29 Mayıs 2016 Pazar

ŞEBNEM İŞİGÜZEL - GÖZYAŞI KONAĞI

Ada, 1876

Şebnem İşigüzel’den  ilk kez 2013’de yayımlanan kitabı ‘’Venüs’’ü okumuş ve çok sevmiştim, o yüzden yeni kitabı çıkar çıkmaz aldım ve yine muhteşem bir roman buldum... yazar bu sefer erkek egemen toplumda bir kadın hikayesi anlatıyor...

1876 yılında İstanbul’da, zengin bir adamın üç kızından en akıllı/meraklı/asi ruhlu olan en küçük kızı evlilik dışı hamile kalır. Başına ne geldiğini açıklamaz, başta annesi olmak üzere ablaları ve halası işin içyüzünü öğrenmek ve bizi bu duruma nasıl düşürürsün diyerek kıza epeyce eziyet ederler ama kız hiçbir şey söylemez. Çareyi, durumu evin erkeklerinden saklayarak kızı gizlice Büyükada’daki konağa göndermekte bulurlar. Orada doğum yapacak sonra da bir hal çaresi bulacaklardır. Burada mühim olan elalem ne der? Aile şerefimiz kirlendi vs. vs. toplumsal baskılarla nasıl mücadele edecekleridir. Hamile kız ve evin kalfası Bedriye’nin adaya gittikten sonra yaşadıkları ve kızın anılarından oluşan çok güzel bir hikayenin yanı sıra o dönemin siyasi ortamı da romanda yer alıyor. Gerçi yazar bu siyasi konulara pek fazla girmiyor, kısaca değinip geçiyor. Daha çok toplumun değer yargılarını, erkeklerin baskısını, kadınların haktan hukuktan yoksunluğunu dile getiren bir kadın hikayesi anlatıyor...  başta annesi olmak üzere tüm kadın karakterler dikkat çekiciydi, çok beğendim...

Daha önce okuduğum romanı Venüs’te yazarın oldukça değişik üslubu vardı, benim hoşuma gitmişti ama karmaşık bir anlatım şekliydi... bu kitapta ise öyle bir durum yok, kısa cümlelerle çok rahat okunacak şekilde yazmış, sadece birkaç kişi hariç hiç isim yok annem, babam, halam komşular, bahçıvan vs. diye bahsediyor sadece ablalarının ve kalfanın ismi belirtilmiş, kızın kendi adı için de romanın sonuna doğru bir ipucu veriyor oradan çıkaracaksınız... çok hoş bir anlatımdı ben çok sevdim...

Bu kitaptaki asıl vurucu nokta ise yüzyıl öncesinin değer yargılarını konu ederken asıl bugünümüzü anlatmasıydı... o yüzden kısa cümlelerle herkesin anlayabileceği bir dille yazmasını çok başarılı buldum ve okurken tarihi unutun ne kadar çok benzediğini göreceksiniz... keşke biraz daha uzun olsaydı dediğim mükemmel bir roman, okuyun mutlaka...

‘’Tiyatrolar, sirkler büyülerdi beni. ‘’Bu kızın içinde bir sanatkâr yaşıyor’’ derlerdi benim için. Her kadın hayalleriyle gömülmeye mahkumdur. Ben bunu bilip buna göre yaşadım. Her şeyi olmaya erkekler muktedirdi. Ben rüyalarımda şarkı söyler, rüyalarımda resim yapar, rüyalarımda kalabalığa peçesiz konuşur, yazar ve yazdıklarımı okurdum. Erkekler gibi gezgin olur, okula gider coğrafya öğrenirdim. Ben de her kadın gibi hayallerimle gömülecektim.’’(syf:58) ülkemin kadınlarını yeniden bu duruma geri götürmek istiyorlar ve kadınlar da buna destek veriyor ya asıl ona inanamıyorum!!

‘’Ne erkek ne kadın! Bu memlekette insan olmak zor. Göreceksin bak, sonunda bir delinin eline geçecek bu memleket, o da kendi kabahatlerini, pisliklerini örtmek için çatır çatır yakacak bu toprakları. Ülkeyi ateşe atacaklar. Bir tarafta Sultan bir tarafta vatanperverler bu memleketin üstünde ter ter tepinecekler. Hepsi bir tarafından çekecek. Ama asıl çileyi bu milletin insanları çekecek. Herkes vatanını milletini sevdiğini sanıyor ama yanılıyor. Çünkü milliyetçilik hiçbir şeyi olmayanın ‘Bari gururum ve nefretim olsun’ demesidir. ‘Ve içinde yaşayacağım bir kalabalığım’ Bir başkasını, ötekini, senden olmayanı istemeden, herkese hak ve hürriyet tanımadan olmaz bu işler. Olsa da böyle olur işte.’’(syf:186) benziyor mu?!

