21 Ocak 2016 Perşembe

SEZGİN KAYMAZ - Kaptanın Teknesi

Okuduğum altıncı Sezgin Kaymaz romanı ve buna gelinceye kadar hepsini çok sevmiştim... sevmek ne kelime, anlata anlata bitiremiyorum... sıra Kaptanın Teknesi’ne gelince öylece kalıverdim ne söylesem bilemiyorum... işin ilginç yanı bir çok kişiye göre yazarın en iyi romanı... Sezgin Kaymaz ne yazsa bayıla bayıla okurum diyen bana göre ise olsa da olur olmasa da... dolayısıyla çok mutsuzum...

Hayatı sevmemiz ve kendimize duvarlar örmeden, olmadığımız biri gibi görünmeden dolu dolu yaşamamız gerektiği gibi mesajı var romanın... üniversite gençliği içinde geçiyor ve sadece 3 günü anlatıyor... sürükleyiciliği iyi, fantastik ögelerle bezeli ama garip bir şekilde ne hikayesini ne karakterlerini ne de dilini hiç sevemedim ve buna inanamıyorum...

Sadece şunu fark ettim yazarın son yıllarda yazdığı romanları bana daha çok hitap ediyor... çünkü S. Kaymaz yazarken artık daha çok eğleniyor, keyif alıyor gibi geliyor ve bu da bana okurken fazlasıyla geçiyor... eski kitaplarından devam etme düşüncem vardı ama bunun yerine yeni roman beklemeye karar verdim...

Yazar:  Sezgin Kaymaz
Sayfa Sayısı : 331
Basım Yılı : 2013 (7. Baskı)  (1999 İlk basım)
Yayınevi : İletişim

"Gelirken, ne kadar gerçeküstü varsa, hepsini beraberinde getirdi 'O'...'O'...Vakitle birlikte, vakitlice gelen...Hayatımı allak bullak eden, sonra da ortalığı bana toplatan...Bir kapı aralandı üç gün önce ve 'O' girdi hayatıma...Güneş kadar yakıcıydı, buz gibi don...Deprem kadar yıkıcıydı, tufan gibi bir son...'O'ydu hepsi de...Ruhumun tufanı, tufanımın Nuh'uydu...Kim, benim sandığım 'ben' olmadığımı öğretebilirdi bana?...Vakti, bir kılıç gibi kuşanan kim olabilirdi?...Kimdi, hiç tanımadığım halde, hep beklediğim?...Sarı gözlü, kara giysili, o yakışıklı kimdi?...'O'ydu elbette!"

Üniversiteli öğrenci hayatının sebepsiz bir neşeyle anlamsızlık buhranları arasında gidip gelen olağanlığı içinde bir "kafa kızlar" muhabbeti... Ve bu olağanlığın tepesine düşen olağanüstü bir aşk hikayesi - üç günlük bir şey... Sezgin Kaymaz'dan, şenşatır anlatılmış bir gündüz düşü daha...

9 Ocak 2016 Cumartesi

MAXIME CHATTAM - GAİA TEORİSİ

Korku-gerilim-polisiye ilgi alanıma pek girmez o yüzden bu türden çok az okurum dolayısıyla da bu yazarla hiç tanışmamıştım, kitabı da indirimliler arasından konusu cazip geldiği için almış ama kitaplıkta unutmuştum... bu sefer hangisini okuyayım diye düşünürken direkt Gaia Teorisine elim gitti... ve bu senenin başından beri okuduğum romanlarda süregiden karamsar tabloya bir taş daha eklenmiş oldu... 

Gelelim kitaba; konu, İngiliz bilim adamı James Lovelock(1919-) ve Amerikalı mikrobiyolojist Lynn Margulis’in(1938-) ortaya koyduğu Gaia Hipotezi üzerine konumlandırılmış...

Gaia Hipotezi, biyosferin  ve yerkürenin fiziki bileşenleri sayılan atmosfer, buzullar, vb. karmaşık bir karşılıklı etkileşim sistemi içinde bir araya gelerek bir bütünlük oluşturduğunu ileri süren ekolojik bir kuram ya da hipotezdir. Hipotez sıklıkla, yerkürenin tek bir organizma gibi göründüğü/davrandığı (olduğu değil) olarak anlaşılmaktadır.

Dünyanın (Gaianın) tek bir canlıymış gibi davranarak kendisini koruması ve kendine zarar veren türlerin yok olmasına sebep olduğu, bu kez de sıranın insanlara geldiği ve soyumuzu kurutacak olanın da bizatihi bizler olduğu, Gaianın evrimle bunu zaten başından ayarladığı şeklinde bir kurgusu var...  

Biyolojist ve Genetik Bilimci profesör Peter, karısı Paleoantropoloji doktoru Emma ve kayınbiraderi Sosyoloji profesörü Ben Avrupa Komisyonu tarafından çok acil ve gizli bir görev için çağrılırlar, onlara neredeyse hiçbir bilgi verilmez gittikleri yerde öğrenecekleri söylenir, erkekler Fransız Pirenelerindeki Midi Doruğuna, Emma ise Güney Pasifikteki Fatu Hiva adasına gönderilir...

