30 Mart 2016 Çarşamba

MARC CHAGALL - HAYATIM


Resimden anladığım söylenemez ama ressamların hayatlarını anlatan kitapları okumayı seviyorum... bugüne kadar Leonardo Da Vinci, Raffaello ve Monet’yi okudum, bu dördüncü ressam: Chagall... bu kitabın diğerlerinden farkı Chagall’ın kendisi tarafından yazılması, bir otobiyografi olması... ben bu yayını ‘’hatırat’’ olarak etiketledim (bu daha doğru geldi), çünkü ressamın hayatının yaklaşık üçte birini anılarıyla anlatıyor...


Marc Chagall (1887-1985) günümüzde Belarus’a o zamanlarda Rusya’ya bağlı Vitebsk’te doğdu, 1906'da, ünlü bir yerel ressam olan Yehuda Pen'in yanında resme başladı. 1907'de ise St. Petersburg'a taşındı. Chagall, St. Petersburg'da 1910 yılına kadar kaldı. Ressam olarak belirli bir ün kazanan sanatçı, St. Petersburg'dan sanat çevresine daha yakın olmak için Paris’e yerleşmek üzere ayrıldı. 1914 yılında Vitebsk'e geri döndü ve bir sene sonra nişanlısı Bella ile evlendi. Çift Rusya'dayken I. Dünya Savaşı çıktı.  Chagall, 1917'deki Rus Devrimi'nde aktif rol aldı. Sovyet Kültür Bakanlığı, ressama Vitebsk bölgesinden sorumlu görevli ünvanını verdi. Chagall, Vitebsk Modern Sanatlar Müzesi ve Sanat Okulu'nu kurmasına rağmen, bir süre sonra Sovyet sisteminin politikalarına katlanamamaya başladı. O ve eşi, önce 1920 yılında Moskova'ya taşındılar. Üç sene sonra 1923'te ise Paris'e geri döndüler. Bu dönemde, Chagall'ın orijinali Rusça yazdığı anıları İbranice ve eşi Bella'nın çevirisiyle Fransızca yayınlandı (Vikipedia)


Yukarıya bu kitabın anlattığı kısmın satırbaşlarını alıntıladım... Ressam ise o günleri o kadar renkli, güzel, mizahi anlatıyor ki sanki sizde oradaymışsınız gibi oluyor... Özellikle çocukluk dönemleri, ailesiyle olan anıları muhteşemdi, çok sevdim... Çok küçük yaşlarında resim yapmaya karar veriyor ve bu konuda çabalamaktan hiç vazgeçmiyor... Ekim devriminden sonraki çalışmaları ve vazgeçişi ise çok trajikti... 

Paris Operası'nın Tavan resimleri,

Moskova Tiyatrosu'nun duvarlarına yaptığı resimler hepsi çok güzel...

Chagall; Kübizm, Süprematizm, Fovizm akımlarını birleştirerek resim yapıyormuş, Kübizm, Süprematizm bana hitap etmiyor mesela ama Chagall’ın tablolarını çok seviyorum, çok neşeli geliyor...

Son olarak; bu kitabın daha kaliteli bir baskıya (renkli, 1. Hamur kuşe kağıda) sahip olmasını isterdim, çünkü içinde Chagall’ın bu hatırat için çizdiği resimler var ve bu baskıda çok iyi görünmüyorlar... ayrıca kaliteli ve renkli bir baskıda kitabın sonuna ressamın tablolarından örnekler konulabilir çok daha şık ve faydalı hale getirilebilirdi... Normalde pahalı kitap basılmasını pek tasvip etmiyorum, önemli olan okumak ama ressamlar için bu elzem... Tabii yine de kitap muhteşem, ilgi alanınıza giriyorsa kaçırmayın, okuyun...

Yazar: Marc Chagall
Çevirmen : İsmet Birkan
Sayfa Sayısı : 194
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Jaguar

Chagall, Hayatını Anlatıyor. 
Bir sanatçı nasıl doğar? Eğer Chagall'ın doğumundan bahsediyorsak cevap hazır: Ölü.

Chagall'ın otobiyografisi Hayatım, ressamın doğarkan çıkan yangın sonucu "ölü doğumu"nu ve hayata dönüşünü anlatan satırlarla açılıyor. Sonrasında ise bir sanatçının doğuşuna kendi ağzından tanıklık ediyoruz. Chagall, tüm tablolarına sinen Vitebsk'i ve ailesini, tıpkı kendi resimlerinde olduğu gibi, düzyazıda da kendisine has bir üslupla anlatıyor. Etkileri İkinci Yeni şiirine dek uzanan Chagall, sanatçı olmanın bir sanat kolundaki yetkinlikten daha fazlası ve bir "duyuş farkı" olduğunu gösteriyor Hayatım'da.

Chagall tablolarının bugüne dek Türkçede eksik kalan parçası, İsmet Birkan'ın çevirisi ve Marc Chagall'ın kitap için yaptığı özel çizimlerle…

"Bu sayfalar boyanmış bir yüzeyle aynı anlamı taşıyor. Tablolarımda bir gizli köşe olsaydı bunları oraya sokuştururdum. Ya da belki kişilerimden birinin sırtına, ya da duvar resmimdeki Çalgıcı'nın pantolonuna yapışırlardı."

"Ressamlar kadar şairlerin de çok öğreneceği şey var ondan. Ben kendi payıma, kimsede Chagall'daki kadar adamı çarpan, bozan, alıp götüren şiirsel çağrışımlar görmedim."
-Cemal Süreya-

"Chagall bu imgeleri nereden buluyor bilmiyorum, kafasında bir melek olsa gerek."
-Picasso-

28 Mart 2016 Pazartesi

STEFAN ZWEIG - ÜÇ USTA: BALZAC, DICKENS, DOSTOYEVSKİ

Bir önceki kitapta yaşadığım hayal kırıklığından sonra güvenli bir limana gitmekte fayda vardı, bende Zweig’e sığındım... üstelik üç büyük ustayla birlikte... daha önce yazarın Balzac biyografisini okumuştum, bu kitabı görünce Balzac kısmı mükerrer olacak ama onu hatırlamış, diğer ustaları da öğrenmiş olurum diye düşünüp aldım... ama tekrar olmadı, çünkü bu kitap bir deneme ve üç ustanın romanlarında yer alan karakterleri inceliyor... Balzac kısmından ayrıca zevk aldım önceki kitabın tamamlayıcısı oldu...

Zweig ‘’Her üç deneme de eserlerin bilindiğini varsaymaktadır: Tanıtma değil, yüceltme, yoğunlaşma, özünü verme amacını gütmektedir’’ diyor giriş kısmında ve öyle olsa hakikaten iyi olur ama bilmeseniz bile mükemmel okunuyor... çünkü ustaların karakterleri oluştururken düşündükleri, hissettikleri şeyler, dünya görüşleri, karakterlerin yaratıcılarıyla olan benzeşmeleri, eserlerin ortaya çıktıkları dönem ve ülkeleri her şey tek tek elden geçiriliyor... Goethe, Shakespeare, Fielding, Flaubert, Hugo, Wilde, Tolstoy, Puşkin gibi ünlü yazarlarla da karşılaştırmalar mevcut...

Kitaba çok sayıda etiket yapıştırdım neredeyse her satırın altı çizilebilir, hepsi buraya yazılabilir... ben en az sayıya indirmeye çalıştım ama yine de uzun oldu, umarım sonuna kadar okuyabilirsiniz... ama kitabı Mutlaka Okuyun....

BALZAC (1799-1850)
Hiçbir yazar kendini işine bu yoğunlukla kaptırmamış, hayallerine ondan daha kuvvetle inanmamıştır; hiçbirinin sanrıları, kendini kandırmanın sınırlarına bu denli yaklaşmamıştır. Balzac, heyecanlarını, çarkı muazzam hızla dönmekte olan bir makine misali bir anda durdurmayı, aynadaki yansıması ile gerçekliği birbirinden ayırmayı bu dünya ile diğeri arasına net bir çizgi çekmeyi her zaman beceremezdi. Çalışma sarhoşluğuyla, yarattığı kişiliklerin varlığına ne denli inanmış olduğuna dair anekdotlar koca bir kitap doldurur; tuhaf ve çoğunlukla biraz ürkütücü anekdotlardır bunlar. Bir dostu odaya girer, Balzac dehşet içinde üzerine atılır: ’’Düşünsene, bahtsız kadın kendini öldürdü!’’ Ne var ki arkadaşı korku içinde karşılık verince, sözü edilen kişiliğin sadece onun kendi yıldızlar aleminde yaşayan Eugenie Grandet olduğunun farkına varır. (syf:37)

Romanın, iç dünyanın ansiklopedisi olduğu fikri onunla birlikte başlar, Dostoyevski gelmese, onunla birlikte bittiği de söylenebilirdi. (syf:51)

Eseri uçsuz bucaksızdır. Seksen cildin içinde bir dönem, bir dünya, bir nesil yatar. Daha önce böyle muazzam bir şey bilinçli olarak hiç denenmemiş, çok büyük bir iradenin cüreti hiç daha iyi ödüllendirilmemiştir. Zevk almak, akşamları kendi dar dünyalarından kaçarak yeni imgeler ve yeni insanlarla dinlenmek isteyenlere heyecanlı ve hareketli bir oyun, oyun yazarlarına yüz trajediye yetecek kadar malzeme, alimlere –çok doymuş birinin umursamazca masada bıraktığı kırıntılar misali- bir yığın sorun ve esin, aşıklara kendinden geçmeye örnek oluşturacak ateş sunulmuştur. Fakat en muazzamı, onun yazarlara bıraktığı mirastır. Tamamlanmış olanların yanı sıra Comédie humanie taslağında bitmemiş, yazılmamış kırk roman daha vardır; (.....) Balzac bir seferinde şöyle demiştir: ‘’Dahi, düşüncelerini her an fiile çevirebilen kişidir. Fakat çok büyük bir dahi bu fiiliyatı ilelebet sürdürmez; yoksa fazlasıyla Tanrı’ya benzerdi.’’ Bunların hepsini tamamlayabilseydi, tutkuların ve olayların çemberini kendi içine bağlamayı sürdürseydi, eseri kavranamaz biçimde gelişirdi. Kendisinden sonra gelecek herkes için erişilmezliğiyle korkutucu, gaddarca bir şey olurdu bu; oysa bu haliyle –tamamlanmamış benzersiz bir torso olarak- erişilemez olana erişmek isteyen her yaratıcı irade için muazzam bir teşvik, muhteşem bir örnek oluşturmaktadır. (syf:54)

DICKENS (1812-1870)
Gerçek bir İngiliz olarak ahlakın temellerine dokunmaya kalkışmadı; muhafazakarlar için bunlar İncil kadar kutsaldır. İşte bu hoşnutluk, çağının düşük heyecanlı ruhsuzluğu, Dickens için çok tipiktir. Hayattan fazla bir şey beklemiyordu; kahramanları da öyle. Balzac’ın kahramanı muhteristir, egemenlik peşindedir, şiddetli bir iktidar özlemiyle yanıp tutuşur. Hiçbir şey ona yetmez, hepsi doyumsuzdur, her biri bir dünya fatihi, bir devrimci, bir anarşist, aynı zamanda bir tirandır. Birer Napoléon mizacına sahiptirler. Dostoyevski’nin kahramanları da ateşli ve coşkuludur; iradeleri dünyayı devirir ve muazzam bir tamah içinde yaşamın gerçeklerinin üzerinden aşıp kendilerince hakiki hayata sarılırlar; burjuva ve insan olmak istemezler, her birinde bütün tevazuun ötesinde birer mesih olmanın tehlikeli kibri ışıldar. Bir Balzac kahramanı dünyaya boyun eğdirmek, bir Dostoyevski kahramanı dünyanın üstesinden gelmek ister. Her ikisinin de gündelik olanın dışına çıkmak, bir ok gibi sonsuzluğa doğru atılmak iddiası vardır. Dickens’ta insanların hepsi mütevazidir. Tanrı’m, ne ister bunlar? Yılda yüz pound, iyi bir kadın, bir düzine çocuk, iyi dostlar için cömertçe kurulmuş bir sofra, Londra’da penceresi yeşilliğe bakan, küçük bahçeli bir kır evi ve bir avuç mutluluk. Onların ideali cahil, zevksiz bir küçük burjuvalıktır: Dickens’ta bunlarla yetinilmelidir. Onun bütün insanları, içten içe dünyanın düzeninin değişmemesini ister; ne zenginlik ister ne yoksulluk; istedikleri, bu rehavet içindeki orta kararlılıktır, böyle bir hayat düzeyi bakkal çakkal için ne denli bilgeceyse, sanatçılar için o denli tehlikelidir. Dickens’in idealleri yoksul çevrenin renkleriyle solmuştur; eserlerinin arkasında öfkeli bir tanrı değil, kargaşayı düzene sokan biri vardır; devasa ve insanüstü biri değil, hoşnut bir seyirci, sadık bir burjuva. Burjuvalık, Dickens’in bütün romanlarının atmosferidir. Bu yüzden onun büyük ve unutulmaz işi, aslında sadece burjuva romantizmini, düzyazının şiirini keşfetmektir. Bütün uluslar içinde ilk o, gündelik hayatı en şairane biçimiyle edebiyata sokmuştur. Bu sağır griliğin içinde güneşi parlatmıştır (syf: 67-68)


DOSTOYEVSKİ (1821- 1881)
Dostoyevski’nin hayatında her şey melodram olarak başlar ama daima trajediye dönüşür. Tümüyle gerilim üzerine kuruludur; hayati kararlar, hükümler, birbirine geçiş süreci olmayan, ayrı ayrı anlar olarak özetlenmiş, sıkıştırılmıştır; kaderinin tümü böyle on yada yirmi coşkunluk ya da çöküş anıyla tayin edilmiştir. Hayatın epilepsi nöbetleri –bir anlık coşkunluk ve şuursuz bir çöküş- olarak nitelenebilir. Her coşkunluğun ardında gevşeyen duyguların boz bulanık alacakaranlığı bekler pusuda ve uzun süren bulutlu havaların ardında yeni, öldürücü bir yaşam şimşeği şekillenir ihtiyatla. (syf:104)

Dostoyevski’nin sanatsal gözlem süreçleri ise şeytanlıktan ayrılamaz. Diğerlerinin sanatı bilimse, onunki kara büyüdür. Deneysel kimya ile değil gerçekliğin simyasıyla, astronomiyle değil ruhun astrolojisiyle uğraşır. Serinkanlı bir araştırmacı değildir. Ateşler içinde sanrılar gören biri gibi şeytani, korkulu bir rüyadaymış gibi bakar aşağıya, hayatın derinliklerine. (syf:153)

Dostoyevski romanlarında asla bir dinlenme anına, asla okumanın yumuşak müzikal ritmine rastlanmaz, asla rahat soluk almaya izin vermez, insan sürekli elektrik şokuna tutulmuşcasına gitgide daha da kızışarak, yanıp tutuşarak, huzursuzluk ve merak içinde sayfadan sayfaya sıçrar durur. Onun edebi gücünün etkisi altında bulunduğumuz sürece biz de ona benzeriz. Dostoyevski, bu ezeli düalist, bu çelişkilerin çarmıhındaki insan, kendi içinde, kahramanların içinde olduğu gibi okurun içinde de duygu bütünlüğünü havaya uçurur. (syf:161)

Dostoyevski’nin okurla ilişkisi ne dostane ne de huzurludur; bilakis tehlikeli, zalim, şehvetli güdülerle dolu bir uyumsuzluktur. Diğer yazarlarınki gibi dostluk ve güven dolu değil, kadın ile erkek arasındaki gibi tutkulu bir ilişkidir. (syf:172)

Hiçbir sanatçının ıstırabı, asla epilepsinin sanata dönüşmesi kadar müthiş olamaz; zira Dostoyevski’den önce hayatın zenginliği, zaman ve mekan bakımından bu kadar dar bir ölçü içinde hiçbir zaman yoğunlaşmamıştır. (syf: 177)

Edebiyatta sınırları aşan önemli kişiler arasında günümüzün en büyüğü Dostoyevski’dir; ruh alanında kimse ondan daha fazla yeni ülke keşfetmemiştir; bu müthiş, bu ölçüye sığmaz adamın kendi ifadesiyle ‘’ölçülemezlik ve sonsuzluk, yeryüzünün kendisi kadar elzemdi’’. Dostoyevski hiçbir yerde duraklamamıştır, ‘’Her yerde sınırı aştım,’’ diye yazar bir mektubunda gururla ve kendinden yakınarak, ‘’her yerde’’.(syf:184)

Tanrı meselesinde de, hepimizin içinde saklı, fakat hiçbir fanide Dostoyevski’deki kadar kapsamlı olmayan, iflah olmaz ikilemin uçurumu açılır. O, herkesten inançlıdır ama aynı ruhun içinde aşırı bir ateisttir (syf:199)

Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen : Zehra Kurttekin
Sayfa Sayısı : 216
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Can

Roman yazarı aslında kimdir? Stefan Zweig, Üç Usta'da bu soruya cevap arıyor ve yarattıkları unutulmaz figürler evreniyle epik dünyalar kuran üç edebiyat dehasının eserlerinde dolaştırıyor bizi. Zweig'ın "Dünyanın Mimarları" adını verdiği dizinin ilk kitabı olan Üç Usta, bireyin hayata tutunma çabası ve direnç sınırları üzerinden Balzac, Dickens ve Dostoyevski'nin eserlerindeki evren modellerini serimliyor. Üç Usta sadece bu üç büyük yazarın evreninde dolaşmak için değil, modern zamanlarımızın modern insanını anlamak için de gözden kaçırılmaması gereken bir kitap. Dünya edebiyatının bir başka usta kaleminden, Stefan ZweIg'ın gözünden Balzac, Dickens ve Dostoyevski'ye yakından bakmak için eşsiz BİR dilsel lezzet, benzersiz bir edebî deneme.

19 Mart 2016 Cumartesi

JONATHAN FRANZEN - ÖZGÜRLÜK

Bu tanıtıma nasıl başlayacağımı bilemiyorum çünkü, kitabı sevmediğim ve bitirmek için çabalamaya değmeyeceği için yaklaşık yarısında (286 sayfada) yarım bıraktım... bu durumda görüş belirtmek şüphesiz anlamlı değil ama hissettiklerimi yazmak istedim...

Oldukça ünlü bu romanı, yayımlandığı yıl çok okumak istemiştim ama kaldı bir şekilde ve iki hafta önce indirimliler arasında görünce çok şaşırdım ve hemen aldım... daha fazla geciktirmeden de okumaya başladım... ilk başta beni etkileyen ismi olmuştu ÖZGÜRLÜK, açıkçası çok büyük bir kelime... ve ben bunu toplumsal olarak algılamış ve konuyu öyle beklemiştim (ki arka kapak açıklamasında da bireysel olduğu açıkça belirtilmesine rağmen)... tamamen beynimin Özgürlük kelimesine verdiği şartlanmış tepki ve geri çekilmek için ilk nokta...

A.B.D'nin dünyanın yalnızca kendilerinden ibaret olduğunu düşünmesi, buna göre davranması, başta Ortadoğu olmak üzere dünyayı savaşa sürüklemesi ve sanki suç başkasındaymış gibi davranmasına giderek daha fazla sinir oluyorum ve A:B.D'li yazarlarda kitaplarında bunu çok yansıtıyorlar daha önce de yazdım çok fazla Amerikan buluyorum ve hoşuma gitmiyor, benim için ikinci nokta...

Tam da bu sırada ‘’Sabit Fikir’’de romanların, kitaplaştırılmış TV dizilerine dönüştüğü şeklinde bir yazı okudum ve kitapların bu hale gelmesinden rahatsızım... bu romanı okurken de hem filmlerinde hem kitaplarında aynı şeyi anlatıyorlar diye düşünmüştüm, üstüne bu yazıyı okuyunca da neden rahatsız olduğumu fark etmiş oldum, benim için üçüncü nokta...   

‘’Sonuç olarak, özellikle de Amerikan edebiyatı televizyona uyarlanmaya müsait romanlar yaratıyor. Yalnızca Şubat 2016’da, 2015’in çok okunan ve saygı uyandıran iki romanı uyarlanıyor. Jonathan Franzen’in Puritysi, (...) bir dramaya adapte ediliyor. (...) Ve daha birkaç gün önce hep birlikte öğrendik ki, Elena Ferrante’nin Napoli Romanları serisi, sekizer bölümlük sezonlar halinde televizyona uyarlanacak. Yani sadece ABD’de değil, dünyanın geri kalanında da benzer bir hız söz konusu.’’

Konuya gelirsek; orta sınıf Amerikan aileleri, ana babaların, çocuklarıyla, çocukların birbirleriyle, herkesin çevreyle ve kendisiyle sorunu olduğu ve her şeyden kurtulmaya (özgür olmaya!) çalıştıkları bir hikaye okuduğum kadarıyla... arada tüm Amerikan ve Dünya siyaseti de mevcut... kitabı bıraktıktan sonra arkalardan rastgele bir kaç sayfa daha okudum hani çarpıcı bir şeye rastlarım da geriye dönüp okumaya devam ederim diye ama görebildiğim kadarıyla aynı şekilde devam ediyor...

Roman çok rahat ve kolay okunuyor o yüzden sorun yok... kitabı bitirmediğim için okuyun veya okumayın diyemiyorum, sadece yukarıdaki noktalara benzer şekilde tepki verenlere bir fikir verebilir... 

Yazar: Jonathan Franzen
Çevirmen : Sevin Okyay
Sayfa Sayısı : 600
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : Sel

Bu roman özgür birey olma çabalarını, bir aşkın başlangıcını ve bitişini, gençlikte yaşanan doyumsuz tutkuları, yetişkinliğin getirdiği sürprizleri, neden hiç durmadan arkadaşlarımızla yarıştığımızı, en yakınımızdakilere nasıl ihanet ettiğimizi ve hiçbir şeyin neden "olması gerektiği gibi" olmadığını anlatıyor. 

Duygularımızın sözünü dinleyerek kendimize ve çevremizdekilere yaşattığımız acı ve sevinçlerin insan olmanın doğal bir sonucu olduğunu gösteriyor.

Modern dünyanın çelişkili ve bir o kadar da gerçek insanlarını konu alan sürükleyici bir başyapıt...

11 Mart 2016 Cuma

ALEKSANDR PUŞKİN - YÜZBAŞININ KIZI

Rus klasiklerinden Yüzbaşının Kızı ile devam ediyorum... Puşkin’in 1833-36 yılları arasında yazdığı, otobiyografik öğeler taşıyan, roman alanındaki en önemli eserlerinden biri olarak biliniyor...

Konu 1773-75’deki (II. Katerina dönemi) Yemelyan Pugaçov Ayaklanması (*) sırasında geçiyor... Soylu bir ailenin oğlu olan Grinev ücra bir bölgedeki bir kaleye subay olarak atanır, önce ben burada ne yapacağım diye hayal kırıklığına uğramışken bu kaleye sürgün edilmiş başka bir subay (Şvabrin) ile arkadaş olur, kale komutanı olan yüzbaşının kızını tanıyınca ise oradan hiç ayrılmak istemez... tam bu esnada ayaklanma başlar ve Grinev’i maceradan maceraya sürükler...

Romanın otobiyografik yanları, eserin yazılma aşamaları, Puşkin’in düşünceleri, merakları, şairliğine ilişkin açıklamalar sonsöz bölümünde ayrıntılı bir şekilde veriliyordu...
‘’Puşkin en başında tek kahraman tasvir etmeyi düşünmüştür; Pugaçov’in yanında yer alan, isyan bastırıldıktan sonra askeri mahkemeye çıkarılan, neden sonra kraliyet tarafından affedilen (ya da kısmen affedilen), bir asilzade. Puşkin baştaki bu kahramanı, hain asilzadeyi, çalışmanın neredeyse son aşamalarında erdemli Grinev ile alçak Şvabrin olarak ikiye böler.’’ (sonsöz syf:177)

Grinev sosyal bir kargaşanın tam ortasında bir şair (ama önemsiz bir şair) olarak elbette Puşkin’in alt benliğidir. Kendi kişisel özelliklerini kurguya aktarmasına bir örnek olarak Puşkin’in kendi atalarını olaya kattığı ve onları Grinev’in ataları olarak anlattığını gösterebiliriz. (sonsöz syf:183)

Akıcı bir anlatımı var, olaylar ilginç, yalnızca bir aşk hikayesi değil... özetle çok güzel bir eserdi, çok beğendim, okuyun mutlaka...

(*)Pugaçov Rusya’ya karşı ayaklanan Kazak lider olup, Rusya tarihindeki en korkunç isyancılardan biri olarak anılır, Kazaklar içinse büyük bir halk kahramanıdır-Vikipedia

Yazar: Aleksandr Puşkin
Çevirmen : Ergin Altay
Sayfa Sayısı : 187
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İletişim

IRINA REYFMAN'IN SONSÖZÜYLE
"Ömrümün sonuna dek unutamayacağım, yaşamımın tuhaf anlarında hatırladığımda bir kehanet olduğunu düşündüğüm bir rüya gördüm. Okur bağışlayacaktır beni: Çünkü deneyimlerinden o da bilmektedir, kör inançları ne kadar küçümserse küçümsesin, insanın bu tür batıl düşüncelere yatkın olduğunu." Aleksandr Puşkin

Puşkin’in tarihsel roman olarak yazdığı, aynı zamanda, son düz yazı çalışması olan Yüzbaşının Kızı; 18. Yüzyıl Rusya'sını yansıtır. Katerina’nın hükümdarlığı döneminde, genç Grinev orduda görev yapmaktadır. Ordu sefere çıktığı sırada kar fırtınası vardır ve Grinev paltosunu donmakta olan bir adama verir. Bu hareketi büyük Pugaçov İsyanı sırasında ona hiç beklemediği bir şekilde geri döner. Yüzbaşı Miranov’un kızına âşık olan Grinev hayatını daha da karmaşık bir hale getirir. Katerina dönemini ve 18. Yüzyıl Rusya'sını büyük bir gerçeklikle çizen Puşkin, Yüzbaşının Kızı’yla kendisinden sonraki Rus ve dünya edebiyatı üzerinde büyük bir etki yaratmıştır.

7 Mart 2016 Pazartesi

DANIEL KEHLMANN - F

D. Kehlmann 1975 doğumlu, felsefe ve edebiyat öğrenimi görmüş, Kant’ın ‘’yüce’’ kavramı üzerine doktora yapmış Alman bir yazar... daha önce ‘’Dünyanın Ölçümü’’ isimli kitabını okumuş çok sevmiştim... bu okuduğum ikinci kitap olmasına rağmen yazarın parıltılı zekasına bayıldım bu yüzden takibe devam edeceğim...

Roman hikayesini; varoluşun gizemi, tanrı kavramı, kader, tesadüfler, şans konuları üzerinde konumlandırıyor... Martin, Eric ve Iwan adlı üç kardeşin hayatını anlatıyor... Eric ve Iwan ikiz, Martin ise baba bir anne ayrı ağabeyileri... ikizler hem birbirlerine çok benziyorlar hem düşüncelerini hissediyorlar, neredeyse tek kişi gibiler, buna rağmen karakterleri birbirinden çok farklı... Martin ise çok başka bir tip... hepsinden ilginci ise babaları Arthur, genelde hiçbir iş yapmayan, arada bir kitap yazan, meşhur olan kitabını okuyan bazılarının intihar ettiği, bir görünüp bir kayıplara karışan değişik bir adam... çocuklarının hayatını bu gelgit hali çok etkiliyor... 

Martin tanrıya inanmayan bir rahip(!), günün birinde inanabilirim belki diye düşünüyor ama pek umudu da yok, Eric çok hırslı bir yatırım uzmanı, büyük bir portföy yönetiyor ama işleri sürekli ters gidiyor, Iwan ise ressamlıkta vasat olduğunu fark edince sanat tarihi okuyor, küratör olarak çalışıyor ama bazen başkasının adına resim yapıp, satıyor... Martin’den başlayarak bölüm bölüm her biri kendi hayatını anlatıyor, arada kesişmeler, tesadüfler var onları değişik bakış açılarından tekrar okuyoruz...

Bu romanın farklı bir anlatım tarzı var, zaman zaman karmaşık bir hal alabiliyor, her şey bazen net olarak anlaşılamıyor, biraz büyülü gerçekliğe benziyor ama tam öyle de değil... buna rağmen akıcı ve iyi okunuyor... Fatum mu Fortuna mı? sorusu da okuyucuya kaldı... sonuçta kitabı (özellikle Martin’i) sevdim, yazarı zaten çok beğeniyorum, size de okuyun derim... 

Yazar: Daniel Kehlmann   
Çevirmen : Özden Özberber
Sayfa Sayısı : 280
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Can

Anlık bir dikkatsizlik, apansız bir tesadüf, yanlış bir adım - fatum mu yoksa fortuna mıdır bu: Kader mi ağlarını örmüştür, talih mi küsmüştür? İnsan özgür değil midir?
F'nin bütün meselesi bu.

Ekonomik krize, dinin dolduramadığı ruhsal boşluğa ve sanat sahtekârlığına dair bir roman F: Yemek yeme tutkusuna karşı koyamayan Rahip Martin Friedland, Tanrı'ya inanmamaktadır, açtır ve hiçbir şey onu doyurmaz. Üvey kardeşi, finans danışmanı Eric, yolsuzluklarının ortaya çıkacağından ve hapsi boylayacağından endişelidir, aldığı hapların etkisiyle sanrıdan sanrıya sürüklenir. Eric'in ikizi, eşcinsel Iwan ise vasat bir ressamdır, öyleyse o da sanat sahtekârlığında uzmanlaşır.

Görünüş aldatıcıdır nitekim. Daniel Kehlmann'ın asli konularından biri olagelen hakikat ile görünüş arasındaki yarılma, bu son romanda da karşımızda. Varoluşun tabi olduğu bir bilinmezlik haliyle baş başayız yine.
Fatum mu, fortuna mı? F.

3 Mart 2016 Perşembe

KEMAL TAHİR- Esir Şehrin İnsanları


Kemal Tahir’den yalnızca ‘’Devlet Ana’’yı okumuş ve çok sevmiştim... şimdi de Esir Şehrin İnsanları ile devam ediyorum... gerçi Kurtuluş Savaşı günlerini anlatan romanları okurken artık çok üzülüyorum... bu cumhuriyet ne fedakarlıklarla kuruldu ama kıymetini bilemedik, daha yüz sene dolmadan mahvettik ve bugünlerde iklim tıpkı işgal günleri İstanbul’una benziyor...
‘’Kamil Bey, bu eski kağıtları karıştırdıkça bir garip kedere kapıldı. Eski adamlar, bütün davranışlarını dine uydurmaya uğraşmışlardı. Yürüyen ve değişen hayatı donmuş kalıplara uydurmaya çalışmaktan daha zavallı bir iş olur mu? Zamanın hakim sosyal fikri (din) olduğu, herkes servetini, canını, şerefini ona bağladığı halde, onu kurtarıp yaşatalım derken nasıl da kolayca berbat etmişlerdi. İşte her vesika, her ferman, her kadı mahkemesi hükmü, dini, başka başka kazançlara alet edebilmek için, akıl almaz şeriat hileleriyle dolu...’’(syf:114)

Kitaba dönersek; I. Dünya Savaşı bitmiş, mütareke imzalanmış, ülke işgal altında... Anadolu’da Mustafa Kemal ve bir avuç insan mücadele ediyor... İstanbul’da ise işgalcilerle kolkola bir sürü çıkarcı vatanı satmakla meşgul... tam bu sırada çok iyi eğitim almış, birkaç dil bilen, sanatkar ruhlu paşazade Kamil Bey, karısı Nermin ve kızı Ayşe ile yurda dönüyor... babasının tüm servetini kaybetmiş, hiç bilmediği bir fakirlikle karşı karşıya, ailesini geçindirmek için ne yapacağını bilemiyor... diğer yandan karısının halası ve eniştesi İngilizlerle ittifak halinde zenginliklerini artırma peşindeler... Kamil Bey'i de kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar ama işgalcilerle birlikte hareket etme fikri onu çok rahatsız ediyor... tam bu sırada Galatasaray’dan okul arkadaşları Kamil Bey'e Kuvayi Milliye yanlısı bir dergiyi çıkarmak için iş teklif ediyorlar, o andan itibaren kendini çok haklı bir davanın içinde buluyor ve hikaye bu şekilde devam ediyor... benim en çok hoşuma giden hem konunun ağırlıkla kadın üzerinden anlatılması hem de Kamil Beyin acaba hâlâ zengin olsaydım ne yapardım benzeri kendini sorgulamasıydı... yazar meseleyi çok boyutlu ele alıyordu ki muhteşemdi...

Sonuç olarak çok güzel bir eser, tarihimizin önemli bir bölümü hakkında, anlatım ve dil mükemmel, mutlaka okuyun... 

Yazar:  Kemal Tahir
Sayfa Sayısı : 463
Basım Yılı : 2014 (18. Baskı)
Yayınevi : İthaki

"Esir Şehir Üçlemesi" edebiyatımızın güçlü ve klasikleşmiş ismi Kemal Tahir'in başyapıtlarındandır. Her büyük ve klasik yapıt gibi, bir ya da birden çok problematiği mükemmel bir biçimde işleyen bu nehir roman dizisinin ilk kitabı olan "Esir Şehrin İnsanları"nda Kemal Tahir, Mütareke Dönemi Osmanlı aydınının ve İstanbul'unun destansı direnişinin ve mücadelesinin benzersiz bir fotoğrafını çekmektedir.

Kurtuluş Savaşı öncesinin anlatıldığı pek çok roman yazılmıştır kuşkusuz, ama hiçbiri bu denli edebi ve ölümsüz olamamıştır.

"Türkiye'yi, Türkleri sahiden tanımak isteyen yerli yabancı herkes Kemal Tahir'i okumak, anlamak zorundadır."