30 Mart 2015 Pazartesi

KATE ATKINSON - Hayat, Sil Baştan

Bu kitap hakkında son söyleyeceğimi baştan belirteyim; bu sene okuduğum en iyi romanlardan biri, birden fazla okunmayı hak ediyor, çok güzel, çok naif bir anlatımı var, kaçırmayın okuyun...

Şimdi gelelim detaylara; hemen herkes hayatının bir döneminde ikinci bir şansa sahip olmayı ister, bugünkü aklım olsaydı veya (....) olayı düzeltecek/değiştirecek bir şansım olsaydı diye düşünürüz... bu romanın kahramanı Ursula’nın başına gelen bu... Ursula 1910 yılında doğuyor ve doğum anından başlayarak defalarca ölüp, yeniden başlayarak hayatının değişik bir versiyonunu yaşamaya devam ediyor... tabii doğduğu yıla bakarak iki büyük savaşı da kaçırmadığını(!) görüyoruz... Ursula kalabalık ve varlıklı bir aileye sahip, kendinden başka bir kız, üç erkek kardeşi var... romanın kadın karakterleri ise tek kelimeyle müthiş, zaten Ursula nev’i şahsına münhasır, annesi Sylvie ve halası Izzie’ye de bayıldım (ayrıca bu iki kadın bir biri ile hiç anlaşamıyordu onu izlemek de çok hoştu)...

Roman sürekli geri gidişlerle anlatılıyor, başlangıçta her ölüm olayında doğum anına, daha sonra ise farklı farklı tarihlere (bazen aynı tarihe birden fazla) gidiliyordu, iyi ki kitabın başına bir fihrist koymuşlar insan zaman zaman takip etmekte zorlanıyor o fihriste bakmak sorunu çözüyordu... aslında bu birden fazla hayat kurgusuyla yazar, hem büyük bilmecemiz zaman konusuna değiniyor hem de savaşı değişik açılardan detaylı bir şekilde anlatıyordu... yazarın tarzını çok sevdim, muzip bir dille yazıyor, gerçekten mükemmeldi... savaşı, çok kötü ve vahşi olayları anlatıyor ama onu öyle bir örtüyle sarıp sarmalıyor ki okurken kendinizi olayların birebir içinde gibi hissetmenize rağmen içiniz katılmıyor, canınız çok acımıyor... bizden bir yazara benzetecek olursam tam Sezgin Kaymaz gibi anlatıyor... bu yönüyle de bana çok uydu, yazarın YKY’den yayımlanmış başka eserleri de var onlara da bakacağım... bir tek yaşadığı hayatların birinde savaşa (1933-1945 arasında) Almanya’da yakalanıyor o bölümü neredeyse nefesimi tutarak okudum Nazilerin arasında bulunması bana çok klostrofobik geldi, ki Londra’da da birebir savaşın içinde yaşıyordu ama Almanya bölümü daha kötü geldi nedense... bir daha buraya dönmez umarım diye düşündüm, neyse ki öyle oldu...

Son olarak aynı konuda okuduğum diğer bir kitaptan da bahsetmeden geçemeyeceğim... Ken Grimwood’un ‘’Sil Baştan (orjinali Replay)’’ romanı... ister istemez başlangıçta iki kitabı karşılaştırmaktan kendimi alamadım ama sonra iki romanın birbirine hiç benzemediğini ve her ikisininde ayrı ayrı güzel olduğunu fark ettim... Grimwood’da kahraman başına geleni biliyor, kronolojik bir sıra izliyor ve her birinde çok farklı hayatlar yaşıyordu (bu kitabın sonunda yanlış düşündüğümüzü ve tek bir hayatın olmasının daha iyi olduğuna karar vermiştim)... bu romanda ise Ursula yaşadığı hayatların çok fazla farkında değil, sadece tortu anıları var, dejavu şeklinde hatırlıyor, kötü bir olay olacağını altıncı his gibi hissediyor, bir türlü anlamlandıramıyor, etrafı tarafından da tuhaf çocuk olarak tarif ediliyor ve çok az farklılıkla aynı hayatları yaşamaya devam ediyor... yani Hayat, Sil Baştan (orijinali Life After Life) daha az fantastik geliyor insana, sanki olabilirmiş gibi... aslında her iki kitabı da öneriyorum, okuyun seveceksiniz...

