14 Nisan 2017 Cuma

KETIL BJORNSTAD - MÜZİK UĞRUNA

Metis Yayınevinin yaklaşık on yıl önce yayımladığı kitapların bir kısmı bu ay ki D&R indirimlerinde yer alıyor, bu kez tanıtacağım roman da onlardan biri ve en güzel yanı da yazarın hem Norveçli hem de ünlü bir konser piyanisti olması... yukarıya yazarın klasik müzik alanındaki eserlerinden birini de ekledim bakabilirsiniz...

Önce yazarın özgeçmişini yazmak istiyorum; Ketil Bjornstad, 1952'de Oslo'da doğdu. Konser piyanisti olarak ilk performansını on altı yaşında Oslo Filarmoni Orkestrası'yla gerçekleştirdi. 1973'ten bu yana otuzun üzerinde albümü yayınlandı, bunlardan beşi solo piyano albümleri, bir kısmı ise caz ve rock müzisyenleriyle yaptığı ortak çalışmalar. (.....) Müzik kariyerinin yanı sıra üretken bir yazar olan Bjørnstad'ın 1972'den bu yana yirminin üzerinde romanı, iki şiir kitabı, bir oyunu ve denemelerinin derlendiği kitapları yayımlanmıştır. Bjørnstad halen Norveç'teki çeşitli gazete ve dergiler için edebiyat ve müzik eleştirileri yazmayı sürdürüyor (kitaptaki tanıtımdan).

Ben hem Norveçli yazarları hem de klasik müziği çok severim bu kitap benim için hazine bulmak gibi oldu... yazar inanılmaz başarılı, müziğin dışında da hikayesi muhteşem, üstüne Deniz Canefe'nin olağanüstü çevirisini de ekleyince fevkalade güzel bir roman olmuş... sadece kitap kapağı hem dikkat çekici hem de biraz itici, bu nedenle son dakika elime almaya karar verdim ama bırakamadım...

Konu; 1968 yılında geçiyor, 16-17 yaşında konser piyanisti olmak isteyen bir grup yetenekli gencin bu uğurda yaşadıkları ile müzik dışındaki yaşamlarını anlatıyor... yazar da tam bu senede piyanist olarak ilk performansını gerçekleştirdiği için müziğe dair anlatılanlar (hissedilenler) muhtemelen çok gerçekçi... ben kitabın ilk kelimesinden son satırına kadar bayıldım... okurken kitapta geçen müziklerin CD'lerini çıkarıp çaldım muhteşemdi...

Sonuç olarak klasik müziği seviyorsanız hiç beklemeyin okuyun, bununla hiç ilginiz yoksa bile çok güzel, zaman zaman hüzünlü bir hikayesi var şiddetle tavsiye ediyorum...

Yazar: Ketil Bjornstad
Çevirmen: Deniz Canefe
Sayfa Sayısı: 368
Basım Yılı: 2006
Yayınevi: Metis

Bir müzisyenin hayatını, onu en iyi şekilde anlatabilecek olan gerçek bir müzisyenin kaleminden okuma şansımız her zaman olmaz.

Avrupa'da çok tanınmış bir piyanist olan Ketil Bjornstad'ın Til Musikken-Müzik Uğruna adlı romanı, böyle bir yapıt. Bjornstad, bir piyanistin camiada ismini duyurma mücadelesini kuşkusuz kendi deneyimleriden de yola çıkarak yazmış. Yazar olayları anlatırken piyano yarışması öncesinde istifra eden yarışmacılar gibi son derece insani ve gerçekçi ayrıntıları ustalıkla kullanıyor. 

Kitabın kahramanı 60'lı yıllarda yaşayan Aksel Vinding. Norveçli bir genç olan Aksel, mutsuz annesi, annesinin gözünde bir kaybeden olan babası ve tuhaf ablasıyla yaşayıp giderken annesi, ailece çıktıkları bir piknikte ırmağa düşüp çağlayana sürüklenerek ölüyor..Bu durum Aksel'in de kendi hayatı üzerine ciddi karar almasına neden oluyor. Annesinden miras aldığı müzik sevgisi, piyanist olma isteğini körükleyince, okulunu bırakıyor..

9 Nisan 2017 Pazar

DAVID WALTON - SÜPERPOZE

Kuantum Mekaniği ile ilgili kitapları çok seviyorum, bu roman da yayımlandığı anda ilgi alanıma girmişti ama kötü çıkabileceğini düşünüp almamıştım... Bu ay D&R'ın indirimliler standında görünce dayanamadım ve buradayız... David Walton, Lockheed Martin firmasında mühendis olarak çalışan A.B.D.'li bir yazarmış, ilk romanıyla Philip K. Dick ödülünü almış, dilimize de ilk Süperpoze romanı çevrilmiş...

Şimdi önce yayınevinden başlayayım; kitabın başında yazarın ve çevirmenin özgeçmişinin verilmemesini vahim bir hata olarak görüyorum... hele yazarın eseri türkçede ilk kez yayımlanıyorsa bu çok daha önemli oluyor, internette kimmiş diye aramaktan hiç hoşlanmıyorum (ki mühendis olması yazdığı konu açısından önemliydi niye aramak zorunda kalayım), çevirmene hiç önem verilmemiş zaten, ismi kitabın künyesinin yer aldığı mikroskobik büyüklükteki harflerle yazılan bölümde yer alıyor sadece (hani olsa da olur olmasa da)... kuantum gibi bir konuda yazılan bir bilim kurgu romanında tüm kitap boyunca yalnızca ÜÇ adet dipnot konulmuş onlar da çok çok gereksiz şeyler (örn: çocuklardan birinin adı Chance yanına yıldız konulup anlamı yazılmış, bunu bilmeyen mi var?) diğer tarafta fizik terimleri, kuramları havada uçuşuyor tek kelime dipnot yok, inanılmazdı... özellikle kitabın başında konuya girerken bu çok gerekli oluyor dönüp dönüp internetten aratmak okumayı zorluyor (ki ben bu konuda çok okumama rağmen bakmak zorunda kaldım) sonrasında konu içinde açıklamalar vardı ama açılış kötüydü... hem okuyucuyu kitaptan soğutabilir hem de hiç dipnot olmaması ben de hafif/sudan bir kitap izlenimi doğuruyor... velhasıl April çok kötü bir not aldı giderek bu yayınevinden soğuyorum...

