25 Ekim 2015 Pazar

MARC LEVY - KORKUDAN GÜÇLÜ BİR DUYGU

Marc Levy çok sevdiğim bir yazar, bu son romanda dahil 12 kitabını okudum... 2012 yılında yayımlanan İlk Gün/İlk Gece’yi sevmeyince kısa bir ara vererek 2013’de yayımlanan iki kitabını okumadım ve geri döneceğimi de düşünmüyordum açıkçası... kitapçıda dolaşırken bu ay yayımlanan son romanı görünce eski bir dosta rastlamış gibi oldum ve hemen aldım... beni etkileyen diğer bir unsur da kitap kapağı oldu, stil değiştirdiğinden beri beğendiğim ilk Can Yayınları kapağı...

Hemen başında söyleyeyim devam ettiğime memnunum... eski kitapları kadar olmasa da bu da güzel bir roman olmuş, gerçek bir olaya dayanıyor ve dünyanın geleceğine dair insanı ürpertecek bir konudan bahsediyor... ve eğer tam da yazarın anlattığı gibi gerçekleşirse Eduardo Galeano’nun dediği gibi ‘’içinde yaşadığı evi yiyip bitiren’’ varlıklar olduğumuz tescillenecek de sonrasında ne yapacağız orası meçhul?!

Roman; dağcılık konulu başlıyor, aksiyon/gerilim/casusluk olarak devam ediyor, egemen güçler, enerji kaynakları ve küresel ısınma ile bitiyor... ‘’Anlaşılan siz hiçbir şey anlamamışsınız. Sizin ele vermek istediğiniz kişiler dokunulmazdır. Söz konusu olan dünyaya hükmetmek olunca, hiçbir vaat onları yollarından alıkoyamaz. Hiç kimse ya da hiçbir şey onları engellemeden sistemin bütün çarklarını kontrol etmeleri için, kilit noktalara yerleştirecek birkaç kuşak adam hep olur. Enerji konsorsiyumları, tarım ve gıda, ilaç, elektronik, güvenlik, taşıma endüstrileri, bankacılık sektörü hepsi onlara aittir; hatta geleceğin seçkinlerine sistemi sürdürecek o güzel doktrini öğretecek saygın üniversitelerimiz bile. Yasalar uygulanması olanaksızlaşacak kadar karmaşıklaşınca, geçerli olan tek şey de güçlünün yasasıdır.’’ (syf 305)

Epeyce araştırma yapılmış (kaynakçada detayları var) ve bunlar hikayeye çok güzel adapte edilmiş gözüküyor... aynı zamanda çok heyecanlı bir aksiyon mevcut... ailesinin sırlarını arayan Suzie ve başarılı gazeteci Andrew’un çeşitli istihbarat servisleri ile birlikte gizemden gizeme koşmasını okuyoruz... ben çok sevdim, sonunda geldiği gerçek nokta da tüylerimi diken diken etti...

Yazar değiştirdiği tarzını yavaş yavaş buluyor gibi ama keşke muzipçe yazma stilinden vazgeçmeseydi, öylesi daha sevimliydi... Suzie’nin dağcılık hikayesini inandırıcı bulmasam da (genç, yetenekli bir kişinin iyi bir rehbere sahip olsa da 1 yılda, sıfırdan Mont Blanc’a tırmanabilecek yetkinliğe kavuşabilmesi ve derin bir buz yarığına düşüp oradan kurtulabilmesinin olasılığı nedir?) çok sürükleyici ve sonu itibariyle çok çarpıcı bir hikayeydi, okuyun mutlaka...

Yazar:  Marc Levy
Çevirmen : Aysel Bora
Sayfa Sayısı : 328
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Can

