26 Aralık 2015 Cumartesi

STEFAN ZWEIG - BİR KÜÇÜK HAYALPEREST ''Verlaine''

Aslında şiire hiç merakım yok dolayısıyla Paul Verlaine’nin (1844-1896) biyografisini okumak gibi bir hedefim de yoktu... bu kitabı da Zweig ve biyografilerini çok sevdiğim için aldım, Verlaine’de bazı klasik eserlerde rastlıyordum, bu vesileyle nasıl biri olduğunu da öğrenirim diye düşündüm...  başlarken belirteyim okuduğum diğer Zweig biyografilerine hiç benzemiyor, çok karmaşık, çok kapalı yazılmış, bölük pörçük bir anlatımı var, sanki daldan dala atlıyor, acaba eserin orjinali de bu kadar kısa bir metin miydi? yoksa bir kısmı mı çevrildi bilemedim... dolayısıyla okuması güç biraz... ayrıca şairin hayatı da çok çalkantılı ve trajik bu açıdan da okurken kasvet basıyor... sonuçta özellikle Verlaine'e meraklı iseniz deneyebilirsiniz...

(....) Verlaine’de her zaman bir çatlak bulunur. Bazen sadece özlemin peşinden koşan bir yolcu, bazen rahip, bazen de sokak çocuğudur. Katolikliğin en güzel dini şiirlerini yazmıştır ama aynı zamanda sapıkça ve açık saçık şiirleriyle de pornografi işlerinin tacını almıştır. Kanın akışı gibi kendisi de bedensel fonksiyonlarının saf bir dışavurumuydu. Bir diğer deyişle, şair olarak son derece ilkel, son derece karmaşık ve bir insan olarak da güvenilmezdi. (syf 23)

Verlaine, asla gergin bir yaydan sonsuzluğa fırlatılacak bir ok gibi kendini bırakmaya hazır olmamıştır. Verlaine sadece rüzgar estikçe çalan bir arp, esen rüzgarların sesi ve müziğidir. Hiç direnmeden kendini bütün tehlikelerin kollarına atmıştır: kadınlar, din, içki ve edebiyat. Bütün bunlar onun üstünde bir baskı oluşturmuş ve onu paramparça etmiştir.  (syf 11)

Yazar:  Stefan Zweig  
Çevirmen : Burcu Yalçınkaya
Sayfa Sayısı : 71
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Zeplin

Verlaine, duyulara tatlılık ve harikulade bir huzur veren ama bizi asil, güçlü, cesur ve mütevazı yapmayan nadide bir çiçek gibi harika, güzel ve fuzulidir.

"Çapkın Törenler", "Sözsüz Romanlar", "Tatlı Şarkılar", "Zühal Şiirleri" isimli kitaplarıyla tanınan, şiirimizi de derinden etkilemiş, Fransız şiirinin ölümsüz ozanı Verlaine, bu defa da bir diğer büyük usta Zweig'ın kaleminde yeniden hayat buluyor. Zweig, ölümsüz bir ozanın en karanlık, en saklı yanlarını, zaaflarını, düşlerini, çaresizliklerini âdeta şiirsel bir dille anlatırken; bir insanı anlamanın ve anlatmanın zorlu güzelliğini de ortaya koyuyor.

23 Aralık 2015 Çarşamba

MERT OFLUOĞLU - ters düz

Genç blogger arkadaşlarımızdan Mert Ofluoğlu’nun ilk romanı bu... blogunda yazdığı öyküleri de beğendiğim Mert’in kasım ayında çıkan romanını bu sene bitmeden okuduğuma memnunum... 20 yaşında biri için başarılı bir ilk roman olmuş, severek okudum... bir yandan bir aile dramı, bir yandan polisiye bir hikaye, bir yandan da Karadeniz'de elimizde az sayıda kalan cennet gibi bir köy yaşamını anlatıyor... sonunda ne olacak acaba diye merakla sayfaları çevirdiğim bu sürükleyici hikayeyi okuyun derim...