Roman genel olarak iyi, akıcı yazılmış, kuantum mekaniğiyle harmanlanmış sürükleyici bir hikayesi var, yazarın hayal gücünü sevdim, daha başında Schröndinger'in Kedisi diye başlamamış (sadece son sayfalarda kısaca değinmişti), özetle kurgusu sevdim... sadece olayın polisiye yönüne çok odaklanmış, sonu çok bilindik şekilde bitti, katili hemen buldum dolayısıyla bu kısımlarda yeterli değil, şaşırtıcı bir son bu kitaba daha çok yakışırdı... ayrıca Kuantum Varlıkları (Varcolac şeklinde efsanelerde yer alan iblislerden birinin ismini veriyor) diye çok iyi bir kurgusu var (bilimsel yanına girmiyorum) ama bu Varcolac'ın niye ortaya çıktığı, ne yapmaya çalıştığı öylece ortada kaldı... yazar polisiyedense bu konuya yoğunlaşsa ve kurgusunu o yönde ilerletse çok başarılı bir roman olurmuş, bu haliyle azıcık ilginç bir yanı olan sıradan bir polisiye olarak kalıyor...

Sonuç olarak kuantum konusuna ilgi duyuyorsanız rahatça okuyacağınız, keyifli vakit geçireceğiniz bir roman, deneyebilirsiniz...

Not: Bu roman 21. yüzyılda ama bir miktar daha gelecekte geçiyor (yıl belirtilmemiş), 53. sayfada konuyla alakasız yere ''20'lerde Rus-Türk savaşı yüzünden'' diye başlayan bir cümle var... nedir bu A.B.D'li yazarların bizi savaşa sokma sevdası bir türlü anlamıyorum... giderek bu ülke yazarlarını hiç okumama yönüne doğru ilerliyorum... 

Yazar: David Walton
Çevirmen: Kıvanç Güney
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: April

Mutlu bir aile hayatına, güzel çocuklara sahipsiniz. Geceyarısı kapınıza dayanan eski bir arkadaşınız, size kuantum dünyanın kapılarını araladığından bahsediyor ve sabah ölü bulunuyor.

Öldürüldüğü odada sizin parmak izleriniz, DNA'nız. 
Ayakkabınızda arkadaşınızın kanı.
Tek şüpheli sizsiniz.
Oysa siz, masum olduğunuza eminsiniz.
Emin misiniz?

"Kuantum dünyasına heyecanlı bir yolculuk, müthiş bir kurgu ve son. Walton'ın kaleminde, fizik gerçek hayatla buluşuyor! Daha önce böyle bir kitap okumadınız." -Will Mcintosh, Hugo Ödülü Sahibi-

"Süperpoze bilimkurgu ile gizemin mükemmel bileşimi. Isaac Asimov hayatta olsaydı, böyle bir roman yazardı!" -Mike Resnick, Hugo Ödülü sahibi-

7 Nisan 2017 Cuma

AMIN MAALOUF - Yüzüncü Ad

''Baldassare'nin Yolculuğu''

Amin Maalouf'u çok severim ama bu roman nedensiz yere çok uzun zamandan beri bekliyor... eskileri okuma hedefim nedeniyle sıra geldi nihayet...

Konu; 1666 yılında kıyametin kopacağı (2012 benzeri bir tartışma söz konusu) üzerine şekilleniyor... din adamları, azıcık okumuş yazmış herkes bu konuya kafa yoruyor... Cübeyl kentinde antikacılık ve eski kitap satıcılığı yapan Baldassare, tereddütlü yaklaşsa da ona kitap sormaya gelen birkaç kişinin etkisiyle bu konuyu düşünmeden de yapamıyor... diğer yandan da herkes tılsımlı bir kitaptan bahsediyor, Allah'ın yüzüncü adını içeren ve gerçek olup olmadığı bilinemeyen bir kitap... Baldassare bu kitabın peşinde önce Konstantinopolis'e sonra İzmir, Sakız, Cenova, Amsterdam ve Londra'ya kadar uzanıyor, başlangıçta tüm bu yolculuğu yapmak gibi bir hedefi yok ama sanki kader onu oradan oraya sürüklüyor... bir yandan da kıyamet kopacak mı kopmayacak mı korkusu herkesi sarmış durumda ve kitabın olduğunu düşündüğü her yerde de vahim olaylar önü sıra gidiyor...

Bu kehanet, tılsım vs. konularını bir yana bırakıyorum ama yol hikayesi mükemmeldi, hiç o kadar uzağa gitmek gibi bir niyeti olmayan Baldassare'ın kendini sürekli başka bir yerde bulması ve onca vahim olayla baş etmeye çalışması çok iyiydi... hikayeyi Baldassare'ın yazdığı günlüklerden öğreniyoruz, romanın kitaba ve yazıya önem atfeden bir yönü, akıcı bir anlatımı var, ben sevdim size de öneririm...

Yazar: Amin Maalouf
Çevirmen: Samih Rıfat
Sayfa Sayısı: 412
Basım Yılı: 2011(39. Baskı) 2000 (1. Baskı)
Yayınevi: YKY

Doğu'daki son Cenevizlilerden, antika tüccarı Baldassare Embriaco, 1665 yılı sonlarında, soyunun yüzyıllardır yaşadığı Lübnan'dan yola düşer. Ertesi yıl, İncil'e göre " Canavar Yılı " dır. Ertesi yıl, İncil'e göre düpedüz Mahşer: Kan, ateş, yıkım ve herşeyin sonu!... Zamanın sonu! 

Dünyayı ve Baldassare'yi kurtarabilecek tek şeyse, Yüzüncü Ad'dır. Kimselerin görmediği bir yazma kitap ve bu kitapta açıklandığı söylenen bir ad: Allah'ın, Kuran'da anılan doksan dokuz adının, sıradan ölümlülere bildirilmemiş olan yüzüncüsü... Tanrı'nın gizli ve yüce adı...

28 Mart 2017 Salı

HARUKİ MURAKAMİ - TUHAF KÜTÜPHANE

Doğan Kitap'ın gereksiz yere pahalı bastığı Murakami kitaplarından biri daha... öncesinde Uyku kitabını yorumlamıştım yine aynı cümlelerle... tüm Murakami kitaplarını okuduğum ve sahip olmak istediğim için alıyorum ama bir yandan da kullanılıyormuşum duygusundan kurtulamıyorum... evet çok şık bir tasarım kitaplıkta da güzel duruyor ama amaç okumaksa mantıksız bir durum... eğer becerebilirsem bu tip pahalı baskıları bir daha almayı düşünmüyorum...