Birkaç alıntı;

‘’Neden sen söz konusu olduğunda her şey bir macera? dedi Slyvie asabiyetle Izzie’ye.
‘’Hayat bir macera da ondan tabii’’
‘’Bana göre hayat daha çok bir dayanıklılık yarışı, dedi Slyvie ya da engelli parkur’’

‘’Evlilik öncesi kur, pek sıkıcı bir oyuna pek nükteli bir açılış gibidir’’ Congreve

‘’Hitler iktidara geçtiğinde (....) Yetkilendirme Yasasını devreye soktu. (....) Anlamı da aşağı yukarı ‘Halkın ve ve Reich’ın Sıkıntısını Giderme Yasası’. Demokrasinin alaşağı edildiğini söylemenin süslü bir yolu.’’

‘’Bu dünyada kötücül güçlerin kazanması için gereken tek şey yeterli sayıda kadının hiç bir şey yapmamasıdır’’

‘’Hayat yürüyen bir gölge, marifetsiz bir oyuncu sadece, kasınıp çırpınarak sahnede vaktini tüketen.’’ Shakespeare

‘’Bu günlerde gençlerde, geleceği kendileri icat etmişler gibi öyle çok coşkunluk vardı ki. İşte savaş bu nesil için savaşılmıştı ve onlar şimdi ‘’barış’’ kelimesini bir reklam sloganı gibi gelişigüzel her yerde kullanıyorlardı. Savaşın nasıl bir şey olduğunu deneyimleyememişlerdi (Sylvie’nin ‘’Ki bu da iyi bir şey’’ dediğini duyar gibi oluyordu, ‘’sonuçta umulduğu gibi insanlara dönüşmemiş olsalar da’’) Churchill’in deyişiyle özgürlüğün tapu sicili ellerine verilmişti. Onunla ne yaptıkları artık kendi bilecekleri işti herhalde.’’

Yazar:  Kate Atkinson
Çevirmen: Duygu Akın
Sayfa Sayısı : 496
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : YKY

"Hayat, Sil Baştan" çılgın, gülünç ve şaşırtıcı derecede dokunaklı...

Bir gün ya da bir gece bir iblis, en koyu yalnızlığınıza kadar gizlice sokulsa ve size, “Şimdi yaşamakta olduğun ve bugüne dek yaşadığın hayatı bir kez daha ve pek çok defa daha yaşayacaksın” dese, ne olurdu?

Peki ya bu hayatlardan birinde elinize Hitler’i öldürme fırsatı geçse, ne yapardınız?

Ursula Todd, 1910 yılının soğuk ve karlı bir gecesinde, varlıklı bir İngiliz bankacı ile karısının üçüncü çocuğu olarak doğdu. Bu dünyada daha ilk soluklarını alamamıştı ki, ölüverdi. Aynı soğuk ve karlı gecede, gürbüz ve kanlı canlı bir bebek olarak Ursula Todd doğdu ve en hafif deyimiyle sıradışı bir yaşama adımını attı. Ursula yıllar içinde, tıpkı doğduğunda olduğu gibi, farklı şekillerde yaşayıp ölmeye başladı. İçinde bulunduğu dünya ise bir kıyameti yaşıyordu: Tarihteki en büyük iki savaşın tarifsiz korkunçluğu... Kate Atkinson’ın bu ilginç romanını bitirdiğinizde başa dönüp yeniden okuma isteği duyacaksınız, çünkü "Hayat, Sil Baştan", ikinci ve belki de üçüncü okumaları hem hak ediyor, hem de gerektiriyor.

“Yaşadığımız yüzyılda okuduğum en iyi romanlardan biri. Kate Atkinson olağanüstü bir yazar... Bu zekice yazılmış kitabı tarif edebilmek için sıfatlar yetersiz kalıyor: Etkileyici, büyüleyici, keyifli, hüzünlü, göz kamaştırıcı, baş döndürücü... Gillian Flynn, Gone Girl adlı romanın yazarı

23 Mart 2015 Pazartesi

EMILE ZOLA - SUÇLUYORUM

‘’Evet! bu utanç verici gösteriyi izliyoruz, borçlar ve suçlar altında ezilmiş kişiler suçsuz ilan ediliyor; buna karşılık, onurun ta kendisi, yaşamı lekesiz bir adam cezalandırılıyor. Bir toplum bu noktaya geldiği zaman, artık çürümeye başlamış demektir. ‘’

‘’(.....) Dreyfus’un suçsuz olduğunu biliyorlar ve bu tüyler ürpertici şeyi kendilerine saklıyorlar. Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!’’

