25 Kasım 2016 Cuma

WOLFGANG SCHORLAU - Münih Komplosu

W. Schorlau 1951 doğumlu, 68 hareketine katılmış, uzun yıllar sanayi şirketlerinde yöneticilik yapmış, 50 yaşından sonra yazarlığa başlamış bir Alman, 8 adet kitabı, birçok ödülü var... kitap polisiye olarak etiketleniyor ama aslında siyasi polisiye/derin devlet romanı olarak sınıflandırmak daha doğru olur...

Tanıtımdan da görüleceği üzere 1980’de Münih’te Oktoberfest sırasında gerçekleşen Almanya’nın en büyük terör saldırısını esas alarak hikayesini kurguluyor. Olay resmi makamlarca çok derinine inmeden soruşturulmuş, Almanya Federal Polis Teşkilatının (BKA) olaya karışmasına engel olunmuş, münferit bir Neonazinin yaptığı bir saldırıdır denilip çalakalem kapatılmış ve Alman Halkının daha sonra da anımsamaması için de her şey yapılmış...

Yazar sonsözünde tanımadığı iki polisin bu dosyayı getirip yanlarında okumasına izin verdiklerini, fotokopi çekmesine ve not tutmasına izin vermeden kayıtdışı olarak bu konuda roman yazmasını istediklerini belirtiyor. Dosyadan aklında kalanlar ve kendi araştırmaları sonucunda edindiği bilgilerle sadece figürleri ve olay örgüsünü kurgulayarak bu derin devlet romanını 2009’da yazmış. ‘’Kamuoyunun bu kuşkulu münferit eylemci teziyle yetinmekten vazgeçmesi saldırının kurbanlarından birkaçının ve onların avukatlarının gayretleri ve Chaussy ve Heymann’ın çalışmaları sayesindedir. Bütün bunlar nihayetinde Yeşiller tarafından bir soru önergesi haline getirilmiş, Federal Alman Hükümeti henüz bu soru önergesine cevap vermemiştir. (......) Federal Almanya Cumhuriyetinin tarihinde gerçekleşmiş en ağır terörist saldırının ardında yatan gerçek hâlâ aydınlatılmış değildir. (......) Fakat benim için bu kitapta asıl mesele, bundan da öte, daha temel bir soruydu: Hükümet ve gizli servisler, ne gibi önlemler almaya hakları olduğuna inanıyorlardı? Bu bağlamda bir soru daha belirdi sonra karşımda: Geçmişle ilgili nasıl resimler hafızamızda yer ediniyor; nasıl resimleri unutmaya –kimse onlardan bahsetmediğinde, kimse bize onları hatırlatmadığında- teşne oluyorduk? Bu kitabın bu durumda bir değişiklik yapabilmesini çok isterdim. (sonsöz syf:292)’’

Soğuk savaş yıllarında geçerli (ben bugünde devam ettiğini düşünüyorum) ABD askeri İstihbaratının Sahra Talimnamesini (30-31 no’lu) kitaba ek olarak koyuyor, ABD’nin ilgili ülkelerin istihbarat servisleriyle oluşturabildiği Gladio benzeri yapıları ortaya seriyor. ''Ve şimdi görüyordu ki dost ve demokratik bir devlet, hem de bütün diğer devletlerin, polis teşkilatının işleyişi açısından örnek aldığı bir devlet, kanunların ve genel ahlaki ilkelerin öngördüğü her türlü kuralı ihlal ve altüst etme hakkını kendinde görebiliyordu. Bu devlet Almanya gibi bir ülkede, evsahibi ülkenin kamuoyunu etkilemek amacıyla saldırılar düzenlemeye ve dolayısıyla suçsuz insanları öldürmeye, yaralamaya ve sakat bırakmaya hakkı olduğunu düşünebiliyordu. Bu tasavvur edebileceğinin ötesinde bir kötücüllüktü -özellikle de Amerikalılardan bekleyemeyeceği kadar büyük bir kötücüllük. (syf:193)'' 

Ben bu romanı çok etkileyici buldum yani Almanya’da böyleyse bizde neler neler olur(oluyor) düşünün... bunu ölçek/çarpan olarak alıp bizdeki olaylara şaşırmamak(!) mı gerekir bilemiyorum... Velhasıl çok beğendim, okurken tüylerim diken diken oldu (biz sıradan vatandaşları düşünerek) okuyun mutlaka... 