Mert’in de yolu açık olsun, daha nice nice kitaplara...

Yazar:  Mert Ofluoğlu
Sayfa Sayısı : 267
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Altın Bilek

Trabzon'un Bozbalık Köyü'nde doğan Ece Duman'ın çocukluğu, annesi onu doğururken öldüğü ve babası başka bir kadınla evlendiği için çok kötü geçmiştir. Ece on yaşına geldiğinde, üvey annesinin hamile olduğunu öğrenir ve İstanbul'daki teyzesinin yanına taşınır. Şimdi yirmi sekiz yaşında, yakında yeni kitabını çıkaracak olan tanınmış bir yazardır. Eski hayatını tamamen geride bırakmayı başarmıştır ve hiçbir şeyin bunu bozmasına izin vermez. Ta ki, yıllardan beri hiç iletişim kurmadığı babasının kaybolduğunu öğrenene dek. Artık herkesten, kendisinden bile sakladığı geçmişiyle yüzleşmek zorundadır. 

Ece, on sekiz yıl sonra Bozbalık'a geri döner. Köyde hiçbir şeyin bıraktığı gibi kalmadığını, her şeyin zaman içinde değişmiş olduğunu görür. O zamana dek varlıklarından bile haberdar olmadığı üvey kardeşleriyle tanışır. Kendini bir anda karmaşık bir ilişkiler ağının, karanlıkta gizlenen sırların, baş etmesi zor bir aşk ikileminin içinde bulur. Ve karşılaştığı her imkânsızlığa rağmen, babasına ne olduğunu bulmaya kararlıdır. Ucunda ölüm bile olsa…

Genç yazar Mert Ofluoğlu, Bozbalık Serisi'nin ilk kitabı olan Ters Düz'de, okurlarını sırlarla örülü Bozbalık Köyü'ne davet ediyor. Aşk, gizem ve beklenmedik bir ihanet. Bu köyden çıkış yok! 

21 Aralık 2015 Pazartesi

ODAK YAZAR SÖYLEŞİLERİ - NERMİN YILDIRIM



18 Aralık’ta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin düzenlediği Odak Yazar Söyleşisine katıldık... Konuk yazar Nermin Yıldırım’dı...

Söyleşiyi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü düzenliyor, öğrencilerin katılımı çok iyiydi, kalabalık, heyecanlı ve enerjiktiler... Moderatör olan öğrenci yazarın 4 kitabını da okumuş, çok iyi hazırlanmıştı, soruları detaylı ve çok başarılıydı... sadece kitapların birinde kaptırıp romanın sonunu söyledi, insan kendi okuyunca herkes okumuş gibi düşünebiliyor bazen... e o kadar kusur da olur deyip keyifle izledik...

Nermin Yıldırım zaten çok sevdiğim bir yazar kendisini görünce bu duygum iyice pekişti... Çok genç, çok düzgün, çok cana yakın ve mütevazi biri... yazarın kitaplarında sürekli olarak ele alınan bir unutma-hatırlama meselesi var moderatör bunu sordu, Yıldırım hafızasının pek iyi olmadığından ve toplum olarak da unutmaya yönlendirildiğimizden bahsetti... bir de insanlar, geçmişte, bugünde ve gelecekte yaşayanlar diye üçe ayrılır dedi... gelecekte yaşayanlar sürekli planlar yapar, bugünde yaşayanlar çocuklar ve delilerdir -ki kendisi de en çok bu grupta yer almayı istiyormuş- ama ben geçmişte yaşayanlardanım hep geriye dönüp neden oldu diye sorar araştırırım bu da kitaplarıma yansıyor dedi... kendini bildi bileli şiirler, öyküler yazıyormuş... hatta küçükken yazdığı öykülerini amcası daktilo edip, fotokopi ile çoğaltıp, kartondan kapak yapıp kitap haline getirmiş, bir arkadaşımın doğum günü olsa da hediye götürsem diye beklediğini anlattı... sonradan kitaplarım basıldı ama hiçbiri amcamın hazırladığı kadar beni etkilemedi dedi... romanlarını 7 defa yazıyormuş, kurgum çok değişmiyor ama istediğim dile ulaşmak için bu kadar çok yazıyorum dedi...

