19 Ağustos 2017 Cumartesi

FRANK HERBERT - DUNE

Dune 1965 yılında yazılan ve o günden bu yana çok sevilen bir kitap, bilim kurgu klasiği olarak kabul ediliyor ve İthaki Yayınevi tarafından da bu kapsamda yeniden yayımlanmaya başlandı... serinin çok sayıda kitabı var, daha önce Kabalcı Yayınevi'nden çıkmıştı... açıkçası kitabı biliyordum ama yeni baskıları görünceye kadar (kitap bile olsa ambalaj önemli oluyor demek!) almak aklıma gelmemişti ama şimdi okumuş bulunuyorum... bu girişten sonra bakalım roman hakkında ne hissettiğimi anlatabilecek miyim?

Öncelikle benim bilim kurgu kavramımla genel kabul gören bilim kurgu ifadesi arasında bir çelişki var o yüzden her sefer şaşırıyorum ve istediğim bilim kurgu ile nadiren karşılaşıyorum... bu eserde de öyle oldu; bu roman bana göre %40 bilim kurgu %60 fantastik edebiyat... fantastik edebiyatı da seviyorum o açından da sorun yok ama beklediğimi bulamamaktan hoşnut değilim...

Romanı başlarında çok sevdim soluksuz okuyorum, hatta ikinci ve üçüncü kitapları da okumaya karar verdim ve bu hal yaklaşık 400 sayfa kadar devam etti ama sonrasında tüm ilgimi aniden yitirdim, doydum sanki... devamını da sıkılmadan okudum ama artık serinin diğer kitaplarını okumayacağımı biliyorum... tanıtımdaki ''modern edebiyatın en epik mesih anlatılarından biri sayılan Dune'' ibaresi durumumu özetliyor kitabın ikinci yarısındaki peygamberlik vs. hikayeleri hiç ilgimi çekmedi... oysa ki bir çöl gezegende ekolojik sistemi düzeltme çabalarını anlatan bölümleri inanılmaz güzel ama bir o kadar da azdı... ayrıca tüm konuyu arap hikayelerine, isimlerine, deyimlerine benzetme çabasını da çok anlamsız ve gereksiz buldum... özetle roman genel olarak iyi ama bana pek uymadı...

Aşağıdaki alıntıları ise çok beğendim bizim bugünkü durumumuza çok uyuyor!!

Lider güruhla halk arasındaki farkı belirleyen şeylerden biridir. Bireylerin sayısı ona bağlıdır. Bireylerin sayısı fazla azalırsa halk güruha dönüşür. (syf: 399)

Din ile siyaset aynı arabada gittiğinde, sürücüler karşılarında hiç bir şeyin duramayacağını sanır. Dümdüz gider, hızlandıkça hızlanırlar. Engelleri tamamen göz ardı eder, körlemesine gidenlerin uçurumu çok geç fark edeceğini unuturlar. (syf:514)


Kanunlar ve görevler din çatısı altında birleştiğinde, insan asla tamamen bilinçli olamaz, asla kendinin tamamen bilincine varamaz. Asla tam bir birey olamaz. (syf:548)

Yazar: Frank Herbert
Çevirmen: Dost Körpe
Sayfa Sayısı: 712
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: İthaki

En İyi Roman kategorisinde Hugo Ödülü
En İyi Roman kategorisinde Nebula Ödülü


Okurlar tarafından 20. yüzyılın en iyi bilimkurgu yapıtı seçilen Dune serisi, yepyeni kapakları ve gözden geçirilmiş çevirileriyle 50. yılında İthaki'de. 

Modern edebiyatın en epik mesih anlatılarından biri sayılan Dune, genç Paul Atreides'in hikâyesini anlatır. Atreides'in ailesi, evrendeki en önemli ve en değerli madde olan melanj 'baharatının' tek kaynağı olarak bilinen Arrakis gezegeninin kontrolünü kabul etmiştir. İmpatorluğun güçleri Arrakis'in kontrolü için birbirlerinin boğazına sarılırken, politika, din, ekoloji, teknoloji ve insani duyguların çok katmanlı, karmaşık etkileşiminden benzersiz bir hikâye doğacaktır. 


Frank Herbert'ın yarattığı evren, yıllar boyunca milyonlarca okurun zihninde gerçekliğini kabul ettirdi ve bugün de ayakta. 


İyi bir bilimkurgu ve iyi bir edebiyat yapıtı okumak isteyen herkesin yolu Dune serisinde birleşiyor… İthaki'nin yepyeni "Bilimkurgu Klasikleri" dizisi Dune efsanesiyle başlıyor…

4 Ağustos 2017 Cuma

EDITH WHARTON - keyif evi

İki sene önce yazarın yaz bitince romanını okumuş ve çok sevmiştim, o nedenle keyif evi ile devam etmeye karar verdim ama pek beklediğim gibi çıkmadı... 1905 yılında yazılan bu roman yazarın en bilinen ve sevilen eseri ama benim için yaz bitince'nin yakınından bile geçmiyor...

Gerçek şu ki ana karakter Lily Bart ve 1890'ların New York üst sınıfı sinirimi zıplattı... daha açık ifadeyle kadınların hiçbir işe yaramaz bir şekilde ortalarda dolanıp, zengin koca peşinde koşmaları çok kötüydü... ne yapalım 19. yüzyıl sonunda geçiyor normal deyip geçemiyorum sanki bu günlerde bizde de durum bu yöne doğru ilerliyor ve kadınların iş hayatından çekilmeye çalışılması çok tatsız...

Konumuza dönersek; Lily'nin evlenmek için yaptıklarını, varlıklı üst sınıfın amaçsız, bomboş yaşamlarını, birbirlerinin arkasından çevirdikleri dalavereleri tüm kitap boyunca okuyoruz... Lily'nin hoşlandığı avukat Selden'le olan ilişkisi ara ara ortaya çıkıyor ve Lily bu ortamda ayakta kalmaya çalışıyor...

Yazar kitapta anlattığı bu üst sınıfa mensup o nedenle yazdıkları muhtemelen çok gerçekçi ama toplumun yapısını (bir takım kişileri) anlattığı bölümleri çok uzatmış hep aynı şey anlatılıyor izlenimi veriyor... Lily ve Selden ilişkisi ile her ikisinin birbirleriyle ve kendileriyle ilgili düşünceleri ise yetersiz ve üzerinde yeterince çalışılmamış gibi geldi...

Roman genel olarak iyi, sürükleyici ama ben konuyu da karakterlerini de pek sevemedim... Yine de klasik bir eser deneyebilirsiniz... 

Yazar: Edith Wharton
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 365
Basım Yılı: 2010
Yayınevi: Kırmızı Kedi

1890'larda, New York'un geleneklere ve göreneklere sıkı sıkıya bağlı yüksek tabakasında yer alan olaylar, romanın bahtsız kahramanı, genç ve güzel Lily Bart'ın çevresinde döner. Muhteşem bir baloyla sosyeteye tanıtılan Lily Bart'ın bütün dünyası önce babasının, sonra da annesinin ölümüyle alt üst olur. Halasının yanına sığınan ve dar geliriyle geçinmeye çalışan Lily'nin elinde benzersiz güzelliğinden başka bir şey kalmamıştır. 

