28 Aralık 2016 Çarşamba

ROMAIN ROLLAND - Tolstoy'un Yaşamı

Stefan Zweig’in otobiyografisinde Fransız yazar Romain Rolland’a (1866-1944) rastladım, adını hiç duymamıştım ama Zweig o kadar iyi bahsediyordu ki bir eserini okumak istedim... ancak en önemli eseri ‘’Jean Christophe’’nin baskısı bulunmuyor, kitapçıda yalnızca bu kitap vardı; Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910), üstelik Tahsin Yücel çevirisiyle daha ne olsun...

Bu bir biyografi değil,  Tolstoy’un eserleri ve felsefesi üzerine bir inceleme... hemen hemen her eserinin üzerinden geçiyor, tek tek mektuplarından, hikayelerinden, Çocukluk, Delikanlılık öykülerinden, Günlük’ünden, İtiraflar’ından, Savaş ve Barış/ Anna Karanina ve tüm büyük eserlerinden, yarım bıraktığı çalışmalarından ve ölümünden sonra basılanlardan uzun uzun bahsediyor... bunu yaparken yazarın o sırada ne düşündüğü, ne yaptığı, eserlerindeki hangi karakterin kendisi olduğu ve onun ağzından söylediklerinin yaşamının o bölümüne ne kadar uyduğunu belirtiyor...

Bu eserde belli bir kronolojik sıra izleniyorsa da bazen içiçe geçebiliyor, fikirler, inançlar, eserler havada uçuşuyor, dolayısıyla zaman zaman karmaşık olabiliyordu... Tolstoy’un ‘’Gerçek’’, ‘’Sanat’’, ‘’Aşk’’, ‘’Tanrı-İnanç-Din’’ ve ‘’Halk-Devrim’’ kavramlarına ilişkin düşünceleri, bunlar arasında savruluşu, özellikle din konusunda karısı ve ailesiyle ters düşmesi iyi anlatılıyordu... çok şey düşünen, hisseden, bazen bir söylediği, bir söylediğiyle tutmayan bir büyük sanatçı portresini çok güzel çizmişti, gözünüzde rahatlıkla canlandırabiliyorsunuz... diğer yazarlar özellikle Shakespeare, Goethe, Rousseau, besteciler özellikle Beethoven üzerine düşüncelerine de yer veriyordu...

Ben Tolstoy'dan yalnızca Savaş ve Barış, Anna Karanina ve Diriliş'i okudum, bu eserlerin anlatıldığı bölümleri daha iyi takip edebildim, açıkçası ne kadar çok eserini biliyorsanız bu kitabı o kadar çok seviyorsunuz... 

Sonuç olarak kapsamlı ve biraz akademik çalışma havasında bir eserdi, herkes okusun demek iddialı olabilir ama Tolstoy ilgi alanınıza giriyorsa okuyun, edebiyat alanında çalışıyorsanız mutlaka okuyun...

Sanırım bu yılın son yazısı, çok acı bir yıl oldu, pek umutlu olmasam da yeni gelen daha iyi olsun diyelim, Herkese Mutlu Yıllar... 

Yazar: Romain Rolland
Çevirmen : Tahsin Yücel
Sayfa Sayısı : 150
Basım Yılı : 2015 (2. Baskı) 1995 (1. Baskı)
Yayınevi : YKY

Tolstoy'un Yaşamı, yazara büyük hayranlık duyan ve onun yazın yaşamını dönemlere ayırma gereği duymadan bütünü ile seven birinden, büyük romancı Romain Rolland'dan ona bir selam. Tolstoy, her dönemde olduğu gibi, on dokuzuncu yüzyıl sonrasında da herkesi eserleriyle birleştiriyor çünkü. Her kesimden insan onun evrenselliğinde birleşiyor, onda kendini buluyor. Romain Rolland, Lev Nikolayeviç'in yaşamını anlatırken, ona yönelik iddiaları da ele alıyor: Tolstoy başkalarının fikirlerinden etkilendi mi, kriz öncesi ve sonrası diye iki kategoride değerlendirilebilir mi?.. 

Tolstoy düşüncenin ayrıcalıklı kişilerine seslenmez, sıradan kişilere, iyi niyetli insanlara seslenir. Bizim bilincimizdir. Bizim, biz orta halli insanların, düşündüğümüzü, kendi içimizde okumaktan korktuğumuzu söyler. Gururla dolup taşan bir önder değildir bizim için, insanlığın yukarısında, sanatlarının ve arılıklarının tahtında oturan, mağrur dehalardan değildir. Tolstoy -mektuplarında da kendini bu en güzel, en tatlı adla adlandırmaktan hoşlanırdı- bizim "kardeşimiz"dir.

24 Aralık 2016 Cumartesi

CARL-JOHAN VALLGREN - DENİZADAMI


Vallgren’den 2012’de Bir Garip Aşk Öyküsü’nü okumuş ve çok sevmiştim, Denizadamı’nı da çıkar çıkmaz okumak istedim ama o iki çocuğun (Nella ve Robert) canımı acıtacağını düşündüğüm için bugüne kadar kaldı... ve öyle de oldu çocukların hali içime oturdu ama roman çok güzel, okuduğuma değdi...

Yazar her iki romanında da gerçek bir hikaye içine fantastik/olağanüstü bir yaratık (ilk romanda insanların düşüncelerini okuyan Quasimodo benzeri biri, bu kitapta da denizkızlarının erkek versiyonu) ekliyor ve hikayeyi öyle mükemmel kurguluyor ki bu olağanüstü figürler size çok normalmiş gibi geliyor...

Bu romanda; suçlu bir baba ve alkolik bir annesi olan Nella, ebeveynlerinin sorumsuzlukları yüzünden çok çok küçük yaşlarından itibaren gözleri çok bozuk ve okuma güçlüğü olan küçük erkek kardeşine bakmak, evi çekip çevirmek, ayrıca da okuldaki zorba çocuklardan hem kendini hem de kardeşini korumak zorundadır... zar zor kendi hayatlarını idame ettirebilirken hikayeye bir de denizadamı dahil olur ve olaylar devam eder...

Hayat mücadelesi içindeki çocuklarının hikayesi mükemmel anlatılmıştı çok beğendim... zaten kuzey edebiyatını seviyorum, Vallgren’de çok başarılı bir örnek... sanki bende ilk romanın yeri daha ayrı ama her iki kitabı da hararetle öneririm...

Yazar: Carl-Johan Vallgren
Çevirmen : Ali Arda
Sayfa Sayısı : 232
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Metis

Günümüz İsveç edebiyatının önde gelen isimlerinden Carl-Johan Vallgren'in daha önce August Strindberg ödüllü Bir Garip Aşk Öyküsü adlı romanına yer vermiştik Metis Edebiyat'ta. İsveç'in batı kıyısında küçük bir kasabada geçen Denizadamı, anne babalarının ihmal ettiği, yaşıtlarının hırpaladığı, toplumun görmezden geldiği Nella ve kardeşi Robert'in çıkış arayışını anlatıyor. Kardeş sevgisini ve ihaneti, elle tutulur olanın ötesindeki duyguları ele alan bu sert ama güzel romanda Vallgren yine günlük olan ile olağanüstüyü büyülü bir dille buluşturuyor.

21 Aralık 2016 Çarşamba

STEFAN ZWEIG - DÜNÜN DÜNYASI


BİR AVRUPALININ ANILARI

Son okuduğum kitaplarda aradığımı bulamamışsam arkasından bir Zweig kitabı okumak gelenek oldu ve bu sefer yazarın otobiyografisini seçtim... Dünün Dünyası ben de öyle bir ruhsal yoğunluk oluşturdu, bugün bu ülkede yaşadıklarımızı Zweig’in 20.yüzyılda yaşadıklarına o kadar çok benzettim ki nasıl anlatsam nereden başlasam bilemiyorum ama şu net: elinizdeki tüm kitapları bırakın önce bu otobiyografiyi okuyun...