Midi’deki rasathanede astronomlardan ayrı olarak Avrupa Komisyonunca finanse edilen bilimsel bir çalışma yürütülmektedir, bir bacağı da Fatu Hiva adasındadır... bir usulsüzlük olduğu şüphesiyle komisyondan bir görevli ve bilim adamları araştırmak üzere gönderilmiş gibi gözükmektedir... ne beklediklerini bilmeseler de karşılaştıkları durum ve çözmeye çalıştıkları giz üçünü de şaşkına çevirir, üstüne bir de hayatlarının tehlikeye girmesi, olağan dışı iklim koşullarıyla mücadele ile Emma’nın kocası ve kardeşiyle iletişimini kaybetmesi işi iyice içinden çıkılmaz bir duruma sokar...

Gaia hipotezini bilmiyordum çok ilgimi çekti, insanların kötülüğü, hemcinslerimize ve doğaya yüzyıllardır zarar vermemize ilişkin  yazarın aktardıkları bana çok mantıklı geldi o nedenle okuduğuma çok memnunum...

Yazarın anlatımını beğendim (Emma'nın komandolara taş çıkartan performansı pek mümkün gelmese de), hem sürükleyiciliği iyi koruyor hem de tüm bilimsel verileri sıkılmadan okutuyor, bu yönden çok başarılı buldum... bilim, aksiyon, korku, gerilim ilginizi çekiyorsa okuyun derim...

Yazar:  Maxime Chattam   
Çevirmen : Alev Özgüner
Sayfa Sayısı : 368
Basım Yılı : 2009 (4. Baskı)
Yayınevi : Doğan Kitap

Avrupa Komisyonu yetkilileri çok önemli, son derece gizli bir meselenin çözümü için sizin yardımınızı istedi.

Karınız hiç tanımadığınız bir adamla birlikte dünyanın öbür ucundaki bir adaya gönderildi ve onlardan hiçbir haber alamıyorsunuz.

Korkunç bir fırtına yüzünden bir dağın zirvesinde, gizemli bilimsel olayların ortasında mahsur kaldınız.

Bu arada son elli yılda seri katillerin sayısı on kat arttı.

Ve şiddet kapıda…

Hâlâ korkmuyor musunuz?
Korksanız iyi olur…

5 Ocak 2016 Salı

MİNE G. KIRIKKANAT - BİR GÜN, GECE

Bu Mine Kırıkkanat’tan okuduğum dördüncü kitap, işin ilginç yanı da üç tanesinin seri benzeri bir niteliğe sahip olduğunu yeni fark etmem oldu(!)... önce son kitap Destina’yı, sonra ilki Sinek Sarayını, şimdi de ikincisi Bir Gün, Gece’yi okuyarak istemeden karmaşık bir sistem oluşturdum (gerçi kitapların önceki baskılarında bu konuya ilişkin bir bilgi yoktu Kırmızı Kedi yeni basımlarda belirtiyor)... aslında tam anlamıyla bir seri değil, kitaplar birbirinden bağımsız okunabiliyor, ana hikaye her üçünde de farklı, sadece bazı karakterler (Sinan, Daryal ve Hilmi) ve ülkemiz üzerine oynanan oyunlar devamlılık arz ediyor...

Aslında bu roman distopya olarak da düşünülebilir... konu; peş peşe 7-8 şiddetinde iki büyük depremin arkasından hem İstanbul’da hem de Marmara Bölgesinde taş üstünde taş kalmamasıyla başlıyor... milyonlarca insan ölmüş, bütün sanayi tesisleri harap olmuş, tam bir yıkım hali ve yönetim zafiyeti mevcut... tüm dünyadan yardım yağıyor ama bir yandan da egemen güçler ülkeden pay kapma peşindeler...  yazar bir büyük felaketten sonra nasıl darmadağın olduğumuzu ve yıllardan beri süren sorumsuzlukların başımıza ne işler açtığını ortaya koyuyor... Kırıkkanat bu romanı 2003 yılında yazmış, biraz daha bekleseydi depreme bile gerek olmadan bu romanı kurgulayabilirdi diye düşünüyorum...

Sonuçta karamsar bir tablo ama güzel bir roman okuyun derim...

Yazar:  Mine G. Kırıkkanat
Sayfa Sayısı : 192
Basım Yılı : 2015 (2003 İlk basım)
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Sinek Sarayı'nın kahramanları, serüvenlerine bu kitapta devam ediyor!

Sinan ve Daryal/Nejla, "Sinek Sarayı"ndan ayrıldıktan yıllar sonra, AB özel görevlileri olarak büyük bir depremin yerle bir ettiği İstanbul'a geri dönerler. Yanlarında, Paris'te işlenen karanlık bir cinayetten kaçan Feride'yle birlikte.