Arzuladığı lükse ve toplumsal konuma ancak zengin bir kocayla sahip olacağını bilen Lily yine de bu yönde bir çaba harcamaz, bilakis bu düşünceye isyan eder. Lily sadece çekici değil, çok da zeki bir kadındır; ancak toplumun kendisine biçtiği 'güzel nesne' rolünden sıyrılamaz.


Yakışıklı, zeki ama beş parasız Lawrance Selden'in hayatına girmesiyle Lily ondan başkasını düşünemez olsa da onun ulaşmak istediği idealleri yerine getirmekten çok uzak olduğunu bilir; içinde bulunduğu kesimin zenginlik ve modaya verdiği önem yüzünden konumunu korumak ve iyi bir evlilik yapma fırsatı elde etmek için büyük bir borca giren Lily'nin, yanlış kararları sonucu beklenmedik bir sona doğru sürüklenmesinde çevresinin acımasızlığı ve bencilliğinin büyük payı olacaktır.

23 Temmuz 2017 Pazar

ANNA SEGHERS - TRANSİT

Asıl adı Netty Reiling Radvangi olan Anna Seghers (1900-1983) Almanya Mainz'da doğdu. Tarih, sanat tarihi ve sinoloji öğrenimi gördü. 1928 yılında Komünist Parti'ye üye oldu. Nazilerin 1933'te iktidara gelişiyle birlikte kitapları yasaklanan ve gözaltına alınan Seghers, ülkesini terk etti. Savaştan sonra 1947 yılında Almanya'ya dönerek Doğu Berlin'e yerleşti. İlk önemli eseri, Santa Barbaralı Balıkçıların Ayaklanması (1928) adlı uzun öyküdür. Dünya çapında tanınmasını ise Yedinci Şafak sağladı. Demokratik Almanya Cumhuriyeti Yazarlar Birliği Başkanlığı da yapan Anna Seghers 1947'de Büchner, 1951 ve 1959'da Demokratik Alman Cumhuriyeti Ulusal, 1951 yılında da Stalin Barış ödüllerini kazandı. Özgeçmişini yukarıya alıntıladığım Seghers'den epeydir okumak istiyordum 1942'de yazılan bu romanla nihayet gerçekleştirebildim...

Bu romanı; kitaba sunuş yazısını yazan Heinrich Böll'ün Seghers'in en iyi romanı olduğunu söylemesi ve mültecilik gibi (ne yazık ki) çok güncel bir konuyu işlemesi nedeniyle seçtim... yazar kendi tecrübelerini kurgu bir hikaye çerçevesinde anlatıyor, konu aşağıdaki arka kapak açıklamasında yeteri kadar anlatıldığı için ben ilave bir şey yazmayacağım... neredeyse kitabın tamamı Marsilya'dan ayrılmak ve Amerika kıtasına gitmek isteyen mültecilerin çeşitli ülke konsoloslukları arasında vize almak için mekik dokumaları, gemi bileti ayırtmak için seyahat acentalarına gidip gelmeleri ve cafelerde herkesin başlarına geleni birbirine anlatmasından oluşuyor, tabii ana karakter Seidler'in tüm bu faaliyeti anlamlandırma çabası, ne yapıyoruz, ne istiyoruz sorularına cevap vermeye çalışması romana damgasını vuruyor...

Kitap çok güzel yazılmıştı, çok akıcıydı (tabii ki muhteşem çeviriyi de unutmamak gerek), inanılmaz şekilde okuyucuyu da içerisine dahil ediyordu, sanki onlarla beraber konsolosluklarda dolaşıyor gibi oluyorsunuz ve bir vize talebi reddedildiğinde sanki sizin başınıza gelmiş gibi hissediyorsunuz... bu yön zaman zaman insana bunaltıcı gelebiliyor ama romanı çok sevdim, tarihin tekerrür ettiği şimdiki zamanda kaçırmayın okuyun... 

Yazar: Anna Seghers
Çevirmen: Ahmet Arpad
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Everest


"Nereye gitmeyi ümit edebiliriz? Artık güvenli bir cennet kalmadı, hayata yeniden başlayabileceğimiz veya geçmişteki haksızlıkları silebileceğimiz 'başka kıtalar, hayali kentler' yok. Bu kitabın yeniden keşfi bizler için bir ayılma anı ve aynı zamanda bir ikazdır: Seghers'in vaktiyle dikkat çektiği büyük tehlike bizim artık 'normal' gördüğümüz durumdur."-Peter Conrad-

Kaçış, sürgün ve mültecilik gibi güncelliğini bugün de koruyan sorunları ele alan en önemli modern klasiklerden biri olan Transit, belgesel ile kurmacayı bir araya getiren sarsıcı bir roman. Kitap, Anna Seghers'in kendi deneyimlerine ve kaçış hikâyesine dayanıyor. Yahudi kökenli Seghers, Nazilerin işgali sırasında Fransa'da yaşayan bir komünistti. Aralarında André Breton ve Claude Lévi-Strauss'un da bulunduğu kaçaklarla birlikte Marsilya'dan Meksika'ya ulaşmayı başardı. Bu çarpıcı kaçış öyküsü ve sürgün, Transit gibi etkileyici bir romanın ortaya çıkmasını sağladı.


1937 yılında bir Nazi toplama kampından kaçan Seidler sonunda kendisini Marsilya'da bulur. Burası, Amerika'ya ulaşmak isteyenlerin kaderini belirleyecek, çeşit çeşit dramların yaşandığı, transit vizesi alma çabasında insanlık sınavı verilen son duraktır. Seidler tesadüf eseri Weidel adlı yazarın kimliğine bürünür. Almanların geldiğini öğrenen Weidel bir otel odasında intihar etmiş; adını, yazdıklarını, transit vizesini hatta hayatının yaşamadığı kısmını adeta Seidler'e miras bırakmıştır! Weidel karakterinde, vize alamayacağını anladığında, Pasajlar'ın notlarıyla ağzına kadar dolu bavulunu geride bırakarak Portbou'da intihar eden Walter Benjamin'in gölgesini görmemek olanaksızdır.


"1942 yılında tamamlanan bu roman, bana göre Seghers'in yazdığı en güzel romandır. 1933 sonrası edebiyatımızda bu türden bir kesinlikle ve neredeyse kusursuz biçimde yazılmış pek fazla roman sayabileceğimi sanmıyorum."-Heinrich Böll-
*2016 Talat Sait Halman Çeviri Ödülü

15 Temmuz 2017 Cumartesi

ANNA GAVALDA - bir aradayız hepsi bu

On yıl önce bu kitaptan uyarlanan filmi seyredip çok sevmiştim sonrasında D&R'ın indirimliler standında kitabını görünce hemen aldım ama o günden beri bekliyor, bu yaz kitaplığımı didik didik ettiğim için gözüme çarptı ve buradayız...

