26 Şubat 2016 Cuma

KATE ATKINSON - Güzel Haber Ne Zaman Gelir?

Kate Atkinson’un romanlarını sondan başa doğru okumaya devam ediyorum... önceden bilip de sırasıyla okusaymışım daha iyi olurmuş ama bu şekilde denk geldi... geriye dilimize çevrilmiş iki kitabı daha kaldı ama onların baskısı yok ve umarım YKY yeniden yayımlar...

Bu roman da Detektif Jackson Brodie’nin yer aldığı bir polisiye ve ‘’Köpeğimi Alıp Erkenden’’ de olduğu gibi karakterlerin kişilikleri, başlarına gelenler, yani hayatları polisiye hikayenin önüne geçiyor... konuya gelecek olursam; 30 yıl önce vahşi bir cinayet işlenir, genç bir kadın ve iki çocuğu öldürülür... günümüzde ise genç, başarılı Doktor Hunter bebeğine bakması için 16 yaşındaki Reggie’yi işe alır... Reggie çok zeki, çalışkan ve kimsesiz bir çocuktur, doktor ve bebeğini kendi ailesi gibi benimser... diğer yanda Detektif Brodie sevgilisinden olan oğlunu ziyaretten dönerken Londra treni yerine yanlışlıkla Edinburgh trenine biner... Reggie lise bitirme sınavı için kendisine yardımcı olan yaşlı ve hasta öğretmenine bazı akşamlar eşlik etmektedir... yine böyle bir akşamda Brodie’nin de içinde bulunduğu Edinburgh treni yoldan çıkar ve bir can pazarı yaşanır, öğretmenin evi tren yoluna çok yakın olduğu için Reggie kaza yerine ulaşır ve Brodie’nin hayatını kurtarır... ertesi sabah götürüldüğü hastahanede Brodie’yi arar ama o isimde hiç kimse yoktur, doktorun evine gittiğinde ise Mr. Hunter karısının bir süreliğine hasta olan halasının yanına gittiğini söyler... cep telefonundan arar ama doktora ulaşamaz ve habersiz gitmesini onun kişiliğiyle pek bağdaştıramaz... tüm bunları daha önce tanıştığı başmüfettişe anlatır ama inandıramaz, bir çocuğun oldukça geniş hayalleri olarak algılanır ama Reggie vazgeçecek değildir...

Bu seferki kitap ağırlıkla kadın cinayetlerini, aile içi şiddeti, geride kalanların ruh durumunu anlatıyordu... tabii her karakterin özel hayatını da...  Reggie mükemmeldi çok beğendim... yazarın mizahi, eleştirel üslubu bu romanda da kendini gösteriyordu, ben çok sevdim size de okuyun derim...

Yazar: Kate Atkinson   
Çevirmen : Dilek Şendil
Sayfa Sayısı : 360
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : YKY

Sıcak bir yaz günü, altı yaşındaki Joanna annesi ve kardeşleriyle taşradaki evlerine dönerken hayatı sonsuza dek değişir. 

Otuz yıl sonra karanlık bir gecede, dedektif Jackson Brodie yanlış bir trene biner. Düşüncelere dalmışken ani bir gürültü duyar. 

On altı yaşındaki Reggie, uzun bir günün sonunda televizyona bakarken bir gümbürtü kopar. 

Bu üç kişinin yaşamları beklenmedik bir biçimde kesişir. Suç Dosyaları ve Çarkıfelek romanlarından tanıdığımız dedektif Jackson Brodie'yi yine karşımıza çıkartan roman, gücünü Atkinson'ın kusurlu karakterlerinin çekiciliğinden alıyor.

18 Şubat 2016 Perşembe

ERLEND LOE - Doppler

Bu romanı gördüğümde beni çeken şey, insanlardan kaçan bir adam ve takas ekonomisi oldu, ilginç olabilir diye düşündüm ve muhteşem bir kitap buldum... inanılmaz güzel bir dili / tarzı var, ironiden ironiye atlıyor, mizahi bir dille sizi peşinden koşturuyor... çok güzeldi bayıldım... bu roman, galiba bir Norveçli yazardan okuduğum ilk kitap, eğer unuttuğum başkaları varsa da çok değil ondan eminim... hem bu kitabın devamını (son sayfada devam edecek diyor, bir sonraki sayfa da ise inşallah diyor) hem de başka Norveçli yazarları okumaya karar vermiş bulunmaktayım...