Mutluluk üzerine konuşuldu, herkesin mutluluğa çok takıldığını, sosyal medyada ve benzer platformlarda  herkesin çok mutlu gibi gözüktüğünü, insanlarında çaresizce mutlu olmaya çalıştığını ama hayatın öyle olmadığını, bunun çok tehlikeli bir konu olduğunu söyledi... Kitaplarımda kadın karakterler ağırlıktadır, bunu yazmayı seviyorum dedi... En sevdiği yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’mış... öğrencilerden biri nasıl yazdığını sordu, oturup yazıyorum öyle bana ilham gibi herhangi bir şey gelmiyor, bir programım var ona uyarak yazıyorum aslında sıkıcı bir iş ama ben yazmayı çok sevdiğim için hayatımdan memnunum diye belirtti... hepimiz romanlarına dair sorular sorduk, o esprili bir şekilde cevapladı...  keyifli bir sohbet oldu, süpriz olarak izleyiciler arasında Seray Şahiner ve Hikmet Hükümenoğlu’da vardı onlarda soru sorup, görüşlerini belirttiler... Seray Şahiner’i de çok severim bilseydim onun kitabını da yanıma alıp imzalatırdım diye söylendim... iki saat nasıl geçti anlamadık, kitaplarımızı imzalattık ve ayrıldık...

Velhasıl çok memnun kaldık... 19 Şubat 2016’da Mahir Ünsal Eriş var ona da gitmeyi planlıyoruz, ilgilenenlere duyururum...

NINA GEORGE - Lavanta Odası

Bu kitabı hafif kitaplar kategorisinden aldım, dikkatimi çeken şey ise ‘’Edebiyat Eczanesi’’ oldu... hikayedeki Jean, kitapçısına gelen insanların ruh durumlarını anlayarak onlara uygun kitabı belirliyor, bazen hediye ediyor, hatta almak istedikleri kitabı satmakta direniyor, bir şekilde onları tavsiye ettiği kitabı almaya zorluyor... sonunda kitabı alanlarda çok memnun kalıyorlar...  okuyup bitirdikten sonra başta saptadığım kategorinin romana bir miktar haksızlık olduğunu da itiraf ediyorum... yazarın ismine bakınca Amerikalı diye düşünmüştüm ama 1973 doğumlu, 26 tane kitabı olduğu için ödüle layık görülen Alman bir gazeteci yazarmış... böylece hiçbir şeyi tutturamamış olarak bu tanıtımı yazıyorum...  

Jean bir mavnayı alıp restore etmiş, Paris'te Seine nehri kıyısına bağlamış ve kitapçı haline getirmiş... bayağı büyük bir tekne, içinde çok sayıda kitabın yanısıra piyano bile var... aynı zamanda tekne olarak da kullanılabilir durumda... inanılmaz buldum, gözümde canlandı ve  ben hikayenin bu bölümüne takıldım kaldım... ama romanda aşk, aşk acısı, ölüm, ayrılık, aldatma, arkadaşlık, dostluk, evlilik velhasıl hayata dair her şey var... tabii kitaplar ve yazarlar da var, hatta romanın sonunda her derde deva olacak kitap reçeteleri ve Fransa’nın Provence Bölgesi’ne ait ayrıntılı yemek tarifleri bile var... bu kitapçı tekneyle Paris’ten başlayıp, Akdeniz’de Sanary sur mer’e kadar süren, harika bir Seine nehri yolculuğu hikayesi de var... Jean'a eşlik eden, 24 yaşında yazdığı ilk kitabı çok satanlar listesine girmiş genç yazar Max'in hikayesi de ayrı güzel...YANİ yok yok...

