12 Ekim 2017 Perşembe

JAMES JOYCE - Aforizmalar

Gözünü Kapat ve Gör

''İşin içine o kadar çok gizem ve bulmaca kattım ki ne demek istediğimi tartışıp duran profesörleri yüzyıllarca meşgul edecek. Ve bu, bir kişinin ölümsüzlüğünü garanti altına almasının yegane yoludur.''

''Bir boğanın boynuzlarını, bir atın topuklarını ve bir İngiliz'in gülümseyişini hafife almayın.''

''Çok az okudum; anladığımsa bunun daha da azıydı.''

''Hayat kötü bir kitabı okuyamayacak kadar kısadır.''

''Ülkeyi değiştirmek olanaksız. Gel konuyu değiştirelim.''

Yazar: James Joyce
Çevirmen: Nil Sakman-Fuat Sevimay
Sayfa Sayısı: 73
Basım Yılı: 2014
Yayınevi: Zeplin

Joyce'un Finnegans Wake de dahil tüm eserlerinden özenle derlenmiş olan Gözünü Kapat ve Gör, sizleri bambaşka bir James Joyce ile tanıştırırken, büyük yazarın daha iyi anlaşılmasında da önemli bir kılavuz olacaktır.


"Bırakın ülkem benim için ölsün."

"Öğrenmek isteyen kişi alçakgönüllü olmalı. Ama yaşam muhteşem bir öğretmendir."

"Bir hayalden uyanmak en az doğmak kadar acı verir."

"Ölüleri gömün. Diyelim ki Robinson Crusoe gerçekti. Bu durumda Cuma onu gömdü. Bakacak olursan her Cuma bir perşembeyi gömer."

"Yaşayıp güldüler, sevip göçtüler."

27 Eylül 2017 Çarşamba

JULI ZEH - KARTALLAR VE MELEKLER

Juli Zeh 1974'te Bonn'da doğdu, Passau ve Leipzig'de hukuk eğitimini sürdürürken bir yandan da Leipzig'deki Alman Dili ve Edebiyatı Enstitüsü'nde öğrenim gördü. Ayrıca Avrupa Hakları ve İnsan Hakları konularında eğitim aldı, bir süre New York, Krakow, Zagreb ve Saraybosna'da bulundu. İlk romanı Kartallar ve Melekler pek çok dile çevrildi. Zeh, aralarında Humboldt Üniversitesi Deneme Ödülü (1999), Caroline-Schlegel Deneme Ödülü (2000), Alman En İyi İlk Kitap Ödülü (2002), Ernst-Toller Ödülü (2003) ve Per-Olov-Enquist Ödülü'nün (2005) de bulunduğu çeşitli ödüller kazanmıştır. Yukarıda özgeçmişini gördüğünüz Juli Zeh'den epeydir okumak istiyordum ama bir türlü hangi romanını okuyacağıma karar veremedim (dilimize çevrilmiş beş adet kitabı var) ve uzadı gitti... baktım olmuyor ilk kitaptan başlamaya karar verdim, arka kapak açıklaması da çok fazla şey vadediyordu iyi olacağını düşündüm...

Okuduktan sonraki durum ise şu: yazar konusunda yanılmamışım hakikaten kayda değer, başka bir romanını daha okuyacağım... bu kitap hakkında ise biraz kararsız kaldım, arka kapak açıklaması iddialı olmuş, insanda çok fazla beklenti oluşturuyor... Balkanlar ve soykırım konusuna şöyle bir değinilip bırakılıyor... daha çok uyuşturucu ticareti ve bu faaliyetin korunup kollanması hikaye edilmiş ama tüm bu konular çok muğlak anlatılıyor bir çerçeveye oturtmak size kalıyor... karakterler psikolojik yönden haddinden fazla sorunlu (neredeyse herkes uyuşturucu bağımlısı), kim neyi niye yapıyor diye düşünmekten bir hal oluyorsunuz... romanın sonu bu ağır psikolojik konuya göre çok hafif kalmıştı yani bu mudur? diye kalakaldım...

Diğer yandan romanı elimden bırakamadan okudum, hele ilk yüz sayfa çok iyiydi... sonrasında konuyu biraz dağıttı, ağırlaştırdı ama sonuna kadar merakla okudum... özetle ilginç bir romandı tek söyleyebileceğim bu...

Yazar: Juli Zeh
Çevirmen: İris Kantemir
Sayfa Sayısı: 336
Basım Yılı: 2005
Yayınevi: Metis

Jessie, telefonda Max ile konuşurken kendisini vurup ölmüştür. Bunalıma girip evine kapanan Max bir radyo programına telefonla katılıp sorunlarından söz eder. Programın sunucusu olan genç ve güzel Clara günün birinde Max'ın kapısını çalar. Ondan sonra her adımda insanı şaşırtan, Max'ın "şimdi"ye tutunma çabası içinde geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu müthiş bir hikâye başlar. Ama bu romanda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Balkanlar'daki iç savaştan, Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine ve uyuşturucu ticaretine dek uzanan korkunç bir ilişkiler ağının yarattığı muammanın içine davet ediyoruz sizi.
"Avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? Sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular."
Juli Zeh'nin ilk romanı Kartallar ve Melekler, insanı yalnızca düşünmeye zorlamakla kalmayıp içine işleyen, öfke dolu bir yapıt. En küçük ayrıntısında bile bir pırıltı gizli. İdeolojilerin çökmesinden sonraki dönemde karşıt dünyaları, okuyucuyu dehşete düşürerek gözler önüne seriyor. Trajik kahramanları Max ve Jessie’nin sıradışı ve umutsuz aşkının anlatıldığı romanın arka planında Balkanlardaki dram, hukukun aczi, soykırım, uluslararası çıkar ilişkileri ve şebekeler sorgulanıyor.
Tüm olayları anlatmada kullanılan akıcı ve güncel dil, romanın kahramanlarının duyarlılığını ve güven yoksunluğunu da ortaya seriyor. Romanı okurken şimdiki zamanda sunulmuş bir anlatıyı dinler gibi oluyorsunuz.

20 Eylül 2017 Çarşamba

GERALD MESSADIE - Amerika Çiçeği


YILDIZLARIN JEANNE’I III. KİTAP

Bu kitapla Yıldızların Jeanne'ı serisini bitirmiş bulunuyorum... yazar bu seride 1450-1520 tarihleri arasında başta Fransa olmak üzere Avrupa tarihini, kraliyet ve dini unsurları, Jeanne'nin hikayesinin içerisinde kurgulayarak anlatıyor... bu yıllarda yaşanılan savaşlar ve çekişmelerin yanı sıra matbaanın keşfi, Amerika Kıtasının bulunuşu gibi tarihin dönüm noktalarına da yer veriyor...

