12 Haziran 2017 Pazartesi

SERDAR AKİNAN - Buzdağı

Serdar Akinan muhalif gazetecilerden, bu okuduğum ikinci kitabı... kapağından da açıkça görüldüğü üzere Fetö darbesinin perde arkasını, buzdağının görünmeyen kısmını anlatıyor... nazilerin savaş sonrasında nasıl ABD için çalıştığını, Ortadoğu coğrafyasında ve soğuk savaş döneminde İslamın nasıl kullanıldığını, ABD'nin (emperyalizmin) kendi çıkarına olayları/insanları/ülkeleri nasıl manipüle ettiğini anlatıyor... değerli bir araştırma bir sürü şey öğreniyorsunuz eğer ilgi alanınıza giriyorsa okuyun derim... 

Yazar: Serdar Akinan
Sayfa Sayısı: 256
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Nazilerden “FETÖ”ye Siyasal İslamcıların Tarihi


Gazeteci-yazar Serdar Akinan, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kartların yeniden karıştırıldığı İslamcı cenahta olan biteni anlamak için yakın tarihe bakıyor.

FETÖ’nün bu topraklarda emperyalistlerle işbirliğine giren ilk milliyetçi-mukaddesatçı yapı olmadığını vurgulayan Akinan, Soğuk Savaş yıllarından itibaren tam bağımsızlık rotasından çıktığımızı ve belli aktörlerin derhal pozisyon almaya başladığına dikkat çekiyor. 


Nazilerin kurduğu Türk-İslam Tugayları’ndan Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne, 12 Eylül sonrası İslami hareketin siciline, petro-dolarlarla kurulan faizsiz bankacılığa, AKP ve FETÖ’nün anti-Kemalist ittifakına değinen Serdar Akinan, tarihsel, ekonomik, sosyolojik, kültürel ve siyasi dinamikleri sorgulayarak günümüze ışık tutuyor. 


“Bu kitabı, sadece AKP’nin değil, Türkiye’de milliyetçi-mukaddesatçı siyaset yapan, Türk ve Müslüman diyebileceğimiz çok ciddi bir kesimin, sermaye, medya ve devlet aygıtındaki paydaşlarıyla nasıl CIA emrinde olduğunu göstermek için yazdım.” 

7 Haziran 2017 Çarşamba

KATE ATKINSON - Geç Kapıdan Körebe!

Yukarıda Haydarpaşa Kitap Günleri'nden aldığım kitapları görüyorsunuz... Kadıköy Belediyesini kutlarım, gittiğim kitap fuarları içerisinde açık ara en iyisiydi... Haydarpaşa Garı zaten muhteşem bir mekan, ortam havadar, temiz, düzenli ve nezihti, keyifle dolaşıp kitap alışverişimizi yaptık, çok beğendim daha nice nice kitap günlerine...

Gelelim ''Geç Kapıdan Körebe''ye; Kate Atkinson son zamanlarda keşfettiğim 1951 doğumlu İngiliz edebiyatı eğitimi almış İngiliz yazar ve bu okuduğum dördüncü kitabı... romanların ikisi polisiye ikisi de ana fikri zaman olan kitaplar... özellikle bu zaman temalı kitaplarına bayılıyorum o kadar güzeller ki...

İngiltere'de ormana yakın küçük bir kasabada, 16 yaşındaki Isobel, kendinden birkaç yaş büyük abisi Charles, babası Gordon, halası Vinny ve üvey annesi Debbie ile yaşamaktadır. Anneleri Eliza, çocuklar 5-6 yaşlarındayken ortadan kaybolmuş (dedikoduya göre sevgilisiyle kaçmış), hemen arkasından da babaları sırra kadem basmış (dedikoduya göre ölmüş), çocuklar babaanneleri ve Vinny'nin eline kalmıştır... 7 yıl sonra Gordon yanında yeni karısı Debbie ile dönünce çocuklar şok olmuş, zaten ortadan kaybolmasını bir türlü kabullenemedikleri ve çok sevdikleri Eliza'yı daha çok düşünür hale gelmişlerdir. Charles bilimkurgu meraklısı olduğu için annesini uzaylılar kaçırdı veya paralel evrenlerin birine gitti sanmakta, Isobel'i de sürekli benzer hikayelerle meşgul etmektedir. Tam bu sırada Isobel kendini hiç bilmediği yerlerde, kasabasının eski zamanlarında bulmaya başlar, çok kısa süren bu anlar gerçek gibi gelse, zamanda bir yırtık keşfettim geçmişe mi gidiyorum diye düşünse de bir yandan da aklımı kaçırıyorum herhalde diye kendi kendine söylenmektedir... roman bugün ve geçmiş olarak bölümler halinde anlatılıyor, olayların hiçbiri göründüğü gibi değil ve sürekli şaşırarak okuyoruz...