Norveç bizim ülkemizle kıyaslandığında tam manasıyla ‘’fantastik’’ duruyor, gerçek değilmiş gibi ‘’Norveç’te yaşıyorsan, koşullar hakkında doğru bir fikrin olmuyor, diye düşünüyorum. Norveç’in bankalarda milyonlarca kronu var. Şaka gibi bir rakam. Sanki bir şeyin ne kadar çok olduğunu anlatmak için öylesine seçilmiş bir rakam. Ama bu, gerçek bir rakam. Norveç’in binlerce milyar kronu var. Bu para petrolden geliyor. Dünyada petrol fiyatlarını tetikleyen her sorunun ardından, paraları istifliyoruz. İnsanların arasına karıştığımız da yok. ‘’Denizin dibindeki petrolün sahibi kim?’’ diye sorulabilir, insan öyle düşünecek olursa. Ayrıca insan herhangi bir şeyi nasıl olur da alıp satabilir? Çünkü Norveç gerçek dünyanın önemsiz bir banliyösü. Biz de buralardan giderek uzaklaşıyoruz.’’(syf 116)

Ve kahramanımız Doppler hem insanları sevmemesi hemde medeniyetten epeyce sıkılması nedeniyle ormana bir çadır kuruyor ve orada yaşamaya başlıyor... hikayenin devamını yazmayacağım zaten çok kısa bir kitap, alıntıladığım paragrafta yazılanlara paralel bir sürü düşünceyle tüm dünyayı sorguluyor... yazdıkları vurucu bir o kadar da neşeli, mizahi, keyifli...

‘’Düze çıkmak istiyorsak, dünya halkları ve dinleri birbirlerine ellerini uzatmalılar. Ama bunun işe yarayacağına hiç inanmadığımı da itiraf etmeliyim. Sanırım tren kaçtı. Şimdi hayatta olanların yok olması ve yerlerine yeni bir insanlığın gelmesi gerek. Boş bir sayfa açılması lazım. İnsan ırkının saldırgan nitelikleri bir miktar azalmalı. Daha az yufka yürekli bir insanoğlu, büyük resmi görebilme yeteneğine sahip yeni bir tür ortaya çıkmalı.’’ (syf:110) ben de aynen böyle düşünüyorum...

Romana çok sayıda etiket yapıştırdım ama daha fazla yazmayacağım... çok iyi bir yazar ve çeviri, okuyun pişman olmayacaksınız... 

Yazar: Erlend Loe   
Çevirmen : Dilek Başak Carelius
Sayfa Sayısı : 124
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : YKY

Babam öldü. 
Dün bir geyik avladım.
Ne diyebilirim.
Ya o ya ben, birimiz canından olacaktı.

Andreas Doppler: Bir başarı abidesi! İki çocuklu başarılı bir aile babası; başarılı bir tadilattan geçmiş güzel bir evi ve çok başarılı olduğu iyi bir işi var. Bir gün ormanda dolaşırken bisikletten düşüyor. Otların arasında yarı baygın bir halde uzanırken, uzun zamandır hissetmediği bir huzur doluyor içine: Neredeyse hiç tanımadığını fark ettiği babasının ölümü iyiden iyiye içine otururken, yeni banyo için fayans seçimi gibi banal düşüncelerden ve beynini kemiren o anlamsız çocuk şarkılarından kurtuluveriyor. 

Birkaç gün sonra işini, evini ve ailesini terk edip ormana taşınıyor. Doğa güzel, karanlık ve derin; ayrıca Bongo var: Kendini geyikten başka her şey sanan ve kart oyunlarından zerre kadar anlamayan bu afacanla bir "avcı toplayıcı" gibi yaşamaya çalışan Doppler, yağsız süt krizine girince, bir adım daha ileri gidip takas ekonomisine geçiyor... 