Ben pek beğenmediysem de yazarın en sevdiği kitaplardan biri Muriel Barbery’nin Kirpinin Zarafeti romanı, ondan birkaç yerde bahsediyor hatta Jean’ın Paris’te oturduğu apartman ile Kirpinin Zarafeti’ndeki apartman ve ahalisi neredeyse birebir aynı, N. George fazlasıyla etkilenmiş görünüyor...  romanın çok çarpıcı cümleleri var bir sürü renkli etiket yapıştırdım ama bazı bölümlerinde de epeyce sıkıldığım oldu... bu kadar bol konulu ve güzel hikayeleri olan romanda buna pek anlam veremedim... sanırım bir miktar daha editoryal ayıklama yapılabilirdi...

Sonuçta hoşça vakit geçirilebilecek bir roman deneyebilirsiniz...

Yazar:  Nina George  
Çevirmen : Regaip Minareci
Sayfa Sayısı : 360
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Pegasus

Hayatı yaşamaya değer kılan şey, özünde var olan güzelliktir ve acılar da bunun ayrılmaz bir parçasıdır…

Parisli kitapçı Jean Perdu hangi kitabın hangi acıyı çeken ruha iyi geleceğini anlama yeteneğine sahiptir. Bu nedenle "Edebiyat Eczanesi" adını verdiği kitap gemisinden ziyaretçileri hiç eksik olmaz. Ancak ne yazık ki kendi yaralarını kitaplarla saramamaktadır. Aradan yirmi bir yıl geçmiş olmasına rağmen, bir gece yarısı arkasında yalnızca bir mektup bırakarak ortadan kaybolan güzel sevgilisi Manon'u hâlâ özlemektedir. Fakat Perdu o mektubu okumaya hiçbir zaman cesaret edememiştir.

Beklenmedik bir şekilde hayatına giren bir yabancı, Perdu'nün yirmi yıllık uykusundan uyanarak gemisinin halatlarını çözmesine ve Fransa'nın güneyine, lavanta kokulu Provence'a doğru yola çıkmasına neden olur. Bu yolculukta ona son anda katılan genç bir yazar ve aşk acısı çeken Napolili bir aşçı eşlik edecektir. Perdu, Provence'a varınca kayıp aşkının hikâyesinin peşine düşerek geçmişinin gölgeleriyle savaşmaya başlayacak, mateme ve acılarına veda edip yeni bir aşka yelken açabilmesi için tırmanması gereken basamakları keşfedecektir. Hikâyelerin insanların hayatını değiştirebileceğine inanan herkes bu kitabı okumalı…

17 Aralık 2015 Perşembe

MARCEL PROUST - Üst Kat Komşusuna Mektuplar

Marcel Proust’un ‘’Kayıp Zamanın İzinde’’ isimli 7 kitaplık dev romanının, dünya edebiyatındaki en önemli eserlerden sayıldığını bilmeyen yoktur sanırım... benim için ise hem çok okumak isteyip hem de epeyce ürktüğüm bir eser... dolayısıyla yazarın kendi yazdığı mektupların bu derlemesini görünce hemen okumak istedim hem bir yerden başlamış olacaktım, hem de belki Kayıp Zamanı okumak için itici güç olur diye düşündüm...

İkinci nokta mektupları kaybettiğimize çok üzülüyorum, büyük bir yazarın yazdığı mektupları okumak çok hoş olacaktı...

Üçüncü nokta Proust’un pek fazla tanımadığı bir hanıma yazdığı 23 mektup çok ilgimi çekti, ayrıca bir üst katına posta yoluyla gönderilmişti... ilginç, gizemli ve romantik (mektupların niteliği öyle değil davranış olarak romantik) buldum... bir yazar bile olsa tanımadığı, neredeyse hiç görüşmediği bir kadına insan ne yazabilir ki?

