30 Temmuz 2016 Cumartesi

IAN McEWAN - Cumartesi

Ülke gündemi yüzünden doğru dürüst okuyamıyorum, hem canım istemiyor, hem de olan biteni anlamak için internet gazetelerini okuyup, haberleri takip ediyorum, okuma zamanımı onlar alıyor... dolayısıyla pek de uzun olmayan bu romanı bitirmem iki haftamı aldı...

Oysa ki rahat okuyabilmek için  Ian McEwan’ı seçmiştim -çok sevdiğim bir yazar- sürpriz olmaz diye... işlerin beklediğim gibi gitmemesinin sebebi hem konunun hem de zamanlamanın yanlış olmasıydı...

Roman, 2003 yılında A.B.D’nin peşine takılan Britanya’nın Irak’ın işgaline katılmasına karşı çıkanların düzenlediği bir miting gününde geçiyor ve tek bir günü anlatıyor... tam da emperyalizmin içerideki hainlerle birlikte güzel ülkemi iç savaşa sürüklemek istediği bugünlerde A.B.D’nin yarattığı başka bir vahşetle ilgili bir konuyu okumak iyi olmadı...

Roman; başarılı bir sinir cerrahı olan Henry Perowne’nun o günde başına gelenleri/aklından geçenleri anlatıyor... Perowne’nun başarılı bir avukat olan karısı, bir blues müzisyeni olmak için çalışan oğlu, ödüllü bir şair olan kızı, alzheimere yakalanmış annesi ve yine çok ünlü bir şair olan kayınpederi romanın ana karakterleri... mutlu bir evliliği, mükemmel (sanki biraz fazla mükemmel) bir ailesi var... o Cumartesi günü sabaha karşı nedensiz bir şekilde uyanır, yatak odasının penceresinden bir uçağın motorunun yanarak uçtuğunu görür... ne olduğunu tam anlamasa da haberlerden uçağın sorunsuz bir şekilde havaalanına indiğini öğrenir... aklına ilk gelen terörist bir saldırı olduğudur... daha sonra hastahanedeki arkadaşlarından biriyle squash oynamaya giderken miting başlamış, birçok yol trafiğe kapatılmıştır... bu curcunanın ortasında çok da vahim olmayan bir trafik kazası yapar, diğer arabanın sürücüsüyle tartışma çıkar ama bir şekilde spor yapacağı korta ulaşır... spordan sonra annesini kaldığı bakımevinde ziyaret edecek akşamda tüm ailesi ve kayınpederinin katıldığı bir yemek hazırlayacaktır.... programı bu şekilde sürerken bir yandan da aklından geçenleri okuruz...

Yazar genelde birkaç konuyu birlikte işliyor, bunlardan biri mutlaka edebiyat oluyor ama bu kitapta o konu bolluğunu biraz abartmıştı, bana çok parçalı geldi sanki kırk yama örtüler gibi... Irak İşgali/terörizm var, sinir cerrahisi ameliyatları var (çok detaylı iki operasyon anlattı, kitabın sonuna da tıbbi terimleri açıklama sözlüğü koymuşlar), edebiyat (özellikle şiir, ayrıca Perowne’u pek fazla okumayan biri olarak kurgulamış, kitaplara verdiği tepki çok iyiydi) var, alzheimer/yaşlılık durumları var, Huntington gibi kalıtsal bir hastalık var, spor var, yemek tarifi var, mükemmel aile ilişkileri var... hepsini uzun uzun anlatıyor.... bazı bölümleri sevsem de tümünü dikkate aldığımda bana çok kalabalık geldi...

Sonuç olarak zamanlamam iyi olsaydı daha hızlı okur, daha çok sevebilirdim, akıcılığında sorun yok çünkü... eğer yazarı seviyorsanız okuyabilirsiniz ama hiç okumadıysanız bu kitaptan başlamamakta fayda var...

