21 Haziran 2015 Pazar

PETRA HARTLIEB - HAYALLERİMİN KİTAPÇISI






Bu kitap Petra Hartlieb’in gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor... Yazar eşi ve çocukları ile Hamburg’da yaşarken, ani bir kararla Viyana’da küçük bir kitapçı satın alıyor ve tüm dünyaları değişiyor... ‘’Biz hiç yaşamadığımız bir şehirdeki kitapçı için, hiç sahip olmadığımız bir parayla bir teklif yaptık sadece. Ve ‘’onu aldınız’’ cevabı geldi.  Peki şimdi ne olacak? Şimdi bunun altından kalkmaktan başka çaremiz yok. Altından kalkmak demek, Oliver’in büyük bir Alman yayınevindeki sevdiği ve iyi ücret aldığı işinden ayrılması, benim edebiyat eleştirmeni olma düşünceme veda etmem ve yayınevi kimliğimi geri vermem demekti. (...) Su katılmadık Kuzey Alman olan ve ilk aşkını bulmuş, onaltı yaşındaki oğlumuza da Viyana’ya taşınmak zorunda olduğumuzu açıklamalıydık. Kendisine miras kalan arkadaşımıza telefon edip bize önemli miktarda borç verme düşüncesini, Viyana’daki arkadaşlara da geçici olarak onlara taşınmamızın mümkün olup olmadığını sormalıyız.’’ Her şey imkansız gibi gözükse de aynen yukarıda yazdığı şekilde başlayıp, inanılmaz bir iş başarıyorlar, Hartlieb’in sonradan yazdığı bu kitapta da bu öyküyü okuyoruz...

Kitaplarla haşır neşir olanların hemen hepsi (ben de dahil) küçük bir kitapçıya sahip olmayı isteriz... Bunun rantabl olması bizim ülkemizde neredeyse imkansız gibi... ama Viyana gibi bir şehirde de çok zormuş, sabah dokuzda kapıda bekleyen müşterilerden, dükkanın dolup taşmasından bahsetmesine rağmen...

Tüm bu koşuşturmanın arasında yazar Berlin’li bir gazeteci arkadaşıyla beraber polisiye bir roman da yazıyor ve başarılı oluyor...

Hartlieb’in gerçek, zorlu ama inanılmaz hikayesi bu... çok kısa sürede okudum, elimden bırakamadım, size de öneririm...

‘’Bizimki gibi çağın gerisinde kalmış dükkanların haftada bir kere öldü ilan edildiği zamanlarda devam etmek... Başka bir seçenek olmadığı için devam etmek... Hiçbir şeyde daha iyi olamayacağımız için devam etmek... Başka hiçbir şeyi tercih edemeyeceğimiz için devam etmek...’’

Yazar:  Petra  Hartlieb
Çevirmen: Sevgi Tuncay
Sayfa Sayısı : 224
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Timaş

Bir kadın, bir aile, bir kitabevi ve gerçeğe dönüşen hayaller... Edebiyat eleştirmeni Petra Hartlieb, harabeye dönmüş bir "kitapçı" satın alınca, bütün ailesinin hayatı bir anda değişir... Kitapçıyı tamir ederken dostluğu, aşkı ve aileyi yeniden keşfeden Petra, küçük şeylerle yetinmenin önemini bir kez daha anlayacak ve hayallerini gerçekleştirmek için çok çalışacaktır. 

Zamanla mahallenin buluşma mekânına dönüşen kitabevinin sahibi Petra Hartlieb, sessiz sedasız kaybolan mahalle yaşamının kitapçılarını ve küçük dükkânlarını anlatıyor bu gerçek öyküde... Hayallerimin Kitapçısı, hayallerin bir gün gerçekleşebileceği ümidini aşılayan sıcacık bir roman. 

Petra Hartlieb : 1967’de Münih’te doğdu ve Oberösterreich’te büyüdü. Viyana’da psikoloji ve tarih eğitimi aldıktan sonra Viyana’da ve Hamburg’da basın görevlisi ve edebiyat eleştirmeni olarak çalıştı. 2004’ten beri eşiyle birlikte Viyana’da bir kitabevi işletiyor. Claus-Ulrich Bielefel ie birlikte yazdıkları bir polisiye romanları Diogenes Yayınevi tarafından yayımlandı.