Çok kısa bir kitap, 80 sayfa olması araya fotoğraflar ve mektupların el yazısı ile yazılmış kopyalarının da konulmasından kaynaklanıyor... yalnızca Proust’un mektupları var hanımefendinin ona yazdığı cevaplar kaybolmuş... yazar mektuplarına tarih atmıyormuş derleyenler mektupların içinde yazılanlardan ipuçları bularak bir sıralama yapmışlar, 1908-1916 tarihleri arasında yazılmış gibi görünüyorlar...

Sonuca gelirsem ne mektuplar, ne de Marcel Proust kafamda yarattığım imaja uymadı, şaşırtıcı oldu, dolayısıyla birinci paragrafta yazdığım itici güce ulaşamadım... söyleyebileceğim tek şey kitabın çok değişik olduğu...

Yazar:  Marcel Proust  
Çevirmen : Elif Gökteke
Sayfa Sayısı : 80
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : YKY

Gerçek bir kısa roman olan bu yapıt bir sürpriz üstüne kurulu: Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir hanıma yazılmış yirmi üç mektubun (üç mektup da kocasına) keşfi üstüne. Marcel Proust'un Haussmann bulvarı 102 numaralı evin üçüncü katında oturan komşusu olduğunu öğrendiğimiz Madam Williams'a yazılmış mektuplar. Kadının Amerikalı dişçi kocası Charles D. Williams'ın muayenehanesi asmakatın üstünde ikinci katta, yani zavallı Marcel'in tepesinde. Dolayısıyla gürültü fobisi olan Marcel epeyce dram yaşıyor.

Mektuplarda nelerden söz ediliyor? Öncelikle, uyku ve çalışma saatleri sırasında Proust'a işkence eden gürültüden, üst kattaki tadilattan. "Sabahki gürültü su tesisatından mı geliyor diye soruşturmamı istediğinizde ihtiyatlı davranarak ne iyi etmişim. Şu çekiçlerin yanında o gürültü neymiş ki? Verlaine'in 'sırf kendini size beğendirmek için ağlayan' bir şarkıdan söz ederken dediği gibi 'yosunların üstünde suyun ürpertisi'." Proust gerçekten de her saptamasını, yazıya bir kat daha sanat katan mizahi bir karşılaştırmanın içine oturtuyor. Çünkü her şey gürültü yapıyor, ünlü bir tenor gibi şarkı söyleyen boyacılar bile: "Genellikle bir boyacı, hele bina içindeyse, Giotto'nun sanatının yanısıra Reszké'nin sanatını da icra etmesi gerektiğini sanır. Sizinkisi elektrikçi çekiç sallarken susuyor. Umarım döndüğünüzde Sistine fresklerinden daha aşağısıyla karşılaşmazsınız..." 

14 Aralık 2015 Pazartesi

NEIL GAIMAN - Yokyer

Herhalde Gaiman okumayan bir tek ben kalmıştım, nihayet okudum... roman çok güzeldi, yazar tüm övgüleri fazlasıyla hak ediyor... epeydir fantastik edebiyat da okumuyordum bu açıdan da çok iyi oldu özlemişim, neredeyse elimden bırakamadan bitirdim...

Kitap, çoğunlukla Londra metro hattında geçiyor, bazı durakları yıllar öncesinden hatırlıyorum, benim için hoş bir nostalji oldu...  

