19 Mayıs 2017 Cuma

GERALD MESSADIE - Kurtların Yargısı

YILDIZLARIN JEANNE’I II. KİTAP

Bu serinin ilk kitabı Gül ve Zambak'ı ocak ayında okumuş ve çok beğenmiştim dolayısıyla seriye devam ediyorum... ikinci kitap 1460 yılından başlıyor ön planda yine Jeanne'in hayatı yer alırken arkada Kral XI. Louis, onu tahttan indirmeye çalışan Prensler ve Düklerin savaşı, Kilise ve Hükümdarın iktidar mücadelesi, matbaanın icadı ile dengelerin yeniden değişmesi, veba salgını gibi o tarihlerde yaşananlar kurgu hikayenin içine monte edilmiş...

Jeanne'nin hayatı (aşağıda detayı var) ise evlilikleri, çocukları, iş hayatıyla maceradan maceraya ilerliyor... yazar Jeanne'i çok güzel, akıllı ve becerikli olarak kurgulamış ama başlangıçtan geldiği noktaya bakıldığında şansı çok yaver gidiyor, bir miktar abartılı bir kurgu olmuş, buna rağmen Jeanne o kadar çekici ki kapılıp okuyorsunuz... ben 3. kitaptan devam edeceğim size de okuyun derim...

Yazar: Gerald Messadié
Çevirmen: Elif Gökteke
Sayfa Sayısı: 424
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İthaki

Jeanne Parrish'in, İngiliz yağmacıların saldırısı sonrası Normandiya'yı terk etmesinin üzerinden on yıl geçmiştir. 1450 yılının bir sabah vakti Paris'e geldiğinde yoksul bir kızken, zekası ve becerileri sayesinde Beauvois baronesi olmuştur. Ancak zamanın acımasız çarkları dönmektedir. Kocası yanlış doldurulan bir topun infilakı sonucu can verir, Jeanne'i himayesine alan Kral'ın gözdesi Agnès Sorel zehirlenir, yıllar sonra bulduğu öz kardeşi, Kral'a karşı girişilen komploda yer alır, çocuğunun babası şair François Villon bir cinayete karışır. 

Tüm yakınları rüzgâra kapılıp sürüklenmiştir?


Bu arada Jeanne'ın derin bir aşkla bağlı olduğu ilk erkeği ortaya çıkar, acaba talihin döndüğünü mü müjdelemektedir bu adam? Öyle olmadığı kısa sürede anlaşılır. Isaac Stern bir Musevidir ve dedikodular kesilmezse, Jeanne'ın gözden düşmesini Kral bile engelleyemeyecektir. Ama Jeanne mantığı kadar gönlünün de sesini dinler. Aşkını şerefine kurban etmesi söz konusu bile değildir. Isaac ona "Sen benim yıldızımsın" diye seslenir. Artık o yıldızın parlamasının zamanı gelmiştir. Cadılık suçlamasını göğüsleyecek, Sorbonne'un bilginleriyle karşı karşıya gelecek, kaderini sonuna kadar zorlayacaktır. Öz kardeşini kurtların yargısına teslim edecek olsa bile...

14 Mayıs 2017 Pazar

STEFAN ZWEIG - BİR KADININ HAYATINDAN 24 SAAT

Zweig'den son zamanlarda yalnızca biyografi okuyordum öykülerini özlemişim, bu kitap çok iyi geldi... bu uzun öyküde yazar, bir kadının rutin hayatının dışına çıktığı, kimseye anlatamadığı ve unutamadığı bir 24 saatini anlatıyor... öykü aynı zamanda tutku, bağımlılık, toplumsal ahlak ve değer yargılarını konu ediyor... kısa bir kitap olduğu için fazla detaya girmek istemiyorum Zweig tüm açılardan hikayeyi mükemmel anlatıyor, merak içinde takip ediyorsunuz, ben özellikle ahlak konusunu irdelemesini sevdim, hangi toplum ve zaman olursa olsun kadının üzerindeki baskı hiç bitmiyor çünkü... çok güzel bir kitap okuyun mutlaka (ayrıca kitap kapağı müthiş)...

Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 104
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Riviera'da eşi ve iki kızıyla tatil yapan 33 yaşındaki Henriette bir gece ansızın ortadan kaybolur. Kusursuz bir evliliği olduğu sanılan genç kadının, nasıl ve neden ortadan kaybolduğu dedikodu konusu olur. Pansiyonda kalanların hepsi kadını yargılamaya başlar, ancak anlatıcımız onu savununca tartışma alevlenir; masadaki yaşlı ve zarif bir İngiliz hanımefendi de anlatıcıya, gençliğinde başından geçen unutulmaz, inanılmaz bir 24 saatin hikâyesini anlatmakta ısrarcı olur. Bu 24 saat içinde hissettiklerinin bir saniyesi bile aklından çıkmamıştır. Bu kadının yaşadıklarını neden bir yabancıyla paylaştığını Zweig en sonda açıklar. Stefan Zweig, başarılı bir karakter yaratıcısı; diğer yapıtlarında olduğu gibi burada da müthiş bir gözlem gücüyle, kahramanlarının iç dünyalarını okurun gözlerinin önüne seriyor, inandırıyor ve etkiliyor.

4 Mayıs 2017 Perşembe

BETH REVIS - YAPAY DÜŞ

Bu kitabı da indirimliler arasından aldım, hem arka kapak açıklaması ilginç geldi hem de yazarın Evrenin Ötesi Üçlemesinin ilk kitabını okumuş ve beğenmiştim o yüzden iyi çıkabilir diye düşündüm... konu 24. yüzyılda geçen bir distopya gibi başlıyor, arka kapak açıklaması da bunu çağrıştırıyor ama roman aslında bir bilim kurgu... öyle fantastik bir yetenek filan yok, yapay zeka/sayborg/nanorobotik başlıkları altında özetlenebilecek insandan ayırt edilemeyen androidlerin yaratılması ve kullanılmasına ilişkin bir hikayesi var, hatta sonunda Turing testini bile yapıyor...

Kitap akıcı yazılmış, kolay okunuyor, sonu biraz aceleye getirilmiş gibi, Evrenin Ötesi kadar başarılı değil ama ilgi alanınıza giriyorsa eğer büyük beklentiye girmeden denenebilir...

Yazar: Beth Revis
Çevirmen: Belma Demir
Sayfa Sayısı: 480
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Olimpos

Mükemmel bir geçmişe sahip olabilirsiniz, tabii ki bedelini öderseniz.