Bu kısa öyküde; hayatımızda belirleyici etkisi olan korkularımızı, sevdiklerimizi ve yine yalnızlığı anlatıyor... bir yandan da ürpertici ve kasvetli bir öykü ama illüstrasyonlar güzel... benim gibi tüm külliyatı biriktirme gibi bir kaygınız yoksa tek bir öykü için böyle pahalı bir kitabı almaya gerek yok...


Yazar:  Haruki Murakami  
Çevirmen : Ali Volkan Erdemir
Sayfa Sayısı : 72
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Doğan Kitap
İllüstrasyonlar: Kat Menschik

Haruki Murakami'den büyükler için yazılmış, masal tadında bir öykü...

Bir Osmanlı Vergi Tahsildarının Güncesi adlı kitabı elime aldım, okumaya başladım. Bu, Osmanlıca yazılmış zor bir kitaptı. Ne var ki tuhaf bir şekilde hiç güçlük çekmeden okuyabiliyordum. Kitabın sayfalarını çevirirken, Türk vergi tahsildarı İbn Armut Hasir olmuştum, belimde eğri bir pala, İstanbul'da vergi toplamaya çıkmıştım. Meyve ve tavuk, sigara ve kahve kokuları sokağa ağır ağır akan bir nehir gibi yayılmıştı. Hurma ve mandalina satan seyyar satıcılar yol kenarında yüksek sesle bağrışıyorlardı. 

Yalnız bir çocuk, gizemli bir kız ve Koyun Adam… Acaba korkunç yaşlı adamın onları hapsettiği ürkünç kütüphaneden kaçmayı başarabilecekler mi? Haruki Murakami'den büyükler için yazılmış, masal tadında bir öykü… Neden bunlar benim başıma gelmek zorundaydı ki? Oysa tek yaptığım, kitap ödünç almak için kütüphaneye gelmekti. "O kadar da canını sıkma" dedi Koyun Adam, beni avutmak için."Baksana Koyun Adam" dedim. "Neden o yaşlı adam benim beynimi yemek istiyor ki?" "Bilgiyle dolu beyin çok lezzetli olur çünkü. Yumuşacıktır. Aynı zamanda böyle topak topaktır."

26 Mart 2017 Pazar

MARY DORIA RUSSELL - TANRININ ÇOCUKLARI


1998 yılında yazılan ve dilimize yeni çevrilen bu roman, ocak ayında okuduğum Serçe romanının devam kitabı... ilk kitapta olduğu gibi bunda da bilim kurgu konusuna itirazım devam ediyor ayrıca Rakhat'ta yaşayan iki akıllı tür ve insanların antropolojik ve sosyo-kültürel durumlarını açıklamaya odaklandığı için diğerinden daha ağır işliyor, tanrı ve din konusu bana fenalık geçirtecek kadar fazla (ilk kitapta bundan şüphelenmiştim ama ikinci kitapta beni gafil avladı) ve ilk kitaptaki çeviriyi daha çok sevmiştim... velhasıl klasik bir devam romanı olarak birinci kadar iyi değildi...

Konuya gelirsek Rakhat'ta yaşayan akıllı iki türün her ikisi de kürklü, kuyruklu, çift gözbebekli ama Jan'atalar etobur, ataerkil, şehirli ve yönetime hakim iken Runalar otobur, kadınları ön planda olan, köylü ve yönetilen şeklinde yaşıyorlar... insanlar işin içine karışınca da her şey allak bullak oluyor ve türlerden birinin soyu tükenme noktasına kadar geliyor... sürekli de insanların orada bulunmasında tanrının rolü sorgulanıyor da sorgulanıyor...

İlk kitabı sevdiyseniz bunu okursunuz zaten, hatta tek başına bile okunabilir bir roman, başlangıçta önceki durumlarla ilgili geniş bir özet veriyor... ilk kitaba göre daha uzun zamana okusam ve sıkıldığım yerler olsa da bu romanı da öneririm...

Sadece ikinci kitapta da devam ettirdiği ülkemiz hakkındaki ön yargısından (komplosundan) hiç hoşlanmadım ve her ne kadar yazdıklarını başarılı bulduysam da yazarın üzerine kırmızı bir çarpı çekmiş bulunuyorum... zaten Amerikalı yazarları sevmiyorum Russell'de beni şaşırtmamış oldu...

Yazar: Mary Doria Russell
Çevirmen: Başak Bekişli
Sayfa Sayısı: 548
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Metis

Mary Doria Russell'ın ilgiyle okunan romanı Serçe'den sonra Tanrının Çocukları da Türkçede: Beklenmedik dönemeçlerle dolu incelikli olay örgüsü ve edebi ustalığıyla en az ilki kadar güçlü bir eser.

Roman, Jana'ata ve Runa adlı iki akıllı türün bulunduğu Rakhat gezegenine yapılan ilk seferde yaşanan felaketin ardından, yeni bir sefer için kolların sıvanmasıyla başlıyor. Dünya'da hazırlıklar sürerken, paralel bir anlatımla, Rakhat'ta insanların ister istemez başlattığı değişim rüzgârına da tanık oluyoruz. Zorlu bir yolculuğun ardından Dünyalı ekip hedefe vardığındaysa, iki gezegenin halklarının kaderi bir kez daha kesişiyor. 


Bir bilimkurgu romanı olarak Tanrının Çocukları'nın ayırt edici özelliği antropolojik derinliği: karakterlerin karmaşık iç dünyasını ikna edici bir şekilde resmetmesi; onların zaaflarını, kendi kendini kandırma ve anlam olmayan yerde bile sürekli anlam arama eğilimlerini, hırs ve yanılgılarını, iyi niyetle de olsa başkalarına zarar verme kapasitelerini gözler önüne sermesi. Dahası, yazarın önemli toplumsal meselelere -farklı türlerin/kültürlerin bir arada yaşaması, anlayış ve hoşgörünün kendinden farklı olanı tanımayla başlaması, katı geleneklerin zulmü, değişimin kaçınılmazlığı vb- yaklaşımı da kayda değer. 


Bütün bunlara yaratıcı bir hayal gücü ve kitabın her sayfasında hissedilen ince bir mizah da eklenince, ortaya keyif ve heyecanla okunan doyurucu bir roman çıkıyor. Tüm bilimkurgu hayranlarına ve edebiyatseverlere tavsiye ediyoruz. 

