30 Nisan 2016 Cumartesi

SONER YALÇIN - galat-ı meşhur

DOĞRU BİLDİĞİNİZ YANLIŞLAR

Soner Yalçın’dan daha önce sadece ‘’Efendi’’ ve ‘’Samizdat’’ı okudum ama gazete yazılarını hiç atlamadan takip ederim... Bu ay yayımlanan Galat-ı Meşhur’u görünce de hemen aldım... Yalçın bu kitapta son yıllarda yazdığı makalelerini derleyip, belli bir düzen ve konu başlığı altında yayımlıyor... dolayısıyla ben yazılanların tamamına yakınını gazetede okumuştum zaten ama böyle derli toplu yeniden okumak ve hatırlamak çok iyi oldu (tabi bir yandan da yaşananlara tekrardan acayip sinir oldum)...

‘’Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.’’ işte bu kitapta ‘’Gençliğe Hitabe’’ deki bu cümleler anlatılıyor, yazdıklarına sonuna kadar katılıyor, çok üzülüyor ve sinir oluyorsunuz... Vahşi Kapitalizm/Neoliberalizm’in Dünyayı ve Ülkemizi nasıl berbat hale getirdiğini bu araştırmada net olarak görüyoruz...

‘’Vahşi kapitalizm/neoliberalizm; kendisine karşı çıkacak toplumsal muhalefeti bölmek için, muhafazakârlık ve etnik kimliklere dayalı siyaseti destekledi. Aynı nedenle sendikasızlaştırmayı ya da terör yasalarını vs. savundu. Dinin ya da etnik kimliklere dayalı siyasetin 1980’lerden sonra doğuşu rastlantısal olabilir mi? (syf:183)’’

‘’Fransız Devrimi başta olmak üzere, her aydınlanmacı demokratik devrimin hedefi; nasıl feodalizm ve onun en büyük dayanağı dinciliği yok etmekse, Kemalist ideolojinin hedefi de toprak ağalığıyla şeyhlerin-şıhların Ortaçağ karanlığını yıkmaktı. Halkı gericiliğin prangalarından kurtaracak, toplumsal hayata bilimi hâkim kılmak isteyen aydınlanmacı bir hareketti.
Ama Türk burjuvazisi Kemalist Devrim’i sattı! Devrimcilerle burjuvazinin yolu böyle ayrıldı.
Burjuvazi dincilikle uzlaştı. Sonuç, bugündür. Çünkü...
Dincilik, Ortaçağ’dır.  
Yitik akıl’dır... Kul’luktur... Dogmatizm’dir...
Dolayısıyla çürüme’dir. (syf: 184-185)’’

‘’Devrimlerin düşmanı kimlik siyasetidir.
Bunu dayatan neoliberalizmin amacı da devrimleri önlemektir.
Bugün... Türkiye’de her politik sorunu etnisite üzerinden üzerinden konuşmak en büyük gericiliktir.
Tarım yok edildi, konuşamadık.
Kamu işletmeleri satıldı, konuşamadık.
İş cinayetleri çığ gibi arttı, konuşamadık.
Sendikalar bitirildi, sosyal güvenceler yok edildi, konuşamadık.
Sağlık sistemi bozuldu... Eğitim sistemi bozuldu... Gıdalar bozuldu... Hiçbirini konuşamadık.
Kadın cinayetleri arttı... İntiharlar arttı... Fuhuş arttı... Uyuşturucu bağımlılığı arttı... Tutuklu-hükümlü sayısı arttı... Ve yoksulluk arttı... Hiçbirini konuşamadık.
Tüm insani değerlerimiz vahşi kapitalist pazara düşürülüp alınır satılır meta haline getirildi. Sesimizi çıkaramadık.
Sadece kimlik siyaseti üzerinden tartışma yaptırıyorlar! (syf: 205)’’

Kitabın tamamını alıntılamak isterdim, her sözcük, her cümle çok değerli ve çarpıcı, insanı kendine getirecek cinsten... sevdiğim her kitabın çok okunmasını isterim ama bu kitabı daha da çok istedim, belki ne yaptıklarını bilmez kalabalıkları uyandırabilir... bu muhteşem çalışmayı kaçırmayın MUTLAKA OKUYUN...