Richard, iyi kalpli sevimli genç bir adam, menkul kıymetler uzmanı olarak çalışıyor sıradan bir hayatı var... bir gün genç bir kıza (Door) yardım ediyor ve ondan sonra bildiği hayatı silinmeye başlıyor, bir çeşit görünmez oluyor, işine gittiğinde kimse onu tanımıyor, evine döndüğünde başkasına kiralandığını görüyor, sanki hiç yaşamamış gibi ortadan yok oluyor... bunu düzeltmek için Door’un dünyasına gitmeye karar veriyor ve bir evsiz vasıtasıyla şehrin altında metro kanallarında sürüp giden başka bir gerçekliğe/Aşağı Londra’ya geçiş yapıp Door’u aramaya koyuluyor, çeşitli fantastik öğeler ona yardımcı oluyor ve olaylar peşi sıra yaşanıyor...

Metro hattında, karanlıkta, dar, pis kanallarda geçen kitaplar ben de klostrofobi yaratıyor ve okuduğumu sevsem de bu boğucu hisden kurtulamıyorum... daha önce okuduğum ‘’Dmitry Glukhovsky'nin Metro 2033’’ adlı kitabı öyleydi mesela, Moskova metrosunda geçen fantastik bir kurguydu o da ve roman iyi olmasına rağmen bittiğinde kurtuldum diye derin bir nefes almıştım... ama Yokyer öyle değildi, yazar ortamı çok iyi betimliyordu yerin altında, pis, berbat bir ortam ama nasıl yapıyorsa nefessiz kalma hissi olmadı bu sefer, merakla peşlerinden gittim... çok akıcı ve güzel bir hikayeydi... 

Ben yazarın ‘’Amerikan Tanrıları’’ romanından (ciltli yeni baskısı çıktı geçen ay) devam edeceğim size de bu kitabı ve Neil Gaiman’ı öneririm mutlaka okuyun...   

Yazar:  Neil Gaiman  
Çevirmen : Evrim Öncül
Sayfa Sayısı : 376
Basım Yılı : 2014 (3. Baskı)
Yayınevi : İthaki

Genç ve iyi kalpli Richard Mayhew'un sıradan hayatı, bir kaldırımda karşısına çıkan yaralı genç kızın hayatını kurtarmasıyla sonsuza dek değişir. Bu iyilik Richard'ı var olduğunu hayal bile etmediği bir dünyayla –şehrin altındaki terk edilmiş Metro istasyonları ve kanalizasyonlarda gelişmiş karanlık bir yaşamla– tanıştırır. O artık, yarıklardan düşen insanların yaşadığı Aşağıtaraf'ın bir parçasıdır... ve eğer bildiği dünyaya dönmek istiyorsa, gölgelerin ve karanlığın, canavarların ve azizlerin, katillerin ve meleklerin şehrinde yaşamayı öğrenmek zorundadır...

Gaiman, basitçe söylemek gerekirse, hikâyelerin hazine evi gibi ve biz de ona sahip olduğumuz için şanslıyız...
Stephen King

12 Aralık 2015 Cumartesi

SEZGİN KAYMAZ - SON ŞURA

Sevinç Kuşları-3


Sevinç Kuşları serisinin son kitabını da okumuş bulunuyorum... bu roman da serinin tamamı gibi çok keyifliydi... yüzümde sürekli bir gülümsemeyle, zaman zaman da kahkahalarla okudum... aradan yirmi yıl geçmiş tüm kahramanlarımız yaşlanmış, ama yeteneklerinden bir şey kaybetmemişler... doktorum Veyselim yine akla zarar ameliyatlar yapıyor, inanılmaz güzeldi...

Aslında bu üç kitabın her birinde aynı sahne tekrar ediyor... nev-i şahsına münhasır bir sürü karakter bir araya toplanmış, mafyanın iyileri (bu nasıl bir ifade olduysa artık), kötü mafyayı tepeliyor, doktorumuz Veysel acayip teknikler yaratarak her derde deva oluyor... bizler de nefes almadan okumaya devam ediyoruz... velhasıl üç tane daha olsa okurdum öyle söyleyeyim... Siz de bu seriyi kaçırmayın okuyun...