Stefan Zweig (1881- 1942) altmış yıllık ömrüne sığan iki dünya savaşı sonucu gadre uğramış, edebiyata, sanata, kültüre hayatını vakfetmiş, hümanist bir entelektüel... ve bu  kitap otobiyografisi ama kendinden çok çok az bahsediyor hatta bundan biraz utanıyor gibi ‘’Hiçbir zaman şahsımı, yaşam öykümü başkalarına anlatmayı arzu edecek kadar önemsemedim. Kendimi başkişisi, daha doğrusu merkezi yapacağım bir kitabı yazma cesareti bulabilmem için, normalde tek bir neslin yaşayabileceği olaylar, felaketler ve sınavlardan çok daha fazla şeylerin olması, inanılmaz derecede çok şeyin yaşanması gerekti. (önsöz syf:15)’’

Bir yandan da bu hem bir tarih, hem de kültür-sanat kitabı... 1900'ün başından 1940 yılına kadar geliyor her iki dünya savaşını, öncesini ve sonrasını anlatıyor, Avrupa’daki birçok ülkeyi, tek tek toplumları, yazarları, şairleri, bestecileri, devlet adamlarını, siyasileri ile birlikte detaylı konu ediyor... Kitabın her bir satırının altı çizilebilir ben kendimi engellemeye çalışarak yukarıda gördüğünüz kadar etiket yapıştırdım onların hangisini buraya geçirebileceğim bilemiyorum...

Son söz olarak herkesin, özellikle öğretmenlerin, öğrencilerin, tarih ve edebiyat eğitimi alanların okumasında fayda var...

‘’Hitler’den bu yana yalan dolan doğal hale, insanlık suçları kural haline gelmişti, öyle ki doğru dürüst eleştirilmemekteydi, oysa böyle bir durum eskiden tüm dünyayı ayağa kaldırmaya yeterdi (syf:280)’’

Çünkü alçakça insanları kandırma tekniği uygulayan Nasyonal Sosyalizm, tüm dünyayı buna yavaş yavaş alıştırmayı yeğliyor, hedeflerinin ne kadar köklü değişikliklere yönelik olduğunu birden bire göstermeye çekiniyordu. Bu nedenle şöyle bir yöntem izliyordu: Her zaman bir hamle yapıp sonra ara veriyorlardı. Bu hamlenin fazla gelip gelmediğini, dünyanın vicdanının bu dozu kaldırıp kaldırmadığını görmek için bir süre bekliyorlardı. Avrupa’nın vicdanı –uygarlığımızın utancı ve yüz karası olarak- tüm bu vahşet kendi ‘’sınırlarının ötesinde’’, kendilerine dokunmadan olup bitiyor diye ısrarla tarafsızlığını vurguladığından, dozlar gittikçe artırıldı, ta ki tüm Avrupa’yı yok edinceye kadar. (syf:418)’’ bugüne baktığımızda tarihin tekerrür etmesi bu demek...

‘’Freud ile yaptığımız sohbetlerimizde sık sık Hitler dünyasının ve savaşın korkunçluğunu konuşurduk. Freud, insanı seven biri olarak çok üzülürdü, fakat bir düşün insanı olarak kötülüğün böyle korkunç bir şekilde patlak vermesine kesinlikle şaşırmazdı. Kültürün, dürtüler üzerindeki üst gücünü inkar ettiği için, hep kötümserlikle suçlanmıştı; onun barbarlık ve ilkel yok etme dürtüsünün insan ruhundan kazınamayacağı hakkındaki görüşü ne yazık ki şimdilerde –tabii ki bununla gurur duymuyordu- en korkunç bir şekilde teyit ediliyordu. (syf:482)’’ hâlâ teyit ediliyor, bir yüzyıl daha geçti değişen bir şey yok!


Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen : Gülperi Sert
Sayfa Sayısı : 496
Basım Yılı : 2014 (4. Baskı) 1985 (1. Baskı)
Yayınevi : Can

Stefan Zweig, Bir Avrupalının Anıları olarak kaleme aldığı Dünün Dünyası adlı bu kitabının önsözünde, Yazacaklarım, benim yaşadıklarım olmaktan çok, bütün bir kuşağın yaşadıklarıdır, diyor.19. yüzyıl Avrupasının görece güvenli, tekdüze ortamında yetişen kuşaklar, 20. yüzyılın hemen başlarında öyle olaylarla yüz yüze geldiler ki, başka zamanlarda belki dokuz-on kuşağın yaşayacağı olaylar ve kökten değişmeler bu kuşağın insanlarının yüreklerinde, benliklerinde onulmaz yaralar açtı. Dün ve bugün arasında bütün köprülerin yıkıldığı, bütün değerlerin altüst olduğu yıllarda, peş peşe iki dünya savaşına, Almanya'da Nasyonal Sosyalizmin doğup büyümesine, evinden ve ülkesinden kopmanın, ülkeden ülkeye göç etmenin, anayurdu saydığı Avrupa'nın mahvolmasını görmenin acılarına dayanamayarak 1942'de hayatına son veren bu duyarlı yazarın anıları, kişisel bir anlatım olmanın ötesinde yüzyılımızın ilk yarısının ruh dünyasının da bir elkitabı sayılmaktadır. 60 yıllık ömründe görmediği, tanık olmadığı, acısını çekmediği hiçbir felaket kalmadığını söyleyen Stefan Zweig, Anlattıklarımızla bir gerçek kırıntısını bile bizden sonraki kuşağa ulaştırabilirsek yine de boşuna yaşamış sayılmayız, diyor.

10 Aralık 2016 Cumartesi

TÜRKER ARMANER - HÜKÜM

Türker Armaner, 1968 İstanbul doğumlu halen Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olan, toplamda 3 öykü kitabı, 2 romanı olan bir yazar... Hüküm romanına kadar ne kendisinden ne de diğer kitaplarından haberdardım... T. Armaner’in 9 yıl aradan sonra yazdığı bu kitap, edebiyat sitelerinde çokça karşıma çıkmaya başlayınca ve yazarın öğretim üyesi olması da dikkatimi çektiğinden okumaya karar verdim...

Konu 1920 yılında İstanbul’da geçiyor, bir yanda işgal kuvvetleri ve onların gizli servisleri, bir yanda İstanbul hükümeti, Ekim devriminden sonra buraya gelmiş olan Bolşevikler, Anadolu’daki milli mücadeleye destek olan Karakol vb. gizli örgütler var ve herkes kendi ajandasına uygun faaliyetler içinde... tüm bunlardan bağımsız olarak yalnızca bir isyan hareketi olduğunu ifade eden, mutlak olarak yukarıda sayılan unsurların ne yanında ne de karşısında olan Teşkilat adında kimin kurduğu, ne yaptığı bilinemeyen başka bir örgütlenme daha var... işte bu Teşkilat, yurtdışında okumuş, İstanbul’un varlıklı ailelerinden yalnız iki genç adam ile irtibata geçip kendileri ile çalışmaya ikna ediyorlar ve bir takip/casusluk hikayesi başlıyor...

