28 Aralık 2016 Çarşamba

ROMAIN ROLLAND - Tolstoy'un Yaşamı

Stefan Zweig’in otobiyografisinde Fransız yazar Romain Rolland’a (1866-1944) rastladım, adını hiç duymamıştım ama Zweig o kadar iyi bahsediyordu ki bir eserini okumak istedim... ancak en önemli eseri ‘’Jean Christophe’’nin baskısı bulunmuyor, kitapçıda yalnızca bu kitap vardı; Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910), üstelik Tahsin Yücel çevirisiyle daha ne olsun...

Bu bir biyografi değil,  Tolstoy’un eserleri ve felsefesi üzerine bir inceleme... hemen hemen her eserinin üzerinden geçiyor, tek tek mektuplarından, hikayelerinden, Çocukluk, Delikanlılık öykülerinden, Günlük’ünden, İtiraflar’ından, Savaş ve Barış/ Anna Karanina ve tüm büyük eserlerinden, yarım bıraktığı çalışmalarından ve ölümünden sonra basılanlardan uzun uzun bahsediyor... bunu yaparken yazarın o sırada ne düşündüğü, ne yaptığı, eserlerindeki hangi karakterin kendisi olduğu ve onun ağzından söylediklerinin yaşamının o bölümüne ne kadar uyduğunu belirtiyor...

Bu eserde belli bir kronolojik sıra izleniyorsa da bazen içiçe geçebiliyor, fikirler, inançlar, eserler havada uçuşuyor, dolayısıyla zaman zaman karmaşık olabiliyordu... Tolstoy’un ‘’Gerçek’’, ‘’Sanat’’, ‘’Aşk’’, ‘’Tanrı-İnanç-Din’’ ve ‘’Halk-Devrim’’ kavramlarına ilişkin düşünceleri, bunlar arasında savruluşu, özellikle din konusunda karısı ve ailesiyle ters düşmesi iyi anlatılıyordu... çok şey düşünen, hisseden, bazen bir söylediği, bir söylediğiyle tutmayan bir büyük sanatçı portresini çok güzel çizmişti, gözünüzde rahatlıkla canlandırabiliyorsunuz... diğer yazarlar özellikle Shakespeare, Goethe, Rousseau, besteciler özellikle Beethoven üzerine düşüncelerine de yer veriyordu...

Ben Tolstoy'dan yalnızca Savaş ve Barış, Anna Karanina ve Diriliş'i okudum, bu eserlerin anlatıldığı bölümleri daha iyi takip edebildim, açıkçası ne kadar çok eserini biliyorsanız bu kitabı o kadar çok seviyorsunuz... 

Sonuç olarak kapsamlı ve biraz akademik çalışma havasında bir eserdi, herkes okusun demek iddialı olabilir ama Tolstoy ilgi alanınıza giriyorsa okuyun, edebiyat alanında çalışıyorsanız mutlaka okuyun...

Sanırım bu yılın son yazısı, çok acı bir yıl oldu, pek umutlu olmasam da yeni gelen daha iyi olsun diyelim, Herkese Mutlu Yıllar... 

Yazar: Romain Rolland
Çevirmen : Tahsin Yücel
Sayfa Sayısı : 150
Basım Yılı : 2015 (2. Baskı) 1995 (1. Baskı)
Yayınevi : YKY

Tolstoy'un Yaşamı, yazara büyük hayranlık duyan ve onun yazın yaşamını dönemlere ayırma gereği duymadan bütünü ile seven birinden, büyük romancı Romain Rolland'dan ona bir selam. Tolstoy, her dönemde olduğu gibi, on dokuzuncu yüzyıl sonrasında da herkesi eserleriyle birleştiriyor çünkü. Her kesimden insan onun evrenselliğinde birleşiyor, onda kendini buluyor. Romain Rolland, Lev Nikolayeviç'in yaşamını anlatırken, ona yönelik iddiaları da ele alıyor: Tolstoy başkalarının fikirlerinden etkilendi mi, kriz öncesi ve sonrası diye iki kategoride değerlendirilebilir mi?.. 