Son bir not: Kitap kapağı da romanın ismi de çok güzel, bayıldım...

Yazar:  Şebnem İşigüzel
Sayfa Sayısı : 250
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İletişim

1876 yılı baharında gayrimeşru bebeğimi doğurmak üzere evin erkeklerinden habersiz Büyükada'ya gönderildim. Yanıma Bedriye Kalfa'yı verdiler. Evin kadınları baba ve ağabeyime küçük bir hikâye takdim ettiler. Para kazanma hırsıyla yaşayan babam yokluğumu dikkate alacak vaziyette değildi zaten. Sadece ağabeyim bir süre uzaklarda olacağımı duyunca şaşırmış. Sofrada kızılcık hoşafını kaşıklarken bir an donup kalmış. Ona öyle anlatıldığı üzere, güya, talihsiz bir kaza neticesinde saçlarım tutuşup yandığından, Bedriye Kalfa ile halamın Beyazıd'daki konağına gideceğime, bu sayede kendimi biraz olsun toparlayacağıma inanıvermiş. 

Böyle başlıyor Gözyaşı Konağı. Gencecik bir kadın, karnında bebeği, kederli ve mağrur, adaya geliyor. Kaderden, ayıp arayan gözlerden, hayata hükmeden erkeklerden uzağa… Bir yanda ahlâka hürmet ve fikri mukaddes masalları, diğer yanda kıpır kıpır hürriyet meseleleri… Şebnem İşigüzel, neşeli, aşk dolu, hayat dolu bir romanla yeni bir ses katıyor, sesine… edebiyata…

27 Mayıs 2016 Cuma

MEHMET CORAL - Luçerna'nın Kuğuları

Mehmet Coral sevdiğim bir yazar ve bu okuduğum dördüncü kitabı... daha önce burada Meryem Planı’nı yorumlamıştım... yazarın yeni kitabını görünce hem kapağı hem de arka kapak açıklaması çok hoşuma gitti ve okumaya koyuldum...

Hikaye Luzern’de geçiyor, yazar o kadar güzel tasvir ediyor ki sanki film izliyor gibi tüm doğa gözünüzün önünde beliriyor... Pilatus Dağı, göller, nehirler hepsi çok muhteşemdi... betimlemeleri çok başarılı buldum ve ne yazık ki romanda bana hitap eden yalnızca bu bölümler oldu....

Kitap aykırı, inanılmaz bir aşk hikayesi anlatıyor, bir yandan da konu müzik tutkusu ile harmanlanıyor... böyle yazılınca güzel gibi görünmesine rağmen ben bir türlü sevemedim, daha doğrusu kitap bittiğinde bana kalan bir şey olmadığını fark ettim... bir türlü o büyük aşkı hissedemedim, hikayeye kaptırıp gidemedim, açıkçası nedenini bilemiyorum... dolayısıyla bana uymadı dışında söyleyecek şey yok...

Yazar:  Mehmet Coral
Sayfa Sayısı : 128
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Doğan Kitap

Hayat garip bir zehir…

Iara, üstün yetenekli bir müzisyendir. Çocukluğunda yaşadığı korkunç bir olay sonrasında hayatı mahvolmuştur. İnsanlardan, özellikle de erkeklerden kaçar. Rota, dünyada artık örneği kalmamış son kastratodur. Babasının müzik tutkusu nedeniyle çocukluğu çalınmıştır. Bir emsali daha olmayan meleksi sesiyle efsaneleşir. Ancak, o da bir hayat kaçkınıdır. Tek isteği, bir an önce Ode to Delirium (Deliliğe Övgü) adını verdiği eserini tamamlamaktır. En büyük tutkusu, yaşamı hızla kat edip, sonsuzluğun öte yanına ulaşmaktır. Kader, bu iki aykırı insanı, kastrato ile kastrettayı, kuğular ve ışıklar kenti Luçerna'da (Luzern) yakalar. Ülkesinde aradığı esini bulamayan Türk yazar Toprak'a da istemeden bir parçası haline geldiği bu dramayı romanlaştırmak kalır.

"Aslında düşlerimiz ortaktır, değil mi? Tanrı, ruhunun bir parçası olarak yarattığı insan üzerinden kurar fantezilerini. Bu yüzden rüyalarımızın kurgusu anonimdir. Bize ait değillerdir. Uyuyan belleğimizin içinden akar ve sonsuzluk denizinde Tanrı parçacıklarıyla çarpışırlar."