‘’Suçladığım insanlara gelince: onları tanımıyorum, hiçbir zaman görmedim, kendilerine ne hıncım var ne kinim. Benim için önemsiz varlıklar, toplumsal kötülük ruhlarından başka bir şey değiller. Burada yerine getirdiğim edimse, gerçeğin ve adaletin patlamasını çabuklaştırmak için başvurduğum devrimsel bir yol yalnızca.’’

‘’Benim tek bir tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu hak etmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka bir şey değil. Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma gün ışığında, apaçık yapılsın. Bekliyorum.’’

Emile Zola bu yazıyı aşağıda detayı verilen Dreyfus Davası ile ilgili olarak 1898 yılında yayımlıyor ve ilgili kişileri ‘’Suçluyorum’’ diyerek itham ediyor ve büyük bir yazar olmanın ötesinde ‘’aydın’’ olmanın sorumluluğunu da yerine getiriyor...

Dreyfus davası son on yılda ülkemizde tezgahlanan davaların birebir aynısı gibi, tek fark yüzyıl sonra bizim başımıza gelmesi!! Mutlaka okuyun...

Yazar:  Emile Zola
Çevirmen: Tahsin Yücel
Sayfa Sayısı : 48
Basım Yılı : 2014 (4. Baskı)
Yayınevi : Can

19. yüzyıl sonları Fransa'sında, Yahudi kökenli bir subayın, Yüzbaşı Alfred Dreyfus'ün haksız yere casuslukla suçlanmasıyla patlak veren Dreyfus Davası, yalnızca bir hukuk ve ayrımcılık skandalı değil, aynı zamanda başta ordu ve yargı olmak üzere ülkenin tüm kurumlarını temellerinden sarsan bir toplum olayıydı. Tam 12 yıl sonra Dreyfus'ün aklanmasıyla sonuçlansa da, Üçüncü Cumhuriyet ve çağdaş Fransa'nın tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bu dava çevresinde gelişen çalkantıların keskinleştirdiği güçler dağılımı, kilise ve devlet işlerinin ayrılması gibi sarsıcı önlemlerin alınmasına, sağdaki milliyetçiler ile soldaki antimilitaristler arasında uzun sürecek bir bölünmenin doğmasına yol açtı.

Büyük romancı Émile Zola, 13 Ocak 1898 günü bir gazetede yayınladığı Suçluyorum başlıklı açık mektubuyla, Dreyfus'e yapılan haksızlığın karşısına dikilen Fransız aydınlarının sözcüsü oldu. Artık bir klasik niteliği kazanan ve onurlu aydın başkaldırısının görkemli bir örneği olan Suçluyorum'u Tahsin Yücel'in çevirisi ve önsözüyle sunuyoruz.

MURIEL BARBERY - Kirpinin Zarafeti

Bu romanı ilk gördüğümde konusu çok ilgimi çekti, zeki ve entelektüel bir kapıcı kadın ile intihar etmeyi düşünen yine çok zeki küçük bir kız, buna Japon bir beyefendi, dolayısıyla da Japon kültürü de ilave olunca arayıp ta bulamadığım bir kitap olduğunu düşünmeye başladım ve hemen aldım... birçok ülkede çok satan olmuş, hemen herkesin çok beğendiği bir roman bu... özellikle felsefeye, sanata, dilbilgisine ilgi duyanların sevebileceği bir kitap gibi duruyor... bizde de çok seviliyor, epeyce bir övgü dolu yorum okudum kitaba başlamadan önce...

Buraya kadar her şey iyi giderken, üstelikte kitabı çok seveceğime ilişkin neredeyse kesin bir beklentim varken şu an boşlukta kaybolmuş gibi hissediyorum... roman kötü mü? hayır değil, sıkıcı mı? hayır değil, zor mu okunuyor? hayır değil, peki sevdim mi? bu da HAYIR... gerçi sevmedim lafı pek doğru değil daha çok kayıtsızım (sevmedim olsa daha iyiydi olumsuzluk olsa da bir duygu en azından), yani romanın son 30 sayfasına kadar ben de hiçbir iz düşümü olmadı okuyup geçtim ve bir anlam ifade etmedi son sayfaları ise gerçekten kötüydü, eski Türk filmleri gibiydi resmen... aşağıdaki paragrafı ‘’ekşi sözlük’’ten aldım gerçi onlar kitabı beğenmişler sadece sonuna itirazları var, benim ise tamamına...