Yazar: Ian McEwan
Çevirmen : İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı : 272
Basım Yılı : 2014 (3.Baskı)
Yayınevi : YKY

Çağdaş İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Ian McEwan, son romanı Cumartesi'de tek bir günde koca bir hayatı anlatırken dünyada olup bitenlerden kendimizi ne kadar soyutlayabileceğimizi de sorguluyor. 

Savaşların biri bitmeden diğeri başlarken, dünyanın her yerinde kan dökülmeye devam ederken, nedensiz bir şiddet eyleminin gelip sizi bulmayacağının garantisini kim verebilir?

16 Temmuz 2016 Cumartesi

JOSEPH CONRAD - Casus

Joseph Conrad (1857-1924) Polonya asıllı olup, İngiliz dilinin önemli yazarları arasında yer alıyormuş... bu romanı 1908 yılında yazmış, 1920’de yazdığı önsözde kitabın başına eklenmiş...

Conrad’dan okumak istiyordum ve bu kitabı seçmemdeki sebep casusluk hikayesi olmasıydı, heyecanlı olacağını düşünmüştüm ama pek öyle olmadı... öncelikle ana karakter bir casus ama hikaye psikolojik... herkesin tek tek davranışları, düşündükleri, birbirleri hakkında fikirleri ayrıntılı olarak irdeleniyor... hem kitabın beklediğimden farklı çıkması, hem romanın oldukça durağan, tıpkı Londra havası gibi kurşuni ve kasvetli olması, hem de bundan önce okuduğum romanın çok hareketli ve renkli olması başlangıçta kitaba adapte olmamı çok zorlaştırdı... ancak yarısından sonra ilgimi toparlayabildim ve ondan sonra da romanı sevdim... diğer kitapları nasıldır bilemiyorum, benim yazardan ilk okumam ama eğer bu kitabı okuyacaksanız ağır işlediğini, duygu ve davranışlara yoğunlaştığını bilin...

Konu ise şöyle; Verloc, İngiltere’de başka bir ülkenin casusu olarak bulunmaktadır, evlidir, karısının yaşlı annesi ve zeka geriliği olan erkek kardeşi ile birlikte yaşamaktadır... karısı, kardeşi ve annesinin bakımını üstlendiği için Verloc ile evlenmiştir... erkek kardeş eniştesine sonsuz bir sadakatle bağlıdır ve ne isterse yapar görünmektedir... Verloc, uzun yıllardır bu işi yapmasına rağmen son dönemde ona görev verenler kendisinden pek memnun değillerdir... işçi hareketlerinin yoğunlaştığı bu dönemde toplumu manipüle etmek için Greenwich Gözlemevinin bombalanmasını isterler... eylem planlandığı gibi gitmez ve birisi parçalanarak ölür, ondan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmaz...

Ben romanı beğendim, eğer klasiklere meraklı iseniz bu romanı da okumadan geçmemek gerek...

Yazar: Joseph Conrad
Çevirmen : Ünal Aytür
Sayfa Sayısı : 309
Basım Yılı : 2011 (2.Baskı)
Yayınevi : T. İş Bankası

Casus ünlü İngiliz eleştirmen F.R.Leavis’den “kesinlikle bir klasik ve başyapıt” övgüsünü almış bir romandır. Conrad, bir dedektif öyküsü havası taşıyan bu romanda, insan yaşamına belli bir açıdan bakmayı, insan ruhunun derinliklerinde yatan temel gerçeklere inmeyi amaçlar. Conrad için bir romanda geçen olaylar, olayların geçtiği ortamlar, kişiler ve onlar arasındaki ilişkiler, hep bu amacın ortaya konabilmesini sağlayacak biçimde düşünülüp tasarlanmış öğelerdir. Casus'taki olayların mekânı Londra'dır. Yazarın romana sonradan eklediği Önsöz’de bu kent hakkında söyledikleri çok aydınlatıcıdır:

“Derken gözlerimin önünde koskoca bir şehir belirdi –insan eliyle yaratılmış gücü sayesinde göklerin öfke ve sevincini hiçe sayan, yeryüzünün ışığını zalimce yutup tüketen, bazı kıtalardan çok daha kalabalık, dev bir şehir. Bu şehirde her türlü öyküye ortam olabilecek kadar bol yer, tüm güçlü duyguları barındırabilecek derinlik, her türlü olaya uygun düşecek farklılıkta toplumsal bir çevre, beş milyon kişiyi gömmeye yetecek kadar da karanlık vardı’’ 

10 Temmuz 2016 Pazar

ILDEFONSO FALCONES - ÇIPLAK AYAKLI KRALİÇE

Asıl mesleği avukatlık olan İspanyol yazar Falcones’den ilk kez okuyorum... dilimize çevrilmiş 3. kitabı bu... önceki romanları görmüştüm, özellikle ilk kitabı ‘’Deniz Katedrali’’ne epeyce bakmıştım ama emin olamadım ve kaldı... bu romanı ise görür görmez ilginç olabilir diye düşünüp hemen aldım... çingeneler cazip geldi açıkçası...

Konuyu anlatmayacağım çünkü aşağıya eklediğim arka kapak açıklaması çok ayrıntılı (ben yazacak olsam çok daha azını yazardım) oradan bakabilirsiniz... yazarı ve romanı ise çok beğendim, hem çok detaylı anlatıyor, hem de akıcılığını çok iyi koruyor, elinizden bırakamadan okuyorsunuz... tasvirleri mükemmel, neredeyse film seyrediyormuş gibi oluyorsunuz...

Köle bir zenci mi? Bir Çingene mi? ölümlerden ölüm beğen gibi bir şey... insanların hemcinslerine verdiği zarardan başım döndü... neden böyle bir türüz acaba? insanlık ortaya çıktığından bu yana ötekileştirmeye ve yok etmeye doyamıyoruz...  

Özetle romanı çok beğendim, diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum, size de öneririm...

Yazar: Ildefonso Falcones
Çevirmen : Pınar Gökpar – Zeynep Nazan Tezcan
Sayfa Sayısı : 760
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Pegasus

Çıplak Ayaklarımla Doğdum, Çıplak Ayaklarımla Öleceğim…

Efendisinin ölmeden önce azat ettiği zenci köle Caridad, Sevilla sokaklarında tecavüzcülerle ve hastalıklarla savaşmaktadır. Bir gece vakti ölmek üzereyken karşısına yaşlı Çingene Melchor Vega çıkar. Melchor onu alıp yaşadığı yere götürür ve Caridad orada iyileşip Melchor'un torunuyla tanışır; genç, güzel ve asi Milagros'la… İki kadın kısa sürede birbirine can yoldaşı olur.

Günlerini annesiyle birlikte soyluların fallarına bakıp dans ederek geçiren Milagros, düşmanları olan García ailesinden Pedro'ya âşık olur. Caridad ise diğer erkeklerden farklı olarak yalnızca şarkılarını dinlemek isteyen yaşlı Melchor'a tutulur. İki arkadaş imkânsız aşklarının hayalini kurarken krallıktaki bütün Çingenelerin tutuklanmasına karar verilir. Böylece prangalarla, haksızlıklarla, ayrılıklarla, gözyaşlarıyla ve ağıtlarla dolu uzun geceler başlar. Kölelikten sonra sevilmeyi ve kadın olmayı öğrenmek için Caridad'ın; ailesinin ve köklerinin değerini anlayabilmesi için de Milagros'un ödemesi gereken bazı bedeller vardır. Fakat tek suçları Çingene ya da köle doğmak olan bu insanlar için sevgi ve özgürlük kadar değerli bir şey yoktur. 