Jeanne'ı neredeyse her türlü işin altından kalkabilen biri olarak kurgulamış, gerektiğinde (ailesine bir tehdit geldiğinde) şiddete başvurabilen bir kadın (yazar bunun dönemin gereği olduğunu söylüyor) ama ben bu karakteri sevdim... Jeanne'ın yaşamının abartılı kurgulandığı görülüyor ama hem tüm hikayeyi hem de tarihin içerisine monte edilmesini başarılı buldum...

Bu son kitapta; o dönemde çokça başvurulan astroloji ile ruhlar, hayvanlarla konuşan kişiler gibi bazı mistik unsurlarda vardı... bu konular benim ilgi alanıma girmiyor ama romanın içine iyi yerleştirilmişti... sonuç olarak ben bu seriyi çok sevdim size de öneririm...

Diğer Kitaplar için bkz.

Yazar: Gerald Messadié
Çevirmen: Hakan Tansel
Sayfa Sayısı: 422
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İthaki

Bir zamanların küçük köylü kızı Jeanne artık zengin ve 
olgun bir kadındır. Yaşadığı olağanüstü dönemin 
üstesinden gelebilecek kadar akıllı ve yeteneklidir. Bu 
dönemde modern zamanları etkileyecek üç önemli olay 
yaşanır: Kapitalizmin doğuşu, matbaanın bulunuşu ve 
Amerika''nın keşfi. Jeanne her üçünün içinde de yerini 
alır. Şair François Villon''dan olan oğluyla birlikte bir 
endüstri ve ticaret imparatorluğunu yönetmeye başlar. 
Matbaa, bankalar, tekstil gibi pek çok alanda "Estoille 
klanı" öne çıkar. Atlantik Okyanusu''nu geçen ilk 
kadınlardan biri olur.
Jeanne''ın yaşamı şiddet yüklü, şan şeref dolu pek çok 
olayla doludur. Tanıdığı erkeklerin içinde ruhunu ve 
yüreğini ısıtan tek bir kişi vardır; yirmi yaşını bile 
doldurmamış olan, özel müneccimlik yeteneklerinin 
herkesten farklı kıldığı Franz-Eckart. Ormanda annesinin 
karşısına bir geyik çıkmış ve delikanlı bu olaydan dokuz 
ay sonra doğmuştur; söylenti böyledir ama işin aslını 
bir kişi bilir, o da Jeanne''dır. 

XV. yüzyılın sonunda bir çok gerçek henüz ortaya 
çıkmamıştır. Bir gün Colomb adlı bir denizci batıda, 
Hindistan''a ulaşan bir yol bulmayı tasarlar. Fransa 
kralı bu tür tartışmalarla ilgilenmemektedir, oysa 
Jeanne ve ailesi tam tersine bilinen dünyanın 
sınırlarını genişleten yeni keşifleri bir fırsat olarak 
değerlendirmektedir. Tüm bunları sadece bir müneccim 
önceden görür. Ona göre zaman bir yanılsamadan başka bir 
şey değildir. Yitirdiklerimiz aslında yok olmazlar. Aşk 
ise aşktan daha fazla bir şeydir.

15 Eylül 2017 Cuma

STEFAN ZWEIG - MARY STUART

Stefan Zweig'i çok severim (bu okuduğum 12. kitabı), biyografilerini ise daha çok severim (bu okuduğum 8. biyografisi)... ayrıca bu kitap her yönüyle mükemmel, okuduklarım arasında üst sıralara yükseldi...

Bu eser İskoç Kraliçesi Mary Stuart'ın (1542-1587) hayatını anlatıyor; ''Altı günlükken İskoçya Kraliçesi, altı yaşındayken Avrupa'nın en güçlü prenslerinden birisinin nişanlısı ve onyedi yaşındayken Fransa Kraliçesi olan bu kızın yükselişi, tıpkı bir roketin yükselirken çizdiği çizgi gibi hızla gerçekleşti, öyle ki o daha iç dünyasını tanıyamadan, dış dünyasındaki gücü en yüksek basamağına ulaşmış oldu. (syf:53)'' ancak kocası II. François hastalıklı bir bünyeye sahip olduğundan genç yaşında ölür ''Rüya, sadece bir yıl içinde sona ermişti ve Mary Stuart artık Fransa Kraliçesi değildi; şimdi doğduğu andan öldüğü ana kadar sahip olduğu tek bir ünvanı vardı: İskoçya Kraliçesi. (syf:57)'' onsekiz yaşında ülkesine dönen Mary Stuart'ın çarpıcı yaşam öyküsünü okumaya devam ederiz...

''Ama Mary Stuart'ın yaşamındaki sır perdesi, çelişkili olduğu kadar farklı yorumlarla da anlatıldı: Belki de yaşamı böylesine farklı bir biçimde yorumlanan bir kadın daha yoktur; bazen bir katil, bazen bir şehit, bazen budala bir entrikacı, bazen de bir azizedir. Ancak tuhaftır ki, onun kişiliğinin betimlenmesindeki bu farklılıklar, bize ulaşan malzeme eksikliğinden değil, tam tersine insanın kafasını karıştıracak kadar çok oluşundan kaynaklanır.(........) Protestan yazarlar genellikle suçu Mary Stuart'ın üstüne atarken, Katolikler daha çok Elizabeth'i suçlarlar. İngiliz yazarlar onu her zaman bir katil olarak sunarken, İskoç yazarlar alçakça bir iftiranın masum bir kurbanı olarak gösterirler. (syf:11-13)'' hal böyleyken Zweig tarafsız bir yazar olarak objektif bir biçimde bu biyografiyi yazmaya çalıştığını belirtiyor...

16. yüzyılda Avrupa'da yaşanan çekişmeleri, Mary Stuart ve en büyük rakibi İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth (VIII. Henry'nin Anne Boleyn'den olan kızı) arasındaki mücadeleyi, çevrilen dolapları, dalavereleri okurken sanki o kadar yüzyıl geçmemiş gibi hissettim... şimdi de aynı oyunları bizim gibi az gelişmiş ülkeler üzerinde oynuyorlar...