Yazar edebiyat eğitimi nedeniyle yine tüm kitabı Shakespeare alıntılarıyla süslemişti, psikolojik derinliği olan bir hikayeydi, aile olma kavramı ve aile içi şiddete değiniyordu, ben çok beğendim size de okuyun derim...

Diğer Kitaplar İçin Bkz:

Yazar: Kate Atkinson
Çevirmen: Tuba Geyikler
Sayfa Sayısı: 328
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: YKY

“Kelime başlangıçtır, sessizlik son. İkisinin arası ise hep öykü.” 
Isobel Fairfax, 1960’lar Britanyası’nın uydu kentlerinden birinde, Lythe’de yaşayan genç bir kız. “Ormanın içinin içindeki” Lythe, öyle sıradan bir yer değil; Kraliçe Elizabeth döneminde feodal bir mülk olarak kurulmuş ve zamanında, William Shakespeare adlı genç bir öğretmeni de barındırmış... Edebiyat meraklısı Isobel ailesinin, komşularının ve köyün garip tarihçesini araştırdıkça kafa karıştıran zaman bükülmelerinin içinde bulur kendini. Gerçeklik durmadan şekil değiştirirken kayıp annesiyle, savaş kahramanı babasıyla ve yakın arkadaşlarıyla ilgili sarsıcı bilgiler de edinecektir. 
Ödüllü yazar Kate Atkinson’ın övgüyle karşılanan romanı Geç Kapıdan Körebe!, düş kırıklıklarına ve ihtimallere dair bir güzelleme, çarpıcı kurgusuyla unutulmayacak bir roman. 
“Romanı bu denli başarılı kılan, okurun, Kate Atkinson’ın ip üstündeki edebi cambazlıklarını illa anlamak zorunda olmayışı. Çünkü asıl önemli olan, son derece canlı biçimde tasvir edilmiş pek çok karakter ve onların başına gelenler.” -New York Times Book Review- 
“Görkemli bir edebiyat gösterisi.”-San Francisco Chronicle-

29 Mayıs 2017 Pazartesi

GONÇALO M. TAVARES - TEKNİK ÇAĞINDA DUA ETMEYİ ÖĞRENMEK


Gonçalo M. Tavares'in dilimize çevrilmiş 4 tane kitabı var ben üçünü okumuş bulunuyorum... bu romana kadar yazarla aramda garip bir ilişki vardı hem pek sevemiyorum (ilk kitap Kudüs'ü sonunda sevmiştim, ikinci kitap Beyefendiler'i ise sevmemiştim) hem de kendimi okumaktan alıkoyamıyorum, yazarda beni çeken bir yan var ama tam olarak saptayamıyorum... bu kitap olayı netleştirmeme yardımcı oldu... 

Önce yayınevinden başlayayım; Kırmızı Kedi önce Krallık dörtlemesinin (1-Bir Adam: Klaus Klump, 2-Joseph Walser'in Makinesi, 3-Kudüs ve 4-Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek) üçüncü kitabı Kudüs'ü yayımladı, sonra bağımsız bir kitap olan Beyefendiler'i bastı, sonra dörtlemenin ilk iki kitabını tek kitap olarak yayımladı, sonrasında da bu dördüncü kitabı çıkardı, üstelik de bu kitapların dörtleme olduğunu hiçbir yerde belirtmedi... ben bu detayları SabitFikir'de Ömer Türkeş'in yazısından öğrendim... gerçi klasik bir seri değil, anafikir bağlamında bir dörtleme bu, Ö. Türkeş'in de dediği gibi''Hikayeleri arasında doğrudan ilişkili olmamakla birlikte bazı karakterler, daha önemlisi işlenen temalar açısından birbirini tamamlar nitelikli dört kitapta şiddete teslim olan, iradesini yitiren, kaderini başkalarına teslim eden toplumlarda bireyin çürümesini anlatıyor Tavares''

Dolayısıyla çok özgün bir stili olan Tavares'in tam olarak anlaşılamamasında yayınevinin bu karmakarışık baskıları da etkili oldu, en azından benim için öyle... bundan sonra ilk iki kitabı okuyacağım ama bir kere de baştan sırasıyla okusam iyi olacak...