Norveç'in en çok okunan yazarlarından Erlend Loe, 1969'da, Norveç'in kuzeyindeki Trondheim şehrinde doğdu. Normal bir Norveçli çocuğun gitmesi gereken bütün okullara ve birkaç tane de çocuk yuvasına devam etti. Öğrenci değişim programı çerçevesinde Fransa'da bulundu. Ayrıca üniversitede sinema ve edebiyat eğitim gördü. Askere gitmeyi reddedip sivil kuruluşlarda zorunlu hizmette yer aldı. "Stella Polaris" tiyatro topluluğunda her işe koşan adam olarak çalıştı. Kurt Kudurdu adlı çocuk kitabı 2001'de, Kadının Fendi adlı romanı 2007'de beyazperdeye aktarıldı. Senaryosunu yazdığı "Varoluş Mücadelesi" adlı dizi film, NRK kanalında halen gösterilmektedir. 
(Aschehoug Ödülü, 2013)

16 Şubat 2016 Salı

HİPPOKRATES - AFORİZMALAR

Aforizmaları seviyorum, Hippokrates’i (M.Ö. 460-370) görünce de bana çok çekici geldi ve hemen aldım... eski yunanca aslından ilk kez çevrilmiş, oldukça zor anlaşılır aforizmaları bizim anlayabileceğimiz şekilde ifade etmek için ekstra çalışmalar yapılmış, tıbbi açıdan destek alınmış, velhasıl oldukça büyük bir emek var...

Çevirmenin sunuş yazısında, Hippokrates’in hem yaşadığı dönem, hem de hekim olarak yaptıklarına ilişkin açıklamalar var, kitabın benim için en faydalı kısımları onlar oldu... bir de Yemin’i eklemişler merak ediyordum onu da okumuş oldum...

Hippokrates’in geliştirdiği hekimlik anlayışının sonraki devirler üzerindeki etkisini en iyi gözlemleyebileceğimiz eser, kuşkusuz Hippokrates Külliyatı’nın gözbebeği addedilip hakkında sürekli yorum kitapları kaleme alınan, hatta 18. yüzyıla değin hekimlerin ellerinden düşürmediği Aforizmalar’dır. Doğrudan doğruya Hippokrates’in elinden çıkma olmayıp İ.Ö 4. yüzyıldan itibaren Hippokrates geleneğinden beslenen pek çok hekimin geliştirip zenginleştirdiği hekimlere gerek teorik gerekse pratik anlamda kılavuzluk etme amacı güden (.....) aforizmalarla örülü söz konusu derleme, Hippokrates tarafından geliştirilen tecrübe ve gözlem verilerine dayalı hekimlik anlayışının üzerindeki örtüyü aslında tek başına bile aralamaya yeter. (sunuş bölümü)

Aforizmalara gelecek olursam hastalıklardan, vücudun nahoş ifrazatlarından, ....olursa ölümcüldür, ....olursa iyileşirsiniz gibi cümlelerden oluşuyor... neden başka bir şey beklemiştim bilemiyorum ama bu metin bana hiç hitap etmedi... dolayısıyla tıpla ilgileniyorsanız okumak daha mantıklı olur diye düşünüyorum...

Yazar:  Hippokrates   
Çevirmen : Eyüp Çoraklı
Sayfa Sayısı : 104
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : T. İş Bankası

Koslu Hippokrates (MÖ 460-370): Tıbbı batıl inançların gölgesinden kurtarıp akli temellere dayalı bir sanata dönüştürmüş, böylece “tıbbın babası” olarak tarihe geçmeyi başarmıştır. Ortaya koyduğu anlayış zaman içinde değişik toplum ve kültürlerce benimsenmiş, hatta Galenos (MS 2. yy.) aracılığıyla Batı ve İslam ortaçağlarına aktarılarak çağdaş bilimin temellerinin atıldığı 18. yüzyıla değin etkisini sürdürmüştür. Kendisine atfedilen Hippokrates Külliyatı adlı derleme, insanın vücut yapısından hastalıkların nedenlerine, hatta uygulamada gözetilecek teknik kurallar ile ahlaki düsturlara kadar pek çok konuya değinen yaklaşık altmış metinden oluşmakta ve tıp konusunda antikçağdan günümüze ulaşan derli toplu en temel kaynak olma niteliğini taşımaktadır. Bu derlemenin gözbebeği sayılan, yüzyıllar boyu hekimlerin ellerinden düşürmediği Aforizmalar ise tıp tarihinde çığır açan Hippokrates’in tıp anlayışına aralanan bir kapıdır.

Eyüp Çoraklı (1982): İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisidir. Uzun yıllar çeşitli yayınevlerinde çevirmen ve editör olarak çalışmış, başta Platon’un Symposion (Şölen) diyaloğu olmak üzere pek çok eseri özgün dilinden çevirerek Türkçeye kazandırmıştır.