Öncelikle film kitaptan bire bir çevrilmiş eksik olan pek bir şey yoktu, sadece film, romana göre daha neşeliydi belki de oyunculardan bana öyle geldi bilmiyorum... romanda hepsi birbirinden nev'i şahsına münhasır karakterlerin yaşadıkları acı olayları daha çok fark ediyorsunuz... Philibert bir entelektüel olmasına karşın, insanlarla konuşmayı beceremeyen, zaman zaman kekeleyen, durmadan özür dileyen, içine kapanık biridir ve soylu babası tarafından sürekli ayıplanmaktadır... Camille eğitimli ve çok yetenekli bir ressamdır ama babasının ölümünü atlatamamış, dengesiz ve ilaç bağımlısı annesi ile ne yapacağını bilemeyen, geceleri bürolarda temizlik işi yapan genç bir kızdır... Franck annesi tarafından istenmemiş, büyükannesi tarafından büyütülmüş, biraz kaba ama iyi yürekli genç bir ahçıdır, haftanın altı günü çalışmakta, izinli olduğu tek günde de büyükannesine bakmaktadır... bu üç kişi tesadüfler sonucu devasa, tarihi bir evde yaşamaya başlarlar ve hikaye devam eder...

Filmden sonra romanı da sevdim, okuyun derim...

Yazar: Anna Gavalda
Çevirmen: Yaşar İlksavaş
Sayfa Sayısı: 479
Basım Yılı: 2008 (3. Baskı) 2006 (1. Baskı)
Yayınevi: Doğan Kitap

Franck genç bir aşçıdır. Büyükannesi tarafından yetiştirilmiştir ve Philibert’le aynı evi paylaşmaktadır. Philibert biraz sakardır, biraz kekemedir ve hatta biraz acayiptir. Çok soylu bir Fransız aileye mensup olmakla birlikte, miras kavgalarına neden olan, Paris’in göbeğinde 400 mm2’lik bir evde oturmakta ve kartpostal satarak yaşamaktadır. Yaşlı Paulette kızıyla dargındır ve yalnızca torunu Franck ile görüşür. Ama, zaman Paulette’in aleyhine geçmektedir. Ve Camille geceleri işyerlerinde temizlik yapar. Çok kötü ve küçük bir atölyede yaşar. Çizim yeteneği ise onu hayata bağlayan en önemli etkendir belki de... "Bir Aradayız, Hepsi Bu", Anna Gavalda’nın sıcacık kaleminden, dört yalnızın kaderlerinin birkaç noktada kesişmesinin öyküsü. Biraz tebessüm, gözpınarlarında biriken birkaç damla yaş ve yalnızlıkların dostluğa dönüştürdüğü yaşama savaşının güçlü, keyifle anlatılmış romanı.

Anna Gavalda: 1970 yılında Boulogne-Billancourt’da doğdu, edebiyat öğrenimi gördü. Halen Fransızca öğretmenliği yapıyor. 1999 yılında yayımlanan "Je voudrais que quelqu’un m’attende quelque part" adlı öykü derlemesiyle büyük başarı kazandı. "Onu Seviyordum" ilk romanıdır.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

ADRIANA TRIGIANI - AYAKKABICININ KARISI

Aslında bu kitabı okumayı planlamamıştım, fuarda Koton Kitap standındaki görevli ile epey sohbet edince kitap almadan gidersem çok ayıp olacak gibi geldi ve ben de bu romanı seçtim... öncelikle beklediğimden iyi çıktı, okuma tempomun düştüğü (yaz aylarını sevmiyorum) bu günlerde rahat okunan, yormayan bu roman çok iyi geldi...

Hikaye aşağıdaki arka kapak açıklamasında detaylı bir şekilde anlatıldığı gibi Kuzey İtalya'da başlıyor, Amerika'da devam ediyor... ilk etapta aşk hikayesi gibi görünse de daha çok Amerika'ya göçen İtalyanların başarılı olmak ve o ülkede tutunmak için nasıl çabaladıklarını, ailelerine ve ülkelerine olan özlemlerini anlatıyor... sonuç olarak bir yaz kitabı arıyorsanız deneyebilirsiniz...

Yazar: Adriana Trigiani
Çevirmen: Alp Sanlı
Sayfa Sayısı: 560
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Koton Kitap

Ödüllü bir oyun yazarı, dizi senaristi ve belgesel film yapımcısı olan Adriana Trigiani'nin kendi aile hikâyesinden esinlenerek yazdığı, sürükleyici tarihi bir destan niteliğindeki romanı Ayakkabıcının Karısı, Koton Kitap etiketiyle okurla buluştu.

İtalyan Alpleri'nde, birbirinden çok uzak olmayan köylerde büyüyen ve talihsiz bir olay sonucunda tanışan Enza ve Ciro'nun aşk hikâyesi, bir yüzyılın dönümünde hayatın karşılarına çıkardığı sürprizlerle inişli çıkışlı bir yol izler. Bu romanda kilisenin rahibini genç bir kızla öpüşürken yakalayan Ciro'nun ağabeyinden ve himayesinde büyüdüğü rahibelerden koparılarak manastırdan uzaklaştırılmasıyla Ciro ve Enza haberleşme olanağı bulamadan koparlar. Ciro'nun gizlenmek için New York'un Küçük İtalya'sında saklanmaya yollanması ve Enza'nın da birbiri ardına yaşadıkları facialardan sonra para kazanmak için babasıyla birlikte geçici bir süreliğine Amerika'ya gitmesiyle kader talihsiz âşıkları tekrar bir araya getirir ancak o sırada, Enza operanın büyüleyici dünyasına ve büyük şarkıcı Enrico Caruso'nun yaşamına çekilirken, bir ayakkabıcının yanında çıraklık yapan Ciro'nun Birinci Dünya Savaşı'nda savaşmaya gitmesiyle bir kez daha ayrılırlar. Yine de kader ağlarını örmektedir ve aşklarının gücü hayatlarını sonsuza dek değiştirmek üzere iş başındadır.

30 Haziran 2017 Cuma

ASLI BİÇEN - İNCELDİĞİ YERDEN

Aslı Biçen çok başarılı bir çevirmen, kendisinin yazdığı kitapları olduğundan haberdar değildim ki, blogger arkadaşım Eral (kitaplarla beslenmek) bu kitabı önerdi... hiç lafı dolandırmadan yazayım muhteşem bir roman, okuduğuma çok memnunum Eral'a da teşekkür ediyorum...