Kitabın görünür yanı bu (tarihi/polisiye denilebilir), oldukça akıcı yazılmış, merakınızı uyararak sonuna kadar okutuyor... diğer yanda ise yazarın bir takım önermeleri var; tarihi galipler yazar gibi, o andaki gündemi yönlendiriyorum herkesi kukla gibi elimde oynatıyorum derken aslında kukla olan sensin gibi, kahraman ile hain arasında çok ince bir çizgi vardır gibi, yazar bu görüşlerle aslında bugünü anlatmak istiyor... fakat hikayesi ile önermelerini iç içe geçiremiyor ikisi ayrı ayrı bir yerlerde duruyor...

Ayrıca hikayesini epeyce mantıksız buldum şöyle ki; otuz yaşlarına yakın iki adam var pek ne yapacaklarını bilmiyorlar, okumuş yazmışlar ama onları harekete sevkedecek bir dürtüleri yok, üstelik de asosyaller, kimseye güvenmiyorlar, Teşkilat durduk yere bunlara gelerek bizim casusumuz olun diyor, normalde insanların gözleri birbirine yakın diye bile şüpheye düşen bu adamlar işi anında kabul ediyorlar ve bu konuda hiçbir eğitimleri vs. olmadan çevrenin en dikkat çeken kişisini takibe başlıyorlar... yani 1920’de istihbarat faaliyetleri nasıldı bilmiyorum ama herhangi bir sivili seçip, hadi sana bir takma isim verelim sonra da git falanca şahsı takip et şeklinde işlemiyordu herhalde... üstelik bu kişilerin bir amacı bir adanmışlıkları bile yok... bir mantığa oturması için sonuna kadar bir şizofreni hikayesi bekledim ama öyle de olmadı...

Ben böyle mantıksız diye yazınca birçok kişi bana ama gerçek hayatta da neler neler oluyor diyor, evet doğru oluyor ama kurgunun mantıklı olması lazım yoksa okuyucuda yazar becerememiş gibi bir görüş oluşuyor ve bu da her şeyi  bozuyor... Sonuç olarak yine okumasam hiçbir şey kaybetmezdim noktasında kalıyorum...  

Yazar:  Türker Armaner  
Sayfa Sayısı : 208
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Metis

Istanbul 1920.
İşgal altındaki şehirde nereye, kime yakın olduğu belli olmayan isimsiz bir teşkilat suikastlar, sabotajlar düzenlerken belirli kişileri takip altına almakta, bir yandan da siyasi bakımdan adı duyulmamış insanları bünyesine katmaktadır.

Türker Armaner bu romanında "hain" ile "kahraman" arasındaki çizginin belirsizleştiği, birbirine dönüştüğü, ihanetin her an ortaya çıkabileceği puslu bir havada geçen gerçeküstü bir öykü anlatıyor.

7 Aralık 2016 Çarşamba

CHRISTOPHER ISHERWOOD - Prater'in Menekşesi

Bu kitabın arka kapağını okuduğumda bir mücadele romanı bulacağımı düşünmüştüm, ama pek öyle değilmiş... Isherwood -kendisi olarak- romanın kahramanlarından biri, diğeri de film yönetmeni Herr Bergmann... birlikte fakir bir çiçekçi kız ile bir veliaht prensin aşkına dair bir çeşit cinderella filmi çekiyorlar, Isherwood başta, hikayenin çok kötü olduğunu kabul ediyor ama Bergmann’ın etkisiyle projeye devam ediyor... kitabın bir boyutu bu ama bana göre lüzumsuz bir kurgu olmuş, özellikle filmin çekim aşamalarını anlatan kısmı çok sıkıcıydı... kitabın asıl önemli kısmı ise Hitler’in iktidarı ve savaş ihtimaline İngilizlerin kayıtsızca yaklaşmaları ve kendilerine dokunmadan gideceğini düşünmeleri idi... ayrıca  Reichstag yangını ile Almanya’daki daha sonra da Avusturya'daki sosyalist ve diğer muhaliflerden kurtulması da iyi resmedilmişti...

Bu kadar kısa bir kitapta hem çok beğendiğim hem de sıkıldığım bölümler olması çok ilginçti, ayrıca Bergmann karakterini ve romanın İngilizleri açık etmesini sevdim... buna rağmen okumasam çok bir şey kaybeder miydim? Hayır... 

Yazar: Christopher Isherwood
Çevirmen : Betül Kadıoğlu
Sayfa Sayısı : 92
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : YKY

Londra, 1933. Genç yazar Christopher Isherwood'un yolu Avusturyalı yönetmen Friedrich Bergmann'ınkiyle kesişir. 19. yüzyıl Viyanası'nda geçen bir aşk filminin senaryosunu yazmayı kabul eden Isherwood, kendini yepyeni bir dünyada, film stüdyosunu dolduran birbirinden ilginç kişilerin arasında bulur. Stüdyonun dışındaysa gerilimli bir dünya vardır: Hitler artan gücünü hissettirmekte, büyük bir savaşın ayak sesleri duyulmaktadır. Bergmann, Viyana'da kalan ailesi için giderek daha çok endişelenip İngilizlerin kayıtsızlığına isyan etmeye başlayınca film projesi de yarım kalma tehdidiyle karşı karşıya kalacaktır. 

Prater'in Menekşesi, Christopher Isherwood'un Hoşça Kal Berlin gibi daha çok tanınan Avrupa romanlarının tadını veren, eğlenceli, bir solukta okunacak bir roman. 

5 Aralık 2016 Pazartesi

NECİP MAHFUZ - Şeker Sokağı

KAHİRE ÜÇLEMESİ III. KİTAP
Kahire Üçlemesi’nin üçüncü kitabında 1936-1944 arası anlatılıyor, Abdülcevat ailesinin üçüncü kuşağının hayatlarına ve Mısır’ın siyasi durumuna odaklanıyoruz... son kitap o dönemdeki siyasi ortama yoğunlaşıyor, bu süre zarfında başa geçen yöneticileri, partileri ve siyasi görüşleri uzun uzadıya anlatıyor, bir de savaş mevzuu var ona da ara ara değiniyor... Ahmet Abdülcevat’ın kızı Hatice’nin oğullarından Abdülmünim Müslüman Kardeşlere üye, kardeşi Ahmet ise ateist bir sosyalist, dolayısıyla ailenin üyelerinde de her türlü görüşe ve inanca sahip kişiler var... ailenin felsefeye gönül vermiş öğretmen oğlu Kemal'in ‘’kuşkuculuğa’’ düşmüş ruh halini, gönül dünyasını izlemeye ve hem ailenin hem de Mısır’ın nereye gittiğini okumaya devam ediyoruz...

Bu son kitapta tüm akrabalık hitapları yanlış çevrilmişti dayılar amca, yeğenler kuzen, gelinler görümce, halalar teyze yazılmıştı, ayrıca birkaç yerde de isimler karışıyordu... ben bu hitapların yanlış çevrilmesine sinir oluyorum, hangi dilden çevrilmiş bilmiyorum ama o dilde bu akrabalık bağları belli olmasa bile çevirmen (veya editör) kitabı okumuyor mu? ben dayısı olduğunu görebiliyorum o nasıl amcası yazar üstelik tüm kitap boyunca anlaşılır bir şey değil... sanki yayınevi bu son kitapta biran önce bitse de gitsek diye düşünmüş...

Son olarak, N. Mahfuz’un bu önemli Üçlemesini okuduğuma memnunum, herkese de öneririm...