20 Haziran 2015 Cumartesi

EMMI ITARANTA - SU UNUTMAZ

Bugüne kadar okuduğum ikinci Finlandiyalı yazar ve o ülkenin edebiyatını tanıdığım söylenemez... Su ve çay benim hayatımda çok önemli bir yer işgal eder o nedenle bu kitabı görür görmez ilgimi çekmişti ama ilk roman olduğu için bırakmıştım, sonra D&R’ın ayın yayınevi indiriminde görünce dayanamadım ve aldım... ve iyi ki de öyle yapmışım mükemmel bir romanmış... hem çok uzak (yani umarım) bir gelecekte insanoğlunun dünyayı çevresel ve askeri olarak mahvedişi için çok gerçekçi bir kurgu yapıyor, hem de çay seremonisi ile insanın doğa ve kendisi ile olan ilişkisini anlatıyor...

Konu şöyle; çevresel felaketler sonucunda tüm buzullar erimiş, deniz seviyesi yükselerek birçok karayı yutmuş, bildiğimiz kıtalar çok farklı hale gelmiş... kışlar artık çok ılıman geçiyor, kar yağmıyor, yazlar kavurucu oluyor... iklim değişikliğinin yarattığı yıkıma ek olarak buzulların altında bulunan petrolün açığa çıkmasıyla uzun bir zaman petrol savaşları yaşanmış (ki bu zamana Alacakaranlık Yüzyılı diyorlar) ve bunun sonucunda oluşan baskıcı bir askeri rejim altında yaşıyorlar... neredeyse tüm tatlı su kaynakları kurumuş, kalanlara da ordu el koymuş ve halka deniz suyunu arıtarak kotayla su veriliyor ama bu hiç kimseye yetmiyor... romanda çok fazla zaman belirtilmiyor ne kadar ileri bir zaman olduğu hayalinize kalmış, mekan ise İskandinav Birliği olarak geçiyor ama sanki bugünkü Çin’e yakın bir yer gibi kurgulanmış... tüm yer ve insan isimleri Çinceye benziyor, keza romanın ana eksenini oluşturan Çay Seremonisi de Çin’dekini andırıyor şöyle ki;

‘’Çok eski bir gelenek olan Çin Çay Seremonisi, evsahibinin konuklarına sunabileceği en yüksek saygıyı temsil eder. Adeta bir sanat gibi icra edilen bu seremoni, Çin kültürünü şekillendiren Budizm, Konfüçyünizm ve Taoizm öğretilerini içinde barındırır. Her aşaması sembolik bir anlam taşıyan Çin Çay seremonisinin özünde insanlar arası iyi ahlak, bilge ve sakin tavır, içe dönüş ve saygılı etkileşimi teşvik ederken, insanın doğa ve kendisi ile olan ilişkisini hatırlatarak huzur ve dingilik aşılamak yatar.’’

Roman yukarıdaki açıklamaya uygun bir şekilde hem bir çay ustasının hayatını ve ''Suyun'' önemini anlatıyor, hem de dünyanın bu hale gelmesine neyin sebep olduğunu sorguluyor... ‘’O an aklımdan şu soru geçti: İnsanların taraf seçmek zorunda kalmadığı, birileri güç kullanıp, diğerleri korku içinde yaşamadan herkesin beraber oturup çay içebildiği bir dünya var olabilir miydi? Çay ustalarının daima hayalini kurduğu, yarattığı ve koruduğu dünya buydu; peki gerçekte böyle bir dünya var mıydı ya da olması mümkün müydü?’’

Romanın çok akıcı bir anlatımı var, hikaye neredeyse polisiye romanlarda rastlanılan şekilde heyecanla ilerliyor, kesinlikle takip edeceğim bir yazar, çok başarılı bir roman kaçırmayın okuyun... 

Not: Roman ''Su tüm elementlerin en değişkenidir''  diye başlıyor, su element değil bileşiktir... yazarın mı çevirinin mi hatası bilemiyorum ama editör bunu düzelttirse iyi olur...