Suzie Baker, Mont Blanc’ın buzları arasına hapsolmuş bir uçakta vatana ihanetle suçlanan ailesini temize çıkaracağını umduğu bazı belgeleri araştırırken, peşine takılan düşmanlarla birlikte dünyanın öbür ucuna sürükleneceğini aklından bile geçirmemişti. Oysa bu tehlikeli keşfi onu, Amerikan gizli servislerinin bir numaralı hedefi haline getirecekti. Ama Suize’nin de bir planı vardı; The New York Times’ın ünlü araştırmacı gazetecisi Andrew Stilman’ı gizemi ve cazibesiyle etkileyip oyuna dahil edince bu belgelerin sırrını daha kolay ortaya çıkaracağını sanıyordu. Ne var ki bu araştırma, ikisinin de hayatta kalması için mutlaka çözülmesi gereken uluslararası bir davaya dönüştü. Peşlerindeki gizli servislerin sıkıştırdığı, zaman zaman acımasızca maniple ettiği Suzie ve Andrew, kendilerine kurulmuş tuzaklardan kaçmaya çalışırken, günümüzün en iyi korunmuş sırlarından birini ortaya çıkardıklarını fark ettiler.
Romanları kırk dokuz dile çevrilen ve dünya çapında otuz üç milyon satan başarılı yazar Marc Levy, bu kez okurlarını gerçek bir olaydan yola çıkarak kaleme aldığı soluk soluğa bir maceranın peşinden sürüklüyor.

22 Ekim 2015 Perşembe

KURT VONNEGUT - MEZBAHA 5

Bu kitap 1969 yılında yazılmış, dilimize de 1975 yılında çevrilmiş, bende çok uzun zamandır okumak istiyorum ama önceki baskıların tamamı tükenmişti... kitapçıda April Yayınevinin geçen ay yayımladığı yeni baskıyı görünce nasıl sevindim anlatamam... kitabın ilk sayfasından devam edersem;
MEZBAHA 5
VEYA
ÇOCUKLARIN HAÇLI SEFERİ
ÖLÜME ÖDENEN BİR DANS BORCU

KURT VONNEGUT,
Savaş Dışı Kalmış Bir Piyade
Keşif Eri ve Bir Savaş Esiri
Sıfatlarıyla Çok Uzun Zaman
Önce, Elbe Nehri’ndeki Floransa da Denen Dresden’in
Yangın Bombalarıyla
Bombalanmasına Şahit
Olmuş ve Belki Günün Birinde
Anlatabilmek İçin Bombardımandan Sağ
Kurtulmuştur.

13 Şubat 1945’de -Avrupa’da savaşın bitimine birkaç ay kala- önem taşıyan bir savaş sanayine yahut askeri varlığa sahip olmayan Dresden şehri müttefiklerce yerle yeksan edilmiş, Hiroşima’dan bile çok sivil ölmüştür... büyük bir kötülüğü ortadan kaldırmak için daha büyük bir kötülük yapılmıştır... Almanların ses çıkaracak yüzü olmadığı, Amerikalıların da yaptıkları hiçbir vakit yeterince sorgulanmadığı için tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitmiştir... Bu katliamı birebir yaşamış olan yazarın anılarıyla yazdığı bu roman, bugünlere de ışık tutabilecek bir belge mahiyetinde...

Yazar kitabın ilk sayfalarında bu romanı yazma serüvenini (aslında nasıl uzun süre yazamadığını) anlatıyor... hikayeye başladığında da arada ortaya çıkıp ben de oradaydım diye bir kaç laf ediyor... savaş anıları denilince sanmayın ki çok ciddi ve ağır bir kitap, okuduğunuzda çok şaşıracaksınız, benim için aynen öyle oldu... komik bir bilim kurgu hikayesi okuyorsunuz aslında... başta ana karakter Billy Pilgrim olmak üzere tüm karakterler ve uzaylılar (tralfamadorlular) da dahil herkes çok trajikomik... ama garip bir biçimde onların bu hali, katliamın vahşetini çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor...  bir olay, dolambaçlı yoldan bu kadar mı güzel anlatılır inanamadım...

‘’Oğullarıma hiçbir şart altında katliamlara katılmamaları ve düşmanlarının katledildiğine dair haberlerin içlerini asla tatmin veya neşeyle doldurmaması gerektiğini söyledim’’ diyor Vonnegut... mutlaka okuyun...

Yazar:  Kurt Vonnegut
Çevirmen : Algan Sezgintüredi
Sayfa Sayısı : 184
Basım Yılı : 2015 (1975 İlk Basım)
Yayınevi : April

Kurt Vonnegut, Batman'deki Joker'in iyi kalpli ikizi gibi. Beyne şerbet dökerken, kalbe kezzap saçıyor! Tüm zamanların en büyük savaş karşıtı romanlarından Mezbaha 5'te, Dresden bombardımanı merkezinde bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz.