Zweig; hem Kraliçenin hayatını, kişiliğini, kararlarını, hem de yaşadığı dönemin siyasal ortamını ve aktörlerini çok detaylı anlatıyor... aynı zamanda da sanki kurgu bir romanmışcasına sürükleyici ve heyecanlı bir metne sahip muhteşem bir kitap, kaçırmayın mutlaka okuyun...

Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen: Kasım Eğit – Yadigar Eğit
Sayfa Sayısı: 520
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Can

Stefan Zweig ünlü İskoç kraliçesi Mary Stuart'tan bahsederken, "Dünya tarihinde belki de başka hiçbir kadın edebiyata bu kadar çok konu olmamış, dramlarda, romanlarda, biyografilerde ve tartışmalarda böylesine çok işlenmemiştir," der. 

Kraliçenin entrikalar, ittifaklar ve politik hesaplarla geçen, ihanetlerle yolundan saptırılan kısa yaşamını Stefan Zweig ilk kez 1935'te anlattı. O günden bu yana Mary Stuart, yazarın en gözde biyografilerinden biri. Toplumsal rollerin ardındaki insana, olayların ardındaki duygulara yoğunlaşan ZweIg'ın Mary Stuart'ı, düşmeyen temposuyla gerilim romanlarını aratmayacak türden… 

12 Eylül 2017 Salı

JESSIE BURTON - MİNYATÜRCÜ


Bu romanı ilk çıktığında görmüş, emin olamadığım için almamıştım geçen hafta kitapçıda indirimliler arasında görünce dayanamadım ve buradayız... yazar 1982 doğumlu bir İngiliz, Oxford Üniversitesi ve Central School of Speech and Drama'da eğitim görmüş, halen oyunculuk yapıyormuş ve bu ilk kitabıymış...

Öncelikle beklediğimden çok iyi çıktı, ilk kitap için başarılı buldum, tarihi bir roman, detaylara dikkat edilmiş, kitabın sonuna sözlük ve karşılaştırma yapmayı sağlayan listeler konulmuş, çok beğendim...

Romanı internette aratınca bir çok yerde ilk cümle olarak romantik bir kitap değil ibaresi var buna neden gerek duyuldu hiç bilemiyorum, yeni evli genç bir kadından bahsedildiği için mi yoksa Epsilon yayımladığı için mi romantik olarak algılanacak? doğrusu çözemedim...

Ana karakter Petronella Oortman ve kocası Johannes 17.yy'da gerçekten yaşamış kişiler ve Petronella'nın yukarıya fotoğrafını eklediğim dolap evi Amsterdam'da Rijkmuseum'da sergileniyormuş... her ne kadar karakterler gerçekse de hayatlarının tamamiyle kurgulanmış olduğunu yazar kitabın sonunda belirtiyor...

Romanın konusu aşağıya eklediğim arka kapak yazısında ayrıntılı olarak anlatılıyor ona ilave bir şey yazmayacağım hatta o kadar detay verilmiş ki kritik bir noktayı daha başlamadan tahmin ettim ve doğru çıktı, olmasaydı iyiydi ama hikaye oldukça kapsamlı bu durum okuma heyecanımı azaltmadı...

Kitap çok akıcı, kadın karakterler etkileyici, hikayeyi çok beğendim, zaten tarihi romanları seviyorum o dönem Amsterdam'ını okumak hoşuma gitti... sadece Minyatürcü'nün öyküsü biraz ortada kaldı, özellikle muğlak bırakılmış gibi değil de ilk roman olması sebebiyle tam kotarılamamış gibi ama romanı beğendim size de öneririm...

Yazar: Jessie Burton
Çevirmen: Cem Şancı
Sayfa Sayısı: 480
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Epsilon

"Her kadın kendi kaderinin mimarıdır."

1686 senesinin soğuk bir sonbahar gününde, on sekiz yaşındaki Nella Oortman, saygın tüccar Johannes Brandt'ın karısı olarak yeni bir hayata başlamak üzere Amsterdam'a gelir. Ancak yeni evi tüm ihtişamına rağmen pek kucaklayıcı değildir. Kibar ama mesafeli bir adam olan Johannes daima çalışma odasında ya da ambarındaki bürosunda zaman geçirmekte, Nella'yı sivri dilli bir kadın olan kız kardeşi Marin'le baş başa bırakmaktadır.

Ancak Johannes'in kendisine düğün hediyesi olarak evlerinin dolap boyutlarında bir maketini vermesiyle Nella'nın dünyası değişir. Hediyesini dayayıp döşemek isteyen Nella, bir minyatürcünün yardımına başvurur. Gizemli bir sanatçı olan bu kişinin minik eserleri, gerçek yaşamdaki karşılıklarını ürkütücü ve beklenmedik şekillerde yansıtmaktadır…


Ancak Nella evlerinin sıradışı gizemlerini keşfederken, tüm ev halkını bekleyen tehlikeleri anlamaya ve onlardan korkmaya da başlar. Bu baskıcı ve dindar toplumda, farklı olmak toplumun ahlaki dokusu için bir tehdittir ve Johannes gibi zengin bir adam bile güvende değildir. Onları bekleyen kaderi sadece bir kişi görüyor gibidir. Minyatürcü onların kurtuluşunun anahtarı mıdır… yoksa yıkımlarının mimarı mı?

7 Eylül 2017 Perşembe

HASAN ALİ TOPTAŞ - Gölgesizler

Hasan Ali Toptaş edebiyatımızın güçlü yazarlarından kabul ediliyor, eserleri çok seviliyor ve okunuyor... ben kendi yazarlarımız söz konusu olduğunda kötü bir performansa sahip olduğum için Toptaş'tan da hiç okumamıştım ve en beğenilen romanlarından olan Gölgesizler ile başlamaya karar verdim...

Kitap postmodern bir tarzda yazılmış, bu tip edebiyatı severek okuyorum aslında... yazarın anlatımını ve dilini de sevdim ama romanın hikayesi beni çok bunalttı ve itici geldi... yarısına gelinceye kadar hiç konsantre olamadım sadece bitirmek için zorlayarak okudum... yarıdan sonrası daha iyi gitti (alıştım sanırım) ama bütünüyle bakıldığında sevemedim bir türlü... bu durumun nedenini tam olarak çözemesem de hikayedeki ağır kasvet etkili oldu herhalde... sadece sonunu çok sevdim ödül gibi oldu bana...

Yazarın tarzını Tavares'e benzettim biraz, ona da gecikmeli olarak ısınmıştım, bakalım göreceğiz artık...