25 Mayıs 2016 Çarşamba

GRAHAM SWIFT - SU DİYARI

Bu romanı kitapçıda tesadüfen buldum ve arka kapağını okur okumaz da satın aldım... Graham Swift 1949 doğumlu İngiliz bir yazar, 1983 yılında yazdığı bu romanı ile iki ödül kazanmış ve eser Salman Rushdie'nin Utanç, D. M. Thomas'ın Beyaz Otel, John Fowles'un Fransız Teğmenin Kadını romanlarıyla kıyaslanıp postmodern edebiyatın klasikleri arasında gösteriliyormuş...

Peşin peşin yazayım bu kitaba bayıldım, çok güzeldi... yazarın muhteşem bir anlatımı var, çok esprili bir dille yazıyor (tabii bu arada çevirmeni de kutlamak gerek), konuları iç içe geçiriyor, tarih öğretmeni Tom Crick’in ve ailesinin hayatını anlatırken arada dünya tarihini de tek tek ele alıyor... tarihin aslında ne anlama geldiği, nasıl tekerrür ettiği hikaye içinde usul usul anlatılıyor...

Konu zamandan zamana atlayarak ilerliyor, tarih öğretmeninin yaşlılığından başlayıp çocukluğuna, gençliğine gidebiliyor veya büyük büyük babasına/annesine kadar uzanıyor... tarihte de Dünya Savaşları, Fransız İhtilali, Napolyon vs. yeri geldikçe arzı endam ediyor... hikayenin büyük bölümü Doğu İngiltere’de Fens’de geçiyor, burası iki nehrin birbirine döküldüğü sonrada denize ulaştığı bataklık bir bölge... insanlar yılanbalığı avlayarak geçiniyorlar, 17. yüzyılın ortalarından itibaren de toprak ıslahı yaparak tarım yapmaya elverişli arazi elde etmeye çalışıyorlar... Tom Crick’in savak bekçiliği yapan ataları ile bira üretimi yapan aile büyükleri tek tek anlatılıyor... Tom, hem özel hayatındaki karmaşa hem de öğrencilerin ilgisini çekmek için tarihi, kendi kişisel tarihiyle harmanlayarak anlatıyor... çocukların ilgisini çekmeyi başarıyorsa da okul yönetimi bunu bahane edip onu emekliye sevk ediyor...

Yazar toprak ıslahı, yılanbalıklarının üremesi, Tom'un ailesinin tarihi gibi birçok konuyu çok detaylı ve uzun uzun anlatıyor... normalde sıkıcı olabilecek bu konuları severek okudum, kitap aktı gitti... yazarı çok başarılı buldum, muzip tarzı da muhteşemdi... ben çok sevdim size de kaçırmayın okuyun diyorum...

’Devrime Dair: Aynı anda iki yöne ilerler. İleri giderken geri gider. Halkalar çizer. Dolanır. Tarihin hiç durmadan geleceğe doğru ilerleyen gayet disiplinli ve şaşmaz bir sütun olduğu yanılsamasına kapılmayın. (.....) Zamanda seyahat ederken pusula yoktur. Bu haritası çıkarılmamış boyuttaki yön duygumuz, çölde kaybolmuş seyyahlarınkine benzer. İleri, Ütopya vahasına doğru gittiğimizi sanırız. Peki daireler çizmediğimizi nereden bileceğiz? Ancak gökyüzünden aşağı bakan hayali bir figür (hadi Tanrı diyelim) bilebilir bunu.
İster ahlaki ister teknolojik olsun medeniyetin büyük, mahut, ileri hamlelerinin beraberlerinde daima bir gerileme getirdiği inkar edilemez çocuklar. Hıristiyan öğretilerinin sözümona barbar bir dünyaya yayılması, Avrupa tarihi boyunca –diğer bölgelerdeki misyonerlik faaliyetlerini hesaba katmazsak- savaşların, katliamların, engizisyonların ve başka barbarlık türlerinin başlıca sebeplerinden biridir. Aynı şekilde, matbaanın keşfi, bilginin yayılmasının yanı sıra propagandaya,  asılsız haberlere, kavga ve çekişmelere yol açmıştır. Buharlı makinenin icadı, endüstriyel sömürünün sefaletine, on yaşındaki çocukların kömür madenlerinde günde onaltı saat çalıştırılmasına sebep olmuştur. Uçağın icadı, 1939’dan 1945’e kadar Avrupa şehirlerinin sivil halklarıyla birlikte yaygın bir biçimde tahrip edilmesine yol açmıştır (.....) Atomun bölünmesine gelince...’’ (syf:131-132)

‘’Halk önce şu partiyi destekler. Sonra bu partiyi ama özel ihtiyaçları karşılandığında, artık aç olmadığında Danton’un peşine düştüğü gibi kolayca Napolyon’un peşine de düşer. Belki halk olmadan devrim olmaz ama devrimciler halk değildir’’ (syf:135)

Yazar: Graham Swift
Çevirmen : Aslı Biçen
Sayfa Sayısı : 344
Basım Yılı : 2007
Yayınevi : Metis

Çalıştığı okulda tarih dersi vermekten sorumlu olan ve tarihe, özellikle de Fransız Devrimi tarihine olan tutkusu yüzünden işini keyifle yapan Tom Crick, çok sevdiği karısının tümüyle yabancı biri haline gelmesiyle birlikte, öğrencilerine kendi şahsi tarihini anlatmaya başlar. Bu da, tarih derslerini ve onlara ayrılan ödeneği artık gereksiz bulmaya başlayan okul yönetiminin eline onu kovmak için arayıp da bulamadığı fırsatı verecektir.