Billy Pilgrim beceriksiz bir zaman gezgini; nereye gideceğini kontrol edemiyor ve seyahatleri eğlenceli falan geçmiyor. Hayatının hangi kısmında kendini oynayacağını önceden bilemediğinden, sürekli sahne korkusu çektiğini söylüyor. Billy Pilgrim bir savaş esiri. Güzel ve yaşanabilir bir kentin mahvına tanık oldu. Tanıdığı biri, başkasına ait bir demliği aldığı için vuruldu Dresden'de. Bir diğeri, şahsi düşmanlarını savaştan sonra kiralık katillere öldürteceği tehdidini sahiden savurdu.

Unutmayın: Hepsi yaşandı bunların. Aşağı yukarı. En azından savaş kısımları gerçek.İnsanlığın merkezine yapılan bu zaman yolculuğu, hayatın anlamını arayan fakat bulmaya korkan herkes için benzersiz bir rehber. 

18 Ekim 2015 Pazar

EDUARDO GALEANO - Aynalar

Neredeyse Evrensel Bir Tarih

Urugaylı gazeteci ve yazar Eduardo Galeano bu sene Nisan ayında hayatını kaybetti, onun için Dünyanın Vicdanı Bir Gazeteci deniyor... ben de o vesileyle daha önce hiç okumadığım bu yazardan bir kitap seçtim... Aynalar deneme olarak yazılmış bir insanlık tarihi, milattan önceden başlıyor günümüze kadar geliyor... tarih sahnesinde yerini almış tüm iktidar sahiplerini, büyük emperyalistleri, peygamberleri, din adamlarını, filozofları, yazarları, ressamları, bestecileri, bilim adamlarını, özetle dünyamıza iz bırakmış herkesi, her önemli olayı anlatıyor... daha çok da geniş kitlelerin sömürülmesine yol açan olayları, bunlara sebep olanları ve buna karşı duran nadir insanları konu ediyor... tarihin her bir sayfasını olayların alt metinlerini de deşifre ederek yeniden çeviriyor...

Konular, yaklaşık yarım sayfaya ulaşan küçük bölümlerle anlatılmış, yazar 600 anlatı olduğunu teşekkür bölümünde belirtiyor... bu yazım şekli çok iyi olmuş, rahat okunmasını ve konsantrasyonu korumayı mümkün kılıyor... kitabın sonuna bu çok sayıda olaya/kişiye ulaşmanızı sağlayacak bir dizin koymuşlar ama bazılarında sayfa numaraları tutmuyor sonra yapılacak baskılarda kontrol edilse iyi olur...  yazarın anlatımı mükemmel, müstehzi bir ifadeyle yazıyor ve bu da okumayı çok keyifli kılıyor... tabii bu arada çevirmeni de kutlamak gerek...

Kitaba tek itirazım; neredeyse herkesten bahsederken emperyalistlerin oyununu bozan bir büyük dahiyi, Atatürk'ü hiç anmaması ve yine tarihimizle ilgili olarak ciddi bir yanlış yaparak ‘’emperyalistlerin yalanına’’ ortak olmasına...

Bu deneme, Evrensel Bir Tarih olarak da İnsanlık Trajedyası olarak da değerlendirilebilir ama okumadan geçmemek lazım...

Kitaptan bir alıntı; İnsancıklar (syf 235)