Yazar: Wolfgang Schorlau
Çevirmen : Hulki Demirel
Sayfa Sayısı : 292
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İletişim

Günümüz siyasi polisiye edebiyatının cesur ve gerçekçi yazarı Wolfgang Schorlau'dan yine sarsıcı bir "derin devlet" romanı. 

Hikâye tamamen gerçek bir olaya dayanıyor: 1980'de, Münih'te, geleneksel Ekim Festivali'nde, kalabalığın ortasında bir bomba patlamış, 13 kişi ölmüş, iki yüzden fazlası yaralanmıştı. Saldırıyı düzenleyen bir neonazi idi. Resmî soruşturma, bunun "münferit" bir terör eylemi olduğu hükmüne vardı. Acaba öyle miydi? 

Schorlau'nun emekli polis özel dedektifi Dengler, yıllar sonra, bu vakanın peşine düşüyor. Her zamanki ahbaplarının (bir yıldız falı yazarı meselâ), eski meslektaşlarından bazı namuslu polislerin ve namuslu bir iki politikacının yardımıyla… Soğuk Savaş politikasının dehlizlerindeki entrikalar, derin devlet, neonaziler…

"Schorlau, sadece kahramanı Georg Dengler'i değil, okurunu da korku ve dehşete düşüren varsayımlar ve yapılarla uğraşıyor."-Stuttgarter Nachrıchten-

22 Kasım 2016 Salı

KAZUO ISHIGURO - DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI

Ishiguro’nun bu romanı çok uzun zamandır bekliyor, bir türlü elim gitmedi... bu arada yazarın başka iki kitabını okudum ama bu beklemeye devam etti, oysa ki çok incelikli yazılmış, mükemmel bir dönem romanıymış... Ishiguro bu romanı 1986’da yazmış ve aynı yıl Whitbread Yılın Kitabı Ödülünü almış...

Roman 1948’de başlıyor geri dönüşlerle savaş öncesini ve savaş sonrasını, değişen yaşam koşullarını irdeleyerek anlatıyor... zamanında etkili ve meşhur bir ressam olan Ono emekli olmuş ve büyük evinde geçmişin hesaplaşmasını yaparak yaşamaktadır. Otuzlu yıllarda sanatını Japonya’nın genişleme politikasının hizmetine sunan ve yurtseverlik karşıtı eylemlere karşı çalışan bir komitenin danışmanlığına getirilen Ono’nun savaş sonrasında itibarı tartışmalıdır. ‘’Kenji gibileri böyle cesurca ölsünler diye oralara gönderenler bugün nerede? Tıpkı eskisi gibi hayatlarına devam ediyorlar. Amerikalıların huzurunda terbiyelerini takınıp eskisinden de iyi durumda olanların birçokları bizi felakete sürükleyen adamların ta kendisi. Oysa yasını tuttuklarımız Kenji ve benzerleri. Cesur gençler aptalca davalar uğruna öldüler, asıl suçlularsa hala aramızda. Gerçek yüzlerini göstermeye, sorumluluklarını kabul etmeye korkuyorlar’’(syf:55)... geçmişi, küçük kızının evlenmesi sırasında aile için iyice yük olmaya başlar ve hayatını daha çok sorgulamasına neden olur.’’Bir kez daha karşılıklı güldük. Sonra Matsuda fincanından bir yudum çay alıp, ‘’Fakat kendimize o kadar da haksızlık etmeyelim’’ dedi. ‘’En azından inandığımız şey için elimizden geleni yaptık. Sıradan insanlar olduğumuz ancak sonunda ortaya çıktı. Olayların içyüzünü kavramak konusunda hiçbir özel yeteneği olmayan sıradan insanlar olduğumuz. Bizim de talihsizliğimiz buymuş –öyle bir zamanda sıradan insanlar olmak’’(syf:182)

Romanı çok beğendim, keşke bu kadar çok bekletmeseymişim... yazarın okuduğum kitapları arasında üst sıralara yükseldi, size de şiddetle öneririm...