Yazar: Hasan Ali Toptaş
Sayfa Sayısı: 240
Basım Yılı: 2014 (10. Baskı) 1995 (İlk Basım)
Yayınevi: İletişim

Kayboluşların romanıdır bu. Bir köyde durup dururken kaybolan insanların romanıdır. Bir görünüp bir kaybolanların. Oyunların… 

Hayat da bir oyun değil midir zaten? İnsanoğlu da bir görünüp bir kaybolmaz mı bu dünyada? Bir boşluğu doldurur, kim biçtiyse o yeri, o kadarını doldurur işte...


Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandığı kitabı. Cıngıllı Nuri’nin‚ ruhum daralıyor diyerek çekip gitmesiyle başlıyor. Nuri köyün berberidir, ardında kalan karısı, üç çocuğu ve köyün muhtarı yıllarca arar onu. Ve o kayboluşun gizi çözülemez asla. Roman bu kayboluşla başlayıp,başka kaybolmalarla sürüp gidecektir. Güvercin, yok olacaktır sonra. Gelinlik çağda bir genç kızdır o. Yeni berberin çırağı, tıraş bıçağı almak için çıkacaktır dükkandan ve dönmeyecektir. Kaybolmak ile var olmak arasındaki ilişkidir sorgulanan... Her kayboluş bir var oluş ispatı, her varoluş bir kaybolma ihtimalidir belki de. Hasan Ali Toptaş, gerçeküstücülüğe yakın duran olağanüstü anlatımı, zengin dili ve şaşırtıcı olduğu kadar zorlayıcı kurgusuyla müthiş bir edebiyat eserine imza atıyor. Çok güçlü bir roman olan Gölgesizler de toplum ve birey üzerine düşünmeye çağırıyor. 

3 Eylül 2017 Pazar

WOLFGANG SCHORLAU - Koruyan El


Geçen sene yazarın Münih Komplosu adlı kitabını okuyup çok beğenmiştim ama devam edeceğimi pek düşünmüyordum ta ki Koruyan El'i görünceye kadar... peşin peşin yazayım bu romanı daha çok sevdim ve Schorlau'nun sıkı bir takipçisiyim artık...

Gelelim romana; yine bir siyasi polisiye/derin devlet romanı bu, aynı zamanda kurgu büyük ölçüde gerçek bilgi ve belgelere dayandırılmış ''Bu romanda bundan öncekilerden çok daha fazla gerçek belge ve doküman kullandım. Ve bu defa ki vaka o kadar el yakıcı ve o kadar gerçekti ki bu belgeler romanın bir parçası haline geldiler. Bu şekilde okurlarımı, bölüm bölüm okuması oldukça zor bir kitapla karşı karşıya bırakmayı göze aldığımı biliyorum, ama kanaatim odur ki buna değer, çünkü bu vakada bahis konusu olan iyi bir hikaye değil, bu defa mesele hakikati aramak.'' (Sonsöz syf:334) her ne kadar yazar zor okunuyor dese de ben elimden bırakamadan okudum mükemmeldi (bu arada iyi çeviri için de teşekkürler) ki kitabın sonunda çok sayıda bakmanız gereken dipnot var bu bile okuma hızımı kesintiye uğratmadı... sadece çok fazla harf hatası var bir iki yerde isimler ve tarihler karışmıştı açıkçası İletişim'e hiç yakıştıramadım...

Ben bu kitabı aldığımda aşağıda bahsedilen göçmen cinayetlerini anlatıyor diye düşünmüştüm ama bundan bir iki yerde bahsediyor sadece... asıl konu; göçmenlerin ki de dahil 10 cinayet, 2 bombalı saldırı, 15 silahlı soygunu işlediği devlet makamlarınca iddia edilen neonazi örgütünün elemanlarının bir motokaravanda ölü olarak bulunmalarının arkasındaki gerçeğin ortaya çıkarılmaya çalışılması... ve olay şu ki Alman iç istihbaratının (zaman zaman A.B.D'nin de parmağı var) kendi himayelerinde maşa olarak kullandıkları neonazilere çeşitli gerekçelerle işletilen suçları, istediklerinde üstünü örttüğü, istediklerinde birilerinin üzerine yıktığı iddiasında bulunuyor ve yazar keşke ben yanılmış olsam ve yazdıklarım komplo teorisi olsa çok sevinirim diye romanı bitiriyor...

Bu kitaptan sonra Almanya'da böyleyse bizde neler oluyordur diye düşünmeden yapamıyorsunuz... çok etkileyici bir roman okuyun mutlaka...

Yazar: Wolfgang Schorlau
Çevirmen: Hulki Demirel
Sayfa Sayısı: 392
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: İletişim

Siyasî polisiye ustası Schorlau, bu defa, Almanya devletinin gizli servisleri ve neonaziler arasındaki “derin” ilişkilere dair ürpertici şüphelerin izini sürüyor. Almanya’da 2000-2006 yılları arasında biri Yunanistan, sekizi Türkiye kökenli dokuz göçmen öldürüldü. Bu cinayet serisi, medyada uzun süre Türkiyeliler arası mafyavari işlere bağlanarak “döner cinayetleri” diye magazinleştirildi. Bu cinayetlerin failleri 2007’de bir de polis öldürdüler. 2011’de, bir banka soygunu sonrasında kuşatıldıkları karavanda şüpheli bir biçimde öldüler. Bu iki failin, “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” adlı bir örgütün üyeleri olduğu anlaşıldı. Güvenlik aygıtının eğilimi, bu örgütü, hayatta kalan kadın yoldaşlarıyla birlikte üç kişilik bir hücreye indirgemek oldu. Ancak ortaya saçılan bilgiler, anlatımlar, şüpheler, resmî olarak da kollanan dallı budaklı bir şebekenin varlığını ortaya koyuyor.
Wolfgang Schorlau, bu romanında da gerçek bir siyasî polisiye vakanın, işte bu vakanın peşine takılıyor. Nasyonal Sosyalist Yeraltı soruşturmasında resmen uzman sıfatıyla görüşüne başvurulmasına yol açacak kadar ciddiyetle, derinlemesine, titizce! “Aslında bu kitaba şöyle bir uyarı notu iliştirilmesi gerekir: ‘Dikkat, devlete olan güveninizi sarsabilir!’ -Abendzeıtung Münih-

Wolfgang Schorlau: 1951 doğumlu. Ticaret yüksek okulunda okurken ’68 öğrenci hareketine katıldı. Uzun yıllar sanayide yöneticilik yaptıktan sonra 50 yaşında yazarlığa başladı. Başka romanları ve siyasi denemeleri de vardır fakat başarısını polisiye romanlarına borçludur. Özel dedektif Dengler’in ilk macerası olan Mavi Liste’yi (2003, çev. Hulki Demirel. İletişim Yayınları, 2016) 2015’e kadar yedi kitap daha izledi. Bunlardan Münih Komplosu da İletişim’den çıktı (çev. Hulki Demirel, 2016). Aralarında 2006 Almanya Polisiye Edebiyat Ödülü’nün de yer aldığı birçok ödül kazandı. Stuttgart’ta yaşıyor.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

CARMEN LAFORET - HİÇ

Genç yaşta yazdığı ve 20. yüzyıl İspanyol edebiyatının önemli klasiklerinden sayılan Hiç kitabıyla büyük etki uyandıran Laforet, 1921 yılında Barselona'da doğdu. Çocukluğunu Kanarya Adaları'nda geçirdi. 12 yaşında annesini kaybetti, babası yeniden evlenince 1939'da, İç Savaş'ın bitiminde, akrabalarının yanında kalmak üzere Barselona'ya geri döndü. Barselona Üniversitesi'nde başladığı felsefe ve edebiyat eğitimini yarım bırakıp 1942' de Madrid'e hukuk okumaya gitti. Ancak 1944'te okulu tümüyle bırakıp ilk romanı Hiç'i yazmaya yoğunlaştı. 1944'te yayımlanan romanı prestijli Nadal Ödülü'nü (1945) kazanınca ünlendi, 1948'de Fastenrath Ödülü'nü de aldı. Erken yaşta gelen ünün ağırlığı altında yazdığı diğer yapıtları eleştirmenlerce aynı ölçüde beğenilmedi. Bu nedenle edebiyattan uzaklaştı ama gazete ve dergilere yazmayı sürdürdü, gezi yazıları ve öykü derlemeleri yayımladı. Hayatının son yirmi yılını edebi çevrelerden uzak geçiren Laforet 2004 yılında Madrid'de yaşamını yitirdi. Özgeçmişini yukarıya alıntıladığım yazardan da ödüllü bu ilk romandan da haberdar değildim, indirimliler arasında görünce İspanyol yazarlardan da pek fazla okumadığımı düşünerek satın aldım... roman otobiyografik izler taşıyor, biraz kasvetli bir konusu var ama ben beğendim...

Andrea ebeveynlerini kaybettikten sonra üniversite tahsili için Barselona'ya gelir büyükannesi, dayıları ve teyzesinin yaşadığı evde kalmaya başlar... büyük umutlarla geldiği bu şehirde acayip akrabaları yüzünden ilk günden şaşkınlığa düşer... herkese yardım etmek için çırpınan büyükanne dışında evde kalmış, ahlak kumkuması teyzesi Angustias, yaptığı resimleri satamadığı için orda burda çalışan, evini geçindirmekten aciz, şiddete meyyal dayısı Juan, Juan'ın dengesiz karısı Gloria ve küçük bebekleri, yetenekli bir kemancı, aynı zamanda dalavereci, kötü biri de olan yakışıklı, çapkın diğer dayı Ramon, Ramon'a aşık ürkünç hizmetçi Antonia bu evin sakinleridir... Tıkış tıkış eşyalarla dolu bu pis ve eski evde yoksulluk içinde herkes ayrı telden çalarak bağırış çağırış yaşamaktadırlar... Andrea hem onlarla uğraşırken hem de üniversitede arkadaş olduğu zengin ve ilginç Ena ile ilişkisini sürdürmeye çalışmaktadır...

Yazarı çok başarılı buldum her şey o kadar gerçek gibiydi ki sanki ben de onlarla beraber orada o kasvet içindeymişim gibi hissettim, evdeki pislik ve keşmekeş insanı irkiltecek ölçüde okura geçiyordu... ayrıca çok sürükleyici yazılmıştı merakla okuyorsunuz, ben sevdim size de öneririm...

Yazar: Carmen Laforet
Çevirmen: Zerrin Yanıkkaya
Sayfa Sayısı: 256
Basım Yılı: 2015(2. Baskı) 2007(1. Baskı)
Yayınevi: Metis

İspanya İç Savaşı'nın hemen ertesinde, gencecik bir kızın yazdığı ve 1944 Nadal ödülünü kazanan Hiç, 2004'te yazarının ölümünden sonra dünyanın her yerinde yeniden keşfedildi. On sekiz yaşındaki Andrea, öksüz kaldıktan sonra üniversite eğitimi için köyünden Barselona'ya, zenginliği ve kültürüyle hep gözünü kamaştırmış olan anne tarafından akrabalarının evine gelir. Ancak akrabaları savaş sırasında servetlerini kaybetmiş, korkunç bir yoksullukla baş etmeye çalışmaktadırlar. Genç kız bir yandan okuldaki zengin öğrenciler arasında bocalarken bir yandan da evde tanık olduğu tuhaflıklarla masumiyetini yitirmeye başlar. Karanlık, güçlü bir hayal gücü ile ince mizahı birleştiren ve bir büyüme öyküsü içinde Franko rejiminin ilk günlerini ürkütücü bir berraklıkla anlatan bu roman, pek çok eleştirmen tarafından yirminci yüzyılda Avrupa'da yayımlanan en önemli yapıtlar arasında sayılıyor.

24 Ağustos 2017 Perşembe

SEVİM KAHRAMAN - KARANLIK VE MAVİ

Halikarnas Balıkçısı (1890-1973) olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın eserlerinden hiç birini okumadım (yakında gerçekleştiririm umarım), bir ara Aganta Burina Burinata romanını okumak istemiştim ama olmadı bir türlü... hayatı hakkında da Paşa çocuğu olduğu (babası Şakir Paşa, amcası II. Abdülhamit'in sadrazamı Cevat Paşa) ve çok sayıda sanatçı yetiştiren bir aileden geldiği (kardeşlerinden Fahrelnisa Zeyd ressam, Aliye Berger ressam ve gravür sanatçısı, Hakkiye Hanımın kızı Füreyya Koral seramik sanatçısı, Farelnisa'nın çocukları Nejad Devrim ressam, Şirin Devrim ise tiyatrocu) dışında pek bir şey bilmiyordum...

Hal böyleyken Mine Kırıkkanat'ın köşe yazısında Cevat Şakir'in hayatını anlatan bu biyografik romana rastladım ve okudum... kitabın son sayfasında ''en iyi kurguya şapka çıkartacak bir yaşam öyküsüdür onunki'' deniliyor... hakikaten rahat üç filmlik senaryo çıkar; inanılmaz, dolu dolu bir hayat, paşa konaklarından Oxford Üniversitesi'ne, hapishanelerden sürgüne, Babıali'den balıkçılığa, gazeteci, yazar, şair, düşün adamı bir coşkun ruh anlatılıyor...

Kitabı çok sevdim, Halikarnas Balıkçısı'nı ve o dönemdeki edebi-kültürel ortamı daha çok sevdim, size de kaçırmayın okuyun derim...

Sadece Sevim Kahraman kimdir onu çok merak ettim ne kitapta bir özgeçmiş yazısı var ne de internette bir şey bulabildim... Emre Kongar'ın bu kitabı tanıttığı köşe yazısında Kahraman için edebiyat eleştirmeni deniliyor, tek açıklama bu... yayınevi kitaba bir özgeçmiş eklese çok iyi olur...

Yazar: Sevim Kahraman
Sayfa Sayısı: 200
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Destek

Baba katilinden nasıl büyük bir yazar doğdu?
Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) ve mensubu olduğu Şakir Paşa ailesinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzayan şaşırtıcı hikâyesi...
Konaklardan yoksulluğa, iktidardan esarete uzanan bir yaşam çizgisi...
Tutkulu bir aşk ve bir cinayetin yarattığı edebiyat adamı...
Troçki ve Bodrum’un yeşilini oluşturan ağaçların büyük sırrı...
Mitoloji, tarih, felsefe günleri... Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Attilâ İlhan’lı yıllar... Yeni aşklar, yeni kavgalar ve her şeye karşın şiir tadındaki coşkulu bir dönem... Ve o karanlığa inat çıkılan mavi yolculuklar...
Elinizdeki kitapta Halikarnas Balıkçısı’nın bir macera romanı tadındaki yaşamöyküsü üzerinden bir çağ değişiminin yol açtığı sarsıntı gözler önüne serilirken, devrimci Cumhuriyet’in nasıl tutuculaştığı ve daha ilk yıllarından itibaren yeni kültürü yaratan en pırıltılı evlatlarına nasıl kıydığı da çarpıcı bir şekilde ortaya konuluyor.

19 Ağustos 2017 Cumartesi

FRANK HERBERT - DUNE

Dune 1965 yılında yazılan ve o günden bu yana çok sevilen bir kitap, bilim kurgu klasiği olarak kabul ediliyor ve İthaki Yayınevi tarafından da bu kapsamda yeniden yayımlanmaya başlandı... serinin çok sayıda kitabı var, daha önce Kabalcı Yayınevi'nden çıkmıştı... açıkçası kitabı biliyordum ama yeni baskıları görünceye kadar (kitap bile olsa ambalaj önemli oluyor demek!) almak aklıma gelmemişti ama şimdi okumuş bulunuyorum... bu girişten sonra bakalım roman hakkında ne hissettiğimi anlatabilecek miyim?

Öncelikle benim bilim kurgu kavramımla genel kabul gören bilim kurgu ifadesi arasında bir çelişki var o yüzden her sefer şaşırıyorum ve istediğim bilim kurgu ile nadiren karşılaşıyorum... bu eserde de öyle oldu; bu roman bana göre %40 bilim kurgu %60 fantastik edebiyat... fantastik edebiyatı da seviyorum o açından da sorun yok ama beklediğimi bulamamaktan hoşnut değilim...

Romanı başlarında çok sevdim soluksuz okuyorum, hatta ikinci ve üçüncü kitapları da okumaya karar verdim ve bu hal yaklaşık 400 sayfa kadar devam etti ama sonrasında tüm ilgimi aniden yitirdim, doydum sanki... devamını da sıkılmadan okudum ama artık serinin diğer kitaplarını okumayacağımı biliyorum... tanıtımdaki ''modern edebiyatın en epik mesih anlatılarından biri sayılan Dune'' ibaresi durumumu özetliyor kitabın ikinci yarısındaki peygamberlik vs. hikayeleri hiç ilgimi çekmedi... oysa ki bir çöl gezegende ekolojik sistemi düzeltme çabalarını anlatan bölümleri inanılmaz güzel ama bir o kadar da azdı... ayrıca tüm konuyu arap hikayelerine, isimlerine, deyimlerine benzetme çabasını da çok anlamsız ve gereksiz buldum... özetle roman genel olarak iyi ama bana pek uymadı...

Aşağıdaki alıntıları ise çok beğendim bizim bugünkü durumumuza çok uyuyor!!

Lider güruhla halk arasındaki farkı belirleyen şeylerden biridir. Bireylerin sayısı ona bağlıdır. Bireylerin sayısı fazla azalırsa halk güruha dönüşür. (syf: 399)

Din ile siyaset aynı arabada gittiğinde, sürücüler karşılarında hiç bir şeyin duramayacağını sanır. Dümdüz gider, hızlandıkça hızlanırlar. Engelleri tamamen göz ardı eder, körlemesine gidenlerin uçurumu çok geç fark edeceğini unuturlar. (syf:514)


Kanunlar ve görevler din çatısı altında birleştiğinde, insan asla tamamen bilinçli olamaz, asla kendinin tamamen bilincine varamaz. Asla tam bir birey olamaz. (syf:548)

Yazar: Frank Herbert
Çevirmen: Dost Körpe
Sayfa Sayısı: 712
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: İthaki

En İyi Roman kategorisinde Hugo Ödülü
En İyi Roman kategorisinde Nebula Ödülü


Okurlar tarafından 20. yüzyılın en iyi bilimkurgu yapıtı seçilen Dune serisi, yepyeni kapakları ve gözden geçirilmiş çevirileriyle 50. yılında İthaki'de. 

Modern edebiyatın en epik mesih anlatılarından biri sayılan Dune, genç Paul Atreides'in hikâyesini anlatır. Atreides'in ailesi, evrendeki en önemli ve en değerli madde olan melanj 'baharatının' tek kaynağı olarak bilinen Arrakis gezegeninin kontrolünü kabul etmiştir. İmpatorluğun güçleri Arrakis'in kontrolü için birbirlerinin boğazına sarılırken, politika, din, ekoloji, teknoloji ve insani duyguların çok katmanlı, karmaşık etkileşiminden benzersiz bir hikâye doğacaktır. 


Frank Herbert'ın yarattığı evren, yıllar boyunca milyonlarca okurun zihninde gerçekliğini kabul ettirdi ve bugün de ayakta. 