13 Mart 2017 Pazartesi

ANTONIO SKARMETA - GÖKKUŞAĞI GÜNLERİ

CNR kitap fuarında Kırmızı Kedi standındaki görevli ile Gonçalo M. Tavares üzerine sohbet ederken bana bu kitabı önerdi... daha önce ne kitabı ne de yazarı duymuştum ama hem görevlinin açıklaması hem de arka kapağı okuyunca almasam olmazdı ve iyi ki almışım... muhteşem bir roman, muhteşem bir zamanlama...

Kitap 1988 yılında General Pinochet'in yaptığı referandumu anlatıyor ve acı olan şu ki bu kez de bizim başımıza geliyor (üstelik de 2017'de)...

'Hayır'' sesleri geliyor tüm ülkeden, 'Hayır'
'Hayır, hayır.'
Orada duyulan şarkı 'Hayır, hayır.'
Burada duyulan yine 'Hayır, hayır.'
Kadınlar söylüyor: 'Hayır, hayır.'
Ve gençlik 'Hayır, hayır.'
'Hayır' özgürlük demek.
Haydi hep birlikte 'Hayır' için.
Yaşam için: 'Hayır.'
Açlığa, 'Hayır.'
Sürgüne, 'Hayır.'
Şiddete , 'Hayır.'
İntihara, 'Hayır.'
Hepimiz dans edelim: 'Hayır.'
Hayır, hayır. (syf:63)

'Evet' ve 'Hayır' arasındaki sürtüşme uzun süre sürecektir çünkü bu bir ölüm kalım meselesidir. Farklı düşünenlere hayat tanımak ya da onları öldürmek arasındaki fark. Ben yaşananları asla unutmayacağım. (syf: 179)

Fazla detaya girmeyeceğim kitabı mutlaka okuyun. Geleceğimiz ve Çocuklarımız için ''Hayır''

Yazar: Antonio Skármeta
Çevirmen: Pınar Savaş
Sayfa Sayısı: 184
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Şili'de, General Augusto Pinochet dönemi. Bir felsefe öğretmeninin oğlu olan lise öğrencisi Nico, babasının sınıfta ders anlatırken Pinochet'nin dikta rejimince acımasızca tutuklanmasına tanık olur. Nico'nun sevgilisinin babası olan Bettini, aynı zamanda Nico'nun babasının en yakın arkadaşıdır ve rejim tarafından işkence edilip kara listeye alınmış sol görüşlü bir reklamcıdır. Bettini son derece tuhaf bir taleple karşılaşır: İçişleri Bakanı, ülkenin kaderini belirleyecek referandumda ondan "Pinochet'ye Evet" kampanyasını yürütmesini istemektedir. Ama bu tekliften saatler sonra bu kez 16 fraksiyondan oluşan muhalefet cephesi de kendisine "Pinochet'ye Hayır" kampanyasını yürütmesi teklifiyle gelir. Maddi-manevi güç durumda olan Bettini, Pinochet diktasının sunduğu cezbedici ücretle ilkeleri arasındaki bir yol ayrımındadır.

Gökkuşağı Günleri'yle Planeta-Casamérica ödülünü 2011 yılında kazanan, Şili Ulusal Edebiyat Ödülü sahibi ünlü yazar Antonio Skármeta, bir diktatörün demir yumruğu altında inleyen Şili'nin içine düştüğü karanlığı ve bu karanlığın içinde çıkış yolu arayan gençliğin buhranlarını Latin Amerika edebiyatına özgü hayat dolu bir dille anlatıyor.

8 Mart 2017 Çarşamba

FAKİR BAYKURT - Yarım Ekmek

Yine daha önce okumadığım için utandığım bir büyük yazar Fakir Baykurt (1929-1999)... bu roman yaklaşık on yıldır kitaplığımda bekliyor neden bu kadar beklettim bilmiyorum ama zamanlamam kendiliğinden mükemmel oldu çünkü kitap toplumun bugün geldiği noktaya çok uydu...

Konunun detayına fazla girmeyeceğim aşağıda anlatılıyor zaten... tek başına Almanya’da (yazarında 1977’den ölümüne kadar yaşadığı Duisburg’da) 3 çocuğunu büyüten cesur kadın Kezik’in ölmüş kocasının kemiklerini getirmek için atıldığı macera içinde, Ülkemiz ile Almanya’nın bir karşılaştırması yapılıyor, toplumsal farklılıklar irdeleniyor... üstelik 1980 ihtilalinin olduğu zor günlerde geçiyor...

Ben romanı çok beğendim özellikle öztürkçe kullanımı çok hoşuma gitti, herkese öneririm...

Yazar:  Fakir Baykurt
Sayfa Sayısı : 370
Basım Yılı : 2007 (1998 İlk Baskı)
Yayınevi : Literatür

Bu dünyada, evlenip de Kezik Acar kadar mutlu olan kaç kişi vardır acaba? Daha dalında gonca iken, kendine eş seçer onu Demiryolcu Mustafa. Her şeyleriyle birbirinin dengidirler. Öyle iyi anlaşırlar ki, mutluluk eksik olmaz evlerinden. İyilerin iyisi, melek kocasından üç çocuğu olur Kezik'in; mutlulukları daha da perçinlenir. Ama feleğin oyunları çoktur. Bir oyun da Kezik için oynar. Bir kazayla alıverir Mustafa'sını, aşkını, erini, can yoldaşını Kezik'in elinden. Zavallı kadın, daha kaybına yanamadan, çocuklarıyla hayatta kalmanın derdine düşer. Almanya'ya işçi alıyorlardır o yıllarda. Yazdırır ismini çaresiz. Almanya'nın Duisburg şehrinde bir yaşlılar yurdunda bulaşıkçı olarak çalışmaya başlar. Hiç yakınmadan çalışır yıllarca, hatta gözlerini bulaşık sularının pirillerine feda eder. Ama emekleri boşa değildir; üç katlı bir ev alır, üç çocuğunu da gül gibi büyütür. İyiden iyiye yeni yurtlarına yerleşip, çocuklarının hepsi de hayatlarını burada kurunca, anlar Kezik artık köye asla dönemeyeceğini. Bundan böyle, onların vatanı Almanya'dır. Tek sorun, yıllardır hasretinden yanıp durduğu kocasının kabridir; o da Almanya'da olsun ister Kezik. Kafasına koyar bunu. Önce Almanya'da bir Türk gömütlüğünün oluşturulması, sonra da köyde kalan hısım akrabanın gönlünü kırmadan ve onca sınırı hiç sorun çıkmadan geçerek kocasının kemiklerinin getirilmesi gerekmektedir... Ama nasıl?