Tolstoy düşüncenin ayrıcalıklı kişilerine seslenmez, sıradan kişilere, iyi niyetli insanlara seslenir. Bizim bilincimizdir. Bizim, biz orta halli insanların, düşündüğümüzü, kendi içimizde okumaktan korktuğumuzu söyler. Gururla dolup taşan bir önder değildir bizim için, insanlığın yukarısında, sanatlarının ve arılıklarının tahtında oturan, mağrur dehalardan değildir. Tolstoy -mektuplarında da kendini bu en güzel, en tatlı adla adlandırmaktan hoşlanırdı- bizim "kardeşimiz"dir.

24 Aralık 2016 Cumartesi

CARL-JOHAN VALLGREN - DENİZADAMI


Vallgren’den 2012’de Bir Garip Aşk Öyküsü’nü okumuş ve çok sevmiştim, Denizadamı’nı da çıkar çıkmaz okumak istedim ama o iki çocuğun (Nella ve Robert) canımı acıtacağını düşündüğüm için bugüne kadar kaldı... ve öyle de oldu çocukların hali içime oturdu ama roman çok güzel, okuduğuma değdi...

Yazar her iki romanında da gerçek bir hikaye içine fantastik/olağanüstü bir yaratık (ilk romanda insanların düşüncelerini okuyan Quasimodo benzeri biri, bu kitapta da denizkızlarının erkek versiyonu) ekliyor ve hikayeyi öyle mükemmel kurguluyor ki bu olağanüstü figürler size çok normalmiş gibi geliyor...

Bu romanda; suçlu bir baba ve alkolik bir annesi olan Nella, ebeveynlerinin sorumsuzlukları yüzünden çok çok küçük yaşlarından itibaren gözleri çok bozuk ve okuma güçlüğü olan küçük erkek kardeşine bakmak, evi çekip çevirmek, ayrıca da okuldaki zorba çocuklardan hem kendini hem de kardeşini korumak zorundadır... zar zor kendi hayatlarını idame ettirebilirken hikayeye bir de denizadamı dahil olur ve olaylar devam eder...

Hayat mücadelesi içindeki çocuklarının hikayesi mükemmel anlatılmıştı çok beğendim... zaten kuzey edebiyatını seviyorum, Vallgren’de çok başarılı bir örnek... sanki bende ilk romanın yeri daha ayrı ama her iki kitabı da hararetle öneririm...

Yazar: Carl-Johan Vallgren
Çevirmen : Ali Arda
Sayfa Sayısı : 232
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Metis

Günümüz İsveç edebiyatının önde gelen isimlerinden Carl-Johan Vallgren'in daha önce August Strindberg ödüllü Bir Garip Aşk Öyküsü adlı romanına yer vermiştik Metis Edebiyat'ta. İsveç'in batı kıyısında küçük bir kasabada geçen Denizadamı, anne babalarının ihmal ettiği, yaşıtlarının hırpaladığı, toplumun görmezden geldiği Nella ve kardeşi Robert'in çıkış arayışını anlatıyor. Kardeş sevgisini ve ihaneti, elle tutulur olanın ötesindeki duyguları ele alan bu sert ama güzel romanda Vallgren yine günlük olan ile olağanüstüyü büyülü bir dille buluşturuyor.

21 Aralık 2016 Çarşamba

STEFAN ZWEIG - DÜNÜN DÜNYASI


BİR AVRUPALININ ANILARI

Son okuduğum kitaplarda aradığımı bulamamışsam arkasından bir Zweig kitabı okumak gelenek oldu ve bu sefer yazarın otobiyografisini seçtim... Dünün Dünyası ben de öyle bir ruhsal yoğunluk oluşturdu, bugün bu ülkede yaşadıklarımızı Zweig’in 20.yüzyılda yaşadıklarına o kadar çok benzettim ki nasıl anlatsam nereden başlasam bilemiyorum ama şu net: elinizdeki tüm kitapları bırakın önce bu otobiyografiyi okuyun...