Diğer Kitaplar:
I. Kitap Saray Gezisi
II. Kitap Şevk Sarayı


Yazar: Necip Mahfuz
Çevirmen : Işıl Alatlı
Sayfa Sayısı : 327
Basım Yılı : 2010 (2. Baskı)
Yayınevi : Hitkitap

Kahireli tüccar bir ailenin hayatı etrafında Mısır'ın siyasi ve toplumsal geçmişinin anlatıldığı bu son kitapta ailenin üçüncü kuşağı ele alınıyor. Üçlemenin son kitabında elden ayaktan düşmüş bir Ahmet Bey ile artık sokağa çıkmak için izin alması gerekmeyen bir Emine çıkıyor karşımıza. Onların yetişkin torunlarının hikâyesini okurken arka planda 1940'ların Mısır'ına vâkıf oluyoruz. Mısır toplumu giderek daha fazla dünyaya açılırken üçüncü kuşağın yaşam tarzı, ilişkileri, sorunları birinci kuşağın tasavvur edebileceğinin çok ötesine gitmiştir...

Başyapıtı Kahire Üçlemesi'nin ardından, İngilizlerin Dickens'ı ile; Fransızların Balzac'ı ve Zola'sı ile karşılaştırılan; Rusların Tolstoy'u, Dosteyevski'si ve Soljenitsin'i ile kıyaslanan Necip Mahfuz bütün bu büyük yazarlar gibi, aslında her şeyden önce kendisiydi. -Jay Nordlinger-

2 Aralık 2016 Cuma

NECİP MAHFUZ - Şevk Sarayı

KAHİRE ÜÇLEMESİ II. KİTAP
Kahire Üçlemesi’nin ikinci kitabından (I.Kitap Saray Gezisi için bkz) devam ediyorum... zaman akıp gitmiş 1926 yılına gelinmiştir, Ahmet Abdülcevat’ın otoritesi devam etmekte ama çocuklarda yavaş yavaş kendi hayatlarını şekillendirmektedir... bu kitapta hikaye, Ahmet Abdülcevat ve büyük oğlu Yasin’in sefih yaşamları ve küçük oğul Kemal’in eğitim hayatı ve aşkı bulması üzerinden anlatılıyor... ailenin diğer fertlerine de kısa kısa yer veriyor... Ahmet Abdülcevat yaşlanıyor olmasını kabullenemiyor, Yasin kadınlara düşkünlüğünden bir türlü kurtulamıyor, yanlış bir evlilikten bir başkasına savruluyor, baba oğul her ikisi de içki ve gece hayatından vazgeçemiyor... diğer yanda Kemal, liseden mezun olmuş üniversiteye başlamak üzere, babasının ve çevrenin beklentisinin dışında hukuk fakültesini değil öğretmen okulunu seçiyor çünkü edebiyata ve felsefeye çok düşkün ve kendisini tatmin edecek okulun öğretmen okulu olduğunu düşünüyor... tam bu sırada liseden arkadaşının kız kardeşine aşık oluyor, kızı gözünde o kadar üst bir mevkiye yükseltiyor ki neredeyse ulvi bir aşk statüsüne geliyor... bu aşk Kemal’i acıdan acıya savuruyor ve eğitimi arttıkça da çok dindar bir yaşamdan dinsizliğe kadar varıyor...

Ahmet Abdülcevat ve büyük oğlu Yasin’in sefih yaşamları uzun uzun anlatılmıştı açıkçası o bölümlerde sıkıldım biraz, buna karşın Kemal’in anlatıldığı kısımlar fevkalade güzeldi... ikinci kitap aşka, felsefeye ve varoluş sorunlarına ayrılmış, genel olarak iyiydi ama yine toplumun durumuna ve kadınların aşağılanmasına sinir oldum (ilk kitapta detaylı olarak anlatmıştım)... ben ara vermeden üçüncü kitaptan devam edeceğim size de okuyun derim...

Yazar: Necip Mahfuz
Çevirmen : Işıl Alatlı
Sayfa Sayısı : 448
Basım Yılı : 2010 (2. Baskı)
Yayınevi : Hitkitap

Kahire Üçlemesinin ikinci kitabı Şevk Sarayinda Ahmet Abdülcevat ve ailesinin hikâyesi devam ederken artık ikinci kuşağın, yani çocukların -Yasin, Kemal, Hatice ve Ayşe-yaşamı ağırlık kazanıyor. Yasin'in evinin bulunduğu Şevk Sarayı Sokağı'ndan adını alan bu ikinci kitabın arka planında 1920'lerin sonundaki Mısır ve Kahire de yerini koruyor.


Kahire Üçlemesinin birinci kitabı Saray Gezisi üzerine yazılanlar:

Necip Mahfuz Saray Gezisi'nde, her bir aile ferdinden etkileyici tiplemeler çıkarmayı bilmiş. Batı dünyasında ne ölçüde kavrandığını bilemiyorum, ancak bu ailenin, özellikle Ahmet Bey'in bizim toplumumuzda hâlâ bir karşılığı var. Din ve gelenekle modernleşme arasındaki gerilimin sürdüğü bir ülkede, elli yıllık gecikmesine : rağmen Saray Gezisi hâlâ güncel.

25 Kasım 2016 Cuma

WOLFGANG SCHORLAU - Münih Komplosu

W. Schorlau 1951 doğumlu, 68 hareketine katılmış, uzun yıllar sanayi şirketlerinde yöneticilik yapmış, 50 yaşından sonra yazarlığa başlamış bir Alman, 8 adet kitabı, birçok ödülü var... kitap polisiye olarak etiketleniyor ama aslında siyasi polisiye/derin devlet romanı olarak sınıflandırmak daha doğru olur...

Tanıtımdan da görüleceği üzere 1980’de Münih’te Oktoberfest sırasında gerçekleşen Almanya’nın en büyük terör saldırısını esas alarak hikayesini kurguluyor. Olay resmi makamlarca çok derinine inmeden soruşturulmuş, Almanya Federal Polis Teşkilatının (BKA) olaya karışmasına engel olunmuş, münferit bir Neonazinin yaptığı bir saldırıdır denilip çalakalem kapatılmış ve Alman Halkının daha sonra da anımsamaması için de her şey yapılmış...

Yazar sonsözünde tanımadığı iki polisin bu dosyayı getirip yanlarında okumasına izin verdiklerini, fotokopi çekmesine ve not tutmasına izin vermeden kayıtdışı olarak bu konuda roman yazmasını istediklerini belirtiyor. Dosyadan aklında kalanlar ve kendi araştırmaları sonucunda edindiği bilgilerle sadece figürleri ve olay örgüsünü kurgulayarak bu derin devlet romanını 2009’da yazmış. ‘’Kamuoyunun bu kuşkulu münferit eylemci teziyle yetinmekten vazgeçmesi saldırının kurbanlarından birkaçının ve onların avukatlarının gayretleri ve Chaussy ve Heymann’ın çalışmaları sayesindedir. Bütün bunlar nihayetinde Yeşiller tarafından bir soru önergesi haline getirilmiş, Federal Alman Hükümeti henüz bu soru önergesine cevap vermemiştir. (......) Federal Almanya Cumhuriyetinin tarihinde gerçekleşmiş en ağır terörist saldırının ardında yatan gerçek hâlâ aydınlatılmış değildir. (......) Fakat benim için bu kitapta asıl mesele, bundan da öte, daha temel bir soruydu: Hükümet ve gizli servisler, ne gibi önlemler almaya hakları olduğuna inanıyorlardı? Bu bağlamda bir soru daha belirdi sonra karşımda: Geçmişle ilgili nasıl resimler hafızamızda yer ediniyor; nasıl resimleri unutmaya –kimse onlardan bahsetmediğinde, kimse bize onları hatırlatmadığında- teşne oluyorduk? Bu kitabın bu durumda bir değişiklik yapabilmesini çok isterdim. (sonsöz syf:292)’’