14 Şubat 2016 Pazar

JUN'ICHIRO TANIZAKI - Nazlı Kar



Bu J.Tanizaki’den (1886-1965) okuduğum ilk kitap ve yine muhteşem bir yazar için çok geç kalmışım... yazarın başyapıtı sayılan, orijinal adı Sasameyuki (çisildeyerek yağan kar demekmiş) olan roman, 1943 yılında bir dergide tefrika olarak yayımlanmaya başlıyor, savaş yıllarında yayını durduruluyor ve 1948 yılında 3 cilt olarak basılıyor... ismi kar (yuki) olsa da aslında kast edilen kiraz çiçekleri dökülürken oluşan görüntünün kara benzemesiymiş...

Roman 1938-1941 yılları arasında geçiyor, dönemin toplum yapısı, Japon kadını, kadın erkek ilişkileri ve gelenekleri kapsıyor... Osaka’nın iyi ailelerinden Makioka’ların 4 kızının hayatını anlatıyor... kızların (Tsuruko, Sachiko, Yukiko, Taeko) ilk ikisi evli, damatların her ikisi de karılarının soyadını (Makioka) almışlar ve kızların babaları öldüğü, erkek kardeşleri de olmadığı için büyük enişteleri aile reisi olarak bulunuyor... konunun ana eksenini üçüncü kız Yukiko’nun -otuz yaşını geçtiği için- bir an önce evlendirilmesi oluşturuyor... kadınların mutlaka evlenmeleri gerekiyor gibi bir durum mevcut... Yukiko güzel ve zarif biri olmasına rağmen sessiz, geleneksel ve biraz içine kapanık bu yüzden zaman zaman sorun yaşanıyor... en küçük kız olduğu için Koisan’da denilen Taeko ise dışa dönük, hareketli, neşeli, yaratıcı bir tip ama bir yandan da kontrol edilmesi güç ve aileye problem çıkarıyor...

Yazar tüm roman boyunca çeşitli karşılaştırmalar yapıyor, Japon tarzı/Batı tarzı, Osaka lehçesi/Tokyo lehçesi, Kansai Bölgesi kültürü, Kantö Bölgesi kültürü gibi... o yıllarda modernleşmeye çalışan toplumun gelenekleriyle olan ilişkisini ortaya koymaya çalışıyor... II. Dünya Savaşı sırasında yazılmasına rağmen savaştan pek bahsetmiyor, sadece kısaca değinip geçiyor...

Aslında geleneklerine çok bağlı bir toplumda günlük hayat anlatılıyor ama her şey o kadar renkli ki büyük bir merakla okudum... yazarın olağanüstü bir anlatımı var, elimden bırakamadan, sonuna yaklaştıkça bitmese keşke düşünerek sayfaları çevirdim... ben Japonları seviyorum o yüzden de çok hoşlandım ama böyle bir ilginiz olmasa bile severek okuyacağınız bir eser, ben diğer kitaplarından devam edeceğim siz de kaçırmayın okuyun... 

Son olarak çeviri mükemmeldi, çok keyif aldım...

Yazar:  Jun’ichiro Tanizaki   
Çevirmen : Esin Esen
Sayfa Sayısı : 840
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Can

Japon şiirinde kiraz çiçeklerine dair yüzlerce, binlerce şiir söylenmişti… Eskiler çiçeklerin açmasını sabırsızlıkla bekler… dalından düşüp giden çiçeklere hüzünlenirdi… defalarca, tekrar tekrar aynı şeyleri dillendiren sayısız şiir yazılmıştı… Sachiko küçük bir kızken, bu şiirler ona çok sıradan gelir, pek duygulanmadan okuyup geçerdi. Yıllar geçip yaşı ilerledikçe eski zamanlarda yaşamış bu insanların sadece hoş ve zarif bir söz söyleme kaygısında olmadığını fark etmişti. Kirazların çiçek açmasını nasıl özlemle beklediklerini… sonra en görkemli zamanlarında dökülüp giden çiçeklerin yarattığı hüznü… Sachiko da ruhunun derinliklerinde hissetmeye başlamıştı.