Gelecekteki Dünya'ya Huzur Hâkimdir.
Ella Shephard, hayatını özel yeteneğini kullanmaya adamıştır: Annesi tarafından geliştirilen bir teknoloji sayesinde insanların rüyalarına ve hatıralarına girip bu sayede başkalarına, mutlu anılarını tekrar yaşamaları için yardım eder.


Ancak, Her Şey Göründüğü Gibi Değildir.

Ella, görülmesi imkânsız şeyler görmeye başlar: Ölmüş babasının hayalini, güvenemeyeceği kişiler hakkında uyarıları… Hükûmet, Ella'yı isyancı bir grubu izlemesi ve yeteneğini kullanarak isyancıların hatıralarını deneyimleyip değiştirmesi için görevlendirir. İsyancıların lideri, Ella'ya eskiden birbirlerine âşık olduklarını söyler. Ancak, Ella bu adamı daha önce hiç görmemiştir. Bu da sadece tek bir anlama gelebilir...


Birileri, Ella'nın Hatıralarını Değiştirmiştir.

Ella'nın yeteneği, yozlaşmış bir hükûmeti devirecek ya da büyümeye başlayan bir isyancı grubu bastıracak düzeydedir. Varlığından haberdar bile olmadığı bir savaşı durdurmaksa sadece onun elindedir. Ancak, biri Ella'nın zihnine girdiyse artık kendi hatıralarına, düşüncelerine ya da hislerine güvenemeyecektir.

Peki, Kime Güvenebilir?

1 Mayıs 2017 Pazartesi

TOM ROBBINS - Parfümün Dansı



1936 doğumlu Tom Robbins sevdiğim nadir A.B.D'li yazarlardandır, beş yıl önce Sirius'tan Gelen Kurbağa kitabını okumuş ve çok sevmiştim, neşeli, hareketli, esprili bir romandı... 1984 yılında yazılan Parfümün Dansı ise ülkemizde yazarın en çok okunan ve sevilen romanı... benim talihsizliğim ise buna referandumdan bir gün önce başlamış olmamdı, geleceğimizin hile hurda ile çöpe atılmasından sonra uzun bir süre hiç okuyamadım sonrasında da birkaç sayfa birkaç sayfa giderek nihayet bitirebildim... aklını 600 yıl önceki ecdadına (yani ortaçağa) takmış bir toplumda, çiçeklenmiş bilinçten bahseden bir romana adapte olmak hakikaten zor oldu... özetle yanlış zamanlama... dolayısıyla ne diyeceğimi pek bilemiyorum roman güzel, çok katmanlı, arada bazı konuları biraz uzatsa da değişik ama ben bir türlü içine giremedim ve net bir şey söyleyemiyorum...

''İp! Şu tanrılarda da amma mizah anlayışı vardı, öyle değil mi? Eğer insanda kendi kaderini kendi eline alacak o demir güç yoksa, o insan kaderini tanrıların eline bırakırsa, o zaman tanrılar zayıflığının cezası olarak böyle alay ederlerdi işte onunla. Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. Budala ve miskin kimselere, merkezi sinir sistemlerini soğan gibi soyup cılızlatan serüvenler sunulurdu. Romantik hülyacılar da kendilerini bir ip atölyesinde bulurlardı. Belki diyeceksiniz ki, onbeş yaşında bir kızın ailesine kafa tutmasını, topluma başkaldırmasını, ağırlıklı kültürel ve dinsel geleneklere isyan etmesini ve pek anlayamadığı bir rüyayı izlemesini beklemek de çok fazla olur. Elbette çok fazla olur. Kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda, düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır. (syf:99)''

Yazar: Tom Robbins
Çevirmen: Belkıs Çorakçı Dişbudak
Sayfa Sayısı: 368
Basım Yılı: 2013 (25. Baskı) 1985 (İlk Basım)
Yayınevi: Ayrıntı

“Oyunculluk uçarılık değil, bilgeliktir” diyerek çılgınlık derecesinde “oyuncul” romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel/tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi.
Batı’dan Doğu’ya, oradan da Yeni Dünya’ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya’da ise sadece “başarı” ve hırs vardır.
Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes’a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır.
Son yılların önemli yazarından bir başyapıt okumak isteyenler için...

14 Nisan 2017 Cuma

KETIL BJORNSTAD - MÜZİK UĞRUNA

Metis Yayınevinin yaklaşık on yıl önce yayımladığı kitapların bir kısmı bu ay ki D&R indirimlerinde yer alıyor, bu kez tanıtacağım roman da onlardan biri ve en güzel yanı da yazarın hem Norveçli hem de ünlü bir konser piyanisti olması... yukarıya yazarın klasik müzik alanındaki eserlerinden birini de ekledim bakabilirsiniz...

Önce yazarın özgeçmişini yazmak istiyorum; Ketil Bjornstad, 1952'de Oslo'da doğdu. Konser piyanisti olarak ilk performansını on altı yaşında Oslo Filarmoni Orkestrası'yla gerçekleştirdi. 1973'ten bu yana otuzun üzerinde albümü yayınlandı, bunlardan beşi solo piyano albümleri, bir kısmı ise caz ve rock müzisyenleriyle yaptığı ortak çalışmalar. (.....) Müzik kariyerinin yanı sıra üretken bir yazar olan Bjørnstad'ın 1972'den bu yana yirminin üzerinde romanı, iki şiir kitabı, bir oyunu ve denemelerinin derlendiği kitapları yayımlanmıştır. Bjørnstad halen Norveç'teki çeşitli gazete ve dergiler için edebiyat ve müzik eleştirileri yazmayı sürdürüyor (kitaptaki tanıtımdan).

Ben hem Norveçli yazarları hem de klasik müziği çok severim bu kitap benim için hazine bulmak gibi oldu... yazar inanılmaz başarılı, müziğin dışında da hikayesi muhteşem, üstüne Deniz Canefe'nin olağanüstü çevirisini de ekleyince fevkalade güzel bir roman olmuş... sadece kitap kapağı hem dikkat çekici hem de biraz itici, bu nedenle son dakika elime almaya karar verdim ama bırakamadım...

Konu; 1968 yılında geçiyor, 16-17 yaşında konser piyanisti olmak isteyen bir grup yetenekli gencin bu uğurda yaşadıkları ile müzik dışındaki yaşamlarını anlatıyor... yazar da tam bu senede piyanist olarak ilk performansını gerçekleştirdiği için müziğe dair anlatılanlar (hissedilenler) muhtemelen çok gerçekçi... ben kitabın ilk kelimesinden son satırına kadar bayıldım... okurken kitapta geçen müziklerin CD'lerini çıkarıp çaldım muhteşemdi...