Soğuk savaş yıllarında geçerli (ben bugünde devam ettiğini düşünüyorum) ABD askeri İstihbaratının Sahra Talimnamesini (30-31 no’lu) kitaba ek olarak koyuyor, ABD’nin ilgili ülkelerin istihbarat servisleriyle oluşturabildiği Gladio benzeri yapıları ortaya seriyor. ''Ve şimdi görüyordu ki dost ve demokratik bir devlet, hem de bütün diğer devletlerin, polis teşkilatının işleyişi açısından örnek aldığı bir devlet, kanunların ve genel ahlaki ilkelerin öngördüğü her türlü kuralı ihlal ve altüst etme hakkını kendinde görebiliyordu. Bu devlet Almanya gibi bir ülkede, evsahibi ülkenin kamuoyunu etkilemek amacıyla saldırılar düzenlemeye ve dolayısıyla suçsuz insanları öldürmeye, yaralamaya ve sakat bırakmaya hakkı olduğunu düşünebiliyordu. Bu tasavvur edebileceğinin ötesinde bir kötücüllüktü -özellikle de Amerikalılardan bekleyemeyeceği kadar büyük bir kötücüllük. (syf:193)'' 

Ben bu romanı çok etkileyici buldum yani Almanya’da böyleyse bizde neler neler olur(oluyor) düşünün... bunu ölçek/çarpan olarak alıp bizdeki olaylara şaşırmamak(!) mı gerekir bilemiyorum... Velhasıl çok beğendim, okurken tüylerim diken diken oldu (biz sıradan vatandaşları düşünerek) okuyun mutlaka... 

Yazar: Wolfgang Schorlau
Çevirmen : Hulki Demirel
Sayfa Sayısı : 292
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İletişim

Günümüz siyasi polisiye edebiyatının cesur ve gerçekçi yazarı Wolfgang Schorlau'dan yine sarsıcı bir "derin devlet" romanı. 

Hikâye tamamen gerçek bir olaya dayanıyor: 1980'de, Münih'te, geleneksel Ekim Festivali'nde, kalabalığın ortasında bir bomba patlamış, 13 kişi ölmüş, iki yüzden fazlası yaralanmıştı. Saldırıyı düzenleyen bir neonazi idi. Resmî soruşturma, bunun "münferit" bir terör eylemi olduğu hükmüne vardı. Acaba öyle miydi? 

Schorlau'nun emekli polis özel dedektifi Dengler, yıllar sonra, bu vakanın peşine düşüyor. Her zamanki ahbaplarının (bir yıldız falı yazarı meselâ), eski meslektaşlarından bazı namuslu polislerin ve namuslu bir iki politikacının yardımıyla… Soğuk Savaş politikasının dehlizlerindeki entrikalar, derin devlet, neonaziler…

"Schorlau, sadece kahramanı Georg Dengler'i değil, okurunu da korku ve dehşete düşüren varsayımlar ve yapılarla uğraşıyor."-Stuttgarter Nachrıchten-

22 Kasım 2016 Salı

KAZUO ISHIGURO - DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI

Ishiguro’nun bu romanı çok uzun zamandır bekliyor, bir türlü elim gitmedi... bu arada yazarın başka iki kitabını okudum ama bu beklemeye devam etti, oysa ki çok incelikli yazılmış, mükemmel bir dönem romanıymış... Ishiguro bu romanı 1986’da yazmış ve aynı yıl Whitbread Yılın Kitabı Ödülünü almış...

Roman 1948’de başlıyor geri dönüşlerle savaş öncesini ve savaş sonrasını, değişen yaşam koşullarını irdeleyerek anlatıyor... zamanında etkili ve meşhur bir ressam olan Ono emekli olmuş ve büyük evinde geçmişin hesaplaşmasını yaparak yaşamaktadır. Otuzlu yıllarda sanatını Japonya’nın genişleme politikasının hizmetine sunan ve yurtseverlik karşıtı eylemlere karşı çalışan bir komitenin danışmanlığına getirilen Ono’nun savaş sonrasında itibarı tartışmalıdır. ‘’Kenji gibileri böyle cesurca ölsünler diye oralara gönderenler bugün nerede? Tıpkı eskisi gibi hayatlarına devam ediyorlar. Amerikalıların huzurunda terbiyelerini takınıp eskisinden de iyi durumda olanların birçokları bizi felakete sürükleyen adamların ta kendisi. Oysa yasını tuttuklarımız Kenji ve benzerleri. Cesur gençler aptalca davalar uğruna öldüler, asıl suçlularsa hala aramızda. Gerçek yüzlerini göstermeye, sorumluluklarını kabul etmeye korkuyorlar’’(syf:55)... geçmişi, küçük kızının evlenmesi sırasında aile için iyice yük olmaya başlar ve hayatını daha çok sorgulamasına neden olur.’’Bir kez daha karşılıklı güldük. Sonra Matsuda fincanından bir yudum çay alıp, ‘’Fakat kendimize o kadar da haksızlık etmeyelim’’ dedi. ‘’En azından inandığımız şey için elimizden geleni yaptık. Sıradan insanlar olduğumuz ancak sonunda ortaya çıktı. Olayların içyüzünü kavramak konusunda hiçbir özel yeteneği olmayan sıradan insanlar olduğumuz. Bizim de talihsizliğimiz buymuş –öyle bir zamanda sıradan insanlar olmak’’(syf:182)

Romanı çok beğendim, keşke bu kadar çok bekletmeseymişim... yazarın okuduğum kitapları arasında üst sıralara yükseldi, size de şiddetle öneririm...

Yazar: Kazuo Ishiguro
Çevirmen : Suat Ertüzün
Sayfa Sayısı : 187
Basım Yılı : 2008
Yayınevi : Turkuvaz Kitap

Dünyaya bir ressamın gözünden bakmak, ayrıntılarda gizlenenleri keşfetmemizi sağlar. Masuji Ono, İkinci Dünya Savaşı'nda harabeye dönmüş şehrini ve artık sonuna geldiği yaşamını betimlerken, her bir cümlesi öyküsüne yeni boyutlar katıyor.

Anıların değişken aynasında kâh büyüyüp kâh küçülen, sürekli biçim değiştiren imgesinde Japon toplumunun geçirdiği değişimi özetleyen Ono, bu süreçte üstlendiği rolü günahıyla sevabıyla paylaşırken, gelenekle yeniliğin sonsuz bir çevrim içinde birbirini doğurup yok edişini müthiş bir incelikle resmediyor. Geçmişten kopmak için verdiği savaşın hemen ardından bizzat aşılması gereken bir engele dönüşen insan, savaşın, ölümlerin, inançların ve değişimlerin akışına, hatta kendi öyküsüne ne denli hâkimdir? 

Değişen Dünyada Bir Sanatçı, zaman nehrine kapılıp giden ömürlerimizin muhasebesi, her insanın taşıdığı kaygılarla umutların buluştuğu o ıssız yerden hayatın karmaşasına bir bakış.

"Karakterlerin gerçek niyetleri daima incelikle ele verildiğinden, her biri ancak biz okurlar kadar 'esrarlıdır'. Gerilim daima had safhadadır. İşte bu yüzden, Kazuo Ishiguro yalnızca iyi bir yazar değil, aynı zamanda mükemmel bir romancıdır." -The New York Times-

18 Kasım 2016 Cuma

STEPHENIE MEYER - KİMYAGER


S. Meyer’den ‘’Göçebe’’ kitabını çok severek okumuştum, sonrasında vampir serisi başladı ve benim yazarla olan ilişkim bitti... açıkçası başka bir kitabını okuyacağımı düşünmüyordum ki bu ay ‘’Kimyager’’ yayımlandı, tanıtım ilgimi çekti ve okumaya koyuldum...