Stefan Zweig (1881- 1942) altmış yıllık ömrüne sığan iki dünya savaşı sonucu gadre uğramış, edebiyata, sanata, kültüre hayatını vakfetmiş, hümanist bir entelektüel... ve bu  kitap otobiyografisi ama kendinden çok çok az bahsediyor hatta bundan biraz utanıyor gibi ‘’Hiçbir zaman şahsımı, yaşam öykümü başkalarına anlatmayı arzu edecek kadar önemsemedim. Kendimi başkişisi, daha doğrusu merkezi yapacağım bir kitabı yazma cesareti bulabilmem için, normalde tek bir neslin yaşayabileceği olaylar, felaketler ve sınavlardan çok daha fazla şeylerin olması, inanılmaz derecede çok şeyin yaşanması gerekti. (önsöz syf:15)’’

Bir yandan da bu hem bir tarih, hem de kültür-sanat kitabı... 1900'ün başından 1940 yılına kadar geliyor her iki dünya savaşını, öncesini ve sonrasını anlatıyor, Avrupa’daki birçok ülkeyi, tek tek toplumları, yazarları, şairleri, bestecileri, devlet adamlarını, siyasileri ile birlikte detaylı konu ediyor... Kitabın her bir satırının altı çizilebilir ben kendimi engellemeye çalışarak yukarıda gördüğünüz kadar etiket yapıştırdım onların hangisini buraya geçirebileceğim bilemiyorum...

Son söz olarak herkesin, özellikle öğretmenlerin, öğrencilerin, tarih ve edebiyat eğitimi alanların okumasında fayda var...

‘’Hitler’den bu yana yalan dolan doğal hale, insanlık suçları kural haline gelmişti, öyle ki doğru dürüst eleştirilmemekteydi, oysa böyle bir durum eskiden tüm dünyayı ayağa kaldırmaya yeterdi (syf:280)’’

Çünkü alçakça insanları kandırma tekniği uygulayan Nasyonal Sosyalizm, tüm dünyayı buna yavaş yavaş alıştırmayı yeğliyor, hedeflerinin ne kadar köklü değişikliklere yönelik olduğunu birden bire göstermeye çekiniyordu. Bu nedenle şöyle bir yöntem izliyordu: Her zaman bir hamle yapıp sonra ara veriyorlardı. Bu hamlenin fazla gelip gelmediğini, dünyanın vicdanının bu dozu kaldırıp kaldırmadığını görmek için bir süre bekliyorlardı. Avrupa’nın vicdanı –uygarlığımızın utancı ve yüz karası olarak- tüm bu vahşet kendi ‘’sınırlarının ötesinde’’, kendilerine dokunmadan olup bitiyor diye ısrarla tarafsızlığını vurguladığından, dozlar gittikçe artırıldı, ta ki tüm Avrupa’yı yok edinceye kadar. (syf:418)’’ bugüne baktığımızda tarihin tekerrür etmesi bu demek...

‘’Freud ile yaptığımız sohbetlerimizde sık sık Hitler dünyasının ve savaşın korkunçluğunu konuşurduk. Freud, insanı seven biri olarak çok üzülürdü, fakat bir düşün insanı olarak kötülüğün böyle korkunç bir şekilde patlak vermesine kesinlikle şaşırmazdı. Kültürün, dürtüler üzerindeki üst gücünü inkar ettiği için, hep kötümserlikle suçlanmıştı; onun barbarlık ve ilkel yok etme dürtüsünün insan ruhundan kazınamayacağı hakkındaki görüşü ne yazık ki şimdilerde –tabii ki bununla gurur duymuyordu- en korkunç bir şekilde teyit ediliyordu. (syf:482)’’ hâlâ teyit ediliyor, bir yüzyıl daha geçti değişen bir şey yok!


Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen : Gülperi Sert
Sayfa Sayısı : 496
Basım Yılı : 2014 (4. Baskı) 1985 (1. Baskı)
Yayınevi : Can

Stefan Zweig, Bir Avrupalının Anıları olarak kaleme aldığı Dünün Dünyası adlı bu kitabının önsözünde, Yazacaklarım, benim yaşadıklarım olmaktan çok, bütün bir kuşağın yaşadıklarıdır, diyor.19. yüzyıl Avrupasının görece güvenli, tekdüze ortamında yetişen kuşaklar, 20. yüzyılın hemen başlarında öyle olaylarla yüz yüze geldiler ki, başka zamanlarda belki dokuz-on kuşağın yaşayacağı olaylar ve kökten değişmeler bu kuşağın insanlarının yüreklerinde, benliklerinde onulmaz yaralar açtı. Dün ve bugün arasında bütün köprülerin yıkıldığı, bütün değerlerin altüst olduğu yıllarda, peş peşe iki dünya savaşına, Almanya'da Nasyonal Sosyalizmin doğup büyümesine, evinden ve ülkesinden kopmanın, ülkeden ülkeye göç etmenin, anayurdu saydığı Avrupa'nın mahvolmasını görmenin acılarına dayanamayarak 1942'de hayatına son veren bu duyarlı yazarın anıları, kişisel bir anlatım olmanın ötesinde yüzyılımızın ilk yarısının ruh dünyasının da bir elkitabı sayılmaktadır. 60 yıllık ömründe görmediği, tanık olmadığı, acısını çekmediği hiçbir felaket kalmadığını söyleyen Stefan Zweig, Anlattıklarımızla bir gerçek kırıntısını bile bizden sonraki kuşağa ulaştırabilirsek yine de boşuna yaşamış sayılmayız, diyor.

10 Aralık 2016 Cumartesi

TÜRKER ARMANER - HÜKÜM

Türker Armaner, 1968 İstanbul doğumlu halen Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olan, toplamda 3 öykü kitabı, 2 romanı olan bir yazar... Hüküm romanına kadar ne kendisinden ne de diğer kitaplarından haberdardım... T. Armaner’in 9 yıl aradan sonra yazdığı bu kitap, edebiyat sitelerinde çokça karşıma çıkmaya başlayınca ve yazarın öğretim üyesi olması da dikkatimi çektiğinden okumaya karar verdim...

Konu 1920 yılında İstanbul’da geçiyor, bir yanda işgal kuvvetleri ve onların gizli servisleri, bir yanda İstanbul hükümeti, Ekim devriminden sonra buraya gelmiş olan Bolşevikler, Anadolu’daki milli mücadeleye destek olan Karakol vb. gizli örgütler var ve herkes kendi ajandasına uygun faaliyetler içinde... tüm bunlardan bağımsız olarak yalnızca bir isyan hareketi olduğunu ifade eden, mutlak olarak yukarıda sayılan unsurların ne yanında ne de karşısında olan Teşkilat adında kimin kurduğu, ne yaptığı bilinemeyen başka bir örgütlenme daha var... işte bu Teşkilat, yurtdışında okumuş, İstanbul’un varlıklı ailelerinden yalnız iki genç adam ile irtibata geçip kendileri ile çalışmaya ikna ediyorlar ve bir takip/casusluk hikayesi başlıyor...

Kitabın görünür yanı bu (tarihi/polisiye denilebilir), oldukça akıcı yazılmış, merakınızı uyararak sonuna kadar okutuyor... diğer yanda ise yazarın bir takım önermeleri var; tarihi galipler yazar gibi, o andaki gündemi yönlendiriyorum herkesi kukla gibi elimde oynatıyorum derken aslında kukla olan sensin gibi, kahraman ile hain arasında çok ince bir çizgi vardır gibi, yazar bu görüşlerle aslında bugünü anlatmak istiyor... fakat hikayesi ile önermelerini iç içe geçiremiyor ikisi ayrı ayrı bir yerlerde duruyor...