Yazar:  Emmi Itaranta
Çevirmen: Can Yapalak
Sayfa Sayısı : 264
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Doğan Kitap

Su Unutmaz hem bir büyüme hikâyesi, hem muhteşem bir macera hem de fazlasıyla gerçekçi görünen bir gelecek hakkında cesur bir uyarı… 
Portland Book Review 

17 yaşındaki Noria kuzeyde, İskandinavya Birliği’nde bir köyde anne ve babasıyla yaşar. İklim değişmiş, denizler yükselmiş, bugünün dünyası kitaplarıyla ve eski teknolojisiyle büyük ölçüde sulara gömülmüştür. Tatlı su kaynakları tükenmeye yüz tuttuğundan ordunun sıkı kontrolü altındadır.
Bir gün babası Noria’ya ailesinin yıllar boyu taşıdığı sırrı açıklar: Evin yakınlarında bir tatlı su kaynağı vardır. Kendisi de babası gibi bir çay ustası olacak Noria bu sırrı saklamak ve kaynağı korumak zorundadır. Noria kolayca verdiği bu sözü tutmanın ne kadar zor olduğunu, sevdikleriyle sırrı arasında bir tercih yapmak zorunda kalınca anlar…


Emmi Itäranta 1976’da Finlandiya’da doğdu. Ülkesinde tiyatro eğitimi aldı. İngiltere’de University of Kent’te yaratıcı yazarlık alanında yüksek lisans yaptı. İlk romanı Su Unutmaz’ı İngilizce ve Fince yazdı. Yaşamını Canterbury’de sürdürüyor ve ikinci romanını yazıyor.

14 Haziran 2015 Pazar

PHILIP COPPENS - KAYIP UYGARLIKLAR MUAMMASI

Bu sefer okuduğum kitap bir araştırma, arkeolojik gizemleri ve dünyadaki en eski uygarlıkları anlatıyor... Uygarlık, insanların yerleşik hayata geçmeleri ve yazının var olması halinde kabul ediliyor ve bilinen tarihe göre de en eski Uygarlık olarak Sümerler kabul görüyor... görünen o ki bu doğru değil, birçok yerde bulunan arkeolojik kalıntılar (ki en önemlilerinden biri Göbekli Tepe) ve buluntular Uygarlığın M.Ö.10.000 kadar eskiye dayandığını ortaya koyuyor (belki daha da eski)... bu kitap işte bunu anlatıyor...

Başlangıç olarak bu işin ne kadar zor olduğundan bahsediyor, sorun arkeolojik bulgulara ulaşmanın güçlüğünde değil, bu alanda uğraşan bilim adamlarının dar görüşlülüğünde yatıyor... Bulunan arkelojik kalıntı ve nesneler büyük bir tutuculukla (çoğu zaman incelenmeden) sahte olarak işaretleniyor, bulan kişilerin üzerine gidiliyor, dava ediliyorlar ve önemli zaman kaybı yaşanıyor... bazıları sonradan kabul görse de çoğu gizemini koruyor (Glozel/Fransa ve Bosna Hersek piramitleri gibi)...

Bilimdeki bu akılalmaz tutuculuğun yanısıra yazar, tüm dünyadaki açığa çıkmış ama hala gizemini koruyan bölgeleri anlatıyor... Royal Adası/Michigan, Burrows Mağarası/Illinois, Bimini Kristali/Bahamalar, Machu Picchu/Peru (benim çok görmek istediğim bir yer umarım bir gün olur), Akakor/Brezilya/Bolivya/Peru, Caral/Peru, İka Taşları/Peru, El Dorado/Ekvador Cumhuriyeti/Peru/Bolivya, Paititi/Peru/Bolivya/Brezilya, Glozel/Fransa, Visoko/Bosna Hersek, Thera-Santorini/Yunanistan, Sens-Alesia/Fransa, Göbekli Tepe/Türkiye, Xi’an/Çin, Kayıt Salonu/Mısır, Tassili n’Ajjer/Cezayir ve yerleri belli olmayan ama efsanelere konu Hyperborea, Truva, Shambhala gibi mekanları anlatıyor... Ayrıca Atlantis, Mu gibi Kayıp Uygarlıklar ve Stonehenge başta olmak üzere Megalit Uygarlıklara da yer veriyor... özellikle Atlantis çok ayrıntılı inceleniyor...

Daha önce de benzer kitaplar okumuştum, bundan da çok fazla şey öğrendim o anlamda memnunum... sadece yazarın anlatımını (bazen konuyu çok dağıtıyor, gereksiz detaylara giriyor, bazende daha çok anlatması gerekirken birden bitiriyor) ve çeviriyi pek sevemedim... sonuç olarak bu konular ilginizi çekiyorsa detaylı bir çalışma (Çatalhöyük ve Göbekli Tepe’den ayrıntılı bahsetmesi çok iyiydi), deneyin derim... 

