip yaşamanın neye benzediğini keşfediyor…

3 Kasım 2015 Salı

HALİL İNALCIK - DEVLET-İ 'ALİYYE

Bu kitabı yayımlandığı yıl almıştım ama bir türlü okuyamadım... Hocaların hocası Halil İnalcık, bu sene 100 yaşına basınca artık daha fazla bekletmeyeyim dedim... bu üç ciltlik bir araştırma ve benim okuduğum ilk cildi...  alırken de sadece birinci cildi okuyacağım diye karar vermiştim çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıllarını (13-14. Yüzyıllar) merak ediyordum ve ilk cilt yeterliydi... gerçi yalnızca kuruluşta kalmıyor, 1302-1606 yılları arasını anlatıyor... 

Kitap iki bölüme ayrılıyor; ilk bölümde 17. Yüzyıla kadar siyasal tarih, ikinci bölümde ise ‘’Devlet, Toplum, Ekonomi’’ başlığı altında nüfus, hukuk düzeni, devlet gelirleri, toplumsal yapı (kırsal kesim, şehirler, tarım, esnaf ve loncalar), ticaret ve sonunda da klasik devlet yapısının bozuluşunu anlatıyor...

Öncelikle keşke aldığım yıl okusaymışım bu kadar beklemek iyi olmadı çünkü önceki yıllarda bu tip detaylı araştırmaları daha kolay okuyabiliyordum şimdilerde konsantrasyonumu korumak zor oluyor... dolayısıyla ilk bölümü iyi okudum ama ikinci bölümde çok zorlandım, bir türlü bitiremedim ve çok uzun sürdü... ve açıkçası benden daha fazla tarihe ilgi duyan (hatta bu konuda çalışan) bir okuyucuyu hak ediyordu diye düşünüyorum...

Ayrıca yayınevinin de bir hatası var; dipnotları (tam 18 sayfa) kitabın sonuna koymuşlardı ki okumayı çok zorlaştırıyor oysa ki ders kitabı boyutunda bir baskı bu, rahatlıkla sayfa sonlarına konulabilirdi sonraki baskılarda düzeltseler iyi olur... 

Sonuç olarak çok ayrıntılı, değerli bir eser ama gerçekten bu konuya ilgi duyuyorsanız deneyin derim...

Yazar:  Halil İnalcık
Sayfa Sayısı : 377
Basım Yılı : 2009
Yayınevi : T. İş Bankası

Devlet-i 'Aliyye, Osmanlı tarihçiliğinin çağımızdaki en büyük isimlerinden Halil İnalcık'ın yarım yüzyılı aşan çalışmalarının bir ürünü. Eserin bu ilk cildi, Osmanlı Devleti'nin bir beylikten
Orta-Doğu ve Balkanlar'ı hükmü altına alan güçlü ve köklü bir imparatorluk haline gelişine odaklanıyor.

İnalcık Osmanlı Klasik Dönemi'ni sadece siyasi tarih olarak ele almıyor. Siyasi tarihin toplumsal-ekonomik alt-yapısını, yani nüfus hareketleri, göçler, kitlelerin temel ihtiyaçları, tarım ve ticaretin bu ihtiyaçları karşılama şekilleri ve şehirleşme konularında da analizler yapıyor. Tarihsel sorunları açıklamada geçmişten gelen geleneksel zihniyet ve kurumlar çerçevesinin tespitine girişiyor.

25 Ekim 2015 Pazar

MARC LEVY - KORKUDAN GÜÇLÜ BİR DUYGU

Marc Levy çok sevdiğim bir yazar, bu son romanda dahil 12 kitabını okudum... 2012 yılında yayımlanan İlk Gün/İlk Gece’yi sevmeyince kısa bir ara vererek 2013’de yayımlanan iki kitabını okumadım ve geri döneceğimi de düşünmüyordum açıkçası... kitapçıda dolaşırken bu ay yayımlanan son romanı görünce eski bir dosta rastlamış gibi oldum ve hemen aldım... beni etkileyen diğer bir unsur da kitap kapağı oldu, stil değiştirdiğinden beri beğendiğim ilk Can Yayınları kapağı...