Yazar: Kazuo Ishiguro
Çevirmen : Suat Ertüzün
Sayfa Sayısı : 187
Basım Yılı : 2008
Yayınevi : Turkuvaz Kitap

Dünyaya bir ressamın gözünden bakmak, ayrıntılarda gizlenenleri keşfetmemizi sağlar. Masuji Ono, İkinci Dünya Savaşı'nda harabeye dönmüş şehrini ve artık sonuna geldiği yaşamını betimlerken, her bir cümlesi öyküsüne yeni boyutlar katıyor.

Anıların değişken aynasında kâh büyüyüp kâh küçülen, sürekli biçim değiştiren imgesinde Japon toplumunun geçirdiği değişimi özetleyen Ono, bu süreçte üstlendiği rolü günahıyla sevabıyla paylaşırken, gelenekle yeniliğin sonsuz bir çevrim içinde birbirini doğurup yok edişini müthiş bir incelikle resmediyor. Geçmişten kopmak için verdiği savaşın hemen ardından bizzat aşılması gereken bir engele dönüşen insan, savaşın, ölümlerin, inançların ve değişimlerin akışına, hatta kendi öyküsüne ne denli hâkimdir? 

Değişen Dünyada Bir Sanatçı, zaman nehrine kapılıp giden ömürlerimizin muhasebesi, her insanın taşıdığı kaygılarla umutların buluştuğu o ıssız yerden hayatın karmaşasına bir bakış.

"Karakterlerin gerçek niyetleri daima incelikle ele verildiğinden, her biri ancak biz okurlar kadar 'esrarlıdır'. Gerilim daima had safhadadır. İşte bu yüzden, Kazuo Ishiguro yalnızca iyi bir yazar değil, aynı zamanda mükemmel bir romancıdır." -The New York Times-

18 Kasım 2016 Cuma

STEPHENIE MEYER - KİMYAGER


S. Meyer’den ‘’Göçebe’’ kitabını çok severek okumuştum, sonrasında vampir serisi başladı ve benim yazarla olan ilişkim bitti... açıkçası başka bir kitabını okuyacağımı düşünmüyordum ki bu ay ‘’Kimyager’’ yayımlandı, tanıtım ilgimi çekti ve okumaya koyuldum...

Alex (birçok farklı takma ismi daha var), tıp fakültesi mezunu, moleküler biyoloji ve monoklonal antikorlar konusunda uzman olan çok zeki, becerikli ama antisosyal bir kadındır. Amerikan hükümetinin gizli bir birimi tarafından işe alınır, hazırladığı kimyasallarla terörist vb. suçlulardan bilgi almaktadır (açık olarak yazarsak işkencecidir). Günün birinde farkında olmadan öğrendiği bir şey, çalıştığı birimin kendisini ve ekibini öldürmek istemesine sebep olur. Tesadüf sonucu bu saldırıdan kurtulur ve 3 yıl boyunca kaçar ama peşindekiler de onu öldürmek için bir kaç teşebbüste daha bulunurlar. En sonunda o birimin başkanından bir e-posta alır ve büyük bir biyolojik tehdit nedeniyle kendisine ihtiyaçları olduğu, eski defterleri kapatıp tekrar birlikte çalışmak istediklerini söylerler. Buna inanmasa da bütünüyle gözardı da edemez ve eski amirinden aldığı bilgilerle, onların bilgisi dışında ve kendi yöntemleriyle olaya müdahil olur. Durum hiç beklediği gibi değildir ama bir şekilde olaya bulaşmış olur ve maceradan maceraya atılır...

Alex’i çok başarılı kurgulamış, işkenceci (gerçi çok başarılı ve profesyonel, kurbanlarına gereksiz acı çektirmiyor ve kısa sürede sonuca ulaşıyor) olduğunu bilmezseniz bayılacağınız bir kadın karakter olmuş... beni bu işkence mevzuu çok rahatsız etti (romanda detaylı sahneler olduğundan değil fikir olarak), tıpkı alacakaranlık serisindeki iyi huylu vampirler gibi burada da çok seveceğiniz (ki hakikaten seviyorsunuz nasılsa bunu başarıyor) bir işkenceci var... akıcı, aksiyon dolu bir casusluk romanı bu... epeyce bir yazım hatası var, Epsilon’da daha önce pek karşılaşmadığım bir durum ama yine son okumalar yapılmamış... zaman zaman hoşlanmadığım/ters gelen cümlelerde vardı tercümeden mi yazardan mı bilemedim...