Nazlı Kar bir döneme, farklı bir coğrafyaya, Japon algısına, kültürüne bir yolculuk gibi... Dört kız kardeşin odağında gelişen bir "kadın romanı". Yazar, satırlarında gelenek ve modernlik, Doğu ve Batı kavramlarını sorgularken okuyucusunu da kendisine katılmaya davet ediyor. Kitap adını, Japon şiirindeki bir söz sanatından alıyor. Kiraz çiçeklerinin baharda dallarından dökülmesini kar zannetmek… Kitabın kurgusu da bu imgeye uygun bir biçimde mevsimlerin döngüsünü aktarıyor, zamanın geçişine duyulan hüznü bize ulaştırıyor.

7 Şubat 2016 Pazar

JAMES S. A. COREY - ABADDON GEÇİDİ

ENGİNLİK SERİSİ 3. KİTAP
Enginlik serisinin son kitabı da nihayet yayınlandı, son yıllarda rastladığım en iyi bilim kurgu olan bu seriyi çok sevdim o yüzden de hemen okudum...

Önceki kitaplarda insanoğlu güneş sisteminin sınırına kadar ulaşmış, iki milyar yıl önce başka galaksilerden gönderilen ve protomolekül adı verilen bir oluşum ile mücadele edilmiş ve Venüs’e yönlendirilmişti... Protomolekül Venüs’te birtakım yapılar inşa ederken insanlarda hiçbir değişiklik yok bu sefer uzayda birbirlerini yemekle meşguller... nihayet protomolekül Uranüs’ün yörüngesinin dışına halka şeklinde büyük bir geçit göndererek Venüs’ten ayrılmıştır... tabii Dünya, Mars, Kuşaklılar, kahramanımız James Holden ve mürettebatı da Halka’ya yollanmıştır... gidenler sadece askeri unsurlar değil, din adamları, sanatçılar, gazeteciler, politikacılar her meslekten insan mevcut... Dünya/Mars/Kuşak grupları başlangıçta bir diğerinin üstünlüğü ele geçirmesine izin vermemek için gövde gösterisi yapmak ve incelemek için orada bulunurken diğerlerinin komplosuyla Holden’in Halka’dan geçmek zorunda kalması sonucunda diğer tüm gemilerde peşi sıra Halka’dan içeri girerler ve her şey birbirine karışır... Burada en ilginç nokta insanların şiddet ağırlıklı doğası ‘’Şiddet insanların iyi bir fikirleri kalmadığı zaman başvurdukları bir yöntemdir. Basit, dolaysız ve daima mevcut bir seçenek olduğu için cezbedicidir. Rakibinin argümanına uygun bir cevap veremezsen onun suratına bir yumruk atıp geçebilirsin’’ nedeniyle uzaylı oluşumdan çok kendi kendilerine zarar vermeleriydi...  konu ile ilgili daha çok yazıp işin tadını kaçırmak istemiyorum yine çok iyi bir kitap olmuş, yeni karakterler eklenmiş, heyecanla okunuyor...

Başlangıçta serinin 3 kitaptan oluştuğu söylendiyse de kaldığı noktadan daha çok kitap çıkabilir ve umarım devamı gelir... şu sıra dizisini de izliyorum ama bir ara üç kitabı peş peşe bir daha okumak istiyorum... bilim kurgu seviyorsanız her üç kitabı da hararetle öneririm...  

Diğer kitaplar için :

Yazar:  James S. A. Corey   
Çevirmen : Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı : 488
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İthaki

SyFy tarafından diziye uyarlanan ve son yılların en iyi uzay macerası olarak gösterilen Enginlik serisi (The Expanse) eşsiz yolculuğuna devam ediyor.

Güneş Sistemi -Mars, Ay, Asteroit Kuşağı nesillerdir insanlığın en büyük sınırıydı. Venüs'ün bulutları altında programını uygulayan uzaylı oluşum, Uranüs yörüngesinde kendisini gösterip yıldızsız bir karanlığa açılan bir geçit inşa edene dek.

Jim Holden ile Rocinante'nin mürettebatı bu oluşumu incelemeye giden büyük bir bilimsel ve askeri gemiler filosunun parçasıdır. Fakat perde arkasında amacı Holden'ı yok etmek olan karmaşık bir entrika dönmektedir. İnsan ırkının elçileri geçidin bir fırsat mı yoksa bir tehdit mi olduğunu anlamaya çalışırlarken aslında en büyük tehlikeyi yanlarında getirmişlerdir.