İyi bir bilimkurgu ve iyi bir edebiyat yapıtı okumak isteyen herkesin yolu Dune serisinde birleşiyor… İthaki'nin yepyeni "Bilimkurgu Klasikleri" dizisi Dune efsanesiyle başlıyor…

4 Ağustos 2017 Cuma

EDITH WHARTON - keyif evi

İki sene önce yazarın yaz bitince romanını okumuş ve çok sevmiştim, o nedenle keyif evi ile devam etmeye karar verdim ama pek beklediğim gibi çıkmadı... 1905 yılında yazılan bu roman yazarın en bilinen ve sevilen eseri ama benim için yaz bitince'nin yakınından bile geçmiyor...

Gerçek şu ki ana karakter Lily Bart ve 1890'ların New York üst sınıfı sinirimi zıplattı... daha açık ifadeyle kadınların hiçbir işe yaramaz bir şekilde ortalarda dolanıp, zengin koca peşinde koşmaları çok kötüydü... ne yapalım 19. yüzyıl sonunda geçiyor normal deyip geçemiyorum sanki bu günlerde bizde de durum bu yöne doğru ilerliyor ve kadınların iş hayatından çekilmeye çalışılması çok tatsız...

Konumuza dönersek; Lily'nin evlenmek için yaptıklarını, varlıklı üst sınıfın amaçsız, bomboş yaşamlarını, birbirlerinin arkasından çevirdikleri dalavereleri tüm kitap boyunca okuyoruz... Lily'nin hoşlandığı avukat Selden'le olan ilişkisi ara ara ortaya çıkıyor ve Lily bu ortamda ayakta kalmaya çalışıyor...

Yazar kitapta anlattığı bu üst sınıfa mensup o nedenle yazdıkları muhtemelen çok gerçekçi ama toplumun yapısını (bir takım kişileri) anlattığı bölümleri çok uzatmış hep aynı şey anlatılıyor izlenimi veriyor... Lily ve Selden ilişkisi ile her ikisinin birbirleriyle ve kendileriyle ilgili düşünceleri ise yetersiz ve üzerinde yeterince çalışılmamış gibi geldi...

Roman genel olarak iyi, sürükleyici ama ben konuyu da karakterlerini de pek sevemedim... Yine de klasik bir eser deneyebilirsiniz... 

Yazar: Edith Wharton
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 365
Basım Yılı: 2010
Yayınevi: Kırmızı Kedi

1890'larda, New York'un geleneklere ve göreneklere sıkı sıkıya bağlı yüksek tabakasında yer alan olaylar, romanın bahtsız kahramanı, genç ve güzel Lily Bart'ın çevresinde döner. Muhteşem bir baloyla sosyeteye tanıtılan Lily Bart'ın bütün dünyası önce babasının, sonra da annesinin ölümüyle alt üst olur. Halasının yanına sığınan ve dar geliriyle geçinmeye çalışan Lily'nin elinde benzersiz güzelliğinden başka bir şey kalmamıştır. 

Arzuladığı lükse ve toplumsal konuma ancak zengin bir kocayla sahip olacağını bilen Lily yine de bu yönde bir çaba harcamaz, bilakis bu düşünceye isyan eder. Lily sadece çekici değil, çok da zeki bir kadındır; ancak toplumun kendisine biçtiği 'güzel nesne' rolünden sıyrılamaz.


Yakışıklı, zeki ama beş parasız Lawrance Selden'in hayatına girmesiyle Lily ondan başkasını düşünemez olsa da onun ulaşmak istediği idealleri yerine getirmekten çok uzak olduğunu bilir; içinde bulunduğu kesimin zenginlik ve modaya verdiği önem yüzünden konumunu korumak ve iyi bir evlilik yapma fırsatı elde etmek için büyük bir borca giren Lily'nin, yanlış kararları sonucu beklenmedik bir sona doğru sürüklenmesinde çevresinin acımasızlığı ve bencilliğinin büyük payı olacaktır.

23 Temmuz 2017 Pazar

ANNA SEGHERS - TRANSİT

Asıl adı Netty Reiling Radvangi olan Anna Seghers (1900-1983) Almanya Mainz'da doğdu. Tarih, sanat tarihi ve sinoloji öğrenimi gördü. 1928 yılında Komünist Parti'ye üye oldu. Nazilerin 1933'te iktidara gelişiyle birlikte kitapları yasaklanan ve gözaltına alınan Seghers, ülkesini terk etti. Savaştan sonra 1947 yılında Almanya'ya dönerek Doğu Berlin'e yerleşti. İlk önemli eseri, Santa Barbaralı Balıkçıların Ayaklanması (1928) adlı uzun öyküdür. Dünya çapında tanınmasını ise Yedinci Şafak sağladı. Demokratik Almanya Cumhuriyeti Yazarlar Birliği Başkanlığı da yapan Anna Seghers 1947'de Büchner, 1951 ve 1959'da Demokratik Alman Cumhuriyeti Ulusal, 1951 yılında da Stalin Barış ödüllerini kazandı. Özgeçmişini yukarıya alıntıladığım Seghers'den epeydir okumak istiyordum 1942'de yazılan bu romanla nihayet gerçekleştirebildim...

Bu romanı; kitaba sunuş yazısını yazan Heinrich Böll'ün Seghers'in en iyi romanı olduğunu söylemesi ve mültecilik gibi (ne yazık ki) çok güncel bir konuyu işlemesi nedeniyle seçtim... yazar kendi tecrübelerini kurgu bir hikaye çerçevesinde anlatıyor, konu aşağıdaki arka kapak açıklamasında yeteri kadar anlatıldığı için ben ilave bir şey yazmayacağım... neredeyse kitabın tamamı Marsilya'dan ayrılmak ve Amerika kıtasına gitmek isteyen mültecilerin çeşitli ülke konsoloslukları arasında vize almak için mekik dokumaları, gemi bileti ayırtmak için seyahat acentalarına gidip gelmeleri ve cafelerde herkesin başlarına geleni birbirine anlatmasından oluşuyor, tabii ana karakter Seidler'in tüm bu faaliyeti anlamlandırma çabası, ne yapıyoruz, ne istiyoruz sorularına cevap vermeye çalışması romana damgasını vuruyor...