Özellikle karakterlerine bayıldım hem Cemal, hem Jülide inanılmazdı... yazar tüm karakterlerini ince ince işliyor, romanı da betimlemelerle zenginleştiriyordu... küçük bir Ege kasabasında geçiyor, hayat gailesi içinde olan insanlar herkesin derdi, beklentisi, umudu anlatılıyor... Cemal çocukken kendilerini nedensiz yere terk eden babasını tüm ülkede arıyor, bir yandan da çocukluk aşkı Saliha ile evlenmeyi düşlüyor... lise öğrencisi Jülide trafik kazasında ölen ailesini çok özlüyor, hangi mesleği seçip hayatını nasıl şekillendireceğini düşünüyor... tabii doğanın başka bir planı var, hiç beklenmeyen bir olay hikayeyi bir distopyaya sürüklüyor ve merakla okuyoruz... 

Yazar kitabın ikinci yarısını siyasi bir distopya olarak kurgulamıştı çok beğendim size de kaçırmayın okuyun derim...


Yazar: Aslı Biçen
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2008
Yayınevi: Metis

Aslı Biçen, "karayla o incecik bağlantısı olmasa pekâlâ bir ada" denebilecek hayali bir taşra kasabasında geçen yarı-fantastik bir hikâye anlatıyor bize. Yirmi yıldır Türkiye'nin dört bir yanında kayıp babasını arayan ve çocukluk aşkı Saliha'yla evlenme hazırlıkları içinde olan bakkal Cemal ve ana babasını yıllar önce bir kazaya kurban verdiği için ninesiyle yaşayan, amatör futbolcu sevgilisi Erkan'la gerilimli bir ilişki sürdüren lise öğrencisi Jülide'nin etrafında gelişiyor hikâye. Jülide'nin zaman zaman "şeylere" hükmedebilmesini sağlayan olağanüstü yetenekleri, Cemal'in de olağandışı insani duyarlılıkları olsa da, ikisini birleştiren temel bir kişilik özellikleri var: Her türlü baskı karşısındaki zayıflıkları, güçsüzlükleri.

Aşina olduğumuz ama burada bir biçimde "başını alıp giden" baskı ortamı, dünyaya-kapalılık ve özgürlüksüzlük atmosferi, işte bu iki karakter üzerinden anlatılıyor romanda. Yoğunluğu gittikçe artan bu atmosferde insan kalmak için neredeyse iradeleri hilafına mücadele etmek zorunda kalıyor her ikisi de: "Her şey güçten ibaretse, yenilgi kaçınılmaz. Zayıflığın da bir hükmü olmalı."

Bir taşra hikâyesi gibi başlayıp bir noktada adeta fantastik bir siyasi romana dönüşen bu kitabın, başarılı kurgusu kadar dilinin az rastlanır güzelliğiyle de hak ettiği ilgiyi göreceğini umuyoruz.

12 Haziran 2017 Pazartesi

SERDAR AKİNAN - Buzdağı

Serdar Akinan muhalif gazetecilerden, bu okuduğum ikinci kitabı... kapağından da açıkça görüldüğü üzere Fetö darbesinin perde arkasını, buzdağının görünmeyen kısmını anlatıyor... nazilerin savaş sonrasında nasıl ABD için çalıştığını, Ortadoğu coğrafyasında ve soğuk savaş döneminde İslamın nasıl kullanıldığını, ABD'nin (emperyalizmin) kendi çıkarına olayları/insanları/ülkeleri nasıl manipüle ettiğini anlatıyor... değerli bir araştırma bir sürü şey öğreniyorsunuz eğer ilgi alanınıza giriyorsa okuyun derim... 

Yazar: Serdar Akinan
Sayfa Sayısı: 256
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Nazilerden “FETÖ”ye Siyasal İslamcıların Tarihi


Gazeteci-yazar Serdar Akinan, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kartların yeniden karıştırıldığı İslamcı cenahta olan biteni anlamak için yakın tarihe bakıyor.

FETÖ’nün bu topraklarda emperyalistlerle işbirliğine giren ilk milliyetçi-mukaddesatçı yapı olmadığını vurgulayan Akinan, Soğuk Savaş yıllarından itibaren tam bağımsızlık rotasından çıktığımızı ve belli aktörlerin derhal pozisyon almaya başladığına dikkat çekiyor. 


Nazilerin kurduğu Türk-İslam Tugayları’ndan Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne, 12 Eylül sonrası İslami hareketin siciline, petro-dolarlarla kurulan faizsiz bankacılığa, AKP ve FETÖ’nün anti-Kemalist ittifakına değinen Serdar Akinan, tarihsel, ekonomik, sosyolojik, kültürel ve siyasi dinamikleri sorgulayarak günümüze ışık tutuyor. 


“Bu kitabı, sadece AKP’nin değil, Türkiye’de milliyetçi-mukaddesatçı siyaset yapan, Türk ve Müslüman diyebileceğimiz çok ciddi bir kesimin, sermaye, medya ve devlet aygıtındaki paydaşlarıyla nasıl CIA emrinde olduğunu göstermek için yazdım.” 

7 Haziran 2017 Çarşamba

KATE ATKINSON - Geç Kapıdan Körebe!

Yukarıda Haydarpaşa Kitap Günleri'nden aldığım kitapları görüyorsunuz... Kadıköy Belediyesini kutlarım, gittiğim kitap fuarları içerisinde açık ara en iyisiydi... Haydarpaşa Garı zaten muhteşem bir mekan, ortam havadar, temiz, düzenli ve nezihti, keyifle dolaşıp kitap alışverişimizi yaptık, çok beğendim daha nice nice kitap günlerine...

Gelelim ''Geç Kapıdan Körebe''ye; Kate Atkinson son zamanlarda keşfettiğim 1951 doğumlu İngiliz edebiyatı eğitimi almış İngiliz yazar ve bu okuduğum dördüncü kitabı... romanların ikisi polisiye ikisi de ana fikri zaman olan kitaplar... özellikle bu zaman temalı kitaplarına bayılıyorum o kadar güzeller ki...

İngiltere'de ormana yakın küçük bir kasabada, 16 yaşındaki Isobel, kendinden birkaç yaş büyük abisi Charles, babası Gordon, halası Vinny ve üvey annesi Debbie ile yaşamaktadır. Anneleri Eliza, çocuklar 5-6 yaşlarındayken ortadan kaybolmuş (dedikoduya göre sevgilisiyle kaçmış), hemen arkasından da babaları sırra kadem basmış (dedikoduya göre ölmüş), çocuklar babaanneleri ve Vinny'nin eline kalmıştır... 7 yıl sonra Gordon yanında yeni karısı Debbie ile dönünce çocuklar şok olmuş, zaten ortadan kaybolmasını bir türlü kabullenemedikleri ve çok sevdikleri Eliza'yı daha çok düşünür hale gelmişlerdir. Charles bilimkurgu meraklısı olduğu için annesini uzaylılar kaçırdı veya paralel evrenlerin birine gitti sanmakta, Isobel'i de sürekli benzer hikayelerle meşgul etmektedir. Tam bu sırada Isobel kendini hiç bilmediği yerlerde, kasabasının eski zamanlarında bulmaya başlar, çok kısa süren bu anlar gerçek gibi gelse, zamanda bir yırtık keşfettim geçmişe mi gidiyorum diye düşünse de bir yandan da aklımı kaçırıyorum herhalde diye kendi kendine söylenmektedir... roman bugün ve geçmiş olarak bölümler halinde anlatılıyor, olayların hiçbiri göründüğü gibi değil ve sürekli şaşırarak okuyoruz...