Alex (birçok farklı takma ismi daha var), tıp fakültesi mezunu, moleküler biyoloji ve monoklonal antikorlar konusunda uzman olan çok zeki, becerikli ama antisosyal bir kadındır. Amerikan hükümetinin gizli bir birimi tarafından işe alınır, hazırladığı kimyasallarla terörist vb. suçlulardan bilgi almaktadır (açık olarak yazarsak işkencecidir). Günün birinde farkında olmadan öğrendiği bir şey, çalıştığı birimin kendisini ve ekibini öldürmek istemesine sebep olur. Tesadüf sonucu bu saldırıdan kurtulur ve 3 yıl boyunca kaçar ama peşindekiler de onu öldürmek için bir kaç teşebbüste daha bulunurlar. En sonunda o birimin başkanından bir e-posta alır ve büyük bir biyolojik tehdit nedeniyle kendisine ihtiyaçları olduğu, eski defterleri kapatıp tekrar birlikte çalışmak istediklerini söylerler. Buna inanmasa da bütünüyle gözardı da edemez ve eski amirinden aldığı bilgilerle, onların bilgisi dışında ve kendi yöntemleriyle olaya müdahil olur. Durum hiç beklediği gibi değildir ama bir şekilde olaya bulaşmış olur ve maceradan maceraya atılır...

Alex’i çok başarılı kurgulamış, işkenceci (gerçi çok başarılı ve profesyonel, kurbanlarına gereksiz acı çektirmiyor ve kısa sürede sonuca ulaşıyor) olduğunu bilmezseniz bayılacağınız bir kadın karakter olmuş... beni bu işkence mevzuu çok rahatsız etti (romanda detaylı sahneler olduğundan değil fikir olarak), tıpkı alacakaranlık serisindeki iyi huylu vampirler gibi burada da çok seveceğiniz (ki hakikaten seviyorsunuz nasılsa bunu başarıyor) bir işkenceci var... akıcı, aksiyon dolu bir casusluk romanı bu... epeyce bir yazım hatası var, Epsilon’da daha önce pek karşılaşmadığım bir durum ama yine son okumalar yapılmamış... zaman zaman hoşlanmadığım/ters gelen cümlelerde vardı tercümeden mi yazardan mı bilemedim...

Tanıtımlarda kadının casus olduğundan bahsediliyor, işkenceci olduğu yazılsa idi okumazdım... eğer bu konuya takılmazsanız çok sürükleyici bir roman deneyebilirsiniz... 

Not: Yukarıdaki kitapları İstanbul Kitap Fuarından aldım. Fuar Tepebaşı'ndan ayrıldığından bu yana ilk kez gidiyorum. Beklediğimi pek bulamasam da kitaplara bakmak güzeldi. Ayrıntı yayınları çok detaylı ve güzel bir katalog hazırlamış bayıldım. O kadar iyi olmasa da YKY'de de katalog vardı, diğer yayınevleri de hazırlasa iyi olur...

Yazar: Stephenie Meyer
Çevirmen : Kübra Tenekeci
Sayfa Sayısı : 590
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Epsilon

"Meyer, tansiyonu hiç düşürmeden ve bilgi akışını kontrol altında tutarak okurun merakını ustalıkla, kitap boyunca en yüksek seviyeye çıkarmayı başarıyor… İnsanlar sadece Meyer'in kitaplarını okumak istemiyor; kitabın içine girip orada yaşamak istiyorlar." -Lev Grossman, Time-


"Meyer ışık saçan bir berraklıkla yazıyor, okurların ve paylaştıkları düşün arasına asla girmiyor… O gerçek bir cevher." -Orson Scott Card, Ender Serisi yazarı-


"Meyer, gösterişli üslup geleneklerinden ziyade ilişkilerle ilgileniyor… Verdiği olumlu hayat dersi insanı yatıştırıyor." -Jeff Giles, Entertainment Weekly-

"Stephenie Meyer romanlarını okumuyor, ilginç ve gerçekçi karakterleriyle birlikte adeta yaşıyorsunuz. Meyer okuyucuyu karakterlerin hayatına öyle bir sokuyor ki, onlar için duyduğunuz merak ve endişe bir noktada çaresizlik seviyesine ulaşıyor." -Ridley Pearson, White Bone yazarı-

13 Kasım 2016 Pazar

TAYFUN PİRSELİMOĞLU - BERBER

Bu Pirselimoğlu’ndan okuduğum ikinci roman, ilki (Kerr) muhteşemdi, bu ondan da güzel... arka kapakta bahsedildiği üzere kara bir kitap, ben bu tür kitapları pek sevmem ve çok çok az okurum... normalde bakmadan geçmem gerekirdi ama Pirselimoğlu ismini görür görmez hemen aldım ve elimden bırakamadan da okudum, mükemmeldi...

Yazarın okuduğum iki romanında da bir görünen hikaye, birde alt metin var, asıl çarpıcı olan o ikinci kısım... bu romanda distopik bir ülke kurgulanmış, faili meçhul cinayetler, orada burada patlayan bombalar, ışık hızıyla yükselen siyasiler, çok acayip geçen bir kara kış, sarı yağan kar, güve istilası gibi her türlü acayiplik var... işte tam da kıyamete beş kala ana karakterimiz, baba mesleği olan berberliğin yanı sıra kiralık katillik de (o da baba mesleğidir(!) yapmaktadır...  bu işle; ne bir davası olduğu, ne para için, ne de siyasi bir nedenden iştigal etmektedir... sadece babadan kalma bir alışkanlık (bir çeşit rutinlik) gibi devam etmektedir, bu işten kazandıklarını bankada biriktirmekte, berberlikten kazandıklarıyla kıtkanaat geçinmektedir... bir yandan da gezegen iklimsel felaketlerle varlığının sonuna gelmiş gibi gözükmektedir... 

Buna karşın insanlar nedense çok tanıdıktır ‘’Adamın görünüşte mütedeyyin biri olduğu, ikisinde ‘’hanımlarıyla’’ dört kere hacca gittiği, ama zaman zaman içkiden ve işretten de kaçamadığı yazılıydı. Böyle bir âlem gecesi dönüşünde arabasıyla yaptığı kazada işe giden bir tekstil işçisinin ölümüne neden olmuştu ama araya giren önemli şahsiyetler –birinin de başbakan olduğu söyleniyordu- marifetiyle olay kapatılmıştı. Tabii ki, tarikat bağlantıları sağlamdı; Sultanbeyli’de, Ankara’ya kadar uzanan geniş bir etki çevresi olduğu söylenen bir şeyhe bağlıydı. (syf:142)’’ 

Ülkenin iklimi de çok benzerdir ‘’Bu ağır hava memleketin üzerini bir şal gibi saran bulaşıcı, yapışkan, azar azar artarak kendini hissettiren sanki müebbet bir yeisle gelmişti. Bu kış bildiğimiz kışlardan değildi; başka bir şeydi. İnsanlar tuhaflaşmıştı; korkuyordu ve neyin neden olduğunu bir türlü kestiremiyorlardı. Bu idraksizlik halleri; soru soramamaları, sorsalar bile cevaplarla ilgilenmemeleri, makul olanla deliliği, doğruyla yanlışı ayıramamaları bir fıtrat meselesi olmaktan çok bu kışla ilgiliydi. (syf:149)’’

Kaçırmayın okuyun, fevkalade güzel bir roman bu... 