Graham Swift bu belki de en başarılı romanında bize sulak düzlüklerin, Birinci Dünya Savaşı'nın ülkedeki akislerinin, bira üreticisi köklü bir ailenin ve sürekli sular altında kalan hayatların trajik öyküsünü anlatır. Ne var ki, geçmişle gelecek arasında mekik dokuyan bu masalsı anlatının, sırlarını birer birer ifşa ederek ulaştığı en büyük trajedi, öğretmenin kendi trajedisi olacaktır.


Kamusal tarih ile bir ailenin tarihinin nasıl iç içe geçebildiğini gösteren roman, 1983'te yayımlandığında büyük ilgi topladı ve geçen yıllarla birlikte giderek birçok Batı üniversitesinde çağdaş edebiyat, hatta tarih derslerinde okutulmaya başladı. Tarihin anlamı ve neden önemli olduğu üzerine kitap boyunca süren sorgulama, tarih felsefesine ilgi duyan okurların özellikle ilgisini çekecek nitelikte. Diğer yandan insanlığın cinayet, ensest, intihar gibi kadim temalarını müthiş bir üslup ve kurguyla ele alan, son derece etkileyici bir roman Su Diyarı.

3 Mayıs 2016 Salı

VIRGINIA BAILY - BİR SABAH ERKENDEN

Virginia Baily İngiliz bir yazar, 16 yaşından itibaren her yaz İtalya’ya gidiyormuş ve yaşadıklarından hareketle bu romanı yazmış... bir savaş zamanı hikayesi gibi görünmesine rağmen sevgiye, emek vermeye, anneliğe dair sıcak bir roman bu...

Roman iki tarih arasında anlatılıyor; Chiara, 1943’de Roma ‘’Açık Şehir’’ ilan edilmişken, toplama kampına gönderilen aileler arasından 7-8 yaşındaki bir erkek çocuğunu yeğenim diyerek kurtarır... düşünülmeden tamamen refleks olarak yaptığı bu hareket, çok büyük sorumluluğu da beraberinde getirir... artık ailesini özleyen, mutsuz, bezgin bir çocuğu koruyup kollamak zorundadır... ki savaş zamanı, bakmak zorunda olduğu epilepsi hastası bir ablası olan Chiara için küçük Daniel ekstra bir sorumluluktur... 1973 yılında ise Chiara, Daniel ile irtibatını kaybetmiştir, onu bir türlü aklından çıkaramamaktadır, geçmişe dönüp dönüp neler olduğunu sorgulamaktadır... atılan bir adımın, yapılan bir seçimin tahmin edilemeyen sonuçlarına ilişkin bir hikaye bu...

Akıcı, güzel bir anlatımı var, Roma tasvirleri, yemekler, karakterler iyi... ben beğendim size de okuyun derim...

Yazar: Virginia Baily
Çevirmen : Müge Atalay Bayyurt
Sayfa Sayısı : 400
Basım Yılı : 2016
Yayınevi :Timaş

1943 yılının puslu bir sonbahar sabahında, Roma'da birbirine yabancı iki kadın göz göze gelir. Chiara Ravello, işgal altındaki şehrin kaosundan büyükannesinin evine sığınmak üzeredir. Diğer kadın ise silah zoruyla, yanı başındaki kocası ve çocuğuyla toplama kampına sürüklenmektedir. İşte o anda, çocuğun yeğeni olduğunu söyler Chiara, annesi de oğlunu usulca öne iter; iki kadının da tek arzusu çocuğu kurtarabilmektir. Bu, hepsinin hayatını değiştirecek kırılma noktası olacaktır...

30 yıl sonra Chiara Roma'da içine kapalı, kendi halinde bir hayat sürmekteyken aklı hâlâ o çocukta, Daniel'dedir. Onunla yolları ayrıldığında hayatı parçalanmıştır. Bir sabah erkenden aldığı bir telefon, Daniel'in peşinde onu nereye sürükleyecektir?... 
Savaşın açtığı yaralar, aidiyet, aşk ve aile bağları üzerine, unutulmayacak bir roman...