Tanıtımlarda kadının casus olduğundan bahsediliyor, işkenceci olduğu yazılsa idi okumazdım... eğer bu konuya takılmazsanız çok sürükleyici bir roman deneyebilirsiniz... 

Not: Yukarıdaki kitapları İstanbul Kitap Fuarından aldım. Fuar Tepebaşı'ndan ayrıldığından bu yana ilk kez gidiyorum. Beklediğimi pek bulamasam da kitaplara bakmak güzeldi. Ayrıntı yayınları çok detaylı ve güzel bir katalog hazırlamış bayıldım. O kadar iyi olmasa da YKY'de de katalog vardı, diğer yayınevleri de hazırlasa iyi olur...

Yazar: Stephenie Meyer
Çevirmen : Kübra Tenekeci
Sayfa Sayısı : 590
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Epsilon

"Meyer, tansiyonu hiç düşürmeden ve bilgi akışını kontrol altında tutarak okurun merakını ustalıkla, kitap boyunca en yüksek seviyeye çıkarmayı başarıyor… İnsanlar sadece Meyer'in kitaplarını okumak istemiyor; kitabın içine girip orada yaşamak istiyorlar." -Lev Grossman, Time-


"Meyer ışık saçan bir berraklıkla yazıyor, okurların ve paylaştıkları düşün arasına asla girmiyor… O gerçek bir cevher." -Orson Scott Card, Ender Serisi yazarı-


"Meyer, gösterişli üslup geleneklerinden ziyade ilişkilerle ilgileniyor… Verdiği olumlu hayat dersi insanı yatıştırıyor." -Jeff Giles, Entertainment Weekly-

"Stephenie Meyer romanlarını okumuyor, ilginç ve gerçekçi karakterleriyle birlikte adeta yaşıyorsunuz. Meyer okuyucuyu karakterlerin hayatına öyle bir sokuyor ki, onlar için duyduğunuz merak ve endişe bir noktada çaresizlik seviyesine ulaşıyor." -Ridley Pearson, White Bone yazarı-

13 Kasım 2016 Pazar

TAYFUN PİRSELİMOĞLU - BERBER

Bu Pirselimoğlu’ndan okuduğum ikinci roman, ilki (Kerr) muhteşemdi, bu ondan da güzel... arka kapakta bahsedildiği üzere kara bir kitap, ben bu tür kitapları pek sevmem ve çok çok az okurum... normalde bakmadan geçmem gerekirdi ama Pirselimoğlu ismini görür görmez hemen aldım ve elimden bırakamadan da okudum, mükemmeldi...

Yazarın okuduğum iki romanında da bir görünen hikaye, birde alt metin var, asıl çarpıcı olan o ikinci kısım... bu romanda distopik bir ülke kurgulanmış, faili meçhul cinayetler, orada burada patlayan bombalar, ışık hızıyla yükselen siyasiler, çok acayip geçen bir kara kış, sarı yağan kar, güve istilası gibi her türlü acayiplik var... işte tam da kıyamete beş kala ana karakterimiz, baba mesleği olan berberliğin yanı sıra kiralık katillik de (o da baba mesleğidir(!) yapmaktadır...  bu işle; ne bir davası olduğu, ne para için, ne de siyasi bir nedenden iştigal etmektedir... sadece babadan kalma bir alışkanlık (bir çeşit rutinlik) gibi devam etmektedir, bu işten kazandıklarını bankada biriktirmekte, berberlikten kazandıklarıyla kıtkanaat geçinmektedir... bir yandan da gezegen iklimsel felaketlerle varlığının sonuna gelmiş gibi gözükmektedir... 