Fakir Baykurt bu kitabında, Kezik'i ve ailesini eksene yerleştirerek Almanya'daki Türklerin nasıl yaşadıklarını, sorunlarının neler olduğunu anlatıyor, üstelik aşkı, sevgiyi her satırda hissettirerek. Ayrıca, 80 İhtilali'nin Türkiye'de yarattığı çalkantılara, hiç yoktan verilen ölüm cezalarına, o dönemde yaşanan sosyoekonomik sıkıntılara da gerçekçi ve içten bir yaklaşımla değiniyor.

3 Mart 2017 Cuma

TIMOTHEE DE FOMBELLE - Esrarengiz Bavullar

Hani bir kitap okudum hayatım değişti denir ya ben de bir gün yanlışlıkla bir çocuk kitabı aldım ve Timothée de Fombelle’yi, yani muhteşem bir yazarı keşfettim... Bu da bir çocuk kitabı (12+), ilk okuduğum Vango serisinde yayınevinin kitabın yaş grubunu belirtmemesini eleştirmiştim bu sefer arka kapağa ilkgençlik ibaresi koymuşlar ve bu kez bilerek aldım, ayrıca ilkgençlik lafı da çok hoşuma gitti...

De Fombelle hakikaten çok başarılı bir yazar hem muhteşem bir hikaye kurguluyor, tarihi olaylarla harmanlıyor hem de romanı elinizden bırakamadan okutuyor, gerçekten mükemmel...

Hikaye; Periler Diyarının kahramanlarının bizim dünyamızda geçirdikleri bambaşka bir hayatı, geri dönmeye çabalamalarını anlatıyor... Prens İlian tam ikinci dünya savaşı sıralarında bizim dünyamıza geldiği için savaştan da bahsediyor ama Vango serisindeki gibi ana konu o değil... arada Prens İlian’ın dünyaya sürgüne gönderilmeden önceki hayatını da anlatıyor... her iki yaşamda birbirinden heyecanlı sürüp gidiyor...

Ben bu kitabı da çok çok sevdim, hiç ilkgençlik romanı gibi değildi bayıldım, size de şiddetle öneririm... sadece kendi yaş grubunda okuyanlar varsa onlar ne düşünüyor çok merak ediyorum, bana görüşlerinizi yazarsanız çok sevinirim...

Not: Aşağıdaki kitapları CNR Kitap Fuarı’ndan aldımJ böylece paylaşmış olayım...




Yazar: Timothée de Fombelle
Çevirmen : Elif Gökteke
Sayfa Sayısı : 276
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : YKY

Tobie Lolness ve Vango serilerinin yazarı Andersen ödülü sahibi Timothée de Fombelle’den gerçek ve hayal arasında, hayal gücüne ve aşka göz kamaştırıcı bir övgü niteliğinde harika bir macera romanı.
Prens Iliån artık varlığına kimsenin inanmadığı uzak bir ülkeden geliyordu. Masallara da perilere de inanılmayan tek yere, tek çağa sürgün edilmişti. Ancak gerçek aşkı Oliå’nın onu geride bıraktığı ülkesinde beklediğinden emindi. Ne olursa olsun geri dönmenin bir yolunu bulmalıydı...
Fırtınalı bir günde dünyamıza düşen Prens Iliån kendisini 1936 yılının Paris’inde bulur. Perle ailesine katılır ve kaybettikleri oğulları Joshua Perle’in adını ödünç alarak sürgün hayatına başlar.
Tarihimizin tuzağa düşürdüğü bu esrarengiz prens, ülkesine ve aşkına giden geri dönüş yolunu bulabilecek midir?
Timothée de Fombelle, Esrarengiz Bavullar kitabıyla 2017 Carnegie Medal’a aday gösterilen yazarlar arasındadır.

27 Şubat 2017 Pazartesi

İLBER ORTAYLI - Eski Dünya Seyahatnamesi

‘’Üçüncü Dünya’nın tarifi ne fakirlik ne endüstrinin gelişmemişliğidir. Üçüncü Dünya yarını düşünmeyen toplumlardan oluşur. (syf:67)’’

İlber Ortaylı’nın bu eseri; 45 yıldır gezen bir seyyah olarak gittiği bir çok ülkeye ve şehre dair anlatmak istediklerini kapsıyor... bu ülkelerin kiminde tarih, kiminde kültür, kiminde uluslararası ilişkiler, kiminde ekonomi öne çıkıyor ama en çok da bizimle olan eski/yeni ilişkilerini anlatıyor...

Bu kitabın ilk baskısının yapıldığı yayınevinden bahsediliyor ama yıl yazılmamış (ben içinden cımbızlayarak 2007 gibi bir tarih buldum) 10. Baskı içinde yeni bir önsöz yazılmış ama içindekiler olduğu gibi bırakılmış diye düşünüyorum çünkü ülkemiz için neredeyse Avrupa Birliği'ne girecek, birçok ülkeyle iyi ilişkileri olan bir profil çiziyor o nedenle ben 2007’de kalmış diye düşündüm (gerçi ben o tarihte bile İlber Hocam kadar olumlu bir tablo çizmezdim o ayrı)... ve geçen bu on yılda hem bizde hemde ortadoğuda köprünün altından çok sular aktı ve manzara artık çok kötü o yüzden keşke bir güncelleme yapılıp basılsaydı iyi olurdu...  

Sonuçta okumaktan hoşnut kaldım, kısa kısa da olsa ülkelerin üzerinden geçmiş oldum ve yeni şeyler öğrendim, size de bu eseri öneririm...

Yazar:  İlber Ortaylı
Sayfa Sayısı : 288
Basım Yılı : 2014 (10. Baskı)
Yayınevi : Timaş

"Eski Dünya Seyahatnamesi rastgele bir isim değil. Henüz Balkanlar ve Ortadoğu'nun eski havasını muhafaza ettiği günlerdeki gezilerimi içeriyor. Tarih, gezginin vazgeçemeyeceği bir değerlendirme alanı… Benim eski dünyam, bugün artık değişiyor."