Darwin meleklerin değil, maymunların kuzeni olduğumuz konusunda bizi aydınlattı. Daha sonra Afrika selvasından geldiğimizi ve hiçbir leyleğin bizi Paris’ten falan getirmediğini öğrendik. Ve kısa bir süre önce de genlerimizin, farelerin genleriyle neredeyse birebir aynı olduğunun farkına vardık.
Tanrının şaheserleri mi yoksa Şeytan’ın kötü bir şakası mı olduğumuzu artık bilmiyoruz. Biz, insancıklar:
Her şeyin yok edicisiyiz,
hemcinslerimizin avcısıyız,
atom bombasının, hidrojen bombasının ve insanları öldürürken nesnelere hiç zarar vermediği için bunların arasında en faydalısı olan nötron bombasının yaratıcılarıyız,
makineler icat eden,
icat ettiği makinelerin hizmetinde yaşayan,
içinde yaşadığı evi yiyip bitiren,
kendisine içecek olan suyu ve yiyecek veren toprağı zehirleyen,
kendisini kiralayabilen ya da satabilen ve kendi benzerlerini kiralayabilen ya da satabilen,
zevk için öldürebilen,
işkence eden,
tecavüz eden yegane hayvanlarız.
Ama aynı zamanda da,
gülen,
uyanıkken düş kuran,
ipekböceğinin salyasından ipek yapan,
çöplüğü güzelliğe dönüştüren,
gökkuşağının tanımadığı renkleri keşfeden,
dünyanın seslerine yeni müzikler katan,
ve gerçeklikle hafıza dilsiz olmasın diye
yeni sözcükler yaratan yegane hayvanlarız.

Yazar:  Eduardo Galeano
Çevirmen : Süleyman Doğru
Sayfa Sayısı : 387
Basım Yılı : 2013 (4. Baskı)
Yayınevi : Sel

Eduardo Galeano imzalı bir kitabın kapağını çevirmek üzereyseniz, bilmeniz gereken bir gerçek var: bu kitap alıştığınız kitaplara hiç benzemez. İster öykü, ister deneme, ister anlatı, türü ne olursa olsun, Galeano anlattıkları kadar anlatma biçimini de önemseyen, muhalif bir edebiyatçı.

"İnsanların, özellikle de Latin Amerika halkının mustarip olduğu unutkanlıkla savaşmak için" yazdığını belirten Eduardo Galeano, Chavez, Obama'ya Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabını hediye etmeden önce de çok tanınan, çok okunan bir yazardı. Ama bu olay, onun tüm dünyada çok satanlar listelerine girmesine yol açtı.

Eduardo Galeano'nun son kitabı Aynalar, eski çağlardan günümüze uzanan dünya tarihini kısa öyküler, denemelerle anlatan, şimdiye dek alıştıklarınızdan çok farklı, çok renkli, çok muhalif bir tarih kitabı. Eduardo Galeno Aynalar'la dünyaya bakışınızı değiştirmeyi vaat ediyor.

1 Ekim 2015 Perşembe

HARUKİ MURAKAMİ - Uyku


Murakami’nin 1990 yılında yazdığı, dilimize bu sene çevrilen son kitabı tür olarak ‘’anlatı’’ olarak etiketlenmiş... öncelikle kitap çok ŞIK, pırıl pırıl kuşe kağıda basılmış, illüstrasyonlarla süslenmiş, şömizli(*), lacivert, ekru, lame renklerle çok asil bir havası var... tabii bu kadar şık olunca çok pahalı bir kitap olmuş üstelik sadece 90 sayfa... meramımız okumak ve okutmak ise yayınevinin bunu ayrıca normal bir şekilde de yayımlaması gerekir diye düşünüyorum...  

Tanıtımda da bahsedildiği şekilde birden fazla okunacak ve her sefer başka bir şey bulunacak bir anlatı... bana kadının hayatının rutininden fazlasıyla bunaldığı ve kapana kısıldığı duygusunu verdi... bir kısır döngü içine sıkışıp kalmak gibi... Murakami’nin muhteşem anlatımı da artı olarak bulunuyor... ben tabii ki çok sevdim hatta niye bu kadar kısa diye hayıflandım, diyeceğim tek şey okuyun....

 (*) Bu sıfatı öğrendiğim blogger arkadaşım Eral'e ‘’kitaplarla beslenmek’’ teşekkürlerimle....

Diğer Murakami Yorumlarım için;
Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları
Koşmasaydım Yazamazdım
1Q84

Yazar:  Haruki Murakami  
Çevirmen : Hüseyin Can Erkin
Sayfa Sayısı : 90
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Doğan Kitap
İllüstrasyonlar: Kat Menschik

Haruki Murakami'den tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz, her okumada yeni keşifler vaat eden sarsıcı bir anlatı…

Uyuyamıyorum. Tam on yedi gün oldu. On yedi gündüz ve on yedi gece. Çok uzun bir zaman. Artık uykunun nasıl bir şey olduğunu bile tam olarak anımsayamıyorum…

Gözlerimi kapatmayı denedim. Sonra uyumanın nasıl bir his olduğunu hatırlamaya çalıştım. Fakat orada yalnızca uykuya yer olmayan zifiri bir karanlık vardı. Bu, zihnimde ölümü çağrıştırdı. Ölecek miyim acaba, diye geçirdim İçimden. Eğer bu şekilde ölüp gidersem, benim yaşamımın anlamı ne olacak?