İstanbul'dan geriye kalan, yıkıntılar arasındaki açıklıklarda kurulmuş çadırlar ve insan yığınlarıdır. Korku, açlık ve kara kış, viran şehirde yaşamaya mahkûm insanlarda kontrol edilemeyen bir öfkeye dönüşür. Yemek kuyruklarında, yetersiz sayıdaki çadırkentlerde patlak veren bu öfke zaman zaman çatışmalara neden olur.

Gündelik yaşamı devam ettirme çabalarıyla geçen gün yerini geceye bıraktığında kentin yeni sahipleri saklandıkları yerden çıkar: Yıkımın sorumlularından hesap sorma peşindeki çeteler, yağmacılar ve hırsızlar...

Tüm bu felaketin ortasında denetimi elinde tutmaya çalışan Ankara değil, ABD ve AB'nin gönderdiği yardım kuvvetleridir. AB'nin kurduğu Kriz Masası'nın başında bulunan Sinan ve asistanı Daryal/Nejla, yardım amacıyla ülkeye yerleşen AB ve ABD'ye karşı, birden fazla kimlikle karşılarına çıkan Hilmi'yle beraber mücadele ederler.

2 Ocak 2016 Cumartesi

UMBERTO ECO - SIFIR SAYI

Umberto Eco’dan daha önce yalnızca ‘’Gülün Adı’’nı okudum, bununla da ilk kitaptan direkt sonuncuya geçmiş oldum(!)... ayrıca 2015’in son kitabı olmasını planlamıştım ama yetiştiremedim ve 2016’nın ilk kitabı olmasından da çok hoşlandığımı söyleyemeyeceğim, çünkü bu sene bana daha kötü bir yıl olacak gibi geliyor (umarım yanılırım) sanki onu teyit ediyor gibi geldi...

Kitaba olumsuz bir imaj biçmem; konunun medya üzerinden başlaması ve derin devlete, uluslararası komplo teorilerine bağlanması yüzünden... 1992 yılında geçiyor, konu İtalya’nın yakın tarihi ile ilgili ama sanki bizim son 15 yılımızı ve daha da çoğunu anlatıyor gibi...  1945’den sonra Sovyetler Birliği korkusu nedeniyle birçok ülkede oluşturulan stay-behind (geride durmak, hat gerisinde bırakılanlar) veya daha bilinen ismiyle Gladio  bağlantılı bir hikayesi, toplumun medya yoluyla yönlendirilmesi, dünyanın egemen güçlerinin çevirdiği dolaplar ve sonunda her şeye kuşkuyla yaklaşılması şeklinde bir önermesi var...

‘’Peki ama gazeteler halkın eğilimini mi izler yoksa bu eğilimi onlar mı yaratır?’’
‘’Her ikisi de Bayan Fresia. İnsanlar başlangıçta nasıl eğilimlere sahip olduklarını bilmezler, biz bunu onlara söyleriz ve onlar zaten böyle bir eğilime sahip olduklarını fark ederler.’’

‘’Eğer bir gazete yarının haberini yazıyorsa, spekülasyon yapıyordur, haberleri kendi istekleri doğrultusunda manipüle ediyordur.’’

Ne kadar tanıdık değil mi?

Sonuç olarak kitabı sevdiğimi söyleyemeyeceğim ama mutlaka okunmalı...


Yazar:  Umberto Eco   
Çevirmen : Eren Yücesan Cendey
Sayfa Sayısı : 176
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Doğan Kitap

Umberto Eco'nun yeni romanı: Kötü gazetecilik konusunda bir rehber

Tam bir "kaybeden" olan Colonna (50), gazeteci Simei'den iyi bir iş teklifi alıyor: "Yazı işleri sorumlusu ya da benzeri bir şey" sıfatıyla bir yıl boyunca bir günlük gazete için hazırlanan 12 "sıfır sayı"yı yönetecek ve "asla çıkmayacak olan bir günlük gazetenin hazırlanışıyla geçen bir yılın öyküsü"nü anlatan bir kitap yazacak. 

Patron Vimercate, bu gazete sayesinde "finans ve politika dünyasının güzel salonunu rahatsız edebileceğini kanıtladıktan sonra, olasılıkla bu güzel salon ona bu düşünceden vazgeçmesini rica edecek, o da Yarın tasarısını bir kenara kaldırıp güzel salona giriş yapma iznini koparmış olacak." 

Teklif sahibi Simei'nin de kendi planı var: "her şey suya düşerse kitabı yayımlarım. Bomba gibi patlayacak ve yayın hakkı adına bana belli bir gelir sağlayacaktır. Ya da, olur ya, birileri yayımlamamı istemez ve bana bir total verir. Net."

Olaylar böyle başlıyor ve Eco gözde konuları aracılığıyla İtalya'nın 50 yıllık tarihini yeniden yazıyor: Gladio, bir Papa'ya suikast, başka bir Papa'nın öldürülmesi, hükümet darbeleri, gizli servislerle terör örgütlerinin karmaşık ilişkileri… Ve bir soru: Acaba Mussolini sağ mı?