‘’okurken henüz okumayanların çok şanssız olduğunu düşündüğüm, bitmesin diye ağırdan aldığım kitap son 12 sayfasıyla beni öfke krizlerine sürükledi. bu kadar arabesk ve dram ağırlıklı bir sonun böyle elit bir kitaba hiç yakışmadığını düşünüyorum. muriel barbery ile imkanım olsa bu konu üzerinde değil tartışmak ciddi ciddi kavga etmek istiyorum. sanki son anda kemalettin tuğcu'nun ruhu girmiş içine!’’

Sonuç olarak bu kitabın bana hiç uymadığını düşünüyorum, yine yanlış bir seçim oldu... ama görünen o ki tüm dünyada azınlıkta kalıyorum, tek söyleyebileceğim bu...

Yazar:  Muriel Barbery
Çevirmen: Işık Ergüden
Sayfa Sayısı : 300
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Paris'in merkezinde, gösterişli bir apartmanda, müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında bir kapıcı kadın. Son derece zeki ve üstün yetenekli ama içe dönük ve yaş gününde intihar etmeyi planlayan on iki yaşında bir kız çocuğu. Utangaç bu iki özel insanı birleştiren bağ binaya yeni taşınan kibar Japon beyefendisi olacaktır. Sessiz insanların zengin iç dünyalarında gelişen, göze çarpmayan güzellikleri yücelten, sınıflar ve nesiller ötesi bir dostluğu konu edinen Kirpinin Zarafeti, pek çok ülkede yayımlanmış, milyonlarca okura ulaşmış, zarif ve etkileyici bir roman. 

"Her şeyin, özellikle de hayata dair mutlak olguların ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteren nefis bir kitap." 
-Le Soir- 
"Barbery hayatın küçük keyiflerini, her şeyin Marcel Proust'un o sonsuz nostaljisi ile dengede olduğu muhteşem anları yakalamayı başarıyor."
-L'Express- 
"Bütün büyük yapıtlar gibi bu hikâye de kalbinizi kıracak, ama bazen hayatın bu hüzne değeceğini anlamanızı ya da hatırlamanızı sağlayacak." 
-Chicago Sun-Times- 

15 Mart 2015 Pazar

FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ - Aforizmalar

Dünyayı Güzellik Kurtaracak

Aforizmalara Dostoyevski ile devam ediyorum... okumanızı öneririm...

''Bazen insanoğlunun hayvani acımasızlığından söz edilir. Fakat böyle söylemek hayvanlara haksızlıktır. Hiçbir hayvan acımasızlıkta insanoğlu kadar usta değildir.''

''Yeni bir adım atmak, yeni bir söz söylemek; işte insanların en çok korktuğu şey.''

''Bu dünyada doğruyu söylemekten daha zor, dalkavukluk yapmaktan daha kolay bir şey yoktur.''

''Bir insanı tanımak ve ruhunun derinliklerine inmek istiyorsanız onun sessizliğini, konuşmasını, ağlamasını veya büyük fikirlere verdiği tepkileri inceleyerek vakit kaybetmeyin. Onu gülerken izlerseniz en iyi sonucu elde edersiniz. Güzel gülen birinin kötü bir insan olmasına imkan yoktur.''

Yazar:  Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Çevirmen: Ceren Alay
Sayfa Sayısı : 73
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Zeplin

Dostoyevski'nin tüm eserlerinden özenle derlenmiş bu gülizarı siz sevgili okurlarımıza sunmaktan mutluluk duymaktayız. 

İnsan kendine yalan söylemeye mahkûmdur.

İnsanoğlunun içindeki ölümsüzlük inancını çekip alırsanız, sadece sevgi değil hayatı devam ettirmeyi sağlayan her güç bir anda kurur kalır. Dahası, artık her şey mubahtır. Her şey, yamyamlık bile hoş görülür.

Cennet ayaklarının altındaydı, fakat onlar sadece özgürlük istiyorlardı. Mutsuz olacaklarını bile bile gittiler ve cennetten ateşi çaldılar.

14 Mart 2015 Cumartesi

MİNE G. KIRIKKANAT - SİNEK SARAYI

‘’Bu romanı;
Solaklara, altı parmaklılara, tek çocuklara, eşcinsellere, uzun kitaplardan canı sıkılanlara, sakarlara, tepegözlere, kekemelere, üç böbreklilere, iyi yüreklilere, harcananlara, harcamaya kıyamayanlara, sevgili Gâvur Kâzım ve büyük aşkı Lâdiye’ye armağan ediyorum.’’