Yazar:  Soner Yalçın
Sayfa Sayısı : 472
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Kırmızı Kedi
  • Cemaat polislerinin hazırladığı dosyada "Ermeni" dedikleri muhalefet lideri kim?
  • Lise yıllarında dinci kampta eğitim alan Başbakan kim?
  • İslami Devrim için ABD Konsolosluğu'nu basan AKP'li Bakan kim?
  • Erdoğan'ı sürekli kandıran gazeteci kim?
  • Kılıçdaroğlu'nun "akıl hocası" sağcı Milli Mücadeleci kim?
  • Öcalan'a,"Kürtçülüğü bırak solculuktan ayrılma" diyen aile büyüğü kim?
  • PKK'yı asıl büyüten sağcı lider kim?..
  • Sağcı bilinen solcular; solcu bilinen sağcılar kim?
  • Paris günlerinde sosyalist olan Cemaatçi kadın kim?
  • Alevi Mezarlığı'na gizlice gömülen Nazi subayı kim?
  • Süleyman Hilmi Tunahan'ın "talebesi" CIA görevlisi kim?
  • Hitler için dua eden Nurcu kim?
  • Osmanlı'dan günümüze casus gazeteciler kim?
  • Atatürk ve arkadaşlarının ruhunu çağırdığı Osmanlı padişahı kim?
  • Ve HDP milletvekillerinin sicili; kim aslında kimdir?
Bir Soner Yalçın Araştırması 

24 Nisan 2016 Pazar

MİNE G. KIRIKKANAT - HİÇ KİMSE

Bu roman, bu ay yayımlandı ve Mine Kırıkkanat favori yazarlarımdan olduğu için hemen okudum... Kırıkkanat her zamanki gibi cesur bir gazetecilik sergileyerek gerçek bir olaydan yola çıkmış ve bu romanı kurgulamış...

2013 yılında Paris’te öldürülen üç PKK’lı kadının suikastını kim yapmış olabilir şeklinde gelişen bir hikayesi var... casuslar, derin devlet, kimin eli kimin cebinde? Ülkelerin çıkarları, gerçeği örtecek mi açığa mı çıkaracak? cinayetlerden kim kazançlı çıkıyor? bu minvalde kitap ilerliyor... 

Çok akıcı ve sürükleyici bir anlatımı var, konu ilginizi çekiyorsa okuyun derim...

Yazar:  Mine G. Kırıkkanat
Sayfa Sayısı : 192
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Kırmızı Kedi
“Tutsak Önderliğin, esir düştüğünden beri T.C. hükümetine biat ettiğini hepimiz biliyoruz. Kuşkusuz önceden de işbirliği vardı, sen doğrusunu bilirsin. Belki de sana atılan iftira, aslında onun için geçerlidir.
Şimdi hükümetin muhatabı oldu. Ada’dan barış görüşmelerini yönetiyor.
T.C.’nin bu süreçten Parti’ye para ve silah sağlayan kaynakları kurutmak için yararlanacağına emin olabilirsin. Tutsak Önderlikten kurban istenecek. O da verecek. Muhtemelen bizler arasından birkaç isim söyleyecek. Ve ben o isimlerden biriyim.
Çok zamanım kalmadı, seziyorum.
Hoşçakal Heval...”

Paris, 9 Ocak 2013’te olağandışı bir suikaste tanık oldu. PKK militanı üç kadın, bir tabancadan sıkılan on kurşunla öldürüldü. Yakalanan tek zanlı, o gün bugündür yargılanmayı bekliyor. Katil olduğuna dair kesin bir kanıt bulunamadı, kimse inanmadı, inanmıyor.
Hiç Kimse, bu gerçek suikastın gerçekdışı bir komploya uyarlanan romanıdır.
Mine G. Kırıkkanat’ın olağanüstü kurgusu, işlenen cinayetlerde uluslararası bir işbirliğini inandırıcı kılarken; Teşkilat’ın yetiştirdiği tetikçilerin sınır ötesi harekâtlarını ve derin devletin sırlarını da gözler önüne seriyor.

22 Nisan 2016 Cuma

JULIAN BARNES - Zamanın Gürültüsü

Lenin müziği hüzünlü buluyordu.
Stalin müzikten anladığını ve müziği takdir ettiğini düşünüyordu. 
Kruşçev müziği hor görüyordu. 
Bir besteci için hangisi en kötüsüdür? (syf:121)

Julian Barnes’dan hep okumak istiyordum, ancak bu son romanı ile oldu... ilk olarak ismi gözüme çaptı, arka kapakta Şostakoviç’i görünce de hemen aldım... geçen sene Orkestra Şefi adlı romanı okuduğumdan beri besteci ilgimi çekiyor, hayatını anlatan bir kitabı okumasam olmazdı... J.Barnes, ana kaynakça olarak Elizabeth Wilson’un ‘’Şostakoviç: Anımsanan Bir Hayat, 1994’’ ve Solomon Volkov’un ‘’Tanıklık: Şostokoviç’in Anıları, 1979’’ adlı eserlerini belirtiyor, besteci hakkındaki başka çalışmalardan da faydalanarak bu muhteşem romanı yazmış...