1 Şubat 2016 Pazartesi

ANYA von BREMZEN - Sovyet Mutfak Sanatı

Yemek ve Hasret Anıları


‘’Kulebyaka insanın ağzını sulandırmalı, çırılçıplak, utanmaz, baştan çıkarıcı bir şekilde önünde uzanmalı. Ona göz kırparsın, kallavi bir dilim kesersin ve parmaklarını hemen üstünde gezdirirsin... Ağzına atarsın, gözyaşı gibi tereyağı damlar, iç harcı yağlıdır, suludur, yumurtası, sakatatı, soğanı boldur...’’
Anton Çehov / Denizkızı

‘’Mutfak hizmetçisi nihayet blini ile çıkageldi... Semyon Petroviç ciddi yanma tehlikesini göze alıp en üstteki (ve en sıcak) iki bliniyi kapıp lop diye tabağına koyuverdi. Blini koyu altın sarısıydı, hafif ve dolgundu – tüccarın kızının omuzları gibi...’’
Anton Çehov / İnsan Zaafı Üzerine: Tereyağı Bayramı Üzerine Bir İbret

Anya von Bremzen ‘’Çehov’un ölçü dışı Slav iştahına yönelik hiciv yüklü övgüsü aşıkların esrik bir fantezisidir. Bazen İngiliz yazarlar için peyzaj (belki de sosyal sınıf?) neyse, 19. yüzyıl Rus yazarları için yemek oymuş gibi gelir bana. Ya da Almanlar için savaş, Fransızlar için aşk neyse; komedinin, tragedyanın, esrikliğin ya da yazgının en büyük temalarını kuşatan bir konu.’’ diyor kitabının baş sayfalarında... ben de tanıtıma yemek bölümleriyle başladım ama öyle dolu dolu bir kitap ki nereden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum... öncelikle bu bir ‘’hatırat’’ veya yayınevinin belirlediği gibi ‘’yaşantı’’... yazarın ve oldukça renkli ailesinin hayat hikayesini, ülkesinin 1910’dan bugüne değin -onar yıllık dönemlerle- yakın tarihini (Lenin’den Stalin’e, Brejnev’e, Gorbaçov’dan Putin’e tüm liderleri ve tüm yaşananları) ve tabii ki yemeklerini anlatıyor...


Yazar kitabını annesi Larisa’ya ithaf etmiş ve hayatındaki belirleyici etkisini çok iyi anlatıyor, ilişkilerini de Larisa’nın muhalif kişiliğini de çok sevdim...


Bir halkı veya memleketi belirleyen en önemli unsurun dil ve mutfak olduğunu düşünüyorum, Bremzen de benzer bir şekilde anlatmış... kitabı çok çok sevdim, olağanüstüydü, kaçırmayın okuyun mutlaka... 

Yazar:  Anya von Bremzen   
Çevirmen : Özlem Yüksel
Sayfa Sayısı : 348
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : YKY

Stalin'in sofra alışkanlıkları nelerdi? Bolşevik Devrimi'nden sonra "kadınları mutfaktan kurtarma" politikaları nasıl uygulandı? Sovyet Gıda Bakanı ABD gezisinden yanında hangi yiyeceklerle dönmüştü? 1960'lar Moskova'sında, yirmiye yakın ailenin tek bir mutfağı paylaştığı "komün apartman"larda yaşamak ya da uzun ekmek kuyruklarında saatlerce beklemek neye benzerdi? 

Yemek yazarı Anya von Bremzen, Sovyet Mutfak Sanatı'nda, annesinin pişirdiği geleneksel Rus yemeklerinden halkın savaş ve kıtlık zamanlarında icat ettiği yemeklere, Lenin'in tahıl politikalarından "Kızıl Ekim çikolataları"na, Sovyetler Birliği tarihini hem gerçekten yediği hem de sadece düşlemekle yetinmek zorunda kaldığı yemekler üzerinden anlatıyor. Her sayfası şaşırtıcı bilgilerle dolu bu renkli öyküye, adlarını muhtemelen hiç duymadığınız yemeklerin tarifleri, bulunamayan gıda maddeleri üzerine dilden dile dolaşmış Sovyet fıkraları ve bu uçsuz bucaksız ülkenin tarihine yön vermiş kişilere dair komik anekdotlar tat katıyor. 

"Anya von Bremzen'in daima açlık sınırındaki bir süpergüçte geçen büyüme destanı hem çok eğlenceli hem de yürek parçalayıcı."
-Time-