İlber Ortaylı


Atalarımızın Anadolu'ya gelmeden önce kaç asır oturduğu ve hâlâ da nüfusunun önemli bir kısmını kuzenlerimizin teşkil ettiği, edebiyatımızın ve dilimizin istesek de istemesek de, sevsek de sevmesek de atamayacağımız yüzde 40'ını oluşturan Ortadoğu'dan köşe bucak buram buram tarihimiz kokan Balkanlara; havasını yakaladığınız zaman kocaman bir coğrafyanın ve uzun bir tarihin küçülüp sizinle kucaklaştığı bir tiyatro olan Akdeniz'den okumakla, filmle, resimle anlaşılamayan Asya dünyasına; tezatlar içinde gelişen kapalı kutu Uzakdoğu'dan pek çok ünlü sanatçıyı bağrında yetiştiren sanatın ve tarihin merkezi Avrupa'ya kadar bir uçtan bir uca Eski Dünya üzerinde seyahate çıkmaya hazır mısınız?

Isfahan, Venedik, Kudüs, Kırım, Tokyo, Yemen, Barcelona, Bosna, Girit, Hindistan, Berlin, Japonya, Kafkasya, Türkiye… Günümüzün Evliya Çelebi'si İlber Ortaylı'nın dünya üzerindeki adımlarına eşlik ederken Eski Dünya düzeninin ülke ve şehirlerinin büyülü zamanlarına gidecek ve geçmişinizle yeniden usulca buluşacaksınız.


İlber Ortaylı'dan okurlarına keskin gözlemleri ve nesnel tespitleriyle zamanın derinliklerinden, tarihin katmanlarından bugünün dünyasını daha doğru anlama imkânı: Eski Dünya Seyahatnamesi.

19 Şubat 2017 Pazar

DAVID MITCHELL - Kemik Saatler

David Mitchell’den daha önce Jacob de Zoet’in Bin Sonbaharı’nı okumuş ve sevmiştim... bu kitabı gördüğümde ise hemen dikkatimi çekti, ciltli, şık bir tasarımı var, kapağı çok renkli ve canlı, incecik pırıl pırıl bir kağıda basılmış ister istemez ilgileniyorsunuz, zaten yazarı da sevmiştim okuyayım dedim...

Başlangıç olarak hiçbir kitapta bu kadar çok değişik/alakasız konunun uzun uzun anlatılıp sonunda bir şekilde anlamlı bir bütün oluşturduğunu görmemiştim varsa bile çok azdır herhalde... Kitap 6 bölümden oluşuyor ve ana konu zaman (daha doğrusu zamansızlık) olduğu için tarihi bir sıra izliyor, aşağıda bu kısımları anlatmaya çalışacağım...

1984: Holly Skyes İngiltere’de yaşayan onbeş yaşında genç bir kızdır, küçüklüğünde gaipten sesler duyduğu, hayali insanlar gördüğü için psikolojik rahatsızlığı olduğu sanılmıştır... aynı şekilde küçük erkek kardeşi Jacko’da sürekli labirent resimleri çizen tuhaf bir çocuktur... Holly, erkek arkadaşı yüzünden annesi ile kavga ettiği bir gün evden kaçar, gitmeden önce Jacko ona bir labirent resmi verir ve her ne olursa olsun bu labirenti ezberlemesini ister öyle ki böyle bir labirente düşerse gözü kapalı bile olsa yolunu bulabilsin, Holly söz verir ve evden ayrılır böylece macera başlar, fantastik ana öğelerin ilki (Muvakkitler) ile de o günlerde karşılaşır... ayrıca bu bölümde Thatcher döneminin siyasal, sosyal olaylarını, aile ilişkilerini, İşçi partisini ve sosyalist hareketleri de epeyce anlatıyor...

1991: Cambridge’de okuyan aristokrat ailelere (aralarında orta sınıftan gençler de var) mensup delikanlıların okul hayatı ve idealleri ile başlıyor bu gençlerin İsviçre’deki bir dağ kasabasında kayak tatili yaparken başlarına gelenlerle devam ediyor... bu gençlerden biri olan Hugo Lamb, normal insanların doğru-yanlış dediği şeylere pek takılmayan, her şeyi kendi istediği gibi görüp, çıkarı için eğip bükebilen biridir, bu kasabada bir barda çalışan Holly ile tesadüf sonucu karşılaşır, ondan hoşlanır ama hayatın başka bir planı vardır... ayrıca bu bölümde romanın fantastik hikayesi açılmaya başlar ve ana gruplardan ikincisi olan Münzeviler ortaya çıkar...

2004: Holly İngiltere’ye geri dönmüş, 6 yaşında bir kızı var, birlikte yaşadığı çocuğunun babası savaş muhabirliği yapan bir gazeteci, dünyanın tehlikeli bölgelerinden sonra Irak’ta haber kovalıyor, Holly’nin kızkardeşinin düğünü için hepsi Brighton’da toplanıyorlar, ufak ufak fantastik olaylar da yaşanmaya devam ediyor... ayrıca o dönemdeki önemli olaylar, Irak savaşı, Tony Blair, Bush, Britanya’nın Amerikanın köpeği olarak (bu ifade yazara ait) niye Irak savaşına karıştığı uzun uzun irdeleniyor, yazar bir çeşit günah çıkarıyor...

2015-2020: Crispin Hershey adında yazdığı ilk kitabı çok beğenilip satış rekorları kırmış, sonrasında bir daha o başarıyı yakalayamamış, çıkan son kitabı ise eleştirmenlerce yerden yere vurulan bir karakteri anlatıyor, herhalde kendi yaşadıkları ve yayıncılık sektörü ile ilgili olaylara mizahi olarak dokunduruyor, Crispin’in peşinde Şhangay’dan, Avusturalya’ya, A.B.D’ye neredeyse tüm dünyayı dolaşıyor... tam bu sırada Holly’de çocukken başından geçen ses duyma olayları ile ilgili bir kitap yazmış satış rekorları kırıyor, Crispin başlangıçta buna sinir olsa da sonrasında Holly ile çok iyi dost oluyorlar... bu arada dünyadaki tüm teknolojik, sosyal olaylara da değiniliyor... bence kitaptaki en gereksiz bölüm burasıydı hani olmasa hiçbir şey eksik kalmazdı, neden var sorusunun cevabını bir türlü bulamadım ve ben sıkılmadan okuduysam da o anki ruh durumunuza göre okuyucuyu sıkma potansiyeli oldukça yüksek olan bir bölümdü...

2025: Buraya kadar anlatılan bölümlerde azar azar ortaya çıkan fantastik hikayenin geliştirilip bitirildiği bölüm burasıydı... 

2043: Holly artık 75 yaşına gelmiştir ama dünyanın geldiği yer tüylerinizi bile ürpertecek noktadadır... bu bölümde de ciddi bir distopya hikayesi anlatıyor...

Özetle böyle; kitabı severek, içine kapanıp, uzun uzun keyifle okudum ama sanki yazar bir sürü kısa roman yazmış da onları birleştirmiş gibi görünüyor... genelde ben bu tip birleşmiş romanları sevmiyorum ama bunda rahatsız olmadım, sadece Crispin’in anlatıldığı bölümler fazla olmuş diye düşündüm... konusu bol bu romanı ben beğendim size de öneririm...

Son olarak; Crispin’in romanı için yazılan eleştiri ile ‘’Bir: Hershey klişeden uzak durmayı o kadar aklına takmış ki, her cümlesi Amerikalı muhbirler kadar eziyet çekiyor. İki: Fantezi yan konu, kitabın Ulusa Sesleniş halleriyle o kadar kötü çatışıyor ki görmeye bile dayanamıyorum. Üç: Yaratıcılığımın dibi göründü, demek için karakterin yazar olması kadar etkili bir yol var mıdır?’’(syf:338) yazar kendi eleştirisini de kendi yapıyor...


Yazar: David Mitchell
Çevirmen : Sıla Okur
Sayfa Sayısı : 720
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Doğan Kitap

David Mitchell'ı kendi kuşağının en beğenilen yazarlarından biri kılan yaratıcılık ve zekâyla dopdolu insanı büyüleyen ve akıldan çıkmayacak bir öykü.

"Her canlı doğar, büyür, ölür; değil mi? Hayatın sözleşmesinde yazar bu. Ama ben buraya, bazı ender durumlarda bu değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddenin… tadil edilebileceğini söylemeye geldim."


David Mitchell, Hayalet Yazılar, 9. Rüya, Bulut Atlası, Siyah Kuğu Parkı ve Jacob de Zoet'in Bin Sonbaharı romanlarının yazarıdır. John Llewellyn Rhys Ödülü'nü, Geoffrey Faber Ödülü'nü ve South Bank Show Edebiyat Ödülü'nü kazanan yazar, iki kez de Booker Ödülü finalistleri arasında yer almıştır. Mitchell 2003 yılında Granta'nın Britanyalı En İyi Genç Romancılar listesine de seçilmiştir.


1984 yazının sıkıcı bir gününde evden kaçan genç Holly Sykes'ın karşılaştığı garip kadın, küçük bir iyilik karşılığında ondan "yataklık" talep eder. Holly'nin, kadının neye yataklık yapmasını istediğini anlaması için onlarca yıl geçmesi gerekecektir. Kemik Saatler, Holly'nin hayatını Gravesend'deki yaralı gençliğinden Avrupa'nın petrol rezervlerinin tükendiği sırada İrlanda'nın Atlantik Okyanusu kıyısında geçirdiği ihtiyarlığına kadar kıvrım kıvrım takip ediyor. Kız çocuğu, kız kardeş, anne ve manevi anne Holly Sykes aynı zamanda dünyamızın kıyısında ve gölgelerinde süregelen kanlı bir hesaplaşmada farkında olmadan yer alacak ve sonucu tayin edecek bir silaha dönüşecektir. Metafizik gerilim, ölümlülüğe dair tefekkür ve kendini yiyip bitirme üzerine kurulu modern çağımızın hesap defteri niteliğindeki bu rengârenk roman, David Mitchell'ı kendi kuşağının en beğenilen yazarlarından biri kılan yaratıcılık ve zekâyla dopdolu insanı büyüleyen ve akıldan çıkmayacak bir öykü.

10 Şubat 2017 Cuma

SEZGİN KAYMAZ - FARFARA

Blogumu takip edenlerin bildiği üzere Sezgin Kaymaz en sevdiğim yazarlardan biridir ve yeni romanının çıktığını duyunca kitabın arka kapağını bile okumadan satın aldım... şu anda geldiğimiz noktayla ilgili ise söyleyecek söz bulamıyorum... bir haftalık uğraşmadan sonra 84. sayfada bıraktım ve bu duruma inanamıyorum... her elime aldığımda yarım sayfadan fazla okuyamadım, zor okunduğundan değil, akıcı görünüyordu ama konu bana hiç hitap etmedi bir kaç satırdan sonra sıkılıp bırakıyordum şimdi düzelecek, şimdi düzelecek diye bekleyip durdum ama olmadı maalesef...

Yazarın 2000 yılında yayımlanan Lucky isimli bir romanı var Farfara onun devamı gibi gözüküyor, ben Lucky’i okumadığım için adapte olamadım belki de bilemiyorum... romanın okuduğum kısmında bir sürü yeni doğmuş köpeğin etrafı pisletmesinden ve ne yaptıkları belli olmayan bir karı kocadan başka bir şey yoktu... köpeklere karşı değilim hatta KÜN kitabındaki köpeğe bayılmıştım ama buradakiler hiç ilgimi çekmedi...

Sonuç olarak daha sonra bir kez daha okumayı deneyeceğim ama şimdilik kalıyor... eğer aranızdan bu romanı okuyan varsa ve görüşlerinizi benimle paylaşırsanız sevinirim...

Yazar:  Sezgin Kaymaz  
Sayfa Sayısı : 416
Basım Yılı : 2017
Yayınevi : April

Charles M. Schulz der ki mutluluk sıcacık bir köpek yavrusudur.
Hisarlı Ahmet der ki dünya dedikleri bir gölgeliktir.
Neşet Ertaş der ki bu oyun havası değil ya, düğüne giden oynar. Aklı yetenler bu sırrı anlar, aklı
yetmeyenlerin kusuruna bakılmaz.
Misket mızrak, bozlak çatlak bir roman: Farfara.

Ankara kocaman bir patlak kâse, onlar da ateşini almış patlamış mısır,
o yana bu yana sıçrayıp duruyorlar.
Luki'nin romanı bu. Veya Madonna'nın veya Lucky'nin veya Matahari'nin;
kısaca itin tekinin.
Ne  anasının başı kurtulduydu belâdan ne de yavrusunun kurtuldu.
Ne anasının ağına düşenler kurtarabildiydi yakasını aşktan,
ne yavrusunun ağına düşenler kurtarabildi.
"Al sana bir yavru köpek. Oynaş, eğleş!" deyip verdi Allah bunlara bir yavru köpek,
o yavru köpek de tuttu bir güzel oynaştı alayıyla; dalgasını geçti.
Mücellâ… Tahsin Bey’in kaybıyla yıkılan, kendini uykuyla iyileştirmeye çalışan,
sitemkâr sır küpü bir Ankara hanımefendisi.

Gidip gidip bir milyoncuya yazılan, Kocabeyoğlu Pasajında ne kadar döküntü tişört, defolu pantolon  varsa toplayıp toplayıp gelen, dibinde mis gibi grosmarket dururken pazar pazar dolanıp yemek yapmasını bilirmiş gibi evi ucuz sebzeyle dolduran, Olgunlar'ın korsan kitabına, Yüksel'in uyduruk kol saatine, cıncık boncuğuna meftun Bûse. En sinirine giden şey: her şey!

Kemalettin… Kir pasak içinde ikide birde bitli horozlar gibi Buse'nin üstüne hoplayıp "Hadi beste yapalım canoş!" diye sulanan, beceriksizler kralı.

Zil kapı tanımaz taksiciler, belalı Batıkent efrâdı, içi dışı sevgi kokan yosmalar, tutkulu Ankara bebeleri. Ve âlemin hayatını değiştiren pas lekeli, sivri kafalı, rugan gibi bir yağlı kayış. Luki. Anasının kızı işte, kuyruğunu sayma.

Kimi dürülü kimi bükülü kimi serili, boklu sidikli gazetelerin arasından manevra yapa yapa, maceradan sırra, aşktan ölüme, hayattan hayata bir roman: Farfara.

Şu çocuk bahçesinde oynayıp duruyoruz hepimiz, koşup gideceğiz annemiz çağırınca.
Ne yapalım,  emir büyük yerden, çağrıldın mı gideceksin.
O güne kadar, yapacak bir şey yok, oy farfara farfara!

4 Şubat 2017 Cumartesi

FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ - YERALTINDAN NOTLAR

Dostoyevski’den Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler’i üniversitedeyken okumuştum, çok zaman oldu...  üçüncü bir kitap ancak kısmet oldu ve 1864 yılında yayımlanan bu eserin ilk bölümü toplumdan kendisini soyutlayarak yaşayan bir adamın, iç dünyasına, insanlığa, topluma dair serzenişleri, fikirleri, itiraflarını içeriyor... ikinci bölümde ise insan içine karıştığı nadir anların birinde arkadaşlarıyla yaşadığı olayları ve onlar üzerine düşündüklerini, hissettiklerini anlatıyor...

Bu kısa roman mükemmel, ben özellikle ilk bölümde yazdıklarına bayıldım, kaçırmayın mutlaka okuyun...

Yazar: Fyodor M. Dostoyevski
Çevirmen : Nihal Yalaza Taluy
Sayfa Sayısı : 140
Basım Yılı : 2016(13. Baskı) 2008(1.Baskı)
Yayınevi : T. İş Bankası

"İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüzkarası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız."


Dostoyevski'nin Gogol etkisinden kurtularak kendi sesiyle verdiği ilk büyük yapıt olan Yeraltından Notlar, Avrupa'daki büyük varoluşçu edebiyatı müjdeleyen bir roman. Kitap, okuruna "yeraltı" diye adlandırdığı bir ruh halinden seslenen kahramanın uzun, çılgınca söyleviyle başlıyor. Ardından, bu ahlakçı, uyumsuz, dürüst kişinin yaşadığı bir aşağılanma olayı anlatılıyor. Yüz elli yıldır okunan gerçek bir başyapıt.

30 Ocak 2017 Pazartesi

ANTHONY DOERR - GÖREMEDİĞİMİZ TÜM IŞIKLAR

Bu, Amerikalı bir yazar tarafından yazılmış bol ödüllü bir II. Dünya Savaşı romanı... Alman, öksüz, dahi çocuk Werner ve Fransız, kör, küçük kız Marie-Laure üzerinden dokunaklı bir hikaye anlatılıyor... çocukların 6-10 yaşlarından başlıyor 16-18 yaşlarında bitiyor ve konu geri dönüşlerle işleniyor... önce Werner ve Marie-Laure’nin savaş öncesindeki yaşamları, beklentileri ile hikayeye başlıyor, savaş sırasında başlarına gelenler ve 1944’de St. Malo’da rastlaşmalarına kadar getiriyor...

Hem karakterleri hem de hikayeyi çok beğendim, çok akıcı, ilgi çekici ve dokunaklıydı... savaş bu iki çocuğun üzerine çöktü, çok şey kaybettiler, başlarına gelenler sarsıcıydı her ikisi için de üzüldüm ama işgalci taraf olmasına rağmen Werner için daha çok üzüldüm... sonuçta merakla, severek okuduğum bir roman oldu size de öneririm...

Yazar: Anthony Doerr
Çevirmen : Handan Ünlü Haktanır
Sayfa Sayısı : 576
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Koridor

Marie-Laure, bir müzede kilit ustası olan babasıyla birlikte Paris'te yaşamaktadır. Gözleri gün geçtikçe daha az görmeye başlayan Marie-Laure, altı yaşına geldiğinde kör olur. Babası ona yaşadıkları mahallenin mükemmel bir minyatürünü yapar, böylece her yeri parmaklarıyla ezberler ve artık dışarı çıktığında evinin yolunu bulabilecektir. Fakat bir sabah savaşın kara bulutları şehrin üzerine çökünce, yanlarında müzeye ait içi sırlarla dolu bir taş ile, Saint-Malo'da deniz kenarında bir evde yaşayan, yirmi yıldır dışarı adım atmamış olan amcalarının yanına gitmek zorunda kalırlar.

Almanya'da bir maden kasabasında kız kardeşi ile birlikte bir yetimhanede büyüyen Werner'in önündeki tek seçenek, on beş yaşına geldiğinde babasının öldüğü madende çalışmaktır. Işık kadar beyaz saçları ve sonsuz merak içinde yüzen zihni ile Werner özel bir çocuktur. Bir gün şans eseri eski bir radyo bulup onu çalışır hale getirince ve karşılaştığı her elektronik aleti dakikalar içinde tamir edince, bir subay tarafından keşfedilir ve sonradan bir katil ordusu olduğunu öğreneceği özel bir okula gitme fırsatı elde eder. Orada dâhi olmasının bedelini ödeyip, hayatın acı taraflarına tanıklık ederken, kendisini Marie-Laure ile kaderlerinin kesişeceği Saint-Malo'da bulur.

Göremediğimiz Tüm Işıklar, okuyanların birbirlerine tavsiyesiyle kısa sürede bir milyondan fazla sattı, yılın en çok konuşulan kitabı oldu.