Aşk, tutku ve intikam ağıtlarının yankılandığı bu sayfaları okurken on sekizinci yüzyıl Madrid'inin meydanlarında gezinecek, tütün kokusu alacak ve o rengârenk dünyalarına rağmen Çingenelerin ve Afrikalı kölelerin acılarını ta içinizde hissedeceksiniz…

"Çıplak Ayaklı Kraliçe hiç durmadan keskin virajlar alırken Falcones'in çizdiği Çingene portresinin canlılığı, ilgiyi daima en üst seviyede tutuyor. Kendi ahlak kurallarına göre yaşayan bu gururlu ve sıra dışı insanların hikâyesi okuyucuyu renkleriyle büyülerken finaliyle şaşırtıyor." Kirkus

"Size kitap okuduğunuzu unutturup sinemada olduğunuzu düşündürecek türden bir kitap…"
-Nürnberger Zeitung-

"Falcones'in bu zengin ve çok sesli romanı acının, kederin, aşkın, dostluğun ve özgürlüğün hikâyesini anlatıyor." -Schweriner Volkszeitung-

"Şiddet, tecavüz, macera, adaletsizlik, aşk, yolculuklar ve büyüleyici manzaralar… Kısacası Falcones geri döndü." -La Vanguardia-

"Çok satan tarih romanlarının yazarı Ildefonso Falcones tarzına sadık kalmış. Üçüncü romanı Çıplak Ayaklı Kraliçe'de Çingenelerin yüzyıllarca uğradığı zulme ve baskıya, Flamenko'nun doğuşuna ve köleliğe yer vermiş." -ABC-

1 Temmuz 2016 Cuma

ERICH KÄSTNER - Bok Yoluna Gitmek

Erich Kästner’in (1899-1974) en önemli eseri sayılan bu romanı gördüğümde dikkatimi çeken, sansürlenmiş-yasaklanmış-yakılmış bir kitap oluşunun yanı sıra arka kapakta yazan ‘’1930'ların Almanya’sından 2000'ler Türkiyesi’ne dikkate değer bir pencere açacağını düşündüğümüz’’ ibaresi oldu... ve iyi ki okumuşum çok beğendim...

Roman 1931 yılında, hem siyasi eleştirileri hem de erotik bulunarak yayıncısı tarafından isminden başlayarak sansürlenerek ‘’Fabian. Bir Ahlakçının Hikâyesi’’ olarak orjinalinden çok farklı bir metinle yayımlanmış... 1933’de yakılmış, savaş sonrasında 1946 ve 1950’de yazarın kendisinin yazdığı önsözle ve küçük rötuşlarla yayımlanmış, 1959 ve 1969’da yine yazar tarafından düzenlenip basılmış ve sonunda orjinal ilk metnin nasıl olduğu kimse tarafından bilinemiyor noktasına gelinmiş... orjinal metnin el yazması korunuyormuş, 2013 yılında yazarın ilk yazdığı şekliyle ve ısrarla savunduğu isimle özel baskı olarak yayımlanmış bizde de bu baskı esas alınmış... kitabın sonunda benim özetlemeye çalıştığım bu serüven çok detaylı olarak (yaklaşık 70 sayfa)  editör notları olarak yer alıyor...

‘’Büyük işsizlik, ekonomik buhranı takip eden ruhsal depresyon, tereddüt nedir bilmeyen partilerin faaliyetleri, kendini uyuşturma bağımlılığı, bunlar yaklaşan krizin fırtına öncesi işaretleriydi. Fırtına öncesi sessizlik, yani kalplerin salgın halinde tutukluk yapması dahi eksik değildi. Bazıları fırtınaya ve sessizliğe karşı durmaya çalıştı. Yana itildiler. Onların yerine, millete kocakarı ilaçlarını ve kesin çözümlerini empoze eden lunapark çığırtkanlarına ve savaş tamtamlarına kulak verildi. Onların peşinden gidildi ve uçurumdan aşağı, şu anda yarı canlı yarı ölü halde bulunduğumuz çukura atlandı.’’(Erich Kästner 1946 önsöz syf:230)  işte böyle bir ortamda roman kahramanı Fabian (ki yazarla çok fazla benzeşiyor) edebiyat eğitimi almasına rağmen bir reklam firmasında oldukça düşük ücretle reklam spotları yazmaktadır, beklemediği bir zamanda işten kovulur, en sevdiği arkadaşı intihar eder, gönül ilişkilerinde istemediği şeyler yaşar ve hikaye devam eder....