Kitap, böyle ilginç bir hitapla başlıyor ve bundan daha ilginç karakterlerin hikayeleriyle devam ediyor... Mine Kırıkkanat bu romanı 1990 yılında yazmış, çeşitli yayınevleri tarafından basılmış, geçen ay da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yeniden yayımlandı... Önceki basımları kaçırmışım ama bunu görür görmez aldım ve bir solukta da okudum...

O kadar sevdim ki bitmesin diye yarıdan sonrasını azar azar okudum... ince bir kitap olmasına rağmen içinde yazılanlardan sanki çok daha kalın bir kitapmış gibi duruyor, dolu dolu denilenlerden yani... karakterlerin tamamı yaralı insanlardan oluşuyor, hepsine ayrı ayrı hayret ettim ama en ilginci, yazarın 1990 yılında, toplumun geldiği bugünkü durumu tahmin etmesi ve ona göre yazmasıydı... bakın ne kadar tanıdık değil mi?

‘’Az önce gördüğümüz, zavallı bir deliydi. Bu ülkede, bu tüylü örümceklerden milyonlarcası var. Üstelik daha tehlikeliler, çünkü sonradan olma değiller. Öyle doğuyorlar artık. Kendi kendine çiftleşen amipler gibi, gün geçtikçe çoğalıyorlar. Karısına çarşaf giydirdi ya da kızını boğmaya kalktı diye karakolluk, tımarhanelik olacak sayıyı aştılar. Üstelik, tanık olduğumuz olay iki kadına karşı zorbalıktı. Yani kadınlar, sokulmak istedikleri şemayı, temelinde reddediyorlar; henüz umut var onlar için. Adamdan kaçabilirler ya da onlar onu öldürürler, bilmiyorum, bir şeyler olabilir işte. Ve sorun iyi ya da kötü bir çözüme ulaşabilir... Ötekiler öyle değil! Bağnazlık ve hoşgörüsüzlük, onların neredeyse özgür seçimleri denebilir. Yapışık düzen, bireysellikten yoksun bir kitle mazoşizmi yaşıyorlar. Kimse kendi aklıyla ve tek başına düşünmüyor. Hep bilmem hangi kitapta konulan toplu kurala göre davranıyor. Bence kitlesel faşizmin en başarılı biçimi bu’’

Çok güzel bir roman bu, hala okumadıysanız kaçırmayın diyorum...


Yazar:  Mine G. Kırıkkanat
Sayfa Sayısı : 144
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Kırmızı Kedi

“...Trakya köylerinde evin başköşesinde durur. İncecik çöplerden yapılmış, minyatür bir Uzak Doğu tapınağını andırır. Üstünü renk renk, küçücük çaput parçaları süsler, rüzgârda kımıl kımıldır. Suyun dibinde balıkların kandığı olta tüyleri gibi, sinek sarayının görevi de sinekleri üstüne çekmektir. Evin içindeki sinekler, bu kımıl kımıl ince sarayın üstüne toplanırlar; renkli çaput parçalarına, incecik çöplere pislerler. Evin diğer eşyaları bir ölçüde temiz kalır. Rüzgârda salınan narin gövdesi ve güzelim renkleriyle sinek sarayının gerçekte ne işe yaradığını görmek, insanı hüzünlendirir. Kimi evler ve kimi yaşamlar da sinek saraylarına benzerler. Görevleri temiz olmak değildir, ama boşuna oldukları da söylenemez. Güzellikleri ise bizim hanemize kazanç yazılır...”
Fransız bir baba ve Türk bir annenin oğlu olan Sinan Laforge, Paris’teki ideale yakın hayatını bir süreliğine askıya alarak geleceği hakkında düşünmek için İstanbul’a gelir. Yakın dostunun ona açtığı Cihangir’deki apartman, âdeta Burlesk bir gösteriden fırlamış gibidir. Cüce bir kapıcı ve mongol oğlu, gece kulüplerinde çalgıcılık yaparak geçimlerini sağlayan ikiz kız kardeşler, bir fahişe, bir travesti ve umutsuz bir yaşlı kadın ile dul kızı... Bu insanlar da, parçalanmış kimlikleri ve ikiye bölünmüş yaşamlarıyla Bülbül Sokağı gibi bir çıkmazdadır sanki.
Cihangir sokaklarındaki renkli manzaraları, çetrefilli ilişkileri, ümitleri ve hayal kırıklıklarını, sevinci ve hüznü son derece sade, canlı ve akıcı bir üslupla kaleme alan
Mine G. Kırıkkanat, Sinek Sarayı’nda okura insan ruhundan çarpıcı bir kesit sunuyor.