Yazar:  Philip Coppens
Çevirmen: Pelin Tornay
Sayfa Sayısı : 320
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Omega

Tarih kitapları uygarlığın başlangıcı ve gelişimi hakkında bize tüm gerçekleri anlatıyor mu? Yoksa tarih bize öğretilenden çok daha eski ve çok daha karmaşık mı?

Okuldaki ders kitaplarımız 6000 yıl önce yerleşik hayata geçen Sümer uygarlığından çok az bahseder, ama Eriha ve Türkiye'deki Göbekli Tepe alanlarındaki en son arkeolojik buluntular, uygarlığın MÖ 10.000'e dayandığını gösteriyor.

Kayıp Uygarlıklar Muamması şu gerçekleri ortaya seriyor:

-Bosna piramitleri ve "Eski Avrupa" uygarlığı gibi bilinen kültürlerin kayıp yönlerini.

- Uygarlık tarihinin yeniden yazılmasına yol açan Göbekli Tepe'nin gizemini.

- Yavaş yavaş yeniden keşfedilen Amazon ve Güney Amerika'nın "altın" şehirlerini.

- Antikythera cihazı gibi kayıp teknolojilerin büyüleyici örneklerini.

- Atlantis'in varlığı ve nerede bulunduğu hakkındaki güncel araştırmaları.

Dünyada satış rekorları kıran yazar Philip Coppens, tarihi ve arkeolojik kayıtları inceleyerek uygarlığın şu anda kabul edilenden çok daha eski, çok daha ileri ve çok daha karmaşık olduğunu ve bunları destekleyen sağlam kanıtların bulunduğunu gösteriyor. Tarih kitaplarının baştan yazılmasının zamanı geldi!

"Dünya çapında yapılan son arkeolojik keşiflerin ışığında uygarlığın bulanık başlangıcının aydınlatılışı."
Meleklerin Küllerinden ve Cennetin Tanrıları kitaplarının yazarı 
-Andrew Collins-

8 Haziran 2015 Pazartesi

ORHAN KEMAL - Nazım Hikmet'le 3,5 Yıl

Bu kitabı Orhan Kemal’in doğumunun 100. yılı sebebiyle almıştım... Orhan Kemal’le Nazım Hikmet’in Bursa cezaevinde birlikte yattıkları zamandaki anılarını Orhan Kemal’in muhteşem üslubundan okuyoruz... Kitabın sonunda Nazım Hikmet’in Orhan Kemal’e yazmış olduğu mektuplarda var... Yazarı düz yazı yazmaya yönlendiren ve onu çalıştıran N. Hikmet bir yandan da ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’’nı yazıyor, resim yapıyor, herkesin yardımına koşuyor ve hapishane hayatı böyle devam ediyor... Memleketin II. Dünya Savaşı yıllarındaki zor koşulları da bu anılarda iyice ortaya çıkıyor... iki Ustadan muhteşem anıları kaçırmayın okuyun...

Yazar:  Orhan Kemal
Sayfa Sayısı : 128
Basım Yılı : 2015 (7. Baskı) – 1965 (1. Baskı)
Yayınevi :Everest

Orhan Kemal, Nazım'la birlikte geçirdikleri tutsaklık yıllarından benliğinde kalanları ustaca anlatıyor. Orhan Kemal'in eserini yalnızca bir anı kitabı olarak niteleyemeyiz. Bu anı notları arasında Nazım'ın kişiliğini, oradaki kişilerle olan sıcak ilişkilerini görebiliyoruz. Nazım'ın şiirlerine malzeme olan halkı, bunların onda uyandırdığı etkileri, onun onlara yaptığı etkiyi çok güzel gösteriyor. Nazım'ın bir şiiri için, bir mısra için, hatta hatta bir sözcük için yaptığı o titiz çırpınmaları fark ediyor insan, ayrıca şairin yazdıkları kişileri tekrar onlara okuması güvenli bir sanatçı tavrının şaşmaz ölçüsüdür. Orhan Kemal'in ilettiği bu söz çok ilgi çekicidir: "Şiirleri hakkında Nazım'ın en kıymet verdiği ölçü halktı, o bir halk sanatkarı, her şeyden önce halk tarafından anlaşılmalı ve halkın sanatkarı olmalıdır" derdi.