Yazar edebiyat eğitimi nedeniyle yine tüm kitabı Shakespeare alıntılarıyla süslemişti, psikolojik derinliği olan bir hikayeydi, aile olma kavramı ve aile içi şiddete değiniyordu, ben çok beğendim size de okuyun derim...

Diğer Kitaplar İçin Bkz:

Yazar: Kate Atkinson
Çevirmen: Tuba Geyikler
Sayfa Sayısı: 328
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: YKY

“Kelime başlangıçtır, sessizlik son. İkisinin arası ise hep öykü.” 
Isobel Fairfax, 1960’lar Britanyası’nın uydu kentlerinden birinde, Lythe’de yaşayan genç bir kız. “Ormanın içinin içindeki” Lythe, öyle sıradan bir yer değil; Kraliçe Elizabeth döneminde feodal bir mülk olarak kurulmuş ve zamanında, William Shakespeare adlı genç bir öğretmeni de barındırmış... Edebiyat meraklısı Isobel ailesinin, komşularının ve köyün garip tarihçesini araştırdıkça kafa karıştıran zaman bükülmelerinin içinde bulur kendini. Gerçeklik durmadan şekil değiştirirken kayıp annesiyle, savaş kahramanı babasıyla ve yakın arkadaşlarıyla ilgili sarsıcı bilgiler de edinecektir. 
Ödüllü yazar Kate Atkinson’ın övgüyle karşılanan romanı Geç Kapıdan Körebe!, düş kırıklıklarına ve ihtimallere dair bir güzelleme, çarpıcı kurgusuyla unutulmayacak bir roman. 
“Romanı bu denli başarılı kılan, okurun, Kate Atkinson’ın ip üstündeki edebi cambazlıklarını illa anlamak zorunda olmayışı. Çünkü asıl önemli olan, son derece canlı biçimde tasvir edilmiş pek çok karakter ve onların başına gelenler.” -New York Times Book Review- 
“Görkemli bir edebiyat gösterisi.”-San Francisco Chronicle-

29 Mayıs 2017 Pazartesi

GONÇALO M. TAVARES - TEKNİK ÇAĞINDA DUA ETMEYİ ÖĞRENMEK


Gonçalo M. Tavares'in dilimize çevrilmiş 4 tane kitabı var ben üçünü okumuş bulunuyorum... bu romana kadar yazarla aramda garip bir ilişki vardı hem pek sevemiyorum (ilk kitap Kudüs'ü sonunda sevmiştim, ikinci kitap Beyefendiler'i ise sevmemiştim) hem de kendimi okumaktan alıkoyamıyorum, yazarda beni çeken bir yan var ama tam olarak saptayamıyorum... bu kitap olayı netleştirmeme yardımcı oldu... 

Önce yayınevinden başlayayım; Kırmızı Kedi önce Krallık dörtlemesinin (1-Bir Adam: Klaus Klump, 2-Joseph Walser'in Makinesi, 3-Kudüs ve 4-Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek) üçüncü kitabı Kudüs'ü yayımladı, sonra bağımsız bir kitap olan Beyefendiler'i bastı, sonra dörtlemenin ilk iki kitabını tek kitap olarak yayımladı, sonrasında da bu dördüncü kitabı çıkardı, üstelik de bu kitapların dörtleme olduğunu hiçbir yerde belirtmedi... ben bu detayları SabitFikir'de Ömer Türkeş'in yazısından öğrendim... gerçi klasik bir seri değil, anafikir bağlamında bir dörtleme bu, Ö. Türkeş'in dediği gibi''Hikayeleri arasında doğrudan ilişkili olmamakla birlikte bazı karakterler, daha önemlisi işlenen temalar açısından birbirini tamamlar nitelikli dört kitapta şiddete teslim olan, iradesini yitiren, kaderini başkalarına teslim eden toplumlarda bireyin çürümesini anlatıyor Tavares''

Dolayısıyla çok özgün bir stili olan Tavares'in tam olarak anlaşılamamasında yayınevinin bu karmakarışık baskıları da etkili oldu, en azından benim için öyle... bundan sonra ilk iki kitabı okuyacağım ama bir kere de baştan sırasıyla okusam iyi olacak...

Gelelim bu romana; iki dünya savaşının arasında bir zaman, ülke belirtilmiyor, Lenz Buchmann çok başarılı bir cerrahtır, babası asker olup, Lenz ve ağabeyi Albert'i çok katı bir disiplinle yetiştirmiştir... Albert bu baskıyı kaldıramamış, Lenz ise bu eğitimi fazlasıyla özümsemiş ve babasını rol model olarak hayatının baş köşesine yerleştirmiştir... Lenz oldukça acayip bir karakterde ve empatiden yoksun biridir... ve günün birinde bireysel olarak güçlü olmaktansa toplumda söz sahibi biri olmaya karar verir, doktorluğu bırakıp Partiye girer ondan sonra kendi çıkarı için toplumu nasıl manipüle ettiğini görürüz...

Kudüs'ü bitirdiğimde ancak sevmiştim ve bundan sonra 200-300 sayfa daha olsa okuyabilirdim diye yazmıştım, doğru düşünmüşüm onun devamı olan bu kitabı çok severek okudum, bir sürü çarpıcı nokta vardı hepsine işaret koydum, bugün yaşadığımız toplumla bir çok benzerlikler buldum... fakat şunu da belirtmeliyim ki yazar öyle herkese hitap eden kitaplar yazmıyor, romanın duygu/düşüncelere ağırlık verdiği bölümleri zor okunuyordu, yine de ''Portekizli Kafka''yı deneyin derim... 