Sonuç olarak klasik müziği seviyorsanız hiç beklemeyin okuyun, bununla hiç ilginiz yoksa bile çok güzel, zaman zaman hüzünlü bir hikayesi var şiddetle tavsiye ediyorum...

Yazar: Ketil Bjornstad
Çevirmen: Deniz Canefe
Sayfa Sayısı: 368
Basım Yılı: 2006
Yayınevi: Metis

Bir müzisyenin hayatını, onu en iyi şekilde anlatabilecek olan gerçek bir müzisyenin kaleminden okuma şansımız her zaman olmaz.

Avrupa'da çok tanınmış bir piyanist olan Ketil Bjornstad'ın Til Musikken-Müzik Uğruna adlı romanı, böyle bir yapıt. Bjornstad, bir piyanistin camiada ismini duyurma mücadelesini kuşkusuz kendi deneyimleriden de yola çıkarak yazmış. Yazar olayları anlatırken piyano yarışması öncesinde istifra eden yarışmacılar gibi son derece insani ve gerçekçi ayrıntıları ustalıkla kullanıyor. 

Kitabın kahramanı 60'lı yıllarda yaşayan Aksel Vinding. Norveçli bir genç olan Aksel, mutsuz annesi, annesinin gözünde bir kaybeden olan babası ve tuhaf ablasıyla yaşayıp giderken annesi, ailece çıktıkları bir piknikte ırmağa düşüp çağlayana sürüklenerek ölüyor..Bu durum Aksel'in de kendi hayatı üzerine ciddi karar almasına neden oluyor. Annesinden miras aldığı müzik sevgisi, piyanist olma isteğini körükleyince, okulunu bırakıyor..

9 Nisan 2017 Pazar

DAVID WALTON - SÜPERPOZE

Kuantum Mekaniği ile ilgili kitapları çok seviyorum, bu roman da yayımlandığı anda ilgi alanıma girmişti ama kötü çıkabileceğini düşünüp almamıştım... Bu ay D&R'ın indirimliler standında görünce dayanamadım ve buradayız... David Walton, Lockheed Martin firmasında mühendis olarak çalışan A.B.D.'li bir yazarmış, ilk romanıyla Philip K. Dick ödülünü almış, dilimize de ilk Süperpoze romanı çevrilmiş...

Şimdi önce yayınevinden başlayayım; kitabın başında yazarın ve çevirmenin özgeçmişinin verilmemesini vahim bir hata olarak görüyorum... hele yazarın eseri türkçede ilk kez yayımlanıyorsa bu çok daha önemli oluyor, internette kimmiş diye aramaktan hiç hoşlanmıyorum (ki mühendis olması yazdığı konu açısından önemliydi niye aramak zorunda kalayım), çevirmene hiç önem verilmemiş zaten, ismi kitabın künyesinin yer aldığı mikroskobik büyüklükteki harflerle yazılan bölümde yer alıyor sadece (hani olsa da olur olmasa da)... kuantum gibi bir konuda yazılan bir bilim kurgu romanında tüm kitap boyunca yalnızca ÜÇ adet dipnot konulmuş onlar da çok çok gereksiz şeyler (örn: çocuklardan birinin adı Chance yanına yıldız konulup anlamı yazılmış, bunu bilmeyen mi var?) diğer tarafta fizik terimleri, kuramları havada uçuşuyor tek kelime dipnot yok, inanılmazdı... özellikle kitabın başında konuya girerken bu çok gerekli oluyor dönüp dönüp internetten aratmak okumayı zorluyor (ki ben bu konuda çok okumama rağmen bakmak zorunda kaldım) sonrasında konu içinde açıklamalar vardı ama açılış kötüydü... hem okuyucuyu kitaptan soğutabilir hem de hiç dipnot olmaması ben de hafif/sudan bir kitap izlenimi doğuruyor... velhasıl April çok kötü bir not aldı giderek bu yayınevinden soğuyorum...

Roman genel olarak iyi, akıcı yazılmış, kuantum mekaniğiyle harmanlanmış sürükleyici bir hikayesi var, yazarın hayal gücünü sevdim, daha başında Schröndinger'in Kedisi diye başlamamış (sadece son sayfalarda kısaca değinmişti), özetle kurgusu sevdim... sadece olayın polisiye yönüne çok odaklanmış, sonu çok bilindik şekilde bitti, katili hemen buldum dolayısıyla bu kısımlarda yeterli değil, şaşırtıcı bir son bu kitaba daha çok yakışırdı... ayrıca Kuantum Varlıkları (Varcolac şeklinde efsanelerde yer alan iblislerden birinin ismini veriyor) diye çok iyi bir kurgusu var (bilimsel yanına girmiyorum) ama bu Varcolac'ın niye ortaya çıktığı, ne yapmaya çalıştığı öylece ortada kaldı... yazar polisiyedense bu konuya yoğunlaşsa ve kurgusunu o yönde ilerletse çok başarılı bir roman olurmuş, bu haliyle azıcık ilginç bir yanı olan sıradan bir polisiye olarak kalıyor...

Sonuç olarak kuantum konusuna ilgi duyuyorsanız rahatça okuyacağınız, keyifli vakit geçireceğiniz bir roman, deneyebilirsiniz...

Not: Bu roman 21. yüzyılda ama bir miktar daha gelecekte geçiyor (yıl belirtilmemiş), 53. sayfada konuyla alakasız yere ''20'lerde Rus-Türk savaşı yüzünden'' diye başlayan bir cümle var... nedir bu A.B.D'li yazarların bizi savaşa sokma sevdası bir türlü anlamıyorum... giderek bu ülke yazarlarını hiç okumama yönüne doğru ilerliyorum... 

Yazar: David Walton
Çevirmen: Kıvanç Güney
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: April

Mutlu bir aile hayatına, güzel çocuklara sahipsiniz. Geceyarısı kapınıza dayanan eski bir arkadaşınız, size kuantum dünyanın kapılarını araladığından bahsediyor ve sabah ölü bulunuyor.

Öldürüldüğü odada sizin parmak izleriniz, DNA'nız. 
Ayakkabınızda arkadaşınızın kanı.
Tek şüpheli sizsiniz.
Oysa siz, masum olduğunuza eminsiniz.
Emin misiniz?

"Kuantum dünyasına heyecanlı bir yolculuk, müthiş bir kurgu ve son. Walton'ın kaleminde, fizik gerçek hayatla buluşuyor! Daha önce böyle bir kitap okumadınız." -Will Mcintosh, Hugo Ödülü Sahibi-

"Süperpoze bilimkurgu ile gizemin mükemmel bileşimi. Isaac Asimov hayatta olsaydı, böyle bir roman yazardı!" -Mike Resnick, Hugo Ödülü sahibi-

7 Nisan 2017 Cuma

AMIN MAALOUF - Yüzüncü Ad

''Baldassare'nin Yolculuğu''

Amin Maalouf'u çok severim ama bu roman nedensiz yere çok uzun zamandan beri bekliyor... eskileri okuma hedefim nedeniyle sıra geldi nihayet...