Uykuları çalınmış bir kadının öyküsü… 

JOHN BOYNE - ROMANOV'LARIN SON EVİ

Bu kitabı alalı çok oluyor ama okumak pek içimden gelmiyordu, kötü çıkacak diye düşünüyordum açıkçası... neyse bu sefer korktuğuma uğramadım, romanı çok beğendim... J. Boyne 1971 doğumlu İrlandalı bir yazar ve bu kitapta iyi iş çıkarmış, çeviride güzeldi dolayısıyla çok memnun kaldım...

Hikaye ana hattıyla iki kısıma ayrılmış; birinde fakir bir köylü çocuğu olan Georgi’nin 16 yaşında Romanov Hanedanın emrine girmesiyle hayal bile edemeyeceği bir yaşantıya kavuşmasını anlatıyor, arada fakir çocukluk günlerine de değiniyor... diğerinde ise Georgi ve karısının Londra ve Paris’teki göçmen hayatını okuyoruz... fakat bu iki konu küçük bölümler halinde birbirini takip eder şeklinde yazılmış, yani bir anda St. Petersburg’dayız oradan Londra’ya geçiyoruz ve bu şekilde devam ediyor... Rusya bölümleri 1908’den başlayıp, 1918’e kadar devam ediyor, Londra ve Paris bölümleri ise 1981’le başlayıp, 1919’a kadar geriye doğru ilerliyor ve kitap bittiğinde aynı tarihte buluşuyor...

Rusya'da geçen kısım; üzerine filmler yapılan, kitaplar yazılan son Çar ve ailesinin trajik hikayesi hakkında, çok fazla spekülasyon yapılan Grandüşes Anastasya konusu da var, Rasputin’de... devrime ve getirdiklerine de değiniyor ama genelde Romanov’ların öyküsünden pek ayrılmıyor... bu bölümler romantik, masal tadında ve Çar ve ailesinin lehinde gibi anlatılmış daha çok, bana mantıksız gelen birkaç durumda vardı ama ihmal edilebilir... diğer tarafta ise oldukça uzun bir hayatı paylaşan karı kocanın mücadelelerle dolu hayatını görüyoruz ki benim en çok bu bölümler hoşuma gitti... Georgi hem kendini hemde karısı Zoya’yı anlatıyor uzun uzun...

Sonuç olarak çok güzel, ilgi çekici, akıcı, hem romantik, hem trajik bir hikaye okuyun derim... 

Yazar:  John Boyne  
Çevirmen : Özlem Yüksel
Sayfa Sayısı : 440
Basım Yılı : 2010
Yayınevi : Doğan Kitap

Rusya, 1915: Arkadaşının Romanov hanedanının önemli bir üyesine yapacağı suikastı canı pahasına önleyen genç Georgi, ödül olarak Çar II. Nikolay’ın tek oğlu Aleksey’in özel muhafızlığına getirilir.

Londra, 1981: Georgi, ölüm döşeğindeki karısı Zoya’nın başucunda otururken, birlikte geçirdikleri koca ömrün bütün dönüm noktalarını bir bir hatırlar: Bir felaketle damgalanmış evlilikleri, sevdiklerinin ölümleri ve asla unutulamayacak sürgün günleri.

Romanov’ların Son Evi, yoksul bir kulübeden koparılıp, çökmekte olan bir imparatorluğun kalbine gönderilen bir delikanlının öyküsünü anlatıyor.

Başını sallayıp koluma girdi, koğuştan çıkarken, “Eve mi gidiyoruz?” diye sordu. Ev. Bir tuhaf kelime daha. Neredeydi bu ev? Burada Londra’da değildi. Paris’te de değildi. Ev yüzlerce kilometre uzakta, asla dönemeyeceğimiz bir yerdeydi. Evet diyerek ona yalan söylemeyecektim.