Buna karşın insanlar nedense çok tanıdıktır ‘’Adamın görünüşte mütedeyyin biri olduğu, ikisinde ‘’hanımlarıyla’’ dört kere hacca gittiği, ama zaman zaman içkiden ve işretten de kaçamadığı yazılıydı. Böyle bir âlem gecesi dönüşünde arabasıyla yaptığı kazada işe giden bir tekstil işçisinin ölümüne neden olmuştu ama araya giren önemli şahsiyetler –birinin de başbakan olduğu söyleniyordu- marifetiyle olay kapatılmıştı. Tabii ki, tarikat bağlantıları sağlamdı; Sultanbeyli’de, Ankara’ya kadar uzanan geniş bir etki çevresi olduğu söylenen bir şeyhe bağlıydı. (syf:142)’’ 

Ülkenin iklimi de çok benzerdir ‘’Bu ağır hava memleketin üzerini bir şal gibi saran bulaşıcı, yapışkan, azar azar artarak kendini hissettiren sanki müebbet bir yeisle gelmişti. Bu kış bildiğimiz kışlardan değildi; başka bir şeydi. İnsanlar tuhaflaşmıştı; korkuyordu ve neyin neden olduğunu bir türlü kestiremiyorlardı. Bu idraksizlik halleri; soru soramamaları, sorsalar bile cevaplarla ilgilenmemeleri, makul olanla deliliği, doğruyla yanlışı ayıramamaları bir fıtrat meselesi olmaktan çok bu kışla ilgiliydi. (syf:149)’’

Kaçırmayın okuyun, fevkalade güzel bir roman bu... 

Yazar:  Tayfun Pirselimoğlu
Sayfa Sayısı : 252
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İletişim

Milli Şahlanış ve İtibar Partisi il başkanını, gecenin geç bir vaktinde metresinin evinden çıkıp arabasına binerken vurdum. Çok soğuktu, ayaz vardı; o yüzden sokaklar tamamen ıssızdı. Eski yüzlü, btb kaplı apartmanın karşısındaki köşede ağzımdan buharlar çıkartarak dikilip bekledim. Paltomun cebindeki eldivenli ellerim bile donuyordu. İki buçuk gibi dışarı çıktı. İri yarı biriydi, apartmanın önünde görülmesin diye bir arka sokağa park ettiği arabasına doğru yürürken o ağır bedeni dengesini bulmakta zorlanıyordu. Belki geçirdiği işret gecesinin etkisindendi, bilemiyorum.

Tuhaf havalar, bitmeyen cinayetler, bombalar, geçip gitmeyen bulutlar... Meryem'in dikiş izleri, bankadaki memur, Zeki Müren'in şoförü, gri pardösülü M. ile Hamle ve İstikrar Partisi'nden N., merkezden açılan telefon. Meserret Berberhanesi'ndeki adam. Yüzüklü parmaklar... Herkesin bir başkası olduğu acayip memleketin sonu gelmeyen kışı...


Berber, bir katilin hikâyesi, uzun bir kıyametin, karanlık bir kuytunun... Tayfun Pirselimoğlu'ndan ustaca yazılmış bir muamma, bir kara roman.

9 Kasım 2016 Çarşamba

TARIK TUFAN - Şanzelize Düğün Salonu

Yazardan ilk okumam ve bu kitabı almama sebep olan ise ismiydi... Şanzelize Düğün Salonu inanılmaz bir ad (oksimorona benziyor biraz), mutlaka bir yerlerde bu isimde gerçek bir düğün salonu da vardır... açıkçası konunun bu düğün salonu ile daha çok ilgili olacağını düşünüyordum ama pek öyle olmadı sadece yan karakterlerden biri orada çalışıyor ve orada bir kız kaçırıyor tüm ilişki bu kadar... belki yazar ana karakterin geçmişi ve bugünü arasındaki uçurumu işaret etmek istediği için bu adı seçmiş olabilir bilemiyorum...

Yazarın anlatımı, dili güzel, roman çok akıcı ilerliyor, merak hissiniz korunuyor, özellikle ilk 30-40 sayfa çok iyiydi ama kitabı bitirdiğimde bana bir şey vermediğini fark ettim... yani ee okudum da ne oldu hissinden hoşlanmıyorum ve şeyhler, müritler, tekkeler bölümleri de sinirimi zıplattı... velhasıl bu roman bana uymadı tek söyleyeceğim bu...