Gelelim bu romana; iki dünya savaşının arasında bir zaman, ülke belirtilmiyor, Lenz Buchmann çok başarılı bir cerrahtır, babası asker olup, Lenz ve ağabeyi Albert'i çok katı bir disiplinle yetiştirmiştir... Albert bu baskıyı kaldıramamış, Lenz ise bu eğitimi fazlasıyla özümsemiş ve babasını rol model olarak hayatının baş köşesine yerleştirmiştir... Lenz oldukça acayip bir karakterde ve empatiden yoksun biridir... ve günün birinde bireysel olarak güçlü olmaktansa toplumda söz sahibi biri olmaya karar verir, doktorluğu bırakıp Partiye girer ondan sonra kendi çıkarı için toplumu nasıl manipüle ettiğini görürüz...

Kudüs'ü bitirdiğimde ancak sevmiştim ve bundan sonra 200-300 sayfa daha olsa okuyabilirdim diye yazmıştım, doğru düşünmüşüm onun devamı olan bu kitabı çok severek okudum, bir sürü çarpıcı nokta vardı hepsine işaret koydum, bugün yaşadığımız toplumla bir çok benzerlikler buldum... fakat şunu da belirtmeliyim ki yazar öyle herkese hitap eden kitaplar yazmıyor, romanın duygu/düşüncelere ağırlık verdiği bölümleri zor okunuyordu, yine de ''Portekizli Kafka''yı deneyin derim... 

Yazar: Gonçalo M. Tavares
Çevirmen: İpek Gürsoy Manavbaşı
Sayfa Sayısı: 258
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Saramago’nun övgüyle söz ettiği, Portekiz edebiyatının genç dâhisi Tavares, son romanında kötülük kavramının anatomisini sunuyor. Güç hırsı, sıradan insanın içindeki faşizm, doğa ve insanın ihtirasları arasındaki zıtlık üzerine baş döndürücü bir roman.
Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek - 2010 En İyi Yabancı Kitap Ödülü – Fransa
Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek, Portekiz edebiyatının genç dâhisi Gonçalo M. Tavares’in insan ruhundaki kötülüğü tüm boyutlarıyla ele aldığı romanı. Orta Avrupa’nın iki savaş arasındaki siyasi iklimini çağrıştıran bir ortamda gelişen roman, hastalarına karşı en ufak bir empati göstermeyen ama usta bir cerrah olan Lenz Buchmann’ın öyküsünü anlatıyor. Kendisini daha büyük işlere aday gören Buchmann’ın siyasete atılıp yükselirken gösterdiği faşist tavır, güç ilişkileri, hastalık ve ölüm üzerine kurulu roman, 20. ve 21. yüzyılda, gelişen toplumlarla birlikte insan ilişkilerindeki ve kişiliklerindeki olumsuz değişmelere de şok edici bir ışık tutuyor. 
“Genç Portekizli yazar Gonçalo M. Tavares’in en büyük mahareti, bir yazar olarak, dünyayı parçalarına ayırması ve sonra onu sanki kendi yarattığı bir şeymiş gibi yeniden inşa etmesi.”

19 Mayıs 2017 Cuma

GERALD MESSADIE - Kurtların Yargısı

YILDIZLARIN JEANNE’I II. KİTAP

Bu serinin ilk kitabı Gül ve Zambak'ı ocak ayında okumuş ve çok beğenmiştim dolayısıyla seriye devam ediyorum... ikinci kitap 1460 yılından başlıyor ön planda yine Jeanne'in hayatı yer alırken arkada Kral XI. Louis, onu tahttan indirmeye çalışan Prensler ve Düklerin savaşı, Kilise ve Hükümdarın iktidar mücadelesi, matbaanın icadı ile dengelerin yeniden değişmesi, veba salgını gibi o tarihlerde yaşananlar kurgu hikayenin içine monte edilmiş...

Jeanne'nin hayatı (aşağıda detayı var) ise evlilikleri, çocukları, iş hayatıyla maceradan maceraya ilerliyor... yazar Jeanne'i çok güzel, akıllı ve becerikli olarak kurgulamış ama başlangıçtan geldiği noktaya bakıldığında şansı çok yaver gidiyor, bir miktar abartılı bir kurgu olmuş, buna rağmen Jeanne o kadar çekici ki kapılıp okuyorsunuz... ben 3. kitaptan devam edeceğim size de okuyun derim...