Birçok kişi gibi benim de tek itirazım, son kitabın başka yayınevinden çıkması nedeniyle hem stil olarak hem de büyüklük olarak diğerlerinden farklı olması ve kitaplığa bunlar nasıl yerleşecek diye kara kara düşünmem oldu...

Serinin diğer kitapları için bakınız...

Yazar:  Sezgin Kaymaz
Sayfa Sayısı : 544
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : April

Şenlik başlıyor, kıyamet kopuyor, sevinç kuşları en yükseğe havalanıyor!

Opera, Çankaya Karakolu, Kumrular...
Yeraltının tekinsizleri, yerüstünün kırıkları, manyak doktorları, garibanları, haydutları, iyi polisleri, kötü polisleri, iyi kötü polisleri, eli maşalı aklı karışıkları...

Yangın, hesaplaşma, hile hurda, çek senet, heyecan, neşe, acı mizah, olmadık aşk, hep aşk, ille de aşk.
Sezgin Kaymaz Sevinç Kuşları serisinin üçüncü romanı Son Şûrâ'da okurun tiryakisi olduğu kahramanların iplerini çözüyor; yerde gökte yıldız, kitapta kütükte kanun bırakmıyor.
İyiyle kötünün, umutla düşüşün sınırlarında kurduğu dili ve lezzetli üslubuyla Sezgin Kaymaz eski ve yeni okurlarının karşısında. Edebiyat karnavalına hazırlanın.
Deccal'ı tanımayanlara bir uyarı: Romanın içinde kırık bir jilet saklı!

9 Aralık 2015 Çarşamba

ALESSANDRO BARICCO - EMMAUS

Baricco sevdiğim bir yazar, daha önce ‘’İpek’’ ve ‘’Bindokuzyüz’’ isimli kitaplarını okumuştum... bu romanı da her zaman alışveriş yaptığım kitapçıda yazar üzerine sohbet ederken hediye ettiler... 

17-18 yaşlarındaki dört delikanlının hayatını anlatıyor, katolik bir okulda okuyorlar, kilise korosunda çalışıyorlar, yaşlıların bulunduğu bir hastahanede gönüllü hastabakıcılık yapıyorlar, ailelerine düşkün, hayatlarını doğru düzgün tutmaya çalışan, üstlerinde dinin etkisi belirgin gençler bunlar... ama hayatın kendi planı var ve hepsinin yaşamı bir yana savruluyor... gençlik, cinsellik, din, yapılan hatalar/başa gelen cezalar ve en nihayetinde ölüm konusunda çok başarılı bir hikaye anlatılıyor...

Yazarın olağanüstü bir üslubu var bu tüm kitaplarında ortaya çıkıyor... yüz sayfalık bir hikaye anlatıyor ama o kadar yoğun ki her şey sanki çok daha kalın bir kitap okumuş gibi hissediyorsunuz bitirdiğinizde... hikayeyi bir miktar üzücü bulduysam da okuduğuma çok memnunum, size de öneririm...


Yazar:  Alessandro Baricco  
Çevirmen : Şemsa Gezgin
Sayfa Sayısı : 128
Basım Yılı : 2011 (2. Baskı)
Yayınevi : Can

1980’li yıllar. İtalya’da küçük bir kent. Aldıkları Katolik eğitim nedeniyle katı kurallarla büyütülen dört İtalyan genci...

Baricco, benzersiz üslubuyla, bu gençlerin kendi dünyalarının dışında akıp giden yaşama duydukları özlemi ve zamanı geldiğinde, önlenemez bir arzuyla hapsoldukları sınırları aşarak farklı maceralara sürüklenişlerini anlatıyor. 

Emmaus, zaman, mekân ve cinsiyet gözetmeksizin, insanın mutluluk arayışına dair meselesi olan herkesi cezbedecek bir metin. Karşılarına çıkan sonsuzlukta yollarını bulmaya çalışan gençlere dair bir cesaret öyküsü...