Yazar:  Tarık Tufan
Sayfa Sayısı : 292
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Profil

"Şeyh babamın vefatından hemen sonra, yeni şeyhin kim olacağını görebilmek için rüyayı bekleyen dervişler, rüyalarında aynı gece, aynı kişiyi görüp vaziyetin mahiyetini anlayabilmek için sabahın erken saatlerinde kapımı çaldıklarında, gece boyunca vücudumun her zerresine sirayet etmiş şarabın etkisinden henüz kurtulamamıştım."


Tarık Tufan'dan "hayat bu, her şey olur" diyen bir roman!


Şanzelize Düğün Salonu'nun "isimsiz" kahramanı bir aşk için evinden çıkıp savrulmaya başlayınca, kendisini daha önce hiç yaşamadığı türden şaşırtıcı ve bir o kadar da tuhaf olayların içinde buluyor.


Tarık Tufan sevilen üslubu, hakiki hayreti ve "acayip" kurgusuyla bizi ilgi çekici bir yolculuğa çıkarıyor. Kahramanın oradan oraya savrulmasıyla gelişen bu yolculuk bir yanıyla da insanın içine doğru uzanan bir arayış. 


"Aşk bize kefil oluyor bir yerde. Kalan borcumuzu temizliyor. Borç dediğim, hayata olan borcumuz; iyi insanlara, deftere yazan bakkallara, az isteyince de çok veren lokantacılara, yaptığı yemekten bir kap da sana getiren komşu kadınlara olan borcumuz. Kalan son canımızı kendi elimizle almamıza mâni oluyor. Tesellimiz oluyor. İyi tarafından bakalım. İnsanları masum olduğumuza inandırabiliriz. Ya da insanları boş verin; Allah'ı inandırırız. Âşık adamın kötülüğü de aşkı kadar aşikâr olur. Ne varsa yüzümüzde var. Başka da bir şey yok. Bu!"

7 Kasım 2016 Pazartesi

HERMANN HESSE - Rosshalde

Hermann Hesse’den okumak istiyordum ama bir türlü olmadı, bu kitabı yine Sevgili Eren’in ‘’Okuma Günlüğüm’’ blogunda görünce zamanı geldi diye düşündüm ve fevkalade güzel bir roman buldum...

Hesse’nin 1914 yılında yazdığı, otobiyografik bir yanı ve psikolojik yönü olan Rosshalde, evlilik romanı olarak anılıyormuş... ‘’Kitaba konu olan mutsuz evliliğin tek nedeni yanlış seçim değil; sorun çok daha derinlerde, bir sanatçının ya da düşünürün evliliğe yatkın olup olmadığında. Bunun cevabını bilmiyorum, ama benim durumum kitaba alabildiğine yansıdı; burada sona eren bir şey var, umarım gerçek hayatta onunla başka türlü başa çıkabilirim.’’(Hesse’nin babasına yazdığı mektuptan) Hesse’nin de ressam olması (kitap kapağındaki resim yazara ait) ve savaş zamanı yaşadığı ağır bunalım da romana yansımış gözüküyor...

Arka kapak açıklaması konuyu ayrıntılı olarak anlatıyor, hatta bu kadar çok detay verip tüm hikayeyi açık etmesine inanamadım, okuma zevkinin sihrini ortadan kaldırıyor, yayınevi sonraki baskılarda bunu düzeltse çok iyi olur...  

Roman birçok açıdan muhteşemdi nasıl anlatacağımı bilemiyorum... ailenin tüm üyelerinin psikolojilerini, sanatçı yalnızlığını/farklı ruh hallerini, karı kocanın işin içinden çıkılmaz ilişkilerini, ebeveynlerin çocuk sevgisini, birbirlerine koz olarak kullanmalarını ve romanın sonunda en onulmaz durumla imtihan edilmelerini inanılmaz güzellikte anlatıyordu...

Yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım ama bence bu bir başyapıt ve bunu geçebilir mi bilemiyorum... ‘’Okuma Günlüğüm’’e bu kitabı bana tanıttığı için çok teşekkür ediyorum, size de okumanız için şiddetle öneriyorum...