Yazar: Gerald Messadié
Çevirmen: Elif Gökteke
Sayfa Sayısı: 424
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İthaki

Jeanne Parrish'in, İngiliz yağmacıların saldırısı sonrası Normandiya'yı terk etmesinin üzerinden on yıl geçmiştir. 1450 yılının bir sabah vakti Paris'e geldiğinde yoksul bir kızken, zekası ve becerileri sayesinde Beauvois baronesi olmuştur. Ancak zamanın acımasız çarkları dönmektedir. Kocası yanlış doldurulan bir topun infilakı sonucu can verir, Jeanne'i himayesine alan Kral'ın gözdesi Agnès Sorel zehirlenir, yıllar sonra bulduğu öz kardeşi, Kral'a karşı girişilen komploda yer alır, çocuğunun babası şair François Villon bir cinayete karışır. 

Tüm yakınları rüzgâra kapılıp sürüklenmiştir?


Bu arada Jeanne'ın derin bir aşkla bağlı olduğu ilk erkeği ortaya çıkar, acaba talihin döndüğünü mü müjdelemektedir bu adam? Öyle olmadığı kısa sürede anlaşılır. Isaac Stern bir Musevidir ve dedikodular kesilmezse, Jeanne'ın gözden düşmesini Kral bile engelleyemeyecektir. Ama Jeanne mantığı kadar gönlünün de sesini dinler. Aşkını şerefine kurban etmesi söz konusu bile değildir. Isaac ona "Sen benim yıldızımsın" diye seslenir. Artık o yıldızın parlamasının zamanı gelmiştir. Cadılık suçlamasını göğüsleyecek, Sorbonne'un bilginleriyle karşı karşıya gelecek, kaderini sonuna kadar zorlayacaktır. Öz kardeşini kurtların yargısına teslim edecek olsa bile...

14 Mayıs 2017 Pazar

STEFAN ZWEIG - BİR KADININ HAYATINDAN 24 SAAT

Zweig'den son zamanlarda yalnızca biyografi okuyordum öykülerini özlemişim, bu kitap çok iyi geldi... bu uzun öyküde yazar, bir kadının rutin hayatının dışına çıktığı, kimseye anlatamadığı ve unutamadığı bir 24 saatini anlatıyor... öykü aynı zamanda tutku, bağımlılık, toplumsal ahlak ve değer yargılarını konu ediyor... kısa bir kitap olduğu için fazla detaya girmek istemiyorum Zweig tüm açılardan hikayeyi mükemmel anlatıyor, merak içinde takip ediyorsunuz, ben özellikle ahlak konusunu irdelemesini sevdim, hangi toplum ve zaman olursa olsun kadının üzerindeki baskı hiç bitmiyor çünkü... çok güzel bir kitap okuyun mutlaka (ayrıca kitap kapağı müthiş)...

Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 104
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Riviera'da eşi ve iki kızıyla tatil yapan 33 yaşındaki Henriette bir gece ansızın ortadan kaybolur. Kusursuz bir evliliği olduğu sanılan genç kadının, nasıl ve neden ortadan kaybolduğu dedikodu konusu olur. Pansiyonda kalanların hepsi kadını yargılamaya başlar, ancak anlatıcımız onu savununca tartışma alevlenir; masadaki yaşlı ve zarif bir İngiliz hanımefendi de anlatıcıya, gençliğinde başından geçen unutulmaz, inanılmaz bir 24 saatin hikâyesini anlatmakta ısrarcı olur. Bu 24 saat içinde hissettiklerinin bir saniyesi bile aklından çıkmamıştır. Bu kadının yaşadıklarını neden bir yabancıyla paylaştığını Zweig en sonda açıklar. Stefan Zweig, başarılı bir karakter yaratıcısı; diğer yapıtlarında olduğu gibi burada da müthiş bir gözlem gücüyle, kahramanlarının iç dünyalarını okurun gözlerinin önüne seriyor, inandırıyor ve etkiliyor.

4 Mayıs 2017 Perşembe

BETH REVIS - YAPAY DÜŞ

Bu kitabı da indirimliler arasından aldım, hem arka kapak açıklaması ilginç geldi hem de yazarın Evrenin Ötesi Üçlemesinin ilk kitabını okumuş ve beğenmiştim o yüzden iyi çıkabilir diye düşündüm... konu 24. yüzyılda geçen bir distopya gibi başlıyor, arka kapak açıklaması da bunu çağrıştırıyor ama roman aslında bir bilim kurgu... öyle fantastik bir yetenek filan yok, yapay zeka/sayborg/nanorobotik başlıkları altında özetlenebilecek insandan ayırt edilemeyen androidlerin yaratılması ve kullanılmasına ilişkin bir hikayesi var, hatta sonunda Turing testini bile yapıyor...