Yazar: Gonçalo M. Tavares
Çevirmen: İpek Gürsoy Manavbaşı
Sayfa Sayısı: 258
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Saramago’nun övgüyle söz ettiği, Portekiz edebiyatının genç dâhisi Tavares, son romanında kötülük kavramının anatomisini sunuyor. Güç hırsı, sıradan insanın içindeki faşizm, doğa ve insanın ihtirasları arasındaki zıtlık üzerine baş döndürücü bir roman.
Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek - 2010 En İyi Yabancı Kitap Ödülü – Fransa
Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek, Portekiz edebiyatının genç dâhisi Gonçalo M. Tavares’in insan ruhundaki kötülüğü tüm boyutlarıyla ele aldığı romanı. Orta Avrupa’nın iki savaş arasındaki siyasi iklimini çağrıştıran bir ortamda gelişen roman, hastalarına karşı en ufak bir empati göstermeyen ama usta bir cerrah olan Lenz Buchmann’ın öyküsünü anlatıyor. Kendisini daha büyük işlere aday gören Buchmann’ın siyasete atılıp yükselirken gösterdiği faşist tavır, güç ilişkileri, hastalık ve ölüm üzerine kurulu roman, 20. ve 21. yüzyılda, gelişen toplumlarla birlikte insan ilişkilerindeki ve kişiliklerindeki olumsuz değişmelere de şok edici bir ışık tutuyor. 
“Genç Portekizli yazar Gonçalo M. Tavares’in en büyük mahareti, bir yazar olarak, dünyayı parçalarına ayırması ve sonra onu sanki kendi yarattığı bir şeymiş gibi yeniden inşa etmesi.”

19 Mayıs 2017 Cuma

GERALD MESSADIE - Kurtların Yargısı

YILDIZLARIN JEANNE’I II. KİTAP

Bu serinin ilk kitabı Gül ve Zambak'ı ocak ayında okumuş ve çok beğenmiştim dolayısıyla seriye devam ediyorum... ikinci kitap 1460 yılından başlıyor ön planda yine Jeanne'in hayatı yer alırken arkada Kral XI. Louis, onu tahttan indirmeye çalışan Prensler ve Düklerin savaşı, Kilise ve Hükümdarın iktidar mücadelesi, matbaanın icadı ile dengelerin yeniden değişmesi, veba salgını gibi o tarihlerde yaşananlar kurgu hikayenin içine monte edilmiş...

Jeanne'nin hayatı (aşağıda detayı var) ise evlilikleri, çocukları, iş hayatıyla maceradan maceraya ilerliyor... yazar Jeanne'i çok güzel, akıllı ve becerikli olarak kurgulamış ama başlangıçtan geldiği noktaya bakıldığında şansı çok yaver gidiyor, bir miktar abartılı bir kurgu olmuş, buna rağmen Jeanne o kadar çekici ki kapılıp okuyorsunuz... ben 3. kitaptan devam edeceğim size de okuyun derim...

Yazar: Gerald Messadié
Çevirmen: Elif Gökteke
Sayfa Sayısı: 424
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İthaki

Jeanne Parrish'in, İngiliz yağmacıların saldırısı sonrası Normandiya'yı terk etmesinin üzerinden on yıl geçmiştir. 1450 yılının bir sabah vakti Paris'e geldiğinde yoksul bir kızken, zekası ve becerileri sayesinde Beauvois baronesi olmuştur. Ancak zamanın acımasız çarkları dönmektedir. Kocası yanlış doldurulan bir topun infilakı sonucu can verir, Jeanne'i himayesine alan Kral'ın gözdesi Agnès Sorel zehirlenir, yıllar sonra bulduğu öz kardeşi, Kral'a karşı girişilen komploda yer alır, çocuğunun babası şair François Villon bir cinayete karışır. 

Tüm yakınları rüzgâra kapılıp sürüklenmiştir?


Bu arada Jeanne'ın derin bir aşkla bağlı olduğu ilk erkeği ortaya çıkar, acaba talihin döndüğünü mü müjdelemektedir bu adam? Öyle olmadığı kısa sürede anlaşılır. Isaac Stern bir Musevidir ve dedikodular kesilmezse, Jeanne'ın gözden düşmesini Kral bile engelleyemeyecektir. Ama Jeanne mantığı kadar gönlünün de sesini dinler. Aşkını şerefine kurban etmesi söz konusu bile değildir. Isaac ona "Sen benim yıldızımsın" diye seslenir. Artık o yıldızın parlamasının zamanı gelmiştir. Cadılık suçlamasını göğüsleyecek, Sorbonne'un bilginleriyle karşı karşıya gelecek, kaderini sonuna kadar zorlayacaktır. Öz kardeşini kurtların yargısına teslim edecek olsa bile...

14 Mayıs 2017 Pazar

STEFAN ZWEIG - BİR KADININ HAYATINDAN 24 SAAT

Zweig'den son zamanlarda yalnızca biyografi okuyordum öykülerini özlemişim, bu kitap çok iyi geldi... bu uzun öyküde yazar, bir kadının rutin hayatının dışına çıktığı, kimseye anlatamadığı ve unutamadığı bir 24 saatini anlatıyor... öykü aynı zamanda tutku, bağımlılık, toplumsal ahlak ve değer yargılarını konu ediyor... kısa bir kitap olduğu için fazla detaya girmek istemiyorum Zweig tüm açılardan hikayeyi mükemmel anlatıyor, merak içinde takip ediyorsunuz, ben özellikle ahlak konusunu irdelemesini sevdim, hangi toplum ve zaman olursa olsun kadının üzerindeki baskı hiç bitmiyor çünkü... çok güzel bir kitap okuyun mutlaka (ayrıca kitap kapağı müthiş)...

Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 104
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Riviera'da eşi ve iki kızıyla tatil yapan 33 yaşındaki Henriette bir gece ansızın ortadan kaybolur. Kusursuz bir evliliği olduğu sanılan genç kadının, nasıl ve neden ortadan kaybolduğu dedikodu konusu olur. Pansiyonda kalanların hepsi kadını yargılamaya başlar, ancak anlatıcımız onu savununca tartışma alevlenir; masadaki yaşlı ve zarif bir İngiliz hanımefendi de anlatıcıya, gençliğinde başından geçen unutulmaz, inanılmaz bir 24 saatin hikâyesini anlatmakta ısrarcı olur. Bu 24 saat içinde hissettiklerinin bir saniyesi bile aklından çıkmamıştır. Bu kadının yaşadıklarını neden bir yabancıyla paylaştığını Zweig en sonda açıklar. Stefan Zweig, başarılı bir karakter yaratıcısı; diğer yapıtlarında olduğu gibi burada da müthiş bir gözlem gücüyle, kahramanlarının iç dünyalarını okurun gözlerinin önüne seriyor, inandırıyor ve etkiliyor.

4 Mayıs 2017 Perşembe

BETH REVIS - YAPAY DÜŞ

Bu kitabı da indirimliler arasından aldım, hem arka kapak açıklaması ilginç geldi hem de yazarın Evrenin Ötesi Üçlemesinin ilk kitabını okumuş ve beğenmiştim o yüzden iyi çıkabilir diye düşündüm... konu 24. yüzyılda geçen bir distopya gibi başlıyor, arka kapak açıklaması da bunu çağrıştırıyor ama roman aslında bir bilim kurgu... öyle fantastik bir yetenek filan yok, yapay zeka/sayborg/nanorobotik başlıkları altında özetlenebilecek insandan ayırt edilemeyen androidlerin yaratılması ve kullanılmasına ilişkin bir hikayesi var, hatta sonunda Turing testini bile yapıyor...