Kitabın ismi ‘’Zamanın Ruhu (zeitgeist)’’ ile aynı anlamda kullanılıyor, konu müzik olduğu için çok uygun bir tanım olmuş, zamanın ruhundan daha çok beğendim...

‘’Sanat herkese aittir ve hiç kimseye ait değildir. Sanat bütün zamanlara aittir ve hiçbir zamana ait değildir. Sanat onu yaratanlara ve onu tadanlara aittir. Sanat Halk’a ve Parti’ye bir zamanlar aristokrasiye ve patrona ait olduğundan daha fazla ait değildir. Sanat zamanın gürültüsü üzerinde duyulan tarihin fısıltısıdır. Sanat sanat için değil halk içindir. Ama hangi halk ve o halkı kim tanımlar? Kendi sanatını her zaman anti-aristokrat bir sanat olarak görüyordu. Onu çekiştirenlerin ileri sürdükleri gibi, burjuva kozmopolit bir elit tabaka için mi yazıyordu? Hayır. Onu çekiştirenlerin yazmasını istedikleri gibi, vardiya nöbetinden yorgun argın çıkmış (......) Donbass maden işçisi için mi yazıyordu? Hayır. Herkes için müzik yazıyordu ve hiç kimse için yazmıyordu. Toplumsal kökenine bakmaksızın, yazdığı müziği en iyi değerlendirenler için yazıyordu. Duyabilen kulaklar için yazıyordu. (syf:99)’’

Kitaba çok sayıda etiket yapıştırdım, yazar fazlasıyla hissederek yazmış, zamanın gürültüsünü çok iyi yansıtıyor, bestecinin yaşadıkları bana çok hüzünlü geldi, velhasıl romanı çok sevdim...

Zamanın gürültüsünün yine çok boğucu olduğu ülkemizde okunması gereken bir roman, Kaçırmayın...

Yazar: Julian Barnes
Çevirmen : Serdar Rifat Kırkoğlu
Sayfa Sayısı : 192
Basım Yılı : 2016
Yayınevi :Ayrıntı

Gerek ilk öykü kitabı Manş Ötesi'ndeki "Ses Karışması" başlıklı hikâyenin kahramanı Leonard Verity adlı besteci gerekse bir sonraki öykü derlemesi olan Limon Masası'nda yer alan "Sessizlik" başlıklı hikâyenin kahramanı Finli müzisyen Jean Sibelius, Julian Barnes'ın müzik sanatına yapıtlarında "sanatçılık sorunsalı" açısından ağırlıklı bir yer verdiğinin işareti olarak değerlendirilebilir. Sanatçının, sanatını yaşamda hangi bedelleri ödeyerek ortaya koyduğu, başka türlü bir yaşam yolu seçerek de aynı yapıtların verilip verilemeyeceği, geleceğin yargısının sanatçı için gerçek anlamda bir şey ifade edip etmediği bütün bu çalışmaların ana izleğini oluşturur.

Julian Barnes bu kez karşımıza, ünlü Rus besteci Dimitri Şostakoviç'in fırtınalı hayatı ve sanatı üzerine olan bir anlatıyla çıkıyor: Zamanın Gürültüsü başlıklı romanında, yenilikçi yapıtları Sovyet Rusya dönemi rejiminin baskıcı cenderesinde şiddetli saldırılara uğramış, sanat anlayışını ideolojik bağnazlığa karşı içten içe savunmuş, ne var ki Beşinci Senfoni'sinin uyandırdığı yankılarda görüleceği üzere, rejimle zaman zaman görünüşte "uzlaşmalara" girmek zorunda kalmış Şostakoviç'in yoğun bir iç sorgulamayla geçen hayatını ve sanatını ele alıyor. Barnes, metni "üçlü" bir bölümleme üzerine inşa ederken ("Sahanlıkta", "Uçakta" ve "Arabada") anlatının üç ana figürünü de gene bir "üçlü" yapı kurarak oluşturmuş ("Dinleyen", "Anımsayan" ve "İçen"). Leitmotif olarak kullanılan Rus atasözleriyle, bestecinin "artık yıl" takıntısıyla, hem fars hem de trajedi olabilen yazgı anlayışıyla, annesi ve hayatına giren kadınlarla, çeşit çeşit matrak müzisyen anekdotuyla, onu sürekli halk sanatının "doğru" yoluna çağırmış olan "Büyük Önder" Stalin imgesi ve daha nice çarpıcı öğeyle örülü olan metin, okura eşsiz bir okuma tadı sunuyor. Dimitri Şostakoviç'in saptamasını öyleyse kendimize bir kez daha soralım: Gerçekten de, "Zamanın gürültüsü üzerinde duyulan Tarih'in fısıltısı mıdır Sanat?" Eğer böyleyse, "Zamanın gürültüsüne karşı ne çıkarılabilir?"