Kitap akıcı yazılmış, kolay okunuyor, sonu biraz aceleye getirilmiş gibi, Evrenin Ötesi kadar başarılı değil ama ilgi alanınıza giriyorsa eğer büyük beklentiye girmeden denenebilir...

Yazar: Beth Revis
Çevirmen: Belma Demir
Sayfa Sayısı: 480
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Olimpos

Mükemmel bir geçmişe sahip olabilirsiniz, tabii ki bedelini öderseniz.


Gelecekteki Dünya'ya Huzur Hâkimdir.
Ella Shephard, hayatını özel yeteneğini kullanmaya adamıştır: Annesi tarafından geliştirilen bir teknoloji sayesinde insanların rüyalarına ve hatıralarına girip bu sayede başkalarına, mutlu anılarını tekrar yaşamaları için yardım eder.


Ancak, Her Şey Göründüğü Gibi Değildir.

Ella, görülmesi imkânsız şeyler görmeye başlar: Ölmüş babasının hayalini, güvenemeyeceği kişiler hakkında uyarıları… Hükûmet, Ella'yı isyancı bir grubu izlemesi ve yeteneğini kullanarak isyancıların hatıralarını deneyimleyip değiştirmesi için görevlendirir. İsyancıların lideri, Ella'ya eskiden birbirlerine âşık olduklarını söyler. Ancak, Ella bu adamı daha önce hiç görmemiştir. Bu da sadece tek bir anlama gelebilir...


Birileri, Ella'nın Hatıralarını Değiştirmiştir.

Ella'nın yeteneği, yozlaşmış bir hükûmeti devirecek ya da büyümeye başlayan bir isyancı grubu bastıracak düzeydedir. Varlığından haberdar bile olmadığı bir savaşı durdurmaksa sadece onun elindedir. Ancak, biri Ella'nın zihnine girdiyse artık kendi hatıralarına, düşüncelerine ya da hislerine güvenemeyecektir.

Peki, Kime Güvenebilir?

1 Mayıs 2017 Pazartesi

TOM ROBBINS - Parfümün Dansı



1936 doğumlu Tom Robbins sevdiğim nadir A.B.D'li yazarlardandır, beş yıl önce Sirius'tan Gelen Kurbağa kitabını okumuş ve çok sevmiştim, neşeli, hareketli, esprili bir romandı... 1984 yılında yazılan Parfümün Dansı ise ülkemizde yazarın en çok okunan ve sevilen romanı... benim talihsizliğim ise buna referandumdan bir gün önce başlamış olmamdı, geleceğimizin hile hurda ile çöpe atılmasından sonra uzun bir süre hiç okuyamadım sonrasında da birkaç sayfa birkaç sayfa giderek nihayet bitirebildim... aklını 600 yıl önceki ecdadına (yani ortaçağa) takmış bir toplumda, çiçeklenmiş bilinçten bahseden bir romana adapte olmak hakikaten zor oldu... özetle yanlış zamanlama... dolayısıyla ne diyeceğimi pek bilemiyorum roman güzel, çok katmanlı, arada bazı konuları biraz uzatsa da değişik ama ben bir türlü içine giremedim ve net bir şey söyleyemiyorum...

''İp! Şu tanrılarda da amma mizah anlayışı vardı, öyle değil mi? Eğer insanda kendi kaderini kendi eline alacak o demir güç yoksa, o insan kaderini tanrıların eline bırakırsa, o zaman tanrılar zayıflığının cezası olarak böyle alay ederlerdi işte onunla. Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. Budala ve miskin kimselere, merkezi sinir sistemlerini soğan gibi soyup cılızlatan serüvenler sunulurdu. Romantik hülyacılar da kendilerini bir ip atölyesinde bulurlardı. Belki diyeceksiniz ki, onbeş yaşında bir kızın ailesine kafa tutmasını, topluma başkaldırmasını, ağırlıklı kültürel ve dinsel geleneklere isyan etmesini ve pek anlayamadığı bir rüyayı izlemesini beklemek de çok fazla olur. Elbette çok fazla olur. Kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda, düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır. (syf:99)''

Yazar: Tom Robbins
Çevirmen: Belkıs Çorakçı Dişbudak
Sayfa Sayısı: 368
Basım Yılı: 2013 (25. Baskı) 1985 (İlk Basım)
Yayınevi: Ayrıntı

“Oyunculluk uçarılık değil, bilgeliktir” diyerek çılgınlık derecesinde “oyuncul” romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel/tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi.
Batı’dan Doğu’ya, oradan da Yeni Dünya’ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya’da ise sadece “başarı” ve hırs vardır.
Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes’a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır.
Son yılların önemli yazarından bir başyapıt okumak isteyenler için...