Konu; 1666 yılında kıyametin kopacağı (2012 benzeri bir tartışma söz konusu) üzerine şekilleniyor... din adamları, azıcık okumuş yazmış herkes bu konuya kafa yoruyor... Cübeyl kentinde antikacılık ve eski kitap satıcılığı yapan Baldassare, tereddütlü yaklaşsa da ona kitap sormaya gelen birkaç kişinin etkisiyle bu konuyu düşünmeden de yapamıyor... diğer yandan da herkes tılsımlı bir kitaptan bahsediyor, Allah'ın yüzüncü adını içeren ve gerçek olup olmadığı bilinemeyen bir kitap... Baldassare bu kitabın peşinde önce Konstantinopolis'e sonra İzmir, Sakız, Cenova, Amsterdam ve Londra'ya kadar uzanıyor, başlangıçta tüm bu yolculuğu yapmak gibi bir hedefi yok ama sanki kader onu oradan oraya sürüklüyor... bir yandan da kıyamet kopacak mı kopmayacak mı korkusu herkesi sarmış durumda ve kitabın olduğunu düşündüğü her yerde de vahim olaylar önü sıra gidiyor...

Bu kehanet, tılsım vs. konularını bir yana bırakıyorum ama yol hikayesi mükemmeldi, hiç o kadar uzağa gitmek gibi bir niyeti olmayan Baldassare'ın kendini sürekli başka bir yerde bulması ve onca vahim olayla baş etmeye çalışması çok iyiydi... hikayeyi Baldassare'ın yazdığı günlüklerden öğreniyoruz, romanın kitaba ve yazıya önem atfeden bir yönü, akıcı bir anlatımı var, ben sevdim size de öneririm...

Yazar: Amin Maalouf
Çevirmen: Samih Rıfat
Sayfa Sayısı: 412
Basım Yılı: 2011(39. Baskı) 2000 (1. Baskı)
Yayınevi: YKY

Doğu'daki son Cenevizlilerden, antika tüccarı Baldassare Embriaco, 1665 yılı sonlarında, soyunun yüzyıllardır yaşadığı Lübnan'dan yola düşer. Ertesi yıl, İncil'e göre " Canavar Yılı " dır. Ertesi yıl, İncil'e göre düpedüz Mahşer: Kan, ateş, yıkım ve herşeyin sonu!... Zamanın sonu! 

Dünyayı ve Baldassare'yi kurtarabilecek tek şeyse, Yüzüncü Ad'dır. Kimselerin görmediği bir yazma kitap ve bu kitapta açıklandığı söylenen bir ad: Allah'ın, Kuran'da anılan doksan dokuz adının, sıradan ölümlülere bildirilmemiş olan yüzüncüsü... Tanrı'nın gizli ve yüce adı...

28 Mart 2017 Salı

HARUKİ MURAKAMİ - TUHAF KÜTÜPHANE

Doğan Kitap'ın gereksiz yere pahalı bastığı Murakami kitaplarından biri daha... öncesinde Uyku kitabını yorumlamıştım yine aynı cümlelerle... tüm Murakami kitaplarını okuduğum ve sahip olmak istediğim için alıyorum ama bir yandan da kullanılıyormuşum duygusundan kurtulamıyorum... evet çok şık bir tasarım kitaplıkta da güzel duruyor ama amaç okumaksa mantıksız bir durum... eğer becerebilirsem bu tip pahalı baskıları bir daha almayı düşünmüyorum...

Bu kısa öyküde; hayatımızda belirleyici etkisi olan korkularımızı, sevdiklerimizi ve yine yalnızlığı anlatıyor... bir yandan da ürpertici ve kasvetli bir öykü ama illüstrasyonlar güzel... benim gibi tüm külliyatı biriktirme gibi bir kaygınız yoksa tek bir öykü için böyle pahalı bir kitabı almaya gerek yok...


Yazar:  Haruki Murakami  
Çevirmen : Ali Volkan Erdemir
Sayfa Sayısı : 72
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Doğan Kitap
İllüstrasyonlar: Kat Menschik

Haruki Murakami'den büyükler için yazılmış, masal tadında bir öykü...

Bir Osmanlı Vergi Tahsildarının Güncesi adlı kitabı elime aldım, okumaya başladım. Bu, Osmanlıca yazılmış zor bir kitaptı. Ne var ki tuhaf bir şekilde hiç güçlük çekmeden okuyabiliyordum. Kitabın sayfalarını çevirirken, Türk vergi tahsildarı İbn Armut Hasir olmuştum, belimde eğri bir pala, İstanbul'da vergi toplamaya çıkmıştım. Meyve ve tavuk, sigara ve kahve kokuları sokağa ağır ağır akan bir nehir gibi yayılmıştı. Hurma ve mandalina satan seyyar satıcılar yol kenarında yüksek sesle bağrışıyorlardı. 

Yalnız bir çocuk, gizemli bir kız ve Koyun Adam… Acaba korkunç yaşlı adamın onları hapsettiği ürkünç kütüphaneden kaçmayı başarabilecekler mi? Haruki Murakami'den büyükler için yazılmış, masal tadında bir öykü… Neden bunlar benim başıma gelmek zorundaydı ki? Oysa tek yaptığım, kitap ödünç almak için kütüphaneye gelmekti. "O kadar da canını sıkma" dedi Koyun Adam, beni avutmak için."Baksana Koyun Adam" dedim. "Neden o yaşlı adam benim beynimi yemek istiyor ki?" "Bilgiyle dolu beyin çok lezzetli olur çünkü. Yumuşacıktır. Aynı zamanda böyle topak topaktır."

26 Mart 2017 Pazar

MARY DORIA RUSSELL - TANRININ ÇOCUKLARI


1998 yılında yazılan ve dilimize yeni çevrilen bu roman, ocak ayında okuduğum Serçe romanının devam kitabı... ilk kitapta olduğu gibi bunda da bilim kurgu konusuna itirazım devam ediyor ayrıca Rakhat'ta yaşayan iki akıllı tür ve insanların antropolojik ve sosyo-kültürel durumlarını açıklamaya odaklandığı için diğerinden daha ağır işliyor, tanrı ve din konusu bana fenalık geçirtecek kadar fazla (ilk kitapta bundan şüphelenmiştim ama ikinci kitapta beni gafil avladı) ve ilk kitaptaki çeviriyi daha çok sevmiştim... velhasıl klasik bir devam romanı olarak birinci kadar iyi değildi...