Hemen başında söyleyeyim devam ettiğime memnunum... eski kitapları kadar olmasa da bu da güzel bir roman olmuş, gerçek bir olaya dayanıyor ve dünyanın geleceğine dair insanı ürpertecek bir konudan bahsediyor... ve eğer tam da yazarın anlattığı gibi gerçekleşirse Eduardo Galeano’nun dediği gibi ‘’içinde yaşadığı evi yiyip bitiren’’ varlıklar olduğumuz tescillenecek de sonrasında ne yapacağız orası meçhul?!

Roman; dağcılık konulu başlıyor, aksiyon/gerilim/casusluk olarak devam ediyor, egemen güçler, enerji kaynakları ve küresel ısınma ile bitiyor... ‘’Anlaşılan siz hiçbir şey anlamamışsınız. Sizin ele vermek istediğiniz kişiler dokunulmazdır. Söz konusu olan dünyaya hükmetmek olunca, hiçbir vaat onları yollarından alıkoyamaz. Hiç kimse ya da hiçbir şey onları engellemeden sistemin bütün çarklarını kontrol etmeleri için, kilit noktalara yerleştirecek birkaç kuşak adam hep olur. Enerji konsorsiyumları, tarım ve gıda, ilaç, elektronik, güvenlik, taşıma endüstrileri, bankacılık sektörü hepsi onlara aittir; hatta geleceğin seçkinlerine sistemi sürdürecek o güzel doktrini öğretecek saygın üniversitelerimiz bile. Yasalar uygulanması olanaksızlaşacak kadar karmaşıklaşınca, geçerli olan tek şey de güçlünün yasasıdır.’’ (syf 305)

Epeyce araştırma yapılmış (kaynakçada detayları var) ve bunlar hikayeye çok güzel adapte edilmiş gözüküyor... aynı zamanda çok heyecanlı bir aksiyon mevcut... ailesinin sırlarını arayan Suzie ve başarılı gazeteci Andrew’un çeşitli istihbarat servisleri ile birlikte gizemden gizeme koşmasını okuyoruz... ben çok sevdim, sonunda geldiği gerçek nokta da tüylerimi diken diken etti...

Yazar değiştirdiği tarzını yavaş yavaş buluyor gibi ama keşke muzipçe yazma stilinden vazgeçmeseydi, öylesi daha sevimliydi... Suzie’nin dağcılık hikayesini inandırıcı bulmasam da (genç, yetenekli bir kişinin iyi bir rehbere sahip olsa da 1 yılda, sıfırdan Mont Blanc’a tırmanabilecek yetkinliğe kavuşabilmesi ve derin bir buz yarığına düşüp oradan kurtulabilmesinin olasılığı nedir?) çok sürükleyici ve sonu itibariyle çok çarpıcı bir hikayeydi, okuyun mutlaka...

Yazar:  Marc Levy
Çevirmen : Aysel Bora
Sayfa Sayısı : 328
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Can

Suzie Baker, Mont Blanc’ın buzları arasına hapsolmuş bir uçakta vatana ihanetle suçlanan ailesini temize çıkaracağını umduğu bazı belgeleri araştırırken, peşine takılan düşmanlarla birlikte dünyanın öbür ucuna sürükleneceğini aklından bile geçirmemişti. Oysa bu tehlikeli keşfi onu, Amerikan gizli servislerinin bir numaralı hedefi haline getirecekti. Ama Suize’nin de bir planı vardı; The New York Times’ın ünlü araştırmacı gazetecisi Andrew Stilman’ı gizemi ve cazibesiyle etkileyip oyuna dahil edince bu belgelerin sırrını daha kolay ortaya çıkaracağını sanıyordu. Ne var ki bu araştırma, ikisinin de hayatta kalması için mutlaka çözülmesi gereken uluslararası bir davaya dönüştü. Peşlerindeki gizli servislerin sıkıştırdığı, zaman zaman acımasızca maniple ettiği Suzie ve Andrew, kendilerine kurulmuş tuzaklardan kaçmaya çalışırken, günümüzün en iyi korunmuş sırlarından birini ortaya çıkardıklarını fark ettiler.
Romanları kırk dokuz dile çevrilen ve dünya çapında otuz üç milyon satan başarılı yazar Marc Levy, bu kez okurlarını gerçek bir olaydan yola çıkarak kaleme aldığı soluk soluğa bir maceranın peşinden sürüklüyor.