14 Nisan 2017 Cuma

KETIL BJORNSTAD - MÜZİK UĞRUNA

Metis Yayınevinin yaklaşık on yıl önce yayımladığı kitapların bir kısmı bu ay ki D&R indirimlerinde yer alıyor, bu kez tanıtacağım roman da onlardan biri ve en güzel yanı da yazarın hem Norveçli hem de ünlü bir konser piyanisti olması... yukarıya yazarın klasik müzik alanındaki eserlerinden birini de ekledim bakabilirsiniz...

Önce yazarın özgeçmişini yazmak istiyorum; Ketil Bjornstad, 1952'de Oslo'da doğdu. Konser piyanisti olarak ilk performansını on altı yaşında Oslo Filarmoni Orkestrası'yla gerçekleştirdi. 1973'ten bu yana otuzun üzerinde albümü yayınlandı, bunlardan beşi solo piyano albümleri, bir kısmı ise caz ve rock müzisyenleriyle yaptığı ortak çalışmalar. (.....) Müzik kariyerinin yanı sıra üretken bir yazar olan Bjørnstad'ın 1972'den bu yana yirminin üzerinde romanı, iki şiir kitabı, bir oyunu ve denemelerinin derlendiği kitapları yayımlanmıştır. Bjørnstad halen Norveç'teki çeşitli gazete ve dergiler için edebiyat ve müzik eleştirileri yazmayı sürdürüyor (kitaptaki tanıtımdan).

Ben hem Norveçli yazarları hem de klasik müziği çok severim bu kitap benim için hazine bulmak gibi oldu... yazar inanılmaz başarılı, müziğin dışında da hikayesi muhteşem, üstüne Deniz Canefe'nin olağanüstü çevirisini de ekleyince fevkalade güzel bir roman olmuş... sadece kitap kapağı hem dikkat çekici hem de biraz itici, bu nedenle son dakika elime almaya karar verdim ama bırakamadım...

Konu; 1968 yılında geçiyor, 16-17 yaşında konser piyanisti olmak isteyen bir grup yetenekli gencin bu uğurda yaşadıkları ile müzik dışındaki yaşamlarını anlatıyor... yazar da tam bu senede piyanist olarak ilk performansını gerçekleştirdiği için müziğe dair anlatılanlar (hissedilenler) muhtemelen çok gerçekçi... ben kitabın ilk kelimesinden son satırına kadar bayıldım... okurken kitapta geçen müziklerin CD'lerini çıkarıp çaldım muhteşemdi...

Sonuç olarak klasik müziği seviyorsanız hiç beklemeyin okuyun, bununla hiç ilginiz yoksa bile çok güzel, zaman zaman hüzünlü bir hikayesi var şiddetle tavsiye ediyorum...

Yazar: Ketil Bjornstad
Çevirmen: Deniz Canefe
Sayfa Sayısı: 368
Basım Yılı: 2006
Yayınevi: Metis

Bir müzisyenin hayatını, onu en iyi şekilde anlatabilecek olan gerçek bir müzisyenin kaleminden okuma şansımız her zaman olmaz.

Avrupa'da çok tanınmış bir piyanist olan Ketil Bjornstad'ın Til Musikken-Müzik Uğruna adlı romanı, böyle bir yapıt. Bjornstad, bir piyanistin camiada ismini duyurma mücadelesini kuşkusuz kendi deneyimleriden de yola çıkarak yazmış. Yazar olayları anlatırken piyano yarışması öncesinde istifra eden yarışmacılar gibi son derece insani ve gerçekçi ayrıntıları ustalıkla kullanıyor. 

Kitabın kahramanı 60'lı yıllarda yaşayan Aksel Vinding. Norveçli bir genç olan Aksel, mutsuz annesi, annesinin gözünde bir kaybeden olan babası ve tuhaf ablasıyla yaşayıp giderken annesi, ailece çıktıkları bir piknikte ırmağa düşüp çağlayana sürüklenerek ölüyor..Bu durum Aksel'in de kendi hayatı üzerine ciddi karar almasına neden oluyor. Annesinden miras aldığı müzik sevgisi, piyanist olma isteğini körükleyince, okulunu bırakıyor..