12 Mart 2015 Perşembe

ESRA van der WIEL - Güneş Çavması

Güneş Çavması serisinin ikinci kitabı geçen ay yayımlandı ve bende bu kitapla seriden haberdar oldum... ilk kitabı neden kaçırmışım diye araştırınca gördüğümü, ama ilgilenmediğimi fark ettim... ama 2. kitap bir şekilde ilgimi çektiği için bloglara baktım ilk kitap için ne yazılmış diye, oldukça olumlu yorumlara rastladım ve okumaya karar verdim...

Yoruma geçmeden önce Epsilon’un arka kapak açıklamalarına bakalım; zaman zaman yayınevleri bu açıklamaları çarpıtıyorlar (mesela Can Yayınevi son yıllarda çokça yapmaya başladı ne yazık ki) ama Epsilon'da daha önce rastlamamıştım... her iki romanında arka kapağına baktığımızda çok derin, felsefi, hatta mistik bir kitapla karşı karşıyaymışsınız gibi duruyor ama böyle bir şey yok tabii... dolayısıyla tamamen çarpıtılmış bir durum var ona aldanmayın...

Gelelim romana; çok çok basit, günlük, sıradan bir konusu var, bunun bir sakıncası yok eğer güzel anlatılsaydı takdir de ederdim çünkü sıradanı, her yerde gördüğünüz bir hikayeyi anlatmak daha zordur... küçük bir ege kasabasında çevremizde her an rastladığımız karı-kocalar, ana-babalar, çocuklar, komşular, esnaf v.b. herkesin birbiriyle olan ilişkileri ve başta aşk olmak üzere duyguları, düşünceleri, önyargıları, arkadaşlıkları anlatılıyor... buraya kadar bir sorun yok hatta çok sıcak ve samimi anlatılmış...

Problem şu ki ülkede azıcık ‘’mürekkep yalamış’’ herkesin topluma öğüt vermeye kendini memur etmesi, zorunda görmesi ve bunu da roman karakterleri yoluyla yapmak istemesi... gazetede, dergide, blogda, sosyal medyada yazın illa kitap olsun diyorsanız da kişisel gelişim yazın ama romanları rahat bırakın lütfen... biz okuyucu da önce yayınevinin arka kapağı ile kandırılıp, birde günlük gazete haberlerinin toplamından oluşan bir romana mahkum olmayalım...

Yeniden romana dönersek; karakterler iyi, çok iyi, mükemmel olarak sıralanmış, kötü az sayıda onlarda çok kötü değil... orta yaşın üzerindeki tüm kadınlar dedikoducu, dırdırcı, önyargılı, erkekler ise kaba ve anlayışsız... yaşlı - genç herkesin bir aşk hikayesi var... Çok mükemmel şahıs(!) (Mecnun) vasıtasıyla kasabadaki herkese (aslında bize) öğüt veriliyor hani yaşlı olsa tam ‘’Dedem Korkut’’ diyebileceğiniz bir tavırla... bu da yetmiyor çok iyi birinin (Handan) anneannesinin masalları vasıtasıyla da bu toplumu düzeltme işi daha da pekiştiriliyor... bitmiyor ayrıca son on yılda ülkede yer alan konulara; laiklik, Atatürkçülük, etnik milliyetçilik, din, eğitim vs. dair görüşler belirtiliyor... kadın erkek sorunu olmadan olur mu?? ona da çocukken okuduğumuz pamuk prenses masalının alt metnini deşifre ederek (ben tüm masalların alt metninin deşifre edilmesini ilk olarak sabitfikir.com’da okumuştum yazar da ana kaynak neresi ise oradan almış olmalı) yer veriliyor ve her şey hallediliyor... okuyucu da derdine yanabilir artık...

Birde kitap ve müzik tavsiyeleri var (bunu da yaratıcı yazarlık atölyelerinde mi öğretiyorlar nedir?)... arada sevdiğiniz müziklerden bahsetmek tabii ki iyi ama bunu neredeyse her paragrafta yaparsanız komik oluyor, o zaman romanın sonuna sevdiğim müzikler, kitaplar listesi koyun daha kolay...

Ben bu seriyi burada bırakıyorum doğal olarak; ama ilgilenirse yazara naçizane bir tavsiyem olacak; belli ki yazabiliyorsunuz, üstelik sıcak ve samimi bir diliniz de var küçük kasaba, mahalle, sıradan insanları anlatma fikride çok hoş devam edin, ama önce şu öğüt verme işinden bir kurtulun, konu kalabalığını azaltın, mahalleyi anlatırken, ülkeyi kurtarmasanız da olur... kitap illa 600 sayfa olmak zorunda da değil, karı kocayı tıpatıp aynı şekilde 3-4 kere kavga ettirmeyin, ilk defada da biz sorunu anlayabiliyoruz... dolayısıyla sade az ve öz yazın....

Sonuç olarak bu kitabı okumak istiyorsanız da okuyun, çok rahat okunuyor çok zamanınızı almıyor, samimi bir anlatımı var....


Son bir not : yazacaktım unutmuşum kitapta zararlı olabilecek bir konu var... 5-6 yaşında bir erkek çocuğu var ana babası anlaşamıyor sorunlarını çözmeye de niyetleri yok veya çözemiyorlar her neyse, babaannesi çocuğu almış bu kasabada büyütüyor her derde deva Mecnun’un yardımıyla (bu Mecnun’u bir bulsak zaten her sorun çözülecekti ya!) ve yazarda böyle devam etmesi konusunda hikayeyi bağlıyor... şimdi yazarın bir psikoloji eğitimi var mı, bu sonuca nasıl varıyor bilmiyorum ama kıdemli bir ebeveyn olarak bildiğim bir şey var ki çocuklar -şiddete maruz kalma durumu hariç- kendi ana babaları ile büyümelidir... insanlarda bu sorumluluğu almıyorlarsa çocuk sahibi olmamalılar ve evliliklerini de bu doğrultuda gözden geçirmeliler... ki zaten ülkemiz çocuk sahibi olmak ve büyütmek konusunda çok bilinçsiz bir durumda, birde anlaşamıyorsan verirsin babaanneye o büyütür çok da iyi olur gibi bir sonuca ulaşmak çok tehlikeli...

Yazar:  Dünya Varmış (Esra van der Wiel)
Sayfa Sayısı : 644
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Epsilon

"Heidi, Peter ve beyaz sakallı dedeye borcum vardı yıllardır, ödemek istedim... Annemi doğurmak istedim belki ve çocuğumdan doğmak... Çilek kokulu karlar yağdırmak... Hayaller ateş alsın istedim..... Eski köye yeni adetler getirmek... Hayatın ortasına çivileme atlamak ve ölümle kadeh tokuşturmak... Ve en çok da yeni bir oyun bulup kan ter içinde kalana kadar oynamak istedim..."

Güneş Çavması... Hayata dokunan ve hayatla dokunanların... Kendine uğramadan bu dünyadan gitmeyenlerin... Bir yaprağın neşesini görüp de alkışlamadan geçemeyenlerin... Saat kurmaya başlayınca oyun kurmayı unutmayanların... Kalbi üşüyünce aşka, ömrü üşüyünce dosta sarılanların... Kederden gülücük yapanların... Düş çıkartmalarını ruhlarından söküp atamayanların hikayesi...

Yazar:  Esra van der Wiel
Sayfa Sayısı : 448
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Epsilon

Eskiden... Çok eskiden... İnsanlar kavganın varlığından habersizken... Her yerde mutlak barış ve huzur hüküm sürerken... Para icat olmamışken... Fakir ya da zengin yokken... Aynalar insanları çirkin veya güzel diye ayırmazken... Ormanlar neşeli, sular berrakken... İnsanlar tohuma baktığında ağacı hissederken... Dünya sevgiden ibaretken...
Yani hayat basitken, doğum kadar sevilirmiş ölüm... Doğum gibi parçasıymış hayatın... Ve doğum gibi kabul edilirmiş... Gülümseyerek...
Ölüm, saklanmazmış o zamanlar...
İnsanı bu dünyadan alıp başka yere götüren, güzel mi güzel, huzurlu mu huzurlu, çiçek kokulu bir ışıkmış... Kime gitse gülümsemeyle karşılanırmış... Ve herkes bu ışığı görürmüş...
İnsanların gülümseyerek öldüğü zamanlar...

Güneş Çavması... Düşmüşken ve düşsüzken yokluğa meydan okuyanların... Dünyayı yıldızlardan dinleyenlerin... Kalbi 
dellenip delirirken insanlığı bütün olanların... Bir nefes fesleğene ihtiyaç duyanların... Zorluk vaktinde nazının geçtiği maziye sığınanların... Maviyle yeşili bölüşüp bahar olanların... Uzak hatıraların yakınına düşenlerin... Yağmuru anlayanların... Aynaya bakınca kendini bulabilenlerin... Aşkı kimsesiz bırakmayanların hikâyesi…

9 Mart 2015 Pazartesi

SARAH QUIGLEY - Orkestra Şefi

Leningrad Senfonisi



''Yedinci Senfonimi, Faşizme karşı savaşımıza, düşmana karşı mutlaka sağlayacağımız zaferimize ve şehrime. Leningrad’a ithaf ediyorum.’’ DİMİTRİ ŞOSTAKOVİÇ, 1942

Kitap bu ithaf ile başlıyor, zorlu bir kuşatmanın altında savaş ve açlıkla mücadele ederken, dahi bir bestecinin canını dişine takarak bir senfoni yazması ile devam edip, yine büyük bir orkestra şefinin bu senfoniyi derme çatma bir orkestra ile icra edişiyle bitiyor...

O inanılmaz koşullarda önemli olan bir şeye tutunmak tüm Leningrad halkı da o senfoninin icrasına bel bağlıyor sanki onları hayatta tutacakmış gibi... Şostakoviç ilk 3 bölümü Leningrad’da yazıyor daha sonra ailesinin güvenliğini düşünerek şehirden ayrılıyor ve senfoniyi başka bir yerde bitiriyor... Eserin Leningrad’da icra edilmesi için partisyonlar düşman kuşatması üzerinden uçakla ulaştırılıyor, şehirde kalan az sayıda müzisyenle, Orkestra Şefi Karl Eliasberg’in insanüstü çabasıyla sahneleniyor...

Ben klasik müziği çok severim, dünya tarihindeki önemli olaylardan Leningrad kuşatmasını da anlatıyor olduğundan bu kitabı görür görmez aldım ve çok beğendim... Bir eserin yaratılışı da, bir şehrin hayatta kalmaya çabalaması da ayrı ayrı güzeldi...

Konu çok dikkat çekici ve her bakımdan zengin, işlenebilecek çok detay var bu anlamda yazar için hem kolay hem de zor... S. Quigley’i daha önceden tanımıyordum, romana genel anlamda baktığımda başarılı da buldum ama okurken hep yazarın konuya göre hafif kaldığı hissettim sanki daha yetenekli bir yazarı hak ediyordu diye aklımdan geçti... tabii bu bir his yoksa roman güzel, kaçırmayın okuyun...

Yazar:  Sarah Quigley
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı : 372
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Kırmızı Kedi

8 Eylül 1941'de Nazi birlikleri Leningrad'ı kuşatırlar, dünyayla olan bağlantısını keserler. "St. Petersburg dünya yüzünden silinmeli," der Hitler. Planı, teslim olana kadar Leningrad'ı top ateşine tutmak, hava saldırısıyla bombalamak ve açlığa mahkûm etmektir. Bunları yapar da. Üç yıl boyunca şehirden 1.4 milyon kişi tahliye edilir, 1.5 milyon ise ya açlıktan ölür ya da başka nedenlerden. 1944 Ocak ayında kuşatma sona erdiğinde şehirde sadece 700.000 kişi kalmıştır. 

Ünlü besteci Dimitri Şostakoviç şehrin savunmasına katılmak amacıyla Leningrad'dan ayrılmaz, siper kazar, yangın gözlemciliği yapar. Bir yandan da Leningradlılara moral verecek yeni bir senfoni üzerinde çalışır. Yöneticiler Leningrad'ın kültür ortamındaki seçkin müzisyenleri şehirden gönderince senfoniyi hazırlama görevi, ikinci sınıf bir radyo orkestrasının şefi olan çekingen, sorunlu ve pek sevilmeyen Elias'a verilir. Elias ve savaşın tükettiği müzisyenlerden oluşan derme çatma orkestrası, Şostakoviç'in Leningrad Senfonisi'ni çalacaktır. Dayanılmaz koşullar altında, açlıkla, soğukla, bombardımanlarla, yangınlarla, ölümlerle geçirilen üç buçuk yılın, yaratıcılığın savaşa üstünlüğünün, müziğin ve umudun hayatları nasıl kurtardığının öyküsüdür Orkestra Şefi.