Ayrıca hikayesini epeyce mantıksız buldum şöyle ki; otuz yaşlarına yakın iki adam var pek ne yapacaklarını bilmiyorlar, okumuş yazmışlar ama onları harekete sevkedecek bir dürtüleri yok, üstelik de asosyaller, kimseye güvenmiyorlar, Teşkilat durduk yere bunlara gelerek bizim casusumuz olun diyor, normalde insanların gözleri birbirine yakın diye bile şüpheye düşen bu adamlar işi anında kabul ediyorlar ve bu konuda hiçbir eğitimleri vs. olmadan çevrenin en dikkat çeken kişisini takibe başlıyorlar... yani 1920’de istihbarat faaliyetleri nasıldı bilmiyorum ama herhangi bir sivili seçip, hadi sana bir takma isim verelim sonra da git falanca şahsı takip et şeklinde işlemiyordu herhalde... üstelik bu kişilerin bir amacı bir adanmışlıkları bile yok... bir mantığa oturması için sonuna kadar bir şizofreni hikayesi bekledim ama öyle de olmadı...

Ben böyle mantıksız diye yazınca birçok kişi bana ama gerçek hayatta da neler neler oluyor diyor, evet doğru oluyor ama kurgunun mantıklı olması lazım yoksa okuyucuda yazar becerememiş gibi bir görüş oluşuyor ve bu da her şeyi  bozuyor... Sonuç olarak yine okumasam hiçbir şey kaybetmezdim noktasında kalıyorum...  

Yazar:  Türker Armaner  
Sayfa Sayısı : 208
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Metis

Istanbul 1920.
İşgal altındaki şehirde nereye, kime yakın olduğu belli olmayan isimsiz bir teşkilat suikastlar, sabotajlar düzenlerken belirli kişileri takip altına almakta, bir yandan da siyasi bakımdan adı duyulmamış insanları bünyesine katmaktadır.

Türker Armaner bu romanında "hain" ile "kahraman" arasındaki çizginin belirsizleştiği, birbirine dönüştüğü, ihanetin her an ortaya çıkabileceği puslu bir havada geçen gerçeküstü bir öykü anlatıyor.

7 Aralık 2016 Çarşamba

CHRISTOPHER ISHERWOOD - Prater'in Menekşesi

Bu kitabın arka kapağını okuduğumda bir mücadele romanı bulacağımı düşünmüştüm, ama pek öyle değilmiş... Isherwood -kendisi olarak- romanın kahramanlarından biri, diğeri de film yönetmeni Herr Bergmann... birlikte fakir bir çiçekçi kız ile bir veliaht prensin aşkına dair bir çeşit cinderella filmi çekiyorlar, Isherwood başta, hikayenin çok kötü olduğunu kabul ediyor ama Bergmann’ın etkisiyle projeye devam ediyor... kitabın bir boyutu bu ama bana göre lüzumsuz bir kurgu olmuş, özellikle filmin çekim aşamalarını anlatan kısmı çok sıkıcıydı... kitabın asıl önemli kısmı ise Hitler’in iktidarı ve savaş ihtimaline İngilizlerin kayıtsızca yaklaşmaları ve kendilerine dokunmadan gideceğini düşünmeleri idi... ayrıca  Reichstag yangını ile Almanya’daki daha sonra da Avusturya'daki sosyalist ve diğer muhaliflerden kurtulması da iyi resmedilmişti...

Bu kadar kısa bir kitapta hem çok beğendiğim hem de sıkıldığım bölümler olması çok ilginçti, ayrıca Bergmann karakterini ve romanın İngilizleri açık etmesini sevdim... buna rağmen okumasam çok bir şey kaybeder miydim? Hayır... 

Yazar: Christopher Isherwood
Çevirmen : Betül Kadıoğlu
Sayfa Sayısı : 92
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : YKY

Londra, 1933. Genç yazar Christopher Isherwood'un yolu Avusturyalı yönetmen Friedrich Bergmann'ınkiyle kesişir. 19. yüzyıl Viyanası'nda geçen bir aşk filminin senaryosunu yazmayı kabul eden Isherwood, kendini yepyeni bir dünyada, film stüdyosunu dolduran birbirinden ilginç kişilerin arasında bulur. Stüdyonun dışındaysa gerilimli bir dünya vardır: Hitler artan gücünü hissettirmekte, büyük bir savaşın ayak sesleri duyulmaktadır. Bergmann, Viyana'da kalan ailesi için giderek daha çok endişelenip İngilizlerin kayıtsızlığına isyan etmeye başlayınca film projesi de yarım kalma tehdidiyle karşı karşıya kalacaktır. 

Prater'in Menekşesi, Christopher Isherwood'un Hoşça Kal Berlin gibi daha çok tanınan Avrupa romanlarının tadını veren, eğlenceli, bir solukta okunacak bir roman. 

5 Aralık 2016 Pazartesi

NECİP MAHFUZ - Şeker Sokağı

KAHİRE ÜÇLEMESİ III. KİTAP
Kahire Üçlemesi’nin üçüncü kitabında 1936-1944 arası anlatılıyor, Abdülcevat ailesinin üçüncü kuşağının hayatlarına ve Mısır’ın siyasi durumuna odaklanıyoruz... son kitap o dönemdeki siyasi ortama yoğunlaşıyor, bu süre zarfında başa geçen yöneticileri, partileri ve siyasi görüşleri uzun uzadıya anlatıyor, bir de savaş mevzuu var ona da ara ara değiniyor... Ahmet Abdülcevat’ın kızı Hatice’nin oğullarından Abdülmünim Müslüman Kardeşlere üye, kardeşi Ahmet ise ateist bir sosyalist, dolayısıyla ailenin üyelerinde de her türlü görüşe ve inanca sahip kişiler var... ailenin felsefeye gönül vermiş öğretmen oğlu Kemal'in ‘’kuşkuculuğa’’ düşmüş ruh halini, gönül dünyasını izlemeye ve hem ailenin hem de Mısır’ın nereye gittiğini okumaya devam ediyoruz...

Bu son kitapta tüm akrabalık hitapları yanlış çevrilmişti dayılar amca, yeğenler kuzen, gelinler görümce, halalar teyze yazılmıştı, ayrıca birkaç yerde de isimler karışıyordu... ben bu hitapların yanlış çevrilmesine sinir oluyorum, hangi dilden çevrilmiş bilmiyorum ama o dilde bu akrabalık bağları belli olmasa bile çevirmen (veya editör) kitabı okumuyor mu? ben dayısı olduğunu görebiliyorum o nasıl amcası yazar üstelik tüm kitap boyunca anlaşılır bir şey değil... sanki yayınevi bu son kitapta biran önce bitse de gitsek diye düşünmüş...

Son olarak, N. Mahfuz’un bu önemli Üçlemesini okuduğuma memnunum, herkese de öneririm...

Diğer Kitaplar:
I. Kitap Saray Gezisi
II. Kitap Şevk Sarayı


Yazar: Necip Mahfuz
Çevirmen : Işıl Alatlı
Sayfa Sayısı : 327
Basım Yılı : 2010 (2. Baskı)
Yayınevi : Hitkitap

Kahireli tüccar bir ailenin hayatı etrafında Mısır'ın siyasi ve toplumsal geçmişinin anlatıldığı bu son kitapta ailenin üçüncü kuşağı ele alınıyor. Üçlemenin son kitabında elden ayaktan düşmüş bir Ahmet Bey ile artık sokağa çıkmak için izin alması gerekmeyen bir Emine çıkıyor karşımıza. Onların yetişkin torunlarının hikâyesini okurken arka planda 1940'ların Mısır'ına vâkıf oluyoruz. Mısır toplumu giderek daha fazla dünyaya açılırken üçüncü kuşağın yaşam tarzı, ilişkileri, sorunları birinci kuşağın tasavvur edebileceğinin çok ötesine gitmiştir...

Başyapıtı Kahire Üçlemesi'nin ardından, İngilizlerin Dickens'ı ile; Fransızların Balzac'ı ve Zola'sı ile karşılaştırılan; Rusların Tolstoy'u, Dosteyevski'si ve Soljenitsin'i ile kıyaslanan Necip Mahfuz bütün bu büyük yazarlar gibi, aslında her şeyden önce kendisiydi. -Jay Nordlinger-

2 Aralık 2016 Cuma

NECİP MAHFUZ - Şevk Sarayı

KAHİRE ÜÇLEMESİ II. KİTAP
Kahire Üçlemesi’nin ikinci kitabından (I.Kitap Saray Gezisi için bkz) devam ediyorum... zaman akıp gitmiş 1926 yılına gelinmiştir, Ahmet Abdülcevat’ın otoritesi devam etmekte ama çocuklarda yavaş yavaş kendi hayatlarını şekillendirmektedir... bu kitapta hikaye, Ahmet Abdülcevat ve büyük oğlu Yasin’in sefih yaşamları ve küçük oğul Kemal’in eğitim hayatı ve aşkı bulması üzerinden anlatılıyor... ailenin diğer fertlerine de kısa kısa yer veriyor... Ahmet Abdülcevat yaşlanıyor olmasını kabullenemiyor, Yasin kadınlara düşkünlüğünden bir türlü kurtulamıyor, yanlış bir evlilikten bir başkasına savruluyor, baba oğul her ikisi de içki ve gece hayatından vazgeçemiyor... diğer yanda Kemal, liseden mezun olmuş üniversiteye başlamak üzere, babasının ve çevrenin beklentisinin dışında hukuk fakültesini değil öğretmen okulunu seçiyor çünkü edebiyata ve felsefeye çok düşkün ve kendisini tatmin edecek okulun öğretmen okulu olduğunu düşünüyor... tam bu sırada liseden arkadaşının kız kardeşine aşık oluyor, kızı gözünde o kadar üst bir mevkiye yükseltiyor ki neredeyse ulvi bir aşk statüsüne geliyor... bu aşk Kemal’i acıdan acıya savuruyor ve eğitimi arttıkça da çok dindar bir yaşamdan dinsizliğe kadar varıyor...

Ahmet Abdülcevat ve büyük oğlu Yasin’in sefih yaşamları uzun uzun anlatılmıştı açıkçası o bölümlerde sıkıldım biraz, buna karşın Kemal’in anlatıldığı kısımlar fevkalade güzeldi... ikinci kitap aşka, felsefeye ve varoluş sorunlarına ayrılmış, genel olarak iyiydi ama yine toplumun durumuna ve kadınların aşağılanmasına sinir oldum (ilk kitapta detaylı olarak anlatmıştım)... ben ara vermeden üçüncü kitaptan devam edeceğim size de okuyun derim...

Yazar: Necip Mahfuz
Çevirmen : Işıl Alatlı
Sayfa Sayısı : 448
Basım Yılı : 2010 (2. Baskı)
Yayınevi : Hitkitap

Kahire Üçlemesinin ikinci kitabı Şevk Sarayinda Ahmet Abdülcevat ve ailesinin hikâyesi devam ederken artık ikinci kuşağın, yani çocukların -Yasin, Kemal, Hatice ve Ayşe-yaşamı ağırlık kazanıyor. Yasin'in evinin bulunduğu Şevk Sarayı Sokağı'ndan adını alan bu ikinci kitabın arka planında 1920'lerin sonundaki Mısır ve Kahire de yerini koruyor.


Kahire Üçlemesinin birinci kitabı Saray Gezisi üzerine yazılanlar:

Necip Mahfuz Saray Gezisi'nde, her bir aile ferdinden etkileyici tiplemeler çıkarmayı bilmiş. Batı dünyasında ne ölçüde kavrandığını bilemiyorum, ancak bu ailenin, özellikle Ahmet Bey'in bizim toplumumuzda hâlâ bir karşılığı var. Din ve gelenekle modernleşme arasındaki gerilimin sürdüğü bir ülkede, elli yıllık gecikmesine : rağmen Saray Gezisi hâlâ güncel.