9 Nisan 2017 Pazar

DAVID WALTON - SÜPERPOZE

Kuantum Mekaniği ile ilgili kitapları çok seviyorum, bu roman da yayımlandığı anda ilgi alanıma girmişti ama kötü çıkabileceğini düşünüp almamıştım... Bu ay D&R'ın indirimliler standında görünce dayanamadım ve buradayız... David Walton, Lockheed Martin firmasında mühendis olarak çalışan A.B.D.'li bir yazarmış, ilk romanıyla Philip K. Dick ödülünü almış, dilimize de ilk Süperpoze romanı çevrilmiş...

Şimdi önce yayınevinden başlayayım; kitabın başında yazarın ve çevirmenin özgeçmişinin verilmemesini vahim bir hata olarak görüyorum... hele yazarın eseri türkçede ilk kez yayımlanıyorsa bu çok daha önemli oluyor, internette kimmiş diye aramaktan hiç hoşlanmıyorum (ki mühendis olması yazdığı konu açısından önemliydi niye aramak zorunda kalayım), çevirmene hiç önem verilmemiş zaten, ismi kitabın künyesinin yer aldığı mikroskobik büyüklükteki harflerle yazılan bölümde yer alıyor sadece (hani olsa da olur olmasa da)... kuantum gibi bir konuda yazılan bir bilim kurgu romanında tüm kitap boyunca yalnızca ÜÇ adet dipnot konulmuş onlar da çok çok gereksiz şeyler (örn: çocuklardan birinin adı Chance yanına yıldız konulup anlamı yazılmış, bunu bilmeyen mi var?) diğer tarafta fizik terimleri, kuramları havada uçuşuyor tek kelime dipnot yok, inanılmazdı... özellikle kitabın başında konuya girerken bu çok gerekli oluyor dönüp dönüp internetten aratmak okumayı zorluyor (ki ben bu konuda çok okumama rağmen bakmak zorunda kaldım) sonrasında konu içinde açıklamalar vardı ama açılış kötüydü... hem okuyucuyu kitaptan soğutabilir hem de hiç dipnot olmaması ben de hafif/sudan bir kitap izlenimi doğuruyor... velhasıl April çok kötü bir not aldı giderek bu yayınevinden soğuyorum...

Roman genel olarak iyi, akıcı yazılmış, kuantum mekaniğiyle harmanlanmış sürükleyici bir hikayesi var, yazarın hayal gücünü sevdim, daha başında Schröndinger'in Kedisi diye başlamamış (sadece son sayfalarda kısaca değinmişti), özetle kurgusu sevdim... sadece olayın polisiye yönüne çok odaklanmış, sonu çok bilindik şekilde bitti, katili hemen buldum dolayısıyla bu kısımlarda yeterli değil, şaşırtıcı bir son bu kitaba daha çok yakışırdı... ayrıca Kuantum Varlıkları (Varcolac şeklinde efsanelerde yer alan iblislerden birinin ismini veriyor) diye çok iyi bir kurgusu var (bilimsel yanına girmiyorum) ama bu Varcolac'ın niye ortaya çıktığı, ne yapmaya çalıştığı öylece ortada kaldı... yazar polisiyedense bu konuya yoğunlaşsa ve kurgusunu o yönde ilerletse çok başarılı bir roman olurmuş, bu haliyle azıcık ilginç bir yanı olan sıradan bir polisiye olarak kalıyor...

Sonuç olarak kuantum konusuna ilgi duyuyorsanız rahatça okuyacağınız, keyifli vakit geçireceğiniz bir roman, deneyebilirsiniz...

Not: Bu roman 21. yüzyılda ama bir miktar daha gelecekte geçiyor (yıl belirtilmemiş), 53. sayfada konuyla alakasız yere ''20'lerde Rus-Türk savaşı yüzünden'' diye başlayan bir cümle var... nedir bu A.B.D'li yazarların bizi savaşa sokma sevdası bir türlü anlamıyorum... giderek bu ülke yazarlarını hiç okumama yönüne doğru ilerliyorum... 

Yazar: David Walton
Çevirmen: Kıvanç Güney
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: April

Mutlu bir aile hayatına, güzel çocuklara sahipsiniz. Geceyarısı kapınıza dayanan eski bir arkadaşınız, size kuantum dünyanın kapılarını araladığından bahsediyor ve sabah ölü bulunuyor.