Kitap çok güzel yazılmıştı, çok akıcıydı (tabii ki muhteşem çeviriyi de unutmamak gerek), inanılmaz şekilde okuyucuyu da içerisine dahil ediyordu, sanki onlarla beraber konsolosluklarda dolaşıyor gibi oluyorsunuz ve bir vize talebi reddedildiğinde sanki sizin başınıza gelmiş gibi hissediyorsunuz... bu yön zaman zaman insana bunaltıcı gelebiliyor ama romanı çok sevdim, tarihin tekerrür ettiği şimdiki zamanda kaçırmayın okuyun... 

Yazar: Anna Seghers
Çevirmen: Ahmet Arpad
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Everest


"Nereye gitmeyi ümit edebiliriz? Artık güvenli bir cennet kalmadı, hayata yeniden başlayabileceğimiz veya geçmişteki haksızlıkları silebileceğimiz 'başka kıtalar, hayali kentler' yok. Bu kitabın yeniden keşfi bizler için bir ayılma anı ve aynı zamanda bir ikazdır: Seghers'in vaktiyle dikkat çektiği büyük tehlike bizim artık 'normal' gördüğümüz durumdur."-Peter Conrad-

Kaçış, sürgün ve mültecilik gibi güncelliğini bugün de koruyan sorunları ele alan en önemli modern klasiklerden biri olan Transit, belgesel ile kurmacayı bir araya getiren sarsıcı bir roman. Kitap, Anna Seghers'in kendi deneyimlerine ve kaçış hikâyesine dayanıyor. Yahudi kökenli Seghers, Nazilerin işgali sırasında Fransa'da yaşayan bir komünistti. Aralarında André Breton ve Claude Lévi-Strauss'un da bulunduğu kaçaklarla birlikte Marsilya'dan Meksika'ya ulaşmayı başardı. Bu çarpıcı kaçış öyküsü ve sürgün, Transit gibi etkileyici bir romanın ortaya çıkmasını sağladı.


1937 yılında bir Nazi toplama kampından kaçan Seidler sonunda kendisini Marsilya'da bulur. Burası, Amerika'ya ulaşmak isteyenlerin kaderini belirleyecek, çeşit çeşit dramların yaşandığı, transit vizesi alma çabasında insanlık sınavı verilen son duraktır. Seidler tesadüf eseri Weidel adlı yazarın kimliğine bürünür. Almanların geldiğini öğrenen Weidel bir otel odasında intihar etmiş; adını, yazdıklarını, transit vizesini hatta hayatının yaşamadığı kısmını adeta Seidler'e miras bırakmıştır! Weidel karakterinde, vize alamayacağını anladığında, Pasajlar'ın notlarıyla ağzına kadar dolu bavulunu geride bırakarak Portbou'da intihar eden Walter Benjamin'in gölgesini görmemek olanaksızdır.


"1942 yılında tamamlanan bu roman, bana göre Seghers'in yazdığı en güzel romandır. 1933 sonrası edebiyatımızda bu türden bir kesinlikle ve neredeyse kusursuz biçimde yazılmış pek fazla roman sayabileceğimi sanmıyorum."-Heinrich Böll-
*2016 Talat Sait Halman Çeviri Ödülü

15 Temmuz 2017 Cumartesi

ANNA GAVALDA - bir aradayız hepsi bu

On yıl önce bu kitaptan uyarlanan filmi seyredip çok sevmiştim sonrasında D&R'ın indirimliler standında kitabını görünce hemen aldım ama o günden beri bekliyor, bu yaz kitaplığımı didik didik ettiğim için gözüme çarptı ve buradayız...

Öncelikle film kitaptan bire bir çevrilmiş eksik olan pek bir şey yoktu, sadece film, romana göre daha neşeliydi belki de oyunculardan bana öyle geldi bilmiyorum... romanda hepsi birbirinden nev'i şahsına münhasır karakterlerin yaşadıkları acı olayları daha çok fark ediyorsunuz... Philibert bir entelektüel olmasına karşın, insanlarla konuşmayı beceremeyen, zaman zaman kekeleyen, durmadan özür dileyen, içine kapanık biridir ve soylu babası tarafından sürekli ayıplanmaktadır... Camille eğitimli ve çok yetenekli bir ressamdır ama babasının ölümünü atlatamamış, dengesiz ve ilaç bağımlısı annesi ile ne yapacağını bilemeyen, geceleri bürolarda temizlik işi yapan genç bir kızdır... Franck annesi tarafından istenmemiş, büyükannesi tarafından büyütülmüş, biraz kaba ama iyi yürekli genç bir ahçıdır, haftanın altı günü çalışmakta, izinli olduğu tek günde de büyükannesine bakmaktadır... bu üç kişi tesadüfler sonucu devasa, tarihi bir evde yaşamaya başlarlar ve hikaye devam eder...

Filmden sonra romanı da sevdim, okuyun derim...

Yazar: Anna Gavalda
Çevirmen: Yaşar İlksavaş
Sayfa Sayısı: 479
Basım Yılı: 2008 (3. Baskı) 2006 (1. Baskı)
Yayınevi: Doğan Kitap

Franck genç bir aşçıdır. Büyükannesi tarafından yetiştirilmiştir ve Philibert’le aynı evi paylaşmaktadır. Philibert biraz sakardır, biraz kekemedir ve hatta biraz acayiptir. Çok soylu bir Fransız aileye mensup olmakla birlikte, miras kavgalarına neden olan, Paris’in göbeğinde 400 mm2’lik bir evde oturmakta ve kartpostal satarak yaşamaktadır. Yaşlı Paulette kızıyla dargındır ve yalnızca torunu Franck ile görüşür. Ama, zaman Paulette’in aleyhine geçmektedir. Ve Camille geceleri işyerlerinde temizlik yapar. Çok kötü ve küçük bir atölyede yaşar. Çizim yeteneği ise onu hayata bağlayan en önemli etkendir belki de... "Bir Aradayız, Hepsi Bu", Anna Gavalda’nın sıcacık kaleminden, dört yalnızın kaderlerinin birkaç noktada kesişmesinin öyküsü. Biraz tebessüm, gözpınarlarında biriken birkaç damla yaş ve yalnızlıkların dostluğa dönüştürdüğü yaşama savaşının güçlü, keyifle anlatılmış romanı.

Anna Gavalda: 1970 yılında Boulogne-Billancourt’da doğdu, edebiyat öğrenimi gördü. Halen Fransızca öğretmenliği yapıyor. 1999 yılında yayımlanan "Je voudrais que quelqu’un m’attende quelque part" adlı öykü derlemesiyle büyük başarı kazandı. "Onu Seviyordum" ilk romanıdır.