Roman çok akıcı, çok keyifliydi, ‘’Heinrich Mann, Fabian’ın onda ‘’samimi bir duygudaşlık uyandırdığı’’ndan hikayenin ‘’duygusallığa düşmeden duygusallaştırdığı’’ndan ve romanın ‘’tüm sarsıcılığına karşın okura keyif verdiği’’nden bahseder’’ (syf:290) çeviri mükemmeldi (yayınevi çevirmenin özgeçmişini kitaba neden eklememiş bilemiyorum ama büyük eksiklik) ben çok beğendim kaçırmayın derim... 

Yazar: Erich Kästner
Çevirmen : Suzan Geridönmez
Sayfa Sayısı : 302
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Sel

"Çöküş ve ahlaki çürümeye karşı, devlet ve ailede namus ve disiplin için; Heinrich Mann, Ernst Glaeser ve Erich Kästner´in yazdıklarını ateşe veriyorum."

10 Mayıs 1933'de Berlin Opera Meydanı bu sözlerle yankılanırken, Kästner kenarda, kitaplarının genç Naziler tarafından yakılışını izliyordu. 


Kästner'i faşist histerinin hedef tahtasına oturtan eserlerinin arasında Bok Yoluna Gitmek de vardı. Almanya'daki politik ve ahlaki çöküşü eleştiren ve yükselen Nasyonal Sosyalist tehlikeye karşı insanları harekete geçmeye çağıran roman, uyarıcısı olduğu yozlaşmanın hışmına uğramıştı. Üstelik ikinci kez! İlk yayımlandığı sırada, Naziler henüz iktidarda bile değilken ağır bir sansüre uğrayan kitap, bu kez tamamen yasaklanıp ateşe mahkûm edilmişti.

Elinizdeki edisyon, bu önemli eserin, yayınlanışından yıllar sonra, Sven Hanuschek'in yoğun mesaisi ve değerli editörlük notlarıyla titizlikle hazırlanan sansürsüz tam metnidir. 1930'ların Almanyası'ndan 2000'ler Türkiyesi'ne dikkate değer bir pencere açacağını düşündüğümüz Bok Yoluna Gitmek (Der Gang vor die Hunde), politik ve ahlaki yozlaşmanın sonuçlarıyla erken bir yüzleşme şansı veriyor...

ERICH KÄSTNER, Şair, yazar, tiyatro eleştirmeni ve senarist. 1899’da Dresden de doğdu. 1917’de orduya alındı. Ona bir kalp rahatsızlığına da mal olan, sert ve acımasız ordu eğitimi ve sürmekte olan dünya savaşının dehşeti, antimilitarist ve pasifist kimliğinin temeli oldu. Savaş sonrası, Leipzig Üniversitesi’nde Alman dili ve edebiyatı, tarih, felsefe ve tiyatro tarihi okudu. ‘’Bok Yoluna Gitmek (Der Gang vor die Hunde) ’’ romanı ise sansürlenerek, farklı bir isimle (Fabian. Bir Ahlakçının Hikâyesi) 1931’de yayımlandı.

Nasyonal Sosyalist tehdide karşı, solu birliğe çağıran; Dringender Appell für die Einheit / “Birlik İçin Acil Çağrı” bildirisinin imzacılarından oldu. Nazi iktidarı döneminde kitapları yakıldı, yazması yasaklandı, Gestapo tarafından sorgulandı. Georg Büchner Ödülü, Hans Christian Andersen Ödülü, Lewis Carroll Ödülü, Lessing Büyük Alman Edebiyat Ödülü gibi pek çok ödüle de layık görülen yazar, 1974’deki ölümüne dek üretmeye ve savaş karşıtı harekete destek vermeye devam etti.