Yazar:  Tayfun Pirselimoğlu
Sayfa Sayısı : 252
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İletişim

Milli Şahlanış ve İtibar Partisi il başkanını, gecenin geç bir vaktinde metresinin evinden çıkıp arabasına binerken vurdum. Çok soğuktu, ayaz vardı; o yüzden sokaklar tamamen ıssızdı. Eski yüzlü, btb kaplı apartmanın karşısındaki köşede ağzımdan buharlar çıkartarak dikilip bekledim. Paltomun cebindeki eldivenli ellerim bile donuyordu. İki buçuk gibi dışarı çıktı. İri yarı biriydi, apartmanın önünde görülmesin diye bir arka sokağa park ettiği arabasına doğru yürürken o ağır bedeni dengesini bulmakta zorlanıyordu. Belki geçirdiği işret gecesinin etkisindendi, bilemiyorum.

Tuhaf havalar, bitmeyen cinayetler, bombalar, geçip gitmeyen bulutlar... Meryem'in dikiş izleri, bankadaki memur, Zeki Müren'in şoförü, gri pardösülü M. ile Hamle ve İstikrar Partisi'nden N., merkezden açılan telefon. Meserret Berberhanesi'ndeki adam. Yüzüklü parmaklar... Herkesin bir başkası olduğu acayip memleketin sonu gelmeyen kışı...


Berber, bir katilin hikâyesi, uzun bir kıyametin, karanlık bir kuytunun... Tayfun Pirselimoğlu'ndan ustaca yazılmış bir muamma, bir kara roman.

9 Kasım 2016 Çarşamba

TARIK TUFAN - Şanzelize Düğün Salonu

Yazardan ilk okumam ve bu kitabı almama sebep olan ise ismiydi... Şanzelize Düğün Salonu inanılmaz bir ad (oksimorona benziyor biraz), mutlaka bir yerlerde bu isimde gerçek bir düğün salonu da vardır... açıkçası konunun bu düğün salonu ile daha çok ilgili olacağını düşünüyordum ama pek öyle olmadı sadece yan karakterlerden biri orada çalışıyor ve orada bir kız kaçırıyor tüm ilişki bu kadar... belki yazar ana karakterin geçmişi ve bugünü arasındaki uçurumu işaret etmek istediği için bu adı seçmiş olabilir bilemiyorum...

Yazarın anlatımı, dili güzel, roman çok akıcı ilerliyor, merak hissiniz korunuyor, özellikle ilk 30-40 sayfa çok iyiydi ama kitabı bitirdiğimde bana bir şey vermediğini fark ettim... yani ee okudum da ne oldu hissinden hoşlanmıyorum ve şeyhler, müritler, tekkeler bölümleri de sinirimi zıplattı... velhasıl bu roman bana uymadı tek söyleyeceğim bu...

Yazar:  Tarık Tufan
Sayfa Sayısı : 292
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Profil

"Şeyh babamın vefatından hemen sonra, yeni şeyhin kim olacağını görebilmek için rüyayı bekleyen dervişler, rüyalarında aynı gece, aynı kişiyi görüp vaziyetin mahiyetini anlayabilmek için sabahın erken saatlerinde kapımı çaldıklarında, gece boyunca vücudumun her zerresine sirayet etmiş şarabın etkisinden henüz kurtulamamıştım."


Tarık Tufan'dan "hayat bu, her şey olur" diyen bir roman!


Şanzelize Düğün Salonu'nun "isimsiz" kahramanı bir aşk için evinden çıkıp savrulmaya başlayınca, kendisini daha önce hiç yaşamadığı türden şaşırtıcı ve bir o kadar da tuhaf olayların içinde buluyor.


Tarık Tufan sevilen üslubu, hakiki hayreti ve "acayip" kurgusuyla bizi ilgi çekici bir yolculuğa çıkarıyor. Kahramanın oradan oraya savrulmasıyla gelişen bu yolculuk bir yanıyla da insanın içine doğru uzanan bir arayış. 


"Aşk bize kefil oluyor bir yerde. Kalan borcumuzu temizliyor. Borç dediğim, hayata olan borcumuz; iyi insanlara, deftere yazan bakkallara, az isteyince de çok veren lokantacılara, yaptığı yemekten bir kap da sana getiren komşu kadınlara olan borcumuz. Kalan son canımızı kendi elimizle almamıza mâni oluyor. Tesellimiz oluyor. İyi tarafından bakalım. İnsanları masum olduğumuza inandırabiliriz. Ya da insanları boş verin; Allah'ı inandırırız. Âşık adamın kötülüğü de aşkı kadar aşikâr olur. Ne varsa yüzümüzde var. Başka da bir şey yok. Bu!"

7 Kasım 2016 Pazartesi

HERMANN HESSE - Rosshalde

Hermann Hesse’den okumak istiyordum ama bir türlü olmadı, bu kitabı yine Sevgili Eren’in ‘’Okuma Günlüğüm’’ blogunda görünce zamanı geldi diye düşündüm ve fevkalade güzel bir roman buldum...

Hesse’nin 1914 yılında yazdığı, otobiyografik bir yanı ve psikolojik yönü olan Rosshalde, evlilik romanı olarak anılıyormuş... ‘’Kitaba konu olan mutsuz evliliğin tek nedeni yanlış seçim değil; sorun çok daha derinlerde, bir sanatçının ya da düşünürün evliliğe yatkın olup olmadığında. Bunun cevabını bilmiyorum, ama benim durumum kitaba alabildiğine yansıdı; burada sona eren bir şey var, umarım gerçek hayatta onunla başka türlü başa çıkabilirim.’’(Hesse’nin babasına yazdığı mektuptan) Hesse’nin de ressam olması (kitap kapağındaki resim yazara ait) ve savaş zamanı yaşadığı ağır bunalım da romana yansımış gözüküyor...

Arka kapak açıklaması konuyu ayrıntılı olarak anlatıyor, hatta bu kadar çok detay verip tüm hikayeyi açık etmesine inanamadım, okuma zevkinin sihrini ortadan kaldırıyor, yayınevi sonraki baskılarda bunu düzeltse çok iyi olur...  

Roman birçok açıdan muhteşemdi nasıl anlatacağımı bilemiyorum... ailenin tüm üyelerinin psikolojilerini, sanatçı yalnızlığını/farklı ruh hallerini, karı kocanın işin içinden çıkılmaz ilişkilerini, ebeveynlerin çocuk sevgisini, birbirlerine koz olarak kullanmalarını ve romanın sonunda en onulmaz durumla imtihan edilmelerini inanılmaz güzellikte anlatıyordu...

Yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım ama bence bu bir başyapıt ve bunu geçebilir mi bilemiyorum... ‘’Okuma Günlüğüm’’e bu kitabı bana tanıttığı için çok teşekkür ediyorum, size de okumanız için şiddetle öneriyorum...

Yazar: Hermann Hesse
Çevirmen : Kâmuran Şipal
Sayfa Sayısı : 176
Basım Yılı : 2011(5. Baskı) 2003(1. Baskı)
Yayınevi : YKY

Parçalanmanın eşiğindeki bir aileyi barındıran hüzünlü bir malikane Rosshalde. Ressam baba, mutsuz evililiğinin yarattığı düş kırıklığı içinde "kale"sine çekilmiş, bahçedeki atölyesinde kalırken, piyanist karısı ve onları bir arada tutan son bağ olan küçük oğulları malikanede yaşamaktadır. Küçüğün amansız bir hastalıktan ölmesiyle, aile bir daha birleşmemek üzere dağılır: Baba kendini sanatına adayıp Hindistan'a gitmeye karar verirken, anne büyük oğluyla birlikte belirsiz bir geleceğe adım atar. Rosshalde'nin kapıları, belki de bir daha açılmamak üzere kapanır. 