Yazar: Hermann Hesse
Çevirmen : Kâmuran Şipal
Sayfa Sayısı : 176
Basım Yılı : 2011(5. Baskı) 2003(1. Baskı)
Yayınevi : YKY

Parçalanmanın eşiğindeki bir aileyi barındıran hüzünlü bir malikane Rosshalde. Ressam baba, mutsuz evililiğinin yarattığı düş kırıklığı içinde "kale"sine çekilmiş, bahçedeki atölyesinde kalırken, piyanist karısı ve onları bir arada tutan son bağ olan küçük oğulları malikanede yaşamaktadır. Küçüğün amansız bir hastalıktan ölmesiyle, aile bir daha birleşmemek üzere dağılır: Baba kendini sanatına adayıp Hindistan'a gitmeye karar verirken, anne büyük oğluyla birlikte belirsiz bir geleceğe adım atar. Rosshalde'nin kapıları, belki de bir daha açılmamak üzere kapanır. 


Hermann Hesse'nin 1914'de kaleme aldığı Rosshalde, yazarın kendi yaşamından izler taşıyor: Ressamlık, Hesse'nin sanatçı kişiliğinin bir parçasıydı. Doğu kültürüne yakınlığıyla tanınan Hesse 1911'de uzun bir Hindistan yolculuğuna çıkmış, 1919'da ise ilk karısından ayrılmıştı.

2 Kasım 2016 Çarşamba

KIM STANLEY ROBINSON - 2312



Amerikalı yazar Kim Stanley Robinson 1952 doğumlu olup,  lisans eğitimini San Diego Üniversitesi’nde, yüksek lisansını ise Boston Üniversitesi’nde edebiyat üzerine yapmıştır... 18 adet romanı, çok sayıda ödülü bulunan yazarın en ünlü eseri Mars Üçlemesi’dir (Kızıl Mars/1993, Yeşil Mars/1994, Mavi Mars/1996)... bilimkurgu konusunda önemli bir yazar olmasına karşın, yayıncılık sektörümüzün neredeyse hiç ilgi göstermediği bir yazar olmuştur... 2003’de Kızıl Mars, 2010’da Science In The Capital serisinin ilk kitabı Yağmurun Kırk İşareti yayımlanmış ama her iki serinin de devamı gelmemiştir... bu kez başka bir serinin ilk kitabı 2312, İthaki tarafından ekim ayında yayımlandı, umuyorum bu bir milat olur ve çok sevdiğim bu yazarın diğer romanları da -Mars üçlemesinin kalan iki kitabından başlayarak- İthaki tarafından basılır...

Bana göre Robinson en iyi bilimkurgu yazarlarının başında gelir ve dilimize çevrilen üç kitabı da severek okudum, özellikle Kızıl Mars muhteşemdir (yazar bu romanda 2019 yılında John Boone Mars'a ayak basan ilk insan oldu. 2027 yılında Yeryüzü'nün en iyi mühendisleri ve bilimcileri arasından seçilen ilk yüz kişi gezegenin yüzeyine indiler ve insanoğlunun giriştiği en büyük mücadele başladı şeklinde bir kurgu yapıyor ve tarihleri bugünlerde planlananla neredeyse tutturuyor),  onu bugüne kadar okuduğum tüm bilimkurgu kitaplarının önünde tutarım...

2312’ye gelirsek; Iain M. Banks’ın ‘’bilimkurguda nadir rastlanılan türde düşünsel ve insancıl; muazzam bir spekülatif kurgu’’ tanımlaması romanı çok iyi anlatıyor... aradan 300 yıl geçmiş, insanlık Mars’tan sonra Merkür’den Kuiper Kuşağına kadar tüm güneş sistemine ulaşmış ve yerleşmiştir... Venüs ve Titan’ın dünyalaştırma faaliyetleri devam etmektedir... her konuda teknolojik ilerlemeler muazzamdır, insan ömrü 200 yıl ve ötesine uzamıştır (nüfus artışı sorununa değinilmiyor, genetikte çok ilerledikleri için çözmüşlerdir diye kabul ediyoruz), yapay zekalar, kuantum bilgisayarları aktif olarak kullanılmaktadır, uzay asansörleri (bildiğim kadarıyla bu konuda da Japonlar çalışıyor) inşa edilmiş, uzaya gitmek daha kolaylaşmıştır, ışık hızının %2’sine ulaşan hızlara çıkılabilmektedir... tüm bu gelişmelere karşın Dünya hala bir gayya kuyusudur (hem ağır yerçekimi hem de her zamanki çekişmeleri ve çevresel felaketleriyle), buna karşın uzaycılar 300 yıl boyunca savaşmadan yaşayabilmeyi başarmışlardır, Mars herkese eşit haklar veren optimum yönetim biçimi ile tüm güneş sisteminin lideri konumundadır... Dünya herkesin ilk evi ama iflah olmaz çekişmeleri nedeniyle bir türlü düzeltemedikleri yerdir ama uzaycılar hala sebatla sorunlarını çözmek için uğraşmaktadırlar... Merkür’de başlayan sıra dışı olaylarla hikaye devam eder... ekonomiye hiç değinilmiyor parasal sorunlar nasıl çözülmüş belli değil, bence kitabın en eksik yönü bu...