Kitap akıcı yazılmış, kolay okunuyor, sonu biraz aceleye getirilmiş gibi, Evrenin Ötesi kadar başarılı değil ama ilgi alanınıza giriyorsa eğer büyük beklentiye girmeden denenebilir...

Yazar: Beth Revis
Çevirmen: Belma Demir
Sayfa Sayısı: 480
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Olimpos

Mükemmel bir geçmişe sahip olabilirsiniz, tabii ki bedelini öderseniz.


Gelecekteki Dünya'ya Huzur Hâkimdir.
Ella Shephard, hayatını özel yeteneğini kullanmaya adamıştır: Annesi tarafından geliştirilen bir teknoloji sayesinde insanların rüyalarına ve hatıralarına girip bu sayede başkalarına, mutlu anılarını tekrar yaşamaları için yardım eder.


Ancak, Her Şey Göründüğü Gibi Değildir.

Ella, görülmesi imkânsız şeyler görmeye başlar: Ölmüş babasının hayalini, güvenemeyeceği kişiler hakkında uyarıları… Hükûmet, Ella'yı isyancı bir grubu izlemesi ve yeteneğini kullanarak isyancıların hatıralarını deneyimleyip değiştirmesi için görevlendirir. İsyancıların lideri, Ella'ya eskiden birbirlerine âşık olduklarını söyler. Ancak, Ella bu adamı daha önce hiç görmemiştir. Bu da sadece tek bir anlama gelebilir...


Birileri, Ella'nın Hatıralarını Değiştirmiştir.

Ella'nın yeteneği, yozlaşmış bir hükûmeti devirecek ya da büyümeye başlayan bir isyancı grubu bastıracak düzeydedir. Varlığından haberdar bile olmadığı bir savaşı durdurmaksa sadece onun elindedir. Ancak, biri Ella'nın zihnine girdiyse artık kendi hatıralarına, düşüncelerine ya da hislerine güvenemeyecektir.

Peki, Kime Güvenebilir?

1 Mayıs 2017 Pazartesi

TOM ROBBINS - Parfümün Dansı



1936 doğumlu Tom Robbins sevdiğim nadir A.B.D'li yazarlardandır, beş yıl önce Sirius'tan Gelen Kurbağa kitabını okumuş ve çok sevmiştim, neşeli, hareketli, esprili bir romandı... 1984 yılında yazılan Parfümün Dansı ise ülkemizde yazarın en çok okunan ve sevilen romanı... benim talihsizliğim ise buna referandumdan bir gün önce başlamış olmamdı, geleceğimizin hile hurda ile çöpe atılmasından sonra uzun bir süre hiç okuyamadım sonrasında da birkaç sayfa birkaç sayfa giderek nihayet bitirebildim... aklını 600 yıl önceki ecdadına (yani ortaçağa) takmış bir toplumda, çiçeklenmiş bilinçten bahseden bir romana adapte olmak hakikaten zor oldu... özetle yanlış zamanlama... dolayısıyla ne diyeceğimi pek bilemiyorum roman güzel, çok katmanlı, arada bazı konuları biraz uzatsa da değişik ama ben bir türlü içine giremedim ve net bir şey söyleyemiyorum...

''İp! Şu tanrılarda da amma mizah anlayışı vardı, öyle değil mi? Eğer insanda kendi kaderini kendi eline alacak o demir güç yoksa, o insan kaderini tanrıların eline bırakırsa, o zaman tanrılar zayıflığının cezası olarak böyle alay ederlerdi işte onunla. Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. Budala ve miskin kimselere, merkezi sinir sistemlerini soğan gibi soyup cılızlatan serüvenler sunulurdu. Romantik hülyacılar da kendilerini bir ip atölyesinde bulurlardı. Belki diyeceksiniz ki, onbeş yaşında bir kızın ailesine kafa tutmasını, topluma başkaldırmasını, ağırlıklı kültürel ve dinsel geleneklere isyan etmesini ve pek anlayamadığı bir rüyayı izlemesini beklemek de çok fazla olur. Elbette çok fazla olur. Kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda, düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır. (syf:99)''

Yazar: Tom Robbins
Çevirmen: Belkıs Çorakçı Dişbudak
Sayfa Sayısı: 368
Basım Yılı: 2013 (25. Baskı) 1985 (İlk Basım)
Yayınevi: Ayrıntı

“Oyunculluk uçarılık değil, bilgeliktir” diyerek çılgınlık derecesinde “oyuncul” romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel/tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi.
Batı’dan Doğu’ya, oradan da Yeni Dünya’ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya’da ise sadece “başarı” ve hırs vardır.
Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes’a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır.
Son yılların önemli yazarından bir başyapıt okumak isteyenler için...

14 Nisan 2017 Cuma

KETIL BJORNSTAD - MÜZİK UĞRUNA

Metis Yayınevinin yaklaşık on yıl önce yayımladığı kitapların bir kısmı bu ay ki D&R indirimlerinde yer alıyor, bu kez tanıtacağım roman da onlardan biri ve en güzel yanı da yazarın hem Norveçli hem de ünlü bir konser piyanisti olması... yukarıya yazarın klasik müzik alanındaki eserlerinden birini de ekledim bakabilirsiniz...

Önce yazarın özgeçmişini yazmak istiyorum; Ketil Bjornstad, 1952'de Oslo'da doğdu. Konser piyanisti olarak ilk performansını on altı yaşında Oslo Filarmoni Orkestrası'yla gerçekleştirdi. 1973'ten bu yana otuzun üzerinde albümü yayınlandı, bunlardan beşi solo piyano albümleri, bir kısmı ise caz ve rock müzisyenleriyle yaptığı ortak çalışmalar. (.....) Müzik kariyerinin yanı sıra üretken bir yazar olan Bjørnstad'ın 1972'den bu yana yirminin üzerinde romanı, iki şiir kitabı, bir oyunu ve denemelerinin derlendiği kitapları yayımlanmıştır. Bjørnstad halen Norveç'teki çeşitli gazete ve dergiler için edebiyat ve müzik eleştirileri yazmayı sürdürüyor (kitaptaki tanıtımdan).

Ben hem Norveçli yazarları hem de klasik müziği çok severim bu kitap benim için hazine bulmak gibi oldu... yazar inanılmaz başarılı, müziğin dışında da hikayesi muhteşem, üstüne Deniz Canefe'nin olağanüstü çevirisini de ekleyince fevkalade güzel bir roman olmuş... sadece kitap kapağı hem dikkat çekici hem de biraz itici, bu nedenle son dakika elime almaya karar verdim ama bırakamadım...

Konu; 1968 yılında geçiyor, 16-17 yaşında konser piyanisti olmak isteyen bir grup yetenekli gencin bu uğurda yaşadıkları ile müzik dışındaki yaşamlarını anlatıyor... yazar da tam bu senede piyanist olarak ilk performansını gerçekleştirdiği için müziğe dair anlatılanlar (hissedilenler) muhtemelen çok gerçekçi... ben kitabın ilk kelimesinden son satırına kadar bayıldım... okurken kitapta geçen müziklerin CD'lerini çıkarıp çaldım muhteşemdi...