Hermann Hesse'nin 1914'de kaleme aldığı Rosshalde, yazarın kendi yaşamından izler taşıyor: Ressamlık, Hesse'nin sanatçı kişiliğinin bir parçasıydı. Doğu kültürüne yakınlığıyla tanınan Hesse 1911'de uzun bir Hindistan yolculuğuna çıkmış, 1919'da ise ilk karısından ayrılmıştı.

2 Kasım 2016 Çarşamba

KIM STANLEY ROBINSON - 2312



Amerikalı yazar Kim Stanley Robinson 1952 doğumlu olup,  lisans eğitimini San Diego Üniversitesi’nde, yüksek lisansını ise Boston Üniversitesi’nde edebiyat üzerine yapmıştır... 18 adet romanı, çok sayıda ödülü bulunan yazarın en ünlü eseri Mars Üçlemesi’dir (Kızıl Mars/1993, Yeşil Mars/1994, Mavi Mars/1996)... bilimkurgu konusunda önemli bir yazar olmasına karşın, yayıncılık sektörümüzün neredeyse hiç ilgi göstermediği bir yazar olmuştur... 2003’de Kızıl Mars, 2010’da Science In The Capital serisinin ilk kitabı Yağmurun Kırk İşareti yayımlanmış ama her iki serinin de devamı gelmemiştir... bu kez başka bir serinin ilk kitabı 2312, İthaki tarafından ekim ayında yayımlandı, umuyorum bu bir milat olur ve çok sevdiğim bu yazarın diğer romanları da -Mars üçlemesinin kalan iki kitabından başlayarak- İthaki tarafından basılır...

Bana göre Robinson en iyi bilimkurgu yazarlarının başında gelir ve dilimize çevrilen üç kitabı da severek okudum, özellikle Kızıl Mars muhteşemdir (yazar bu romanda 2019 yılında John Boone Mars'a ayak basan ilk insan oldu. 2027 yılında Yeryüzü'nün en iyi mühendisleri ve bilimcileri arasından seçilen ilk yüz kişi gezegenin yüzeyine indiler ve insanoğlunun giriştiği en büyük mücadele başladı şeklinde bir kurgu yapıyor ve tarihleri bugünlerde planlananla neredeyse tutturuyor),  onu bugüne kadar okuduğum tüm bilimkurgu kitaplarının önünde tutarım...

2312’ye gelirsek; Iain M. Banks’ın ‘’bilimkurguda nadir rastlanılan türde düşünsel ve insancıl; muazzam bir spekülatif kurgu’’ tanımlaması romanı çok iyi anlatıyor... aradan 300 yıl geçmiş, insanlık Mars’tan sonra Merkür’den Kuiper Kuşağına kadar tüm güneş sistemine ulaşmış ve yerleşmiştir... Venüs ve Titan’ın dünyalaştırma faaliyetleri devam etmektedir... her konuda teknolojik ilerlemeler muazzamdır, insan ömrü 200 yıl ve ötesine uzamıştır (nüfus artışı sorununa değinilmiyor, genetikte çok ilerledikleri için çözmüşlerdir diye kabul ediyoruz), yapay zekalar, kuantum bilgisayarları aktif olarak kullanılmaktadır, uzay asansörleri (bildiğim kadarıyla bu konuda da Japonlar çalışıyor) inşa edilmiş, uzaya gitmek daha kolaylaşmıştır, ışık hızının %2’sine ulaşan hızlara çıkılabilmektedir... tüm bu gelişmelere karşın Dünya hala bir gayya kuyusudur (hem ağır yerçekimi hem de her zamanki çekişmeleri ve çevresel felaketleriyle), buna karşın uzaycılar 300 yıl boyunca savaşmadan yaşayabilmeyi başarmışlardır, Mars herkese eşit haklar veren optimum yönetim biçimi ile tüm güneş sisteminin lideri konumundadır... Dünya herkesin ilk evi ama iflah olmaz çekişmeleri nedeniyle bir türlü düzeltemedikleri yerdir ama uzaycılar hala sebatla sorunlarını çözmek için uğraşmaktadırlar... Merkür’de başlayan sıra dışı olaylarla hikaye devam eder... ekonomiye hiç değinilmiyor parasal sorunlar nasıl çözülmüş belli değil, bence kitabın en eksik yönü bu...

Roman değişik bir anlatıma sahip, hikayenin anlatıldığı bölümler var, alıntılar denilen daha çok teknolojik gelişmeler, tarihi açıklamalar, genetik bilimindeki gelişmeler gibi konunun teknik yönlerini anlatan açıklama bölümleri var, sebebini pek çözemediğim listeler bölümleri ve bilgisayarlarının gözünden anlatılan Kuantum Yürüyüşü bölümleri var... yazar tüm kitaplarını insanı incelemek üzerine kurguluyor, insanın davranışı, düşünceleri, hırsları, yaptıkları, ettikleri romanın ana eksenini oluşturuyor, o yüzden nefes nefese ilerleyen bir bilimkurgu beklerseniz yanılırsınız, bu daha ağır işliyor her okuduğunuz sayfada bir durup düşünüp sindirmeniz gerekiyor... hatta bazen 3-4 sayfada bir veya bölümden bölüme geçerken kitabı kapatıp düşünmek durumunda kaldım... 

Romanda çok az dipnot var, bazı bilinmeyenler konu içinde açıklansa da bazı konular belirsiz halde kalabiliyor, çok fazla dipnot sevmememe ve bu konularda epeyce kitap okumama rağmen bunu okurken bir yandan da internetten merak ettiklerime bakmak zorunda kaldım böyle okumak biraz zor oluyor, bir miktar daha dipnot konulabilirdi...

Benzer konularda okuduğum kitaplarda insanların geleceği açısında olumsuz bir tablo çizilir, bugünkü karmaşaların benzerleri uzaya taşınmış olur, dünyayı mahvetmiş oluruz...  ki ben de aynı şekilde düşünüyorum gelecekten pek umutlu değilim ama yazarın insanlığa dair çok ufak da olsa hala umudu var ve bunu romanlarına yansıtıyor, aynı görüşte olmasam da bunu okumayı çok seviyorum. Bu romanı da çok sevdim İthaki’den devamını bekliyorum, siz de kaçırmayın okuyun... 

Yazar: Kim Stanley Robinson
Çevirmen : M. İhsan Tatari
Sayfa Sayısı : 520
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İthaki

Nebula En İyi Roman Ödülü
Hugo En İyi Roman Ödülü Adayı
Locus En İyi Bilimkurgu Romanı Ödülü Adayı
Arthur C. Clarke En İyi Roman Ödülü Adayı
BSFA En İyi Roman Ödülü Adayı
James Tiptree Jr. Ödülü Onur Listesi
Campbell En İyi Roman Ödülü Adayı
John W. Campbell Ödülü Adayı

Yıl 2312… Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin ışığında insanlık, uzaydaki alanını genişletmiş ve birçok gezegene yayılmıştır. Merkür'ün Tanyeri şehrindeki beklenmedik bir ölümü izleyen sıradışı olaylar, Swan Er Hong'un hayatını değiştirecek ve insanlığı bekleyen tehlikeli geleceğin adımlarını hızlandıracaktır. 

Mars Üçlemesi'yle tanıdığımız ödüllü yazar Kim Stanley Robinson'ın politika, cinsiyet ve insan doğası gibi kavramları uzay gemileri, yapay zekâ ve uzak gezegenlerle buluşturduğu 2312, okura alegorik bir evrenin kapılarını aralıyor. 


"2312, bilimkurguda nadir rastlanılan türde düşünsel ve insancıl; muazzam bir spekülatif kurgu." -Iain M. Banks-