Öldürüldüğü odada sizin parmak izleriniz, DNA'nız. 
Ayakkabınızda arkadaşınızın kanı.
Tek şüpheli sizsiniz.
Oysa siz, masum olduğunuza eminsiniz.
Emin misiniz?

"Kuantum dünyasına heyecanlı bir yolculuk, müthiş bir kurgu ve son. Walton'ın kaleminde, fizik gerçek hayatla buluşuyor! Daha önce böyle bir kitap okumadınız." -Will Mcintosh, Hugo Ödülü Sahibi-

"Süperpoze bilimkurgu ile gizemin mükemmel bileşimi. Isaac Asimov hayatta olsaydı, böyle bir roman yazardı!" -Mike Resnick, Hugo Ödülü sahibi-

7 Nisan 2017 Cuma

AMIN MAALOUF - Yüzüncü Ad

''Baldassare'nin Yolculuğu''

Amin Maalouf'u çok severim ama bu roman nedensiz yere çok uzun zamandan beri bekliyor... eskileri okuma hedefim nedeniyle sıra geldi nihayet...

Konu; 1666 yılında kıyametin kopacağı (2012 benzeri bir tartışma söz konusu) üzerine şekilleniyor... din adamları, azıcık okumuş yazmış herkes bu konuya kafa yoruyor... Cübeyl kentinde antikacılık ve eski kitap satıcılığı yapan Baldassare, tereddütlü yaklaşsa da ona kitap sormaya gelen birkaç kişinin etkisiyle bu konuyu düşünmeden de yapamıyor... diğer yandan da herkes tılsımlı bir kitaptan bahsediyor, Allah'ın yüzüncü adını içeren ve gerçek olup olmadığı bilinemeyen bir kitap... Baldassare bu kitabın peşinde önce Konstantinopolis'e sonra İzmir, Sakız, Cenova, Amsterdam ve Londra'ya kadar uzanıyor, başlangıçta tüm bu yolculuğu yapmak gibi bir hedefi yok ama sanki kader onu oradan oraya sürüklüyor... bir yandan da kıyamet kopacak mı kopmayacak mı korkusu herkesi sarmış durumda ve kitabın olduğunu düşündüğü her yerde de vahim olaylar önü sıra gidiyor...

Bu kehanet, tılsım vs. konularını bir yana bırakıyorum ama yol hikayesi mükemmeldi, hiç o kadar uzağa gitmek gibi bir niyeti olmayan Baldassare'ın kendini sürekli başka bir yerde bulması ve onca vahim olayla baş etmeye çalışması çok iyiydi... hikayeyi Baldassare'ın yazdığı günlüklerden öğreniyoruz, romanın kitaba ve yazıya önem atfeden bir yönü, akıcı bir anlatımı var, ben sevdim size de öneririm...

Yazar: Amin Maalouf
Çevirmen: Samih Rıfat
Sayfa Sayısı: 412
Basım Yılı: 2011(39. Baskı) 2000 (1. Baskı)
Yayınevi: YKY

Doğu'daki son Cenevizlilerden, antika tüccarı Baldassare Embriaco, 1665 yılı sonlarında, soyunun yüzyıllardır yaşadığı Lübnan'dan yola düşer. Ertesi yıl, İncil'e göre " Canavar Yılı " dır. Ertesi yıl, İncil'e göre düpedüz Mahşer: Kan, ateş, yıkım ve herşeyin sonu!... Zamanın sonu! 

Dünyayı ve Baldassare'yi kurtarabilecek tek şeyse, Yüzüncü Ad'dır. Kimselerin görmediği bir yazma kitap ve bu kitapta açıklandığı söylenen bir ad: Allah'ın, Kuran'da anılan doksan dokuz adının, sıradan ölümlülere bildirilmemiş olan yüzüncüsü... Tanrı'nın gizli ve yüce adı...

28 Mart 2017 Salı

HARUKİ MURAKAMİ - TUHAF KÜTÜPHANE

Doğan Kitap'ın gereksiz yere pahalı bastığı Murakami kitaplarından biri daha... öncesinde Uyku kitabını yorumlamıştım yine aynı cümlelerle... tüm Murakami kitaplarını okuduğum ve sahip olmak istediğim için alıyorum ama bir yandan da kullanılıyormuşum duygusundan kurtulamıyorum... evet çok şık bir tasarım kitaplıkta da güzel duruyor ama amaç okumaksa mantıksız bir durum... eğer becerebilirsem bu tip pahalı baskıları bir daha almayı düşünmüyorum...

Bu kısa öyküde; hayatