29 Nisan 2015 Çarşamba

LORI NELSON SPIELMAN - AŞK PEŞİNDE BİR YIL

Bu kitabı bu ay ki Doğan Kitap indiriminden aldım, Amerikalı bir konuşma terapistinin ilk romanı ve yine ismi yanlış belirlenmiş (orjinali The Life List )... adına ‘’aşk’’ kelimesini koyunca daha çok satılacağına inanılıyor, muhtemelen öyle de ama bu hem yazara hemde biz okuyucuya haksızlık... durduk yere güzel bir romanı sudan aşk hikayeleri ile aynı kefeye koyuyor çünkü... aralıksız okuyanlar bilir arada insanı yormayacak kitaplara ihtiyaç duyuyor insan ve ben de bu amaçla aldım aslında... yarım günde okunup bitecek, hiçbir izi kalmayacak ama dinlendirecek ve hoşça vakit geçirecek bir kitap... ama beklediğimden hem farklı hem de güzel çıktı... ve tam da gerçek ismine çok uygun bir hikaye anlatıyor...

Hani bazı insanlar vardır ailesinin ve/veya çevresinin etkisiyle çok farklı bir hayata konsantre olurlar, yanlış meslek seçip, hiç haketmedikleri kişilerle yaşar, hayallerine veda ederler... işte bu kitapta da böyle bir durumdaki Brett, annesinin bıraktığı vasiyetle karakterine ve çocukken kurduğu hayallere yönelmeye çalışıyor... 14 yaşında yazdığı 20 maddelik listenin 10 maddesini (aşık olmak, çocuk, meslek seçimi vb.) gerçekleştirmesi gerek ki devasa miktardaki mirasa kavuşabilsin... önce olur mu böyle şey diye başlayıp canla başla bu işi gerçekleştirmeye kendini adayan ve bu süreçte başına bir sürü şey gelen genç bir kadının hikayesi bu... duygusal, sevimli, sıcak bir konusu, çok akıcı anlatımı var, hafifçe Jodi Picoult’un aile hikayelerine benziyor... tek itirazım kadının 34 yaşında hayatını mesleğini vb. değiştirmesi, bana çok geç bir yaş gibi geldi öte yandan Brett başlangıçta çok zengin, o nedenle Prada giyen bir kadının düşük bir gelirle varoş sayılabilecek semtlerde yaşaması pek olabilir gelmedi ama gerçek hayatta da neler oluyor aslında... ayrıca yazar bu geçişi çok inandırıcı anlatıyor okurken pek fazla garip bulmuyorsunuz...

Ben bu romanı çok sevdim, beklentimin çok üstünde çıktı, size de okuyun derim...

Yazar:  Lori Nelson Spielman
Çevirmen: İstem Erdener Gökalp
Sayfa Sayısı : 356
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Doğan Kitap

“Sevgili kızım, aşkı hiçbir şeye feda etme.”

Brett Bohlinger’in hayatta bir eksiği yok. İyi bir işi, tatlı bir sevgilisi, şahane bir dairesi var. Ama her şey, annesinin ölümüyle tepetaklak olur. Aile şirketinin başına geçmeyi beklerken, vasiyetname açıklanınca, payına on dört yaşındayken yazıp sonra çöpe attığı “ölmeden önce yapılacaklar listesi” düşer. 

Brett bir an önce kolları sıvamalı. Çünkü, annesinin son arzusu listedeki hedefleri bir yıl içinde tamamlaması. 

Her yeni gün, yeni bir başlangıç... Kim bilir, belki de aradığı cevaplar annesinin ardında bıraktığı kırmızı ciltli defterde... 

Ya da yakışıklı avukat Brad Midar’da...

27 Nisan 2015 Pazartesi

GÜNDÜZ ÖĞÜT - NEHRİN İKİ YAKASI

Bu romanı kitapçıda dolaşırken tesadüfen gördüm, yazarı tanımıyordum ama türü Türk edebiyatında çok az rastlanan fantastik edebiyat olunca ilgimi çekti ve bakar bakmaz da iyi bir kitap olmalı diye düşündüm... bu sefer doğru tahmin etmişim romanı çok beğendim... Gündüz Öğüt ise konservatuvarın keman bölümünden mezun olmuş, halen İzmir Devlet Senfoni Orkestrası sanatçısı olarak görev yapan, roman, öykü ve araştırma türlerinde toplam 7 kitabı olan bir yazar... yazarın diğer kitapları da fantastik edebiyatla ilişkili veya yönelik görünüyor ve bugüne kadar Gündüz Öğüt'den ve kitaplarından haberdar olmamam ise benim eksikliğim...

Yazarın hem kurgusunu, hem anlatımını, hem de merak duygusunu tüm roman boyunca korumasını çok başarılı buldum... ben bu türü çok fazla okumuyorum ama daha önce okuduğum çeviri fantastik edebiyatla başabaş gidecek bir roman olduğunu söyleyebilirim... konusu ise Karanlıkla/Işığın mücadelesi olarak özetlenebilir... bu konu bu tür edebiyatta çokça işlenen bir hikaye ama yazarın kurgusu çok güzel ve etkileyiciydi... fantastiğe  ilgi duyuyorsanız okumanızı öneririm... 

Yazar:  Gündüz Öğüt
Sayfa Sayısı : 300
Basım Yılı : 2015
Yayınevi :Yitik Ülke Yayınları

Fantastik edebiyat literatüründe eşine az rastlanacak bir roman "Nehrin İki Yakası". Gündüz Öğüt'ün yarattığı karakter ve mekânlar Remzi San'ın çizimleriyle görsel bir şölene dönüşüyor. Okuru ilk satırlarından itibaren içine alan ve fantazya diyarlarında inanılmaz bir yolculuğa çıkaran bir başyapıt. Başkaları adına daima ilk ve son sözü söyleme iddiasında olanlara yönelik bir başkaldırı destanı.

Kurallar ve yasaklar… Gücü elinde tutanlar bilirler ki, bir kişi nehrin karşı kıyısına geçmeyi başarırsa, bunun arkası gelir. İnsanlık var oldukça her çağda, her yaşta, her anda aşılması gereken nehirler olmuştur, olacaktır… Ne mutlu nehrin karşı kıyısına ulaşma kararlılığında olanlara…

"Nehrin İki Yakası", gerçekleri arayan cesur özgürlük savaşçılarının romanıdır. Ancak uçurumdan düştükten sonra kanatlarının var olduğunu fark edenlere adanmıştır. "Kader Bozucu" isimli muhteşem fantastik/bilimkurgu öyküleriyle aramıza katılan Gündüz Öğüt, "Nehrin İki Yakası"yla okurlarına Yitik Diyarlar'ın görkemli kapılarını bir kez daha açıyor.

23 Nisan 2015 Perşembe

MAHİR ÜNSAL ERİŞ - dünya bu kadar


Hepimizin Bayramı Kutlu ve Daim Olsun...


Ben Türk yazarlardan fazla okumuyorum, eskiden hiç okumazdım 8-9 senedir artırmaya çalışıyorum ve nerede yeni bir yazarımızı görsem mutlaka bakıyorum... Mahir Ünsal Eriş’in kitaplarını da gördüm ama isimleri (özellikle bangır bangır Ferdi olanı) bana kötü geldiği için hiç ilgilenmedim... ama sevilerek okunuyor, bloglarda çokça rastlıyorum, bu arada fark ettim ki ikisi de öykü kitabıymış üstelik... bu şekilde birbirimizle hiç alakamız yokken İletişim Yayınlarının bu sene çıkardığı takvimde bir öyküsüne rastladım ve çok beğendim... okuyayım bu yazardan diye karar verdim ama mevcut iki kitaba da elim gitmedi, derken yeni kitap çıktı hem de roman, gökte ararken yerde buldum ve hemen okumaya koyuldum...

Gelelim kitaba; Eriş, bir öykü yazmış ve bu öyküyü başlangıç kısmına yakın bir yerden ikiye bölmüş, sonra karakterlerin ailesinden birini (baba, kardeş, eş, çocuk, arkadaş vs) seçerek onunla ilgili yeni bir öykü anlatmış, sonra bu sırada oluşan karakterlerden birini yeniden seçmiş onunla ilgili de bir öykü anlatmış ve böyle böyle devam ederek öyküleri ucu ucuna eklemiş, arada da çatı öykü ile irtibat kopmasın diye oldukça çoğalan karakterleri birbirine bağlamaya çalışmış (birinin kızı diğerinin karısı olmuş veya bir yerde görev yapan jandarma çavuş sonradan ana öyküde yer alanların bulunduğu yere atanmış gibi), sonuna yaklaşınca da çatı öykü ile birleştirmiş... yazarın veya yayınevinin roman dediği de öyküler silsilesi olmuş, sadece ara verilmemiş başlık atılmamış hali... şekil itibariyle böyle; içeriği ise çok güzel, bu kısa öykülerde hem yurdum insanının karakter analizini yapıyor, hemde 65 yıllık dönemin sosyal ve siyasal olaylarına kısa ve öz olarak değiniyor... öyküden öyküye geçerken yarattığı karakterleri birinin babası veya torunu vb. şeklinde seçtiği için zamandan zamana da savruluyor, Kore Savaşı’ndan bahsederken, Gezi’ye gelip, oradan 12 Eylül darbesine geçip, 99 Depremine bağlanabiliyor... ama tüm bu olayları -öğretmen olmaya soyunmadan- çok güzel bir şekilde anlatıyor...

Yazarın öykülerini de anlatım tarzını da çok beğendim, gerçekten başarılı ve yetenekli... hatta ilk 40 sayfada öyküden öyküye geçişden de çok hoşlandım, değişik ve ilginç geldi ama sonrasında bu durum rutine binince birden bire cazibesini yitirdi... yine kitabın isminde bir sıkıntı var gibi, dünyamız bu kadar, memleketim veya ülkem bu kadar, daha doğru olurdu çünkü sadece bizi anlatıyor tüm dünyaya mal edilecek bir şey yok...

Son olarak; yazarı beğenmeme rağmen başka bir kitabını okuma olasılığım düşük, ama benim gibi öykü takıntınız yok ise mutlaka okuyun çok seveceksiniz...

Eriş kitabını anne ve babasına ithaf etmiş bu sırada annesinin söylediği ‘’seni ben doğurdum bunları ben yazdım sayılır’’ lafına bayıldım, yazarın yeteneğini nereden aldığı çok belli...



Yazar:  Mahir Ünsal Eriş
Sayfa Sayısı : 196
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : İletişim

Radyonun sesi duyulmaz, bağ evinin ışığı görünmez olunca ara ara duyulan kesik inlemeler geldi kulaklarına. Fikret korktu. Bok vardı gecenin bu saatinde bu saçmasapan şeylere kalkışacak, hem de iki şişe büyüğü gözünün yaşına bakmadan bitirmişken. Sesi Hilmi de fark etti. “Hocam, bu hayvan inlemesi mi, birileri iş mi tutuyor yoksa bağlık arasını bulmuş da?” diye sordu. Hocam diyerek ikisini de ortalamaya çalışmıştı. “Baykuştur,” dedi Koço. “Bazı baykuşlar böyle inler gibi ses çıkarır, korkmayın,” Hilmi bozuldu, “Yok Üstat, korktuğumuzdan değil de, olmadık bir şeye denk gelmeyelim şimdi gece vakti. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ve Olduğu Kadar Güzeldik kitaplarıyla sevdiğimiz Mahir Ünsal Eriş, bu kez bir romanla, başka bir dil deniyor.

Sesleri, hatıraları, tesadüfleri, yeşil ve alabildiğine geniş fındık bahçelerini, deniz kıyısını, ipince ipeksi dantelleri, pervaneleri, hasreti, haseti, heba edilmiş yılları... Kör kuyuları, bir nakkaş gibi birbirine teyelleyerek hikâyeleri, ay karanlığını, defineleri, haritaları işliyor; yavaş yavaş anlatıyor üstelik, gülerek kıkırdayarak, kıpır kıpır... Uzakta, bozkırın ortasında, bir kayısı bahçesinde birileri kafa çekip, tütün sarıyor...

Dünya Bu Kadar, çarpa çarpa geceye ışıl ışıl hikâyeler bırakıyor. Yeni roman, işte gökyüzü...

19 Nisan 2015 Pazar

TIMOTHEE DE FOMBELLE - VANGO Yurtsuz Prens

Vango serisinin ikinci kitabından devam ediyorum ama öncesinde yazarın özgeçmişini yazayım... Timothée de Fombelle 1973’te Paris’te doğdu. Mimar olan babasının Afrika’ya yaptığı yolculuklarda ona sık sık eşlik etti. Yazlarını Fransa’nın kırsal kesiminde geçiren ailenin beş çocuğu ağaç evler yapıyor, nehirde oynuyor ve ormanda dolaşıyordu. Akşamları anne babaları için oyunlar sergiliyor ve kütüphanedeki kitapları bir solukta okuyorlardı. Çocukluğu, yazarak yeniden keşfettiği kayıp bir cennet olarak niteleyen yazar, Paris’te ve Vietnam’da edebiyat öğretmenliği yaptı. Ardından yaşamını tiyatro­ya adadı; onlarca oyun yazdı, dekor hazırladı ve oyun yönetti. On sekiz yaşında kaleme aldığı “Le Phare”adlı oyunu önce Fransa’da, daha sonra çevrilerek Rusya, Lit­vanya, Polonya ve Kanada’da sahnelendi. “Je danse toujours”başlıklı metni (Actes Sud) 2002’de Avignon Festivali’nin açılışında okundu. İlk romanı “Tobie Lolness”28 dile çevirdi (Türkçesi: birinci cilt – “Boşlukta Yaşam”[YKY, 2007], ikinci cilt – “Elisha’nın Gözleri”[YKY, 2008]). Hayali, “Vango - Gizem­li Geçmişin Peşinde”de anlattığı gibi bir zeplinle yolculuğa çıkmaktır. Vango karakteri yazarın kendisinden izler taşıyor gibi ve zeplin yolculuğunu o kadar güzel anlatıyordu ki uçaktan hiç hoşlanmayan ben bile zepline binmek istedim inanamıyorum...

Gelelim Vango 2 romanına; öncelikle bunu kim çocuk kitabı olarak etiketlemişse kesinlikle yanılıyor, yetişkinlere de yönelik bir roman bu... ilkinde çok az da olsa çocuk kitabı tınısı vardı ama bunda kesinlikle yok... inanılmaz güzel bir hikaye ve anlatımla ilk cümlelerinden itibaren sizi kendisine bağlıyor ve son sayfaya kadar aralıksız okutuyor... ilk kitap savaş öncesinde ve romanın genç karakterlerinin -Vango (kim olduğunu arayan genç), Ethel (İskoç kız), Emilie (Köstebek olarak da adlandırılan Fransız kız), Andrey (Rus kemancı genç)- 18-20 yaşlarını anlattığı için çocukların ışıltıyla parlayan gülümsemelerini andıran bir sevimlilikte idi... ikincisi ise silah tüccarlarının, nazi subaylarının arasında geçtiği için daha kasvetli ama sonuçta konu savaş... yazar hikayesini küçük parçalara bölüp anlatıyor, birinde Paris’teyken birden bire New York’da oluyor sonra Almanya’ya veya Moskova’ya gidebiliyor... parça parça örülüp sonra birleştirilen masa örtüleri gibi sonunda tüm açık uçları bir araya toplayıp birleştiriyor... hikaye içerisinde gerçek olayları da (örneğin Hindenburg Zeplin Faciası) kurgusuna ekliyor ve romanın konusunu daha da zenginleştiriyor... savaşı daha çok direniş hareketleri üzerinden anlatıyor ve acımasızlığını göz önüne serdiği gibi merakla da sizi peşinden sürüklüyor...

Sonuç olarak ben bu seriyi inanılmaz buldum ve çok çok beğendim... yazarı takip edeceğim ve size de şiddetle tavsiye ederim...

Yazar:  Timothée de Fombelle
Çevirmen: Elif Gökteke
Sayfa Sayısı : 432
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : YKY

Unutulmaz bir kahraman, nefes kesici bir macera.
Timothée de Fombelle, serinin ilk kitabında olduğu gibi, geçmişimize ve günümüze, insanı insan yapan tüm duygulara dair zevkle okunan ve izler bırakan bir hikâyeye imza atıyor.

Geçmişin karanlık hayaletlerinden bir türlü kurtulamayan Vango, gerçekleri açığa çıkarmak için atıldığı tehlikeli, heyecanlı, tutkulu macerasını sürdürüyor. Peder Zefiro’yla birlikte düşmanlarına karşı savaşırken, bir yandan da ailesini yok eden adamın izini sürüyor.

Korkunç bir hava kazasında hayatının aşkı güzel Ethel’i yitirdiği inancı, Vango’yu hayattan koparıyor. Ama kendi hayatımıza ilişkin kararları bile tek başımıza alamadığımız zamanlar vardır. Nazi ordularının bütün Avrupa’yı işgal ettiği İkinci Dünya Savaşı işte böyle bir zamandı...

15 Nisan 2015 Çarşamba

TIMOTHEE DE FOMBELLE - VANGO Gizemli Geçmişin Peşinde

Bu kitapta başıma gelene hala gülüyorum şöyle ki; kitapçıda dolaşırken bu serinin 2. kitabını gördüm ve ilgimi çekti, ilk kitap yoktu, sipariş verdiler ve alır almaz da okumaya başladım... ilk satırlarından itibaren hikayeye merakla sardırdım, elimden bırakamadan okumaya devam ediyorum ama bir yandan da bir tuhaflık var... anlatımı çok sade ve düz (ben böyle anlatımları hiç sevmem aslında ve en komik tarafı da bu) ama bir yandan da hiç kötü gelmedi sular seller gibi okuyorum sadece birkaç defa tıpkı çocuk kitabı gibi diye bir düşünce geçti aklımdan ama hiç ihtimal vermedim açıkçası... ve öyleymiş hakikaten +12 yaş üstelik... bunu da kitabın kapağının resmini kopyalamak için YKY’nin sitesine girdiğimde fark ettim ve inanamadım... romana ise bayıldım resmen, bu kadar güzel bir hikaye olur...  gecikmeden ikinciden devam edeceğim... her ne kadar romanı beğensem de yayınevinin bunu bir yerde belirtmesi gerek, ne ön kapakta ne de arkada hiçbir bilgi yok, sadece yayınevinin künyesinin belirtildiği 3. sayfada Doğan Kardeş yayın numarası var... ben zaten o bölüme hiç bir kitapta bakmıyorum ayrıca o kısım o kadar minik puntolarla basılı ki baksam bile görmeyebilirdim... her neyse lafın özü bilmeden muhteşem bir çocuk kitabı keşfettim, üstelik ikinci dünya savaşı dönemini anlatıyor, nefes nefese bir macera sunuyor, çocuklarınıza mutlaka okutun, hatta sizde okuyun...

Gelelim konuya; Vango 3 yaşında Sicilya’nın Eol Adalarında mürebbiyesi ile birlikte boğulmak üzereyken bulunur ve 14 yaşına kadar bu adada neredeyse yabani bir hayvan kadar özgür bir ortamda, hayvanlarla iç içe, ağaç tepelerine veya bulduğu her yere tırmanarak büyür... 7-8 dil bilen mürebbiyesi ona bu dillerin çoğunu öğretir ve onu çok iyi yetiştirir ama kim olduğundan bahsetmez... adadan ayrıldıktan sonra birilerinin kendisini takip ettiği hissine kapılır, ona paranoyası olduğu söylenir ama bu takip edilme hissinden kurtulamaz ve hep bir kaçış halinde yaşar... ve nihayet geçmişinin peşine düşmeye ve tüm bu gizemi aydınlatmaya karar verdiğinde ikinci dünya savaşı patlamak üzeredir... hikaye de bu şekilde devam eder....

Benim için komik oldu ama çok sevdim, size de okuyun derim....

Yazar:  Timothée de Fombelle
Çevirmen: Elif Gökteke
Sayfa Sayısı : 408
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : YKY

1930’lar... Issız bir adada ve gözlerden uzak bir manastırda büyümüş bir genç, Paris’te bir papaz okulunun öğrencisi, bir zeplinde aşçı yamağı, Nazi karşıtı bir Alman kaptanın dostu, Fransız polisinin peşinde olduğu bir cinayet zanlısı, güzeller güzeli Ethel’in gizli aşkı, Rus ajanların hırsla takip ettiği bir hedef… Vango’nun pek çok yaşamı ve kendisinin de bilmediği büyük bir sırrı var.
Timothée de Fombelle, birbiriyle kesişen öyküleri büyük bir başarıyla kurgularken okuru Avrupa’da bir baştan bir başa dolaştırıyor ve birbirinden renkli karakterlerle tanıştırıyor.
Savaşın ayak seslerinin duyulduğu yıllarda, Akdeniz adalarından Paris’in çatılarına, Rusya’nın dondurucu kışından İskoçya’nın sisli ormanlarına uzanan soluksuz bir macera ve yaşamının gizlerini araştıran unutulmaz bir kahraman: Vango Romano.

12 Nisan 2015 Pazar

EVA BARONSKY - Bay MOZART Uyanıyor


Bu sene peşi sıra bestecilerle ilgili kurgu kitaplar çıkıyor ve ben çok mutlu oluyorum... üstelik bu sefer ki dahi müzisyen Mozart, ki onunla ilgili olarak diğer büyük bestecilerin de ortak olarak görüş birliğine vardığı şöyle bir söz var... O ‘’Tek Besteci’’...

Ve Mozart 1791 yılında, 35 yaşında  kendi yatağında ölür, 2007 yılında Viyana’da bir öğrenci evinde yeniden uyanır ve hikaye de böylece başlar... önce cennete gittiğini ve Tanrının ölmeden önce bitiremediği ‘’Requiem (bir ölünün arkasından söylenen ağıt)’’  adlı eserini tamamlaması için kendisini dirilttiğini düşünür, hatta uyandığı odada  bulduğu kağıt kalemle (ki mürekkebe batırmak zorunda kalmadığı bu kaleme çok şaşırır) birkaç bölümünü de notalara döker... daha sonra buranın cennet olmadığına bir şekilde kani olur ve parasız, kimliksiz, doğru dürüst giysisi olmadan bu hiç tanımadığı Viyana’da tek başına kalır... ama sahip olduğu Müzik vardır ve bu onu Polonyalı bir sokak kemancısıyla (Piyotr) karşılaştırır ve hikaye devam eder... insanlar sorduğu garip sorulara bakarak onu önce taşralı bir göçmen, sonra kaçık yada değişik bir mizah duygusuna sahip şakacı biri olarak düşünürler, zaten piyano çalışını gören herkes tüm garipliklerini unutup etrafından ayrılmaz... o ise her şeye çok şaşırır, Piyotr onu Viyana’da dolaşmaya çıkarır ve şöyle der ‘’bütün turistler Hofburg’u görmek isterken sen otoyola büyülenmiş gibi bakıyorsun’’  Mozart’ta içinden düşünür ‘’Hofburg’u avucumun içi gibi biliyorum niye orayı görmek isteyeyim ki’’... her yerde, gördüğü, duyduğu her nesneden etkilenerek bir beste yapar, notalar sürekli kafasının içindedir... ‘’İçine dolan bu seslerden patlayacak hale gelince, bir kafenin, ilk yazın ılık güneşiyle flört etmek için dışarı koyduğu masalardan birine oturdu. Bu durum sadece aşk sarhoşluğuyla kıyaslanabilirdi, çünkü çevresindeki ve içindeki her şey, seslere dönüşüyordu, sesler bir yandan içine doluyor, bir yandan da bir kaynaktan fışkırır gibi dışarı taşıyordu. Evet asıl kaynak kendisiydi. O müzikti. Müzik onun ruhunun derinlikleriydi, o bunun için yaratılmıştı ve yalnız bununla mutlu olacaktı.’’ ve Mozart'la Viyana'da müzikli bir yolculuğa çıkarız...

Yazar, Mozart’ı muhteşem kurgulamıştı -21. yüzyıla Mozart gelse tam bu halde olur diyeceğiniz gerçekçi bir şekilde- ben çok sevdim... roman baştan sona harikuladeydi... hem müziğin hem de Mozart’ın peşinde keyifli bir macera okumak isterseniz kaçırmayın... 

Yazar:  Eva Baronsky
Çevirmen: Neylan Eryar
Sayfa Sayısı : 320
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Bir Dâhinin Zamanda Yolculuğu!

Klasik Batı müziğinin dâhi bestecisi Wolfgang Amadeus Mozart, 5 Aralık 1791'de, Viyana'da sert bir kış günü ölüm döşeğindedir. Karısı Constanze başucunda gözyaşları dökerek beklerken Mozart ıstıraplar içinde bilincini yitirir; ertesi sabah gözlerini açtığında yabancı bir yerde ve bambaşka bir dönemde olduğunu fark eder. Bu akıl almaz geçişi anlamlandırmaya çalışan dâhi bestecinin vardığı sonuç şudur: Tanrı ondan Requiem isimli yarım kalmış şaheserini bitirmesini istemektedir.

Günümüz Viyanası'na 18. yüzyıldan kalma ağdalı dili ve çağdışı davranışlarıyla uyum sağlamakta zorlanan Mozart, yeraltındaki metronun, atsız araçların, orkestrasız müziğin ve modern yaşamın şoku ile heyecanını bir arada yaşar. Bir yandan ürküten, bir yandan meraklandıran bu yeni dünyada acemilik çeken ve kimliği bile olmayan Mozart'ın tek pusulası müzik, tek rehberleri Polonyalı sokak kemancısı Piotr ve Anju isimli genç kızdır. Bir jazz-barda ve yardım konserlerinde piyanistlik yapan Mozart'ın bu yabancı dönemde geçirdiği süre uzadıkça Requiem'i bitirdiği zaman onu neyin beklediği sorusu da giderek ürkütücü bir nitelik kazanır. Bay Mozart Uyanıyor isimli eseriyle 2010 yılında Friedrich-Hölderlin Teşvik Ödülü'ne layık görülen Alman yazar Eva Baronsky, okuyucuya bu eseriyle hayal gücünü kanatlandıran trajikomik bir macera sunuyor.

10 Nisan 2015 Cuma

NERMİN YILDIRIM - Unutma Dersleri

Nermin Yıldırım’dan okuduğum ikinci roman bu, 2013’de çıkan kitabı ‘’Saklı Bahçeler Haritası’’ çok sevince yazarı takip etmeye başladım, hatta önceden yayımlanmış kitaplarına bakma düşüncemde vardı (hala var), ama ben bunu gerçekleştirinceye kadar yeni kitap mart ayında çıktı bende gecikmeden okumaya koyuldum...

‘’Unutma Dersleri’’ de çok güzel bir roman, çok beğendim... yazar önce Feribe’nin aşık olması ve terk edilmesi sonrasında alt üst olan duygu dünyası ile başlayıp, yavaş yavaş genişleterek tüm hayatını anlatıyor, ayrıca aşk, sevgi, evlilik, kadın erkek ilişkileri, hayalleri ve gerçekleştiremediği isteklerine dair bir öykü sunuyor... çok akıcı, sevimli ve şakacı bir anlatımı var... Feribe dertleri ile boğuşurken bir yandan da kendi ile dalga geçmeye devam ediyor, aşk acısından kurtulmak için gittiği merkez çok ilgi çekici kurgulanmış, velhasıl ben çok sevdim...

Yazarın kurgusu mükemmel, anlatımı ise çok keyifli, dolayısıyla ortaya çok başarılı bir roman çıkmış... ben elimden bırakamadan okudum, size de kaçırmayın okuyun diyorum...

Yazar:  Nermin Yıldırım
Sayfa Sayısı : 312
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Doğan Kitap
“İnsan kalbini kaptırsa bile hiç değilse aklını korumalı!”

Size öyle bir hikâye anlatacağım ki, anlatacaklarım bittiğinde, öğrendiklerinizin bir kısmını unutmak isteyeceksiniz. Heyhat, hepimiz unutmayı becerecek kadar şanslı değiliz. Bazen hayatınızda tüm taşların yerli yerine oturduğunu, ömrünüzün kalanını birbirine geçmiş Lego parçaları arasında sessiz sedasız tamamlayacağınızı düşünürsünüz. Bu, evvela güven ve huzur duymanızı sağlar, sonra da sıkıntı. Ben sıkıntı safhasındaydım.

Aşk acısıyla boğuşan Feribe, acı veren tatlı hatıralarından kurtulmak için soluğu Mazi İmha Merkezi’nde alır. Ne var ki burada verilen unutma dersleri ve her hafta yapmak zorunda kaldığı ödevler, hayatını büsbütün allak bullak edecek, kahramanımız bir yandan sabık sevgilisini unutma yolunda ilerlerken bir yandan da aklının köşesinden bile geçmeyecek maceralara sürüklenecektir.

Kişisel ve toplumsal bellek ekseninde yazdığı romanlarla tanıdığımız
Nermin Yıldırım’dan bu defa aşka, hayallere, aklın ve kalbin cilvelerine dair, çok acıklı, pek neşeli, rengârenk bir serüven…