Sonuç olarak klasik müziği seviyorsanız hiç beklemeyin okuyun, bununla hiç ilginiz yoksa bile çok güzel, zaman zaman hüzünlü bir hikayesi var şiddetle tavsiye ediyorum...

Yazar: Ketil Bjornstad
Çevirmen: Deniz Canefe
Sayfa Sayısı: 368
Basım Yılı: 2006
Yayınevi: Metis

Bir müzisyenin hayatını, onu en iyi şekilde anlatabilecek olan gerçek bir müzisyenin kaleminden okuma şansımız her zaman olmaz.

Avrupa'da çok tanınmış bir piyanist olan Ketil Bjornstad'ın Til Musikken-Müzik Uğruna adlı romanı, böyle bir yapıt. Bjornstad, bir piyanistin camiada ismini duyurma mücadelesini kuşkusuz kendi deneyimleriden de yola çıkarak yazmış. Yazar olayları anlatırken piyano yarışması öncesinde istifra eden yarışmacılar gibi son derece insani ve gerçekçi ayrıntıları ustalıkla kullanıyor. 

Kitabın kahramanı 60'lı yıllarda yaşayan Aksel Vinding. Norveçli bir genç olan Aksel, mutsuz annesi, annesinin gözünde bir kaybeden olan babası ve tuhaf ablasıyla yaşayıp giderken annesi, ailece çıktıkları bir piknikte ırmağa düşüp çağlayana sürüklenerek ölüyor..Bu durum Aksel'in de kendi hayatı üzerine ciddi karar almasına neden oluyor. Annesinden miras aldığı müzik sevgisi, piyanist olma isteğini körükleyince, okulunu bırakıyor..

9 Nisan 2017 Pazar

DAVID WALTON - SÜPERPOZE

Kuantum Mekaniği ile ilgili kitapları çok seviyorum, bu roman da yayımlandığı anda ilgi alanıma girmişti ama kötü çıkabileceğini düşünüp almamıştım... Bu ay D&R'ın indirimliler standında görünce dayanamadım ve buradayız... David Walton, Lockheed Martin firmasında mühendis olarak çalışan A.B.D.'li bir yazarmış, ilk romanıyla Philip K. Dick ödülünü almış, dilimize de ilk Süperpoze romanı çevrilmiş...

Şimdi önce yayınevinden başlayayım; kitabın başında yazarın ve çevirmenin özgeçmişinin verilmemesini vahim bir hata olarak görüyorum... hele yazarın eseri türkçede ilk kez yayımlanıyorsa bu çok daha önemli oluyor, internette kimmiş diye aramaktan hiç hoşlanmıyorum (ki mühendis olması yazdığı konu açısından önemliydi niye aramak zorunda kalayım), çevirmene hiç önem verilmemiş zaten, ismi kitabın künyesinin yer aldığı mikroskobik büyüklükteki harflerle yazılan bölümde yer alıyor sadece (hani olsa da olur olmasa da)... kuantum gibi bir konuda yazılan bir bilim kurgu romanında tüm kitap boyunca yalnızca ÜÇ adet dipnot konulmuş onlar da çok çok gereksiz şeyler (örn: çocuklardan birinin adı Chance yanına yıldız konulup anlamı yazılmış, bunu bilmeyen mi var?) diğer tarafta fizik terimleri, kuramları havada uçuşuyor tek kelime dipnot yok, inanılmazdı... özellikle kitabın başında konuya girerken bu çok gerekli oluyor dönüp dönüp internetten aratmak okumayı zorluyor (ki ben bu konuda çok okumama rağmen bakmak zorunda kaldım) sonrasında konu içinde açıklamalar vardı ama açılış kötüydü... hem okuyucuyu kitaptan soğutabilir hem de hiç dipnot olmaması ben de hafif/sudan bir kitap izlenimi doğuruyor... velhasıl April çok kötü bir not aldı giderek bu yayınevinden soğuyorum...

Roman genel olarak iyi, akıcı yazılmış, kuantum mekaniğiyle harmanlanmış sürükleyici bir hikayesi var, yazarın hayal gücünü sevdim, daha başında Schröndinger'in Kedisi diye başlamamış (sadece son sayfalarda kısaca değinmişti), özetle kurgusu sevdim... sadece olayın polisiye yönüne çok odaklanmış, sonu çok bilindik şekilde bitti, katili hemen buldum dolayısıyla bu kısımlarda yeterli değil, şaşırtıcı bir son bu kitaba daha çok yakışırdı... ayrıca Kuantum Varlıkları (Varcolac şeklinde efsanelerde yer alan iblislerden birinin ismini veriyor) diye çok iyi bir kurgusu var (bilimsel yanına girmiyorum) ama bu Varcolac'ın niye ortaya çıktığı, ne yapmaya çalıştığı öylece ortada kaldı... yazar polisiyedense bu konuya yoğunlaşsa ve kurgusunu o yönde ilerletse çok başarılı bir roman olurmuş, bu haliyle azıcık ilginç bir yanı olan sıradan bir polisiye olarak kalıyor...

Sonuç olarak kuantum konusuna ilgi duyuyorsanız rahatça okuyacağınız, keyifli vakit geçireceğiniz bir roman, deneyebilirsiniz...

Not: Bu roman 21. yüzyılda ama bir miktar daha gelecekte geçiyor (yıl belirtilmemiş), 53. sayfada konuyla alakasız yere ''20'lerde Rus-Türk savaşı yüzünden'' diye başlayan bir cümle var... nedir bu A.B.D'li yazarların bizi savaşa sokma sevdası bir türlü anlamıyorum... giderek bu ülke yazarlarını hiç okumama yönüne doğru ilerliyorum... 

Yazar: David Walton
Çevirmen: Kıvanç Güney
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: April

Mutlu bir aile hayatına, güzel çocuklara sahipsiniz. Geceyarısı kapınıza dayanan eski bir arkadaşınız, size kuantum dünyanın kapılarını araladığından bahsediyor ve sabah ölü bulunuyor.

Öldürüldüğü odada sizin parmak izleriniz, DNA'nız. 
Ayakkabınızda arkadaşınızın kanı.
Tek şüpheli sizsiniz.
Oysa siz, masum olduğunuza eminsiniz.
Emin misiniz?

"Kuantum dünyasına heyecanlı bir yolculuk, müthiş bir kurgu ve son. Walton'ın kaleminde, fizik gerçek hayatla buluşuyor! Daha önce böyle bir kitap okumadınız." -Will Mcintosh, Hugo Ödülü Sahibi-

"Süperpoze bilimkurgu ile gizemin mükemmel bileşimi. Isaac Asimov hayatta olsaydı, böyle bir roman yazardı!" -Mike Resnick, Hugo Ödülü sahibi-