Roman değişik bir anlatıma sahip, hikayenin anlatıldığı bölümler var, alıntılar denilen daha çok teknolojik gelişmeler, tarihi açıklamalar, genetik bilimindeki gelişmeler gibi konunun teknik yönlerini anlatan açıklama bölümleri var, sebebini pek çözemediğim listeler bölümleri ve bilgisayarlarının gözünden anlatılan Kuantum Yürüyüşü bölümleri var... yazar tüm kitaplarını insanı incelemek üzerine kurguluyor, insanın davranışı, düşünceleri, hırsları, yaptıkları, ettikleri romanın ana eksenini oluşturuyor, o yüzden nefes nefese ilerleyen bir bilimkurgu beklerseniz yanılırsınız, bu daha ağır işliyor her okuduğunuz sayfada bir durup düşünüp sindirmeniz gerekiyor... hatta bazen 3-4 sayfada bir veya bölümden bölüme geçerken kitabı kapatıp düşünmek durumunda kaldım... 

Romanda çok az dipnot var, bazı bilinmeyenler konu içinde açıklansa da bazı konular belirsiz halde kalabiliyor, çok fazla dipnot sevmememe ve bu konularda epeyce kitap okumama rağmen bunu okurken bir yandan da internetten merak ettiklerime bakmak zorunda kaldım böyle okumak biraz zor oluyor, bir miktar daha dipnot konulabilirdi...

Benzer konularda okuduğum kitaplarda insanların geleceği açısında olumsuz bir tablo çizilir, bugünkü karmaşaların benzerleri uzaya taşınmış olur, dünyayı mahvetmiş oluruz...  ki ben de aynı şekilde düşünüyorum gelecekten pek umutlu değilim ama yazarın insanlığa dair çok ufak da olsa hala umudu var ve bunu romanlarına yansıtıyor, aynı görüşte olmasam da bunu okumayı çok seviyorum. Bu romanı da çok sevdim İthaki’den devamını bekliyorum, siz de kaçırmayın okuyun... 

Yazar: Kim Stanley Robinson
Çevirmen : M. İhsan Tatari
Sayfa Sayısı : 520
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İthaki

Nebula En İyi Roman Ödülü
Hugo En İyi Roman Ödülü Adayı
Locus En İyi Bilimkurgu Romanı Ödülü Adayı
Arthur C. Clarke En İyi Roman Ödülü Adayı
BSFA En İyi Roman Ödülü Adayı
James Tiptree Jr. Ödülü Onur Listesi
Campbell En İyi Roman Ödülü Adayı
John W. Campbell Ödülü Adayı

Yıl 2312… Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin ışığında insanlık, uzaydaki alanını genişletmiş ve birçok gezegene yayılmıştır. Merkür'ün Tanyeri şehrindeki beklenmedik bir ölümü izleyen sıradışı olaylar, Swan Er Hong'un hayatını değiştirecek ve insanlığı bekleyen tehlikeli geleceğin adımlarını hızlandıracaktır. 

Mars Üçlemesi'yle tanıdığımız ödüllü yazar Kim Stanley Robinson'ın politika, cinsiyet ve insan doğası gibi kavramları uzay gemileri, yapay zekâ ve uzak gezegenlerle buluşturduğu 2312, okura alegorik bir evrenin kapılarını aralıyor. 


"2312, bilimkurguda nadir rastlanılan türde düşünsel ve insancıl; muazzam bir spekülatif kurgu." -Iain M. Banks-