5 Haziran 2015 Cuma

ANNA FUNDER - Her Şeyimle Ben

Anna Funder Avusturalya’lı bir yazar ve bu ikinci kitabı... ilk kitabıyla pek çok uluslararası ödül kazanan Funder, yazarlığa başlamadan önce insan hakları hukuku alanında çalışıyormuş... benim bu kitabı almamdaki sebep ise hem II. Dünya Savaşı’nı anlatıyor olması hem de tüm karakterlerin gerçek hayattan alınması... konu I. Dünya Savaşı’nın bitimi ile başlıyor ve ağırlıkla 1933-1939 arasını anlatıyor... Edebiyat doktoru olan Ruth Blatt (1906-2001), kuzeni Dora Fabian, onun sevgilisi ünlü tiyatro yazarı Ernst Toller ve Ruth’un kocası Hans, pasifist sosyalist bir hareketin içerisinde savaş sonrası Almanya’nın barış içerisinde toparlanmasına çalışırken diğer yanda Hitler güçlenmektedir. 1933’e gelindiğinde ise tüm muhalif unsurlar (Reichstag yangını da bahane edilerek) teker teker tutuklanmaya başlar ve kahramanlarımız çareyi yurtdışına kaçmakta bulur... büyük çoğunluğu İngiltere’ye, bir kısmı ise çevre ülkelere (Fransa, Çekoslavakya vb.) gider... bahse konu kişiler Almanya’nın entelektüel kesimi olup, sürgünde de mücadelelerini bırakmaz ve tüm dünyaya Hitler’in ne yapmak istediğini anlatmaya çalışırlar... o tarihte İngiltere’de bile olayın vahameti tam anlaşılamamış, ülkelerinde barındırdıkları sürgünlere siyaset ile uğraşma yasağı getirilmiştir aksi durumda Almanya’ya geri iade edileceklerdir... ama bu yasak onları durduramaz, gizli gizli muhalefeti sürdürürler, bir yandan da Gestapo, başta filozof Theodor Lessing olmak üzere teker teker onları avlamaya başlar... roman Ruth ve Toller’in ağzından anlatılıyor ama asıl önemli karakter Dora... yılmadan, bıkmadan çalışan ve herkesi yönlendiren o, özgürlüğüne düşkün, idealist ve çok azimli... Dora’ya bayıldım resmen... tüm roman onların bu mücadelesini anlatıyor...

Ben kitabı çok sevdim, Dora’nın, Ruth’un ve Toller’in çabasını inanılmaz buldum, açıkçası sürgünde öyle bir mücadele olduğunu bilmiyordum, bu sayede öğrenmiş oldum... yazar romanı biraz belgesel havasında yazmış, kişilerin hayatlarına bağlı kalma çabasıyla sanırım... bu belki olumsuz yön olarak ifade edilebilir ama romana gölge düşürmüyor... özetle bu tür hikayeleri seviyorsanız (üstelik gerçek hayattan alınmış), bu romanı okuyun derim...

Not: Yazar bazı kişilerin isimlerini değiştirerek kullanmış, Dora ve Toller gerçek isimleri ile yer alıyorken Ruth'un soyadını değiştirmiş mesela... Bazı kişileri de olaylara bakarak olsa olsa budur diyerek saptadığı için onlara da farklı isimler vermiş ama bu şekilde yaptıklarına kitabın sonundaki kaynakçada açıklama getirmiş...

Yazar:  Anna Funder
Çevirmen: Devrim Denizci Çavuş
Sayfa Sayısı : 428
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : YKY

Her Şeyimle Ben, Hitler Almanya’sından kaçtıktan sonra dünyayı Nazizmin tehlikelerine karşı uyarmak için canla başla uğraşan bir grup Alman muhalifin trajik öyküsü.
Ödüllü yazar Anna Funder, Ruth Blatt’ın tanıklığından yola çıkarak kaleme aldığı romanda, Ruth ve kocası Hans’ın, kuzeni Dora Fabian’ın ve Dora’nın sevgilisi, oyun yazarı Ernst Toller’in hikâyesini üç karakterin bakış açısından aktarıyor. Tarihsel olgularla yaratıcı hayal gücünü ustalıkla birleştiren Funder bir polisiye kadar heyecanlı bu romanda okuru cesaret, geçmişle hesaplaşma, aşk, dostluk ve ahlak üzerine düşünmeye sevk ediyor.

"Muhteşem. En katliteli casusluk öykülerinden izler taşıyan bir roman."
Sunday Telegraph
"Sürükleyici bir aşk ve ihanet öyküsü. Dora, son zamanların en ilgi çekici roman kahramanı."
New Statesman