Konuya gelirsek Rakhat'ta yaşayan akıllı iki türün her ikisi de kürklü, kuyruklu, çift gözbebekli ama Jan'atalar etobur, ataerkil, şehirli ve yönetime hakim iken Runalar otobur, kadınları ön planda olan, köylü ve yönetilen şeklinde yaşıyorlar... insanlar işin içine karışınca da her şey allak bullak oluyor ve türlerden birinin soyu tükenme noktasına kadar geliyor... sürekli de insanların orada bulunmasında tanrının rolü sorgulanıyor da sorgulanıyor...

İlk kitabı sevdiyseniz bunu okursunuz zaten, hatta tek başına bile okunabilir bir roman, başlangıçta önceki durumlarla ilgili geniş bir özet veriyor... ilk kitaba göre daha uzun zamana okusam ve sıkıldığım yerler olsa da bu romanı da öneririm...

Sadece ikinci kitapta da devam ettirdiği ülkemiz hakkındaki ön yargısından (komplosundan) hiç hoşlanmadım ve her ne kadar yazdıklarını başarılı bulduysam da yazarın üzerine kırmızı bir çarpı çekmiş bulunuyorum... zaten Amerikalı yazarları sevmiyorum Russell'de beni şaşırtmamış oldu...

Yazar: Mary Doria Russell
Çevirmen: Başak Bekişli
Sayfa Sayısı: 548
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Metis

Mary Doria Russell'ın ilgiyle okunan romanı Serçe'den sonra Tanrının Çocukları da Türkçede: Beklenmedik dönemeçlerle dolu incelikli olay örgüsü ve edebi ustalığıyla en az ilki kadar güçlü bir eser.

Roman, Jana'ata ve Runa adlı iki akıllı türün bulunduğu Rakhat gezegenine yapılan ilk seferde yaşanan felaketin ardından, yeni bir sefer için kolların sıvanmasıyla başlıyor. Dünya'da hazırlıklar sürerken, paralel bir anlatımla, Rakhat'ta insanların ister istemez başlattığı değişim rüzgârına da tanık oluyoruz. Zorlu bir yolculuğun ardından Dünyalı ekip hedefe vardığındaysa, iki gezegenin halklarının kaderi bir kez daha kesişiyor. 


Bir bilimkurgu romanı olarak Tanrının Çocukları'nın ayırt edici özelliği antropolojik derinliği: karakterlerin karmaşık iç dünyasını ikna edici bir şekilde resmetmesi; onların zaaflarını, kendi kendini kandırma ve anlam olmayan yerde bile sürekli anlam arama eğilimlerini, hırs ve yanılgılarını, iyi niyetle de olsa başkalarına zarar verme kapasitelerini gözler önüne sermesi. Dahası, yazarın önemli toplumsal meselelere -farklı türlerin/kültürlerin bir arada yaşaması, anlayış ve hoşgörünün kendinden farklı olanı tanımayla başlaması, katı geleneklerin zulmü, değişimin kaçınılmazlığı vb- yaklaşımı da kayda değer. 


Bütün bunlara yaratıcı bir hayal gücü ve kitabın her sayfasında hissedilen ince bir mizah da eklenince, ortaya keyif ve heyecanla okunan doyurucu bir roman çıkıyor. Tüm bilimkurgu hayranlarına ve edebiyatseverlere tavsiye ediyoruz. 

13 Mart 2017 Pazartesi

ANTONIO SKARMETA - GÖKKUŞAĞI GÜNLERİ

CNR kitap fuarında Kırmızı Kedi standındaki görevli ile Gonçalo M. Tavares üzerine sohbet ederken bana bu kitabı önerdi... daha önce ne kitabı ne de yazarı duymuştum ama hem görevlinin açıklaması hem de arka kapağı okuyunca almasam olmazdı ve iyi ki almışım... muhteşem bir roman, muhteşem bir zamanlama...

Kitap 1988 yılında General Pinochet'in yaptığı referandumu anlatıyor ve acı olan şu ki bu kez de bizim başımıza geliyor (üstelik de 2017'de)...

'Hayır'' sesleri geliyor tüm ülkeden, 'Hayır'
'Hayır, hayır.'
Orada duyulan şarkı 'Hayır, hayır.'
Burada duyulan yine 'Hayır, hayır.'
Kadınlar söylüyor: 'Hayır, hayır.'
Ve gençlik 'Hayır, hayır.'
'Hayır' özgürlük demek.
Haydi hep birlikte 'Hayır' için.
Yaşam için: 'Hayır.'
Açlığa, 'Hayır.'
Sürgüne, 'Hayır.'
Şiddete , 'Hayır.'
İntihara, 'Hayır.'
Hepimiz dans edelim: 'Hayır.'
Hayır, hayır. (syf:63)

'Evet' ve 'Hayır' arasındaki sürtüşme uzun süre sürecektir çünkü bu bir ölüm kalım meselesidir. Farklı düşünenlere hayat tanımak ya da onları öldürmek arasındaki fark. Ben yaşananları asla unutmayacağım. (syf: 179)

Fazla detaya girmeyeceğim kitabı mutlaka okuyun. Geleceğimiz ve Çocuklarımız için ''Hayır''

Yazar: Antonio Skármeta
Çevirmen: Pınar Savaş
Sayfa Sayısı: 184
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Şili'de, General Augusto Pinochet dönemi. Bir felsefe öğretmeninin oğlu olan lise öğrencisi Nico, babasının sınıfta ders anlatırken Pinochet'nin dikta rejimince acımasızca tutuklanmasına tanık olur. Nico'nun sevgilisinin babası olan Bettini, aynı zamanda Nico'nun babasının en yakın arkadaşıdır ve rejim tarafından işkence edilip kara listeye alınmış sol görüşlü bir reklamcıdır. Bettini son derece tuhaf bir taleple karşılaşır: İçişleri Bakanı, ülkenin kaderini belirleyecek referandumda ondan "Pinochet'ye Evet" kampanyasını yürütmesini istemektedir. Ama bu tekliften saatler sonra bu kez 16 fraksiyondan oluşan muhalefet cephesi de kendisine "Pinochet'ye Hayır" kampanyasını yürütmesi teklifiyle gelir. Maddi-manevi güç durumda olan Bettini, Pinochet diktasının sunduğu cezbedici ücretle ilkeleri arasındaki bir yol ayrımındadır.

Gökkuşağı Günleri'yle Planeta-Casamérica ödülünü 2011 yılında kazanan, Şili Ulusal Edebiyat Ödülü sahibi ünlü yazar Antonio Skármeta, bir diktatörün demir yumruğu altında inleyen Şili'nin içine düştüğü karanlığı ve bu karanlığın içinde çıkış yolu arayan gençliğin buhranlarını Latin Amerika edebiyatına özgü hayat dolu bir dille anlatıyor.

8 Mart 2017 Çarşamba

FAKİR BAYKURT - Yarım Ekmek

Yine daha önce okumadığım için utandığım bir büyük yazar Fakir Baykurt (1929-1999)... bu roman yaklaşık on yıldır kitaplığımda bekliyor neden bu kadar beklettim bilmiyorum ama zamanlamam kendiliğinden mükemmel oldu çünkü kitap toplumun bugün geldiği noktaya çok uydu...

Konunun detayına fazla girmeyeceğim aşağıda anlatılıyor zaten... tek başına Almanya’da (yazarında 1977’den ölümüne kadar yaşadığı Duisburg’da) 3 çocuğunu büyüten cesur kadın Kezik’in ölmüş kocasının kemiklerini getirmek için atıldığı macera içinde, Ülkemiz ile Almanya’nın bir karşılaştırması yapılıyor, toplumsal farklılıklar irdeleniyor... üstelik 1980 ihtilalinin olduğu zor günlerde geçiyor...

Ben romanı çok beğendim özellikle öztürkçe kullanımı çok hoşuma gitti, herkese öneririm...

Yazar:  Fakir Baykurt
Sayfa Sayısı : 370
Basım Yılı : 2007 (1998 İlk Baskı)
Yayınevi : Literatür

Bu dünyada, evlenip de Kezik Acar kadar mutlu olan kaç kişi vardır acaba? Daha dalında gonca iken, kendine eş seçer onu Demiryolcu Mustafa. Her şeyleriyle birbirinin dengidirler. Öyle iyi anlaşırlar ki, mutluluk eksik olmaz evlerinden. İyilerin iyisi, melek kocasından üç çocuğu olur Kezik'in; mutlulukları daha da perçinlenir. Ama feleğin oyunları çoktur. Bir oyun da Kezik için oynar. Bir kazayla alıverir Mustafa'sını, aşkını, erini, can yoldaşını Kezik'in elinden. Zavallı kadın, daha kaybına yanamadan, çocuklarıyla hayatta kalmanın derdine düşer. Almanya'ya işçi alıyorlardır o yıllarda. Yazdırır ismini çaresiz. Almanya'nın Duisburg şehrinde bir yaşlılar yurdunda bulaşıkçı olarak çalışmaya başlar. Hiç yakınmadan çalışır yıllarca, hatta gözlerini bulaşık sularının pirillerine feda eder. Ama emekleri boşa değildir; üç katlı bir ev alır, üç çocuğunu da gül gibi büyütür. İyiden iyiye yeni yurtlarına yerleşip, çocuklarının hepsi de hayatlarını burada kurunca, anlar Kezik artık köye asla dönemeyeceğini. Bundan böyle, onların vatanı Almanya'dır. Tek sorun, yıllardır hasretinden yanıp durduğu kocasının kabridir; o da Almanya'da olsun ister Kezik. Kafasına koyar bunu. Önce Almanya'da bir Türk gömütlüğünün oluşturulması, sonra da köyde kalan hısım akrabanın gönlünü kırmadan ve onca sınırı hiç sorun çıkmadan geçerek kocasının kemiklerinin getirilmesi gerekmektedir... Ama nasıl?

Fakir Baykurt bu kitabında, Kezik'i ve ailesini eksene yerleştirerek Almanya'daki Türklerin nasıl yaşadıklarını, sorunlarının neler olduğunu anlatıyor, üstelik aşkı, sevgiyi her satırda hissettirerek. Ayrıca, 80 İhtilali'nin Türkiye'de yarattığı çalkantılara, hiç yoktan verilen ölüm cezalarına, o dönemde yaşanan sosyoekonomik sıkıntılara da gerçekçi ve içten bir yaklaşımla değiniyor.

3 Mart 2017 Cuma

TIMOTHEE DE FOMBELLE - Esrarengiz Bavullar

Hani bir kitap okudum hayatım değişti denir ya ben de bir gün yanlışlıkla bir çocuk kitabı aldım ve Timothée de Fombelle’yi, yani muhteşem bir yazarı keşfettim... Bu da bir çocuk kitabı (12+), ilk okuduğum Vango serisinde yayınevinin kitabın yaş grubunu belirtmemesini eleştirmiştim bu sefer arka kapağa ilkgençlik ibaresi koymuşlar ve bu kez bilerek aldım, ayrıca ilkgençlik lafı da çok hoşuma gitti...

De Fombelle hakikaten çok başarılı bir yazar hem muhteşem bir hikaye kurguluyor, tarihi olaylarla harmanlıyor hem de romanı elinizden bırakamadan okutuyor, gerçekten mükemmel...

Hikaye; Periler Diyarının kahramanlarının bizim dünyamızda geçirdikleri bambaşka bir hayatı, geri dönmeye çabalamalarını anlatıyor... Prens İlian tam ikinci dünya savaşı sıralarında bizim dünyamıza geldiği için savaştan da bahsediyor ama Vango serisindeki gibi ana konu o değil... arada Prens İlian’ın dünyaya sürgüne gönderilmeden önceki hayatını da anlatıyor... her iki yaşamda birbirinden heyecanlı sürüp gidiyor...

Ben bu kitabı da çok çok sevdim, hiç ilkgençlik romanı gibi değildi bayıldım, size de şiddetle öneririm... sadece kendi yaş grubunda okuyanlar varsa onlar ne düşünüyor çok merak ediyorum, bana görüşlerinizi yazarsanız çok sevinirim...

Not: Aşağıdaki kitapları CNR Kitap Fuarı’ndan aldımJ böylece paylaşmış olayım...




Yazar: Timothée de Fombelle
Çevirmen : Elif Gökteke
Sayfa Sayısı : 276
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : YKY

Tobie Lolness ve Vango serilerinin yazarı Andersen ödülü sahibi Timothée de Fombelle’den gerçek ve hayal arasında, hayal gücüne ve aşka göz kamaştırıcı bir övgü niteliğinde harika bir macera romanı.
Prens Iliån artık varlığına kimsenin inanmadığı uzak bir ülkeden geliyordu. Masallara da perilere de inanılmayan tek yere, tek çağa sürgün edilmişti. Ancak gerçek aşkı Oliå’nın onu geride bıraktığı ülkesinde beklediğinden emindi. Ne olursa olsun geri dönmenin bir yolunu bulmalıydı...
Fırtınalı bir günde dünyamıza düşen Prens Iliån kendisini 1936 yılının Paris’inde bulur. Perle ailesine katılır ve kaybettikleri oğulları Joshua Perle’in adını ödünç alarak sürgün hayatına başlar.
Tarihimizin tuzağa düşürdüğü bu esrarengiz prens, ülkesine ve aşkına giden geri dönüş yolunu bulabilecek midir?
Timothée de Fombelle, Esrarengiz Bavullar kitabıyla 2017 Carnegie Medal’a aday gösterilen yazarlar arasındadır.

27 Şubat 2017 Pazartesi

İLBER ORTAYLI - Eski Dünya Seyahatnamesi

‘’Üçüncü Dünya’nın tarifi ne fakirlik ne endüstrinin gelişmemişliğidir. Üçüncü Dünya yarını düşünmeyen toplumlardan oluşur. (syf:67)’’

İlber Ortaylı’nın bu eseri; 45 yıldır gezen bir seyyah olarak gittiği bir çok ülkeye ve şehre dair anlatmak istediklerini kapsıyor... bu ülkelerin kiminde tarih, kiminde kültür, kiminde uluslararası ilişkiler, kiminde ekonomi öne çıkıyor ama en çok da bizimle olan eski/yeni ilişkilerini anlatıyor...

Bu kitabın ilk baskısının yapıldığı yayınevinden bahsediliyor ama yıl yazılmamış (ben içinden cımbızlayarak 2007 gibi bir tarih buldum) 10. Baskı içinde yeni bir önsöz yazılmış ama içindekiler olduğu gibi bırakılmış diye düşünüyorum çünkü ülkemiz için neredeyse Avrupa Birliği'ne girecek, birçok ülkeyle iyi ilişkileri olan bir profil çiziyor o nedenle ben 2007’de kalmış diye düşündüm (gerçi ben o tarihte bile İlber Hocam kadar olumlu bir tablo çizmezdim o ayrı)... ve geçen bu on yılda hem bizde hemde ortadoğuda köprünün altından çok sular aktı ve manzara artık çok kötü o yüzden keşke bir güncelleme yapılıp basılsaydı iyi olurdu...  

Sonuçta okumaktan hoşnut kaldım, kısa kısa da olsa ülkelerin üzerinden geçmiş oldum ve yeni şeyler öğrendim, size de bu eseri öneririm...

Yazar:  İlber Ortaylı
Sayfa Sayısı : 288
Basım Yılı : 2014 (10. Baskı)
Yayınevi : Timaş

"Eski Dünya Seyahatnamesi rastgele bir isim değil. Henüz Balkanlar ve Ortadoğu'nun eski havasını muhafaza ettiği günlerdeki gezilerimi içeriyor. Tarih, gezginin vazgeçemeyeceği bir değerlendirme alanı… Benim eski dünyam, bugün artık değişiyor."

İlber Ortaylı


Atalarımızın Anadolu'ya gelmeden önce kaç asır oturduğu ve hâlâ da nüfusunun önemli bir kısmını kuzenlerimizin teşkil ettiği, edebiyatımızın ve dilimizin istesek de istemesek de, sevsek de sevmesek de atamayacağımız yüzde 40'ını oluşturan Ortadoğu'dan köşe bucak buram buram tarihimiz kokan Balkanlara; havasını yakaladığınız zaman kocaman bir coğrafyanın ve uzun bir tarihin küçülüp sizinle kucaklaştığı bir tiyatro olan Akdeniz'den okumakla, filmle, resimle anlaşılamayan Asya dünyasına; tezatlar içinde gelişen kapalı kutu Uzakdoğu'dan pek çok ünlü sanatçıyı bağrında yetiştiren sanatın ve tarihin merkezi Avrupa'ya kadar bir uçtan bir uca Eski Dünya üzerinde seyahate çıkmaya hazır mısınız?

Isfahan, Venedik, Kudüs, Kırım, Tokyo, Yemen, Barcelona, Bosna, Girit, Hindistan, Berlin, Japonya, Kafkasya, Türkiye… Günümüzün Evliya Çelebi'si İlber Ortaylı'nın dünya üzerindeki adımlarına eşlik ederken Eski Dünya düzeninin ülke ve şehirlerinin büyülü zamanlarına gidecek ve geçmişinizle yeniden usulca buluşacaksınız.


İlber Ortaylı'dan okurlarına keskin gözlemleri ve nesnel tespitleriyle zamanın derinliklerinden, tarihin katmanlarından bugünün dünyasını daha doğru anlama imkânı: Eski Dünya Seyahatnamesi.

19 Şubat 2017 Pazar

DAVID MITCHELL - Kemik Saatler

David Mitchell’den daha önce Jacob de Zoet’in Bin Sonbaharı’nı okumuş ve sevmiştim... bu kitabı gördüğümde ise hemen dikkatimi çekti, ciltli, şık bir tasarımı var, kapağı çok renkli ve canlı, incecik pırıl pırıl bir kağıda basılmış ister istemez ilgileniyorsunuz, zaten yazarı da sevmiştim okuyayım dedim...

Başlangıç olarak hiçbir kitapta bu kadar çok değişik/alakasız konunun uzun uzun anlatılıp sonunda bir şekilde anlamlı bir bütün oluşturduğunu görmemiştim varsa bile çok azdır herhalde... Kitap 6 bölümden oluşuyor ve ana konu zaman (daha doğrusu zamansızlık) olduğu için tarihi bir sıra izliyor, aşağıda bu kısımları anlatmaya çalışacağım...

1984: Holly Skyes İngiltere’de yaşayan onbeş yaşında genç bir kızdır, küçüklüğünde gaipten sesler duyduğu, hayali insanlar gördüğü için psikolojik rahatsızlığı olduğu sanılmıştır... aynı şekilde küçük erkek kardeşi Jacko’da sürekli labirent resimleri çizen tuhaf bir çocuktur... Holly, erkek arkadaşı yüzünden annesi ile kavga ettiği bir gün evden kaçar, gitmeden önce Jacko ona bir labirent resmi verir ve her ne olursa olsun bu labirenti ezberlemesini ister öyle ki böyle bir labirente düşerse gözü kapalı bile olsa yolunu bulabilsin, Holly söz verir ve evden ayrılır böylece macera başlar, fantastik ana öğelerin ilki (Muvakkitler) ile de o günlerde karşılaşır... ayrıca bu bölümde Thatcher döneminin siyasal, sosyal olaylarını, aile ilişkilerini, İşçi partisini ve sosyalist hareketleri de epeyce anlatıyor...

1991: Cambridge’de okuyan aristokrat ailelere (aralarında orta sınıftan gençler de var) mensup delikanlıların okul hayatı ve idealleri ile başlıyor bu gençlerin İsviçre’deki bir dağ kasabasında kayak tatili yaparken başlarına gelenlerle devam ediyor... bu gençlerden biri olan Hugo Lamb, normal insanların doğru-yanlış dediği şeylere pek takılmayan, her şeyi kendi istediği gibi görüp, çıkarı için eğip bükebilen biridir, bu kasabada bir barda çalışan Holly ile tesadüf sonucu karşılaşır, ondan hoşlanır ama hayatın başka bir planı vardır... ayrıca bu bölümde romanın fantastik hikayesi açılmaya başlar ve ana gruplardan ikincisi olan Münzeviler ortaya çıkar...

2004: Holly İngiltere’ye geri dönmüş, 6 yaşında bir kızı var, birlikte yaşadığı çocuğunun babası savaş muhabirliği yapan bir gazeteci, dünyanın tehlikeli bölgelerinden sonra Irak’ta haber kovalıyor, Holly’nin kızkardeşinin düğünü için hepsi Brighton’da toplanıyorlar, ufak ufak fantastik olaylar da yaşanmaya devam ediyor... ayrıca o dönemdeki önemli olaylar, Irak savaşı, Tony Blair, Bush, Britanya’nın Amerikanın köpeği olarak (bu ifade yazara ait) niye Irak savaşına karıştığı uzun uzun irdeleniyor, yazar bir çeşit günah çıkarıyor...

2015-2020: Crispin Hershey adında yazdığı ilk kitabı çok beğenilip satış rekorları kırmış, sonrasında bir daha o başarıyı yakalayamamış, çıkan son kitabı ise eleştirmenlerce yerden yere vurulan bir karakteri anlatıyor, herhalde kendi yaşadıkları ve yayıncılık sektörü ile ilgili olaylara mizahi olarak dokunduruyor, Crispin’in peşinde Şhangay’dan, Avusturalya’ya, A.B.D’ye neredeyse tüm dünyayı dolaşıyor... tam bu sırada Holly’de çocukken başından geçen ses duyma olayları ile ilgili bir kitap yazmış satış rekorları kırıyor, Crispin başlangıçta buna sinir olsa da sonrasında Holly ile çok iyi dost oluyorlar... bu arada dünyadaki tüm teknolojik, sosyal olaylara da değiniliyor... bence kitaptaki en gereksiz bölüm burasıydı hani olmasa hiçbir şey eksik kalmazdı, neden var sorusunun cevabını bir türlü bulamadım ve ben sıkılmadan okuduysam da o anki ruh durumunuza göre okuyucuyu sıkma potansiyeli oldukça yüksek olan bir bölümdü...

2025: Buraya kadar anlatılan bölümlerde azar azar ortaya çıkan fantastik hikayenin geliştirilip bitirildiği bölüm burasıydı... 

2043: Holly artık 75 yaşına gelmiştir ama dünyanın geldiği yer tüylerinizi bile ürpertecek noktadadır... bu bölümde de ciddi bir distopya hikayesi anlatıyor...

Özetle böyle; kitabı severek, içine kapanıp, uzun uzun keyifle okudum ama sanki yazar bir sürü kısa roman yazmış da onları birleştirmiş gibi görünüyor... genelde ben bu tip birleşmiş romanları sevmiyorum ama bunda rahatsız olmadım, sadece Crispin’in anlatıldığı bölümler fazla olmuş diye düşündüm... konusu bol bu romanı ben beğendim size de öneririm...

Son olarak; Crispin’in romanı için yazılan eleştiri ile ‘’Bir: Hershey klişeden uzak durmayı o kadar aklına takmış ki, her cümlesi Amerikalı muhbirler kadar eziyet çekiyor. İki: Fantezi yan konu, kitabın Ulusa Sesleniş halleriyle o kadar kötü çatışıyor ki görmeye bile dayanamıyorum. Üç: Yaratıcılığımın dibi göründü, demek için karakterin yazar olması kadar etkili bir yol var mıdır?’’(syf:338) yazar kendi eleştirisini de kendi yapıyor...


Yazar: David Mitchell
Çevirmen : Sıla Okur
Sayfa Sayısı : 720
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Doğan Kitap

David Mitchell'ı kendi kuşağının en beğenilen yazarlarından biri kılan yaratıcılık ve zekâyla dopdolu insanı büyüleyen ve akıldan çıkmayacak bir öykü.

"Her canlı doğar, büyür, ölür; değil mi? Hayatın sözleşmesinde yazar bu. Ama ben buraya, bazı ender durumlarda bu değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddenin… tadil edilebileceğini söylemeye geldim."


David Mitchell, Hayalet Yazılar, 9. Rüya, Bulut Atlası, Siyah Kuğu Parkı ve Jacob de Zoet'in Bin Sonbaharı romanlarının yazarıdır. John Llewellyn Rhys Ödülü'nü, Geoffrey Faber Ödülü'nü ve South Bank Show Edebiyat Ödülü'nü kazanan yazar, iki kez de Booker Ödülü finalistleri arasında yer almıştır. Mitchell 2003 yılında Granta'nın Britanyalı En İyi Genç Romancılar listesine de seçilmiştir.


1984 yazının sıkıcı bir gününde evden kaçan genç Holly Sykes'ın karşılaştığı garip kadın, küçük bir iyilik karşılığında ondan "yataklık" talep eder. Holly'nin, kadının neye yataklık yapmasını istediğini anlaması için onlarca yıl geçmesi gerekecektir. Kemik Saatler, Holly'nin hayatını Gravesend'deki yaralı gençliğinden Avrupa'nın petrol rezervlerinin tükendiği sırada İrlanda'nın Atlantik Okyanusu kıyısında geçirdiği ihtiyarlığına kadar kıvrım kıvrım takip ediyor. Kız çocuğu, kız kardeş, anne ve manevi anne Holly Sykes aynı zamanda dünyamızın kıyısında ve gölgelerinde süregelen kanlı bir hesaplaşmada farkında olmadan yer alacak ve sonucu tayin edecek bir silaha dönüşecektir. Metafizik gerilim, ölümlülüğe dair tefekkür ve kendini yiyip bitirme üzerine kurulu modern çağımızın hesap defteri niteliğindeki bu rengârenk roman, David Mitchell'ı kendi kuşağının en beğenilen yazarlarından biri kılan yaratıcılık ve zekâyla dopdolu insanı büyüleyen ve akıldan çıkmayacak bir öykü.