14 Nisan 2016 Perşembe

NECİP MAHFUZ - Saray Gezisi

KAHİRE ÜÇLEMESİ I. KİTAP

Bu üçlemeyi yıllar önce görmüş nasıl olsa bir gün okurum diyerek bırakmıştım, nihayet sıra geldi... Kahire Üçlemesi 1956 yılında yayımlanmış ve yazarın en ünlü eseri...

I. Dünya Savaşı sonrasında İngiliz işgali altındaki Kahire’de, eşraftan Ahmet Abdülcevat ve ailesinin hayatını anlatıyor... Ahmet Bey çift kişilikli gibi; evde tam bir despot, herkese eziyet ediyor, kimse kararlarını sorgulayamıyor, tüm aile karşısında el pençe divan duruyor, ‘’Duygularını bastırmaktan başka çaresi yoktu zaten; çünkü ailede, baba tehdidiyle oluşmuş ahlaki bir zorunluluk, köklü bir gelenekti bu: Bir yandan nefret ve küskünlük, öte yanda ‘’mış gibi’’ sevinç ve gizlilik içinde yaşanan kesintisiz bir eziyet ve uğraşmakla geçmekteydi yaşam.’’ (syf:257) buna karşılık dışarıda hoşsohbet, eğlenceli, arkadaş canlısı, çok sevilen ve aranılan bir kişidir... karısı Emine 14 yaşında gelin olmuş, uyumlu mizacıyla, Ahmet Bey’in aşırı baskısı sonucunda kocasına bütünüyle itaat eden bir kadına dönüşmüştür... oğulları Yasin, Fehmi ve Kemal, kızları Hatice ve Ayşe de baba korkusunu fazlasıyla yaşamaktadırlar... aile dramı bir yana kadınların durumu daha vahimdir... evden çıkamadıkları gibi herhangi bir erkeğin yüzlerini görmesi bile büyük bir suç ve günahtır ‘’Bir kadın. Evet o sadece bir kadın. Her kadın pis bir küfürdür. Kadın zina yapma imkanından mahrum bırakılmadığı sürece, faziletin ne olduğunu bilmez. Çok iyi bir kadın olan üvey annem bile! Babam olmasa, Allah bilir nasıl bir kadın olup çıkardı?!’’ (syf:91)

İşte yukarıdaki bu paragraf (bu zihniyet!!!) tüm sinirlerimin zıplamasına sebep oldu ve keşke bu romanı 15 yıl önce okuyabilseydim diye düşündüm... aslında 1918 yılında Mısır toplumunu anlatıyor ve çok da başarılı; beni rahatsız eden ise bizim bugünümüze benzemesi daha doğrusu yaklaşık yüz yıl sonra ülkemizin o zihniyete teslim olması... onun için bugün neredeyse her gün bir kadın öldürülüyor, küçücük çocuklara tecavüz ediliyor, bir kadın bakan marifetiyle üstü örtülüyor, her türlü rezalet dizboyu sürüp gidiyor... Atatürk’ün bu ülke ve kadınlar için sağladığı tüm kazanımlar bir bir yok oluyor... Ülkemin geldiği durumu düşünüp, durmasaydım bu romanı daha çok sevebilirdim...

Kitaba dönersek; erkek egemen toplumda çifte standart, kadınlar eve kapatılırken erkeklerin gece alemlerinden kendilerini alamaması, diğer yanda da İngiliz işgalinden kurtulmak için yaşananlar,  ‘’Yasin, artık haklı olarak dünyanın efendisi olarak addedilen bir ülkenin karşısında Said’in ne yapabileceğini sormuştu ona. Fehmi Said’in veya kendisinin ne yapabileceğini bilmiyordu ama yapılabilecek bir şeyler olduğunu tüm varlığıyla hissediyordu. İhtimaldir ki gerçek dünyada bunun bir örneği yoktu ama var olduğunu kanında canında hissediyordu genç adam. Tezahürünü bu yaşamda ve gerçek dünyada bulmak zorundaydı. Aksi taktirde, yaşam da, gerçeklik de boşunaydı. Yaşam anlamsız bir oyun kötü bir şaka olarak kalacaktı.’’(syf:349) toplumsal hareketler, hepsi iyiydi... devam kitaplarını da okuyacağım size de öneririm...

Yazar: Necip Mahfuz
Çevirmen : Işıl Alatlı
Sayfa Sayısı : 527
Basım Yılı : 2012 (3. Baskı)
Yayınevi : Hitkitap

Mahfuz'u dünya romancılığının doruklarına taşıyan; bir ailenin üç kuşağının anlatıldığı üçlemenin ilk kitabı Saray Gezisi'nde,1910'ların İngiliz işgali altındaki Kahire'sinde yaşayan bu aileyi tanırız: Karısına ve çocuklarına karşı son derece katı, despot biriyken, evin dışında, şakacılığıyla, kibarlığıyla tanınan ve erotik zevkler peşimde gittiği gece âlemlerinin aranan siması Ahmet Bey. Namuslu bir kadının, yanında kocası ya da yetişkin oğulları olmadan sokağa çıkmasının hoş karşılanmadığı bir toplumda, ev hapishanesinin gönüllü mahkumu Emine Hanım. Ve çocukları.

4 Nisan 2016 Pazartesi

YASMINA KHADRA - SALDIRI


Yasmina Khadra ile ilk kez 2012’de tanıştım ve o yıl bu kitabı da okumak istemiştim ama baskısı yoktu, o yüzden kaldı... bu yıl yeniden yayımlanınca(*) da  hemen okumak istedim... trajik olan bu yıl ülkemizin de intihar bombacısı terörüne muhatap olması...

Dr. Emin, Tel Aviv’de yaşayan İsrail vatandaşı bir Arap ve çok başarılı bir cerrahtır, karısı ile mutlu bir yaşantıları vardır... restoranın birinde bir patlama olur, çok sayıda ölü ve yaralı vardır, Dr. Emin’in karısı Sihem intihar bombacısı olarak saptanır... polis tarafından yapılan sorgusunda karısının bunu yapmış olamayacağını sürekli savunur ve kesinlikle inanmaz... günlerce süren sorgudan sonra serbest bırakılır ve evine döndüğünde karısından gelen kısa bir mektup bulur ve onun yaptığını anlar... aklının almadığı ise her şeye sahip, kocasına aşık, mutlu bir kadının bunu nasıl yapabildiğidir... mektup, bombalamadan bir gün önce Dr. Emin’in akrabalarının bulunduğu başka bir şehirden postalanmıştır... karısının daha önceden bazı belirtiler verip vermediğini, kendisinin nasıl fark etmediğini ve bunu neden yaptığını anlamak için akrabalarının bulunduğu yere gider ve olaylar birbirini takip eder...

Roman çok boyutlu; İsrail-Filistin davası, köktendinciler, bir insanın nasıl olup ta intihar bombacısı olduğu gibi bir sürü konuyu işliyor... sonuna kadar Dr. Emin’in aklı bu olayı hiç almıyor (ki benim de hiçbir koşulda anlamayacağım bir şey), yazar da anlamıyor olacak ki her iki tarafı da objektif olarak anlatıyor ama net bir sonuca ulaşamıyor ve sonunda sizi bir sürü soruyla baş başa bırakıyor... romanın sonu ise tam olması gerektiği gibiydi, başka hiçbir son mantıklı olmazdı bu konuda yazarı çok başarılı buldum...

Sürükleyici bir roman, çok tatsız ama güncel bir konusu var, yazar mükemmel, konudan hoşlandığımı söyleyemeyeceğim ama kitap güzel, okuyun derim...

(*)
1) Aynı yayınevi tarafından 2007’de ve 2016’da yayınlanıyor ve her ikisine de birinci baskı deniyor?
2) Kitabın başında yalnızca çevirmenin özgeçmişi var, yazarı herkesin tanıdığı mı varsayılıyor? ki ülkemiz açısından mümkün olmayan bir durum.  Ayrıca Yasmina Khadra, Cezayirli yazar Muhammed Mulessehul’ün takma adıdır... Cezayir ordusunda subay olan yazar sansürden kaçmak için takma bir kadın adı kullanmıştır. Köktendinci teröre karşı mücadele vermiş olan Mulessehul, 2000 yılında ordudan ayrılmış ve yazar olarak hayatını Fransa’da sürdürmektedir... 

Yazar: Yasmina Khadra
Çevirmen : Nevra Gürsoy
Sayfa Sayısı : 240
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Destek

Ya o intihar bombacısı karınızsa?

Tel Aviv'in insan kaynayan restoranlarından birinde bir kadın, hamile elbisesinin altına gizlediği bombayı patlatır. Arap asıllı İsrailli Doktor Emin gün boyunca bu korkunç saldırının sayısız kurbanını ameliyat eder ve geç bir vakitte bitkin bir halde evinin yolunu tutar. Ancak gece yarısı onu acilen hastaneye çağırarak saldırıda paramparça olan bir cesedin karısına ait olup olmadığını teşhis etmesini isterler. Emin korkunç bir gerçekle yüz yüze gelir: Karşısındaki beden on beş yıllık karısı Sihem'e aittir ve bundan daha acısı ise, eylemi gerçekleştirip onlarca insanın ölümüne neden olan intihar bombacısı da Sihem'dir... "Posta kutumda mektuplar vardı. Faturalar arasında küçük bir zarf dikkatimi çekti. Okumaya başladım:

'Mutluluk paylaşılmadıkça neye yarar Emin aşkım? Senin sevinçlerinin olmadığı yerde benim sevinçlerim sönüyordu. Sen çocuklarımız olsun istiyordun, bense onları hak etmek. Vatanı olmayan hiçbir çocuk güvende değildir... Bana darılma. Sihem.' "

Şimdiye dek 40 dile çevrilip milyonlarca satış rakamına ulaşan, Hollywood tarafından 2012 yılında sinemaya aktarılan hikâyesiyle taraflı tarafsız tüm eleştirmenlerden tam not alan ve bu başarısı "Côté Femme", "Booksellers" ve "Le Figaro Magazine" ödülleri ile taçlandırılmış olan Yasmina Khadra'nın "yürekli" romanı Saldırı'yı bir solukta okuyacaksınız...

1 Nisan 2016 Cuma

KJERSTI SKOMSVOLD - HIZLANDIKÇA AZALIYORUM

Norveçli yazarlar benim için gerçekten iyi bir keşif oldu... Erlend Loe’dan sonra Skomsvold’u da çok beğendim... üstelik bu ödüllü bir ilk roman, kısa olmasına rağmen çok yoğun, sanki uzun uzun okumuşsunuz hissini veriyor...

Hikaye, yaşlı ve yalnız bir kadının (Mathea) hayatına dair... kafasında sürüp giden düşünceleriyle Mathea’yı takip ediyoruz, yazarın tarzı değişik, Mathea’nın gençliğinde ve yaşlılığında yaşadıklarını, düşündüklerini iç içe geçirerek anlatıyor... başta yaşlılık ana konu gibi gözürken, sonrasında yalnızlığın öne geçtiğini görüyoruz... Mathea çocukluğundan başlayarak hep çok yalnız biri, neredeyse insanlardan korkuyor, bir şekilde çevresindekiler de onu fark etmiyorlar... kocası dışında hiç kimse ile bir şey paylaşmıyor... ölümden korkuyor ama tüm hayatı boyunca yaşamaktan daha çok korkuyor...

Yazar gelişmiş bir toplumdaki yalnızlaşmayı, insanların birbirine yabancılaşmasını anlatıyor... oldukça melankolik bir konu ama roman çok iyi, okuyun derim...

Yazar: Kjersti Skomsvold
Çevirmen : Deniz Canefe
Sayfa Sayısı : 132
Basım Yılı : 2014 (2. Baskı)
Yayınevi : Jaguar

"Yeryüzünde yaşadığın her mutlu an kederle ödenmek zorundadır." 

Son yıllarda Norveç'in çıkardığı en güçlü yazarlardan Kjersti Skomsvold, şiirsel ve dokunaklı romanıyla Türkçede. 

Mathea'nın yaşam ve ölüm, yaşlılık ve yalnızlık hakkında inceliklerle örülü zarif hikâyesi... Derinlikli bir melankoli, farklı bir mizah, küçük kelimeler, kısa cümleler, ufak paragraflar ve büyük bir yetenek... 

Norveç'te yayımlandığı yıl Tarjei Vesaas İlk Kitap Ödülü'ne layık görülen Hızlandıkça Azalıyorum'u Norveççe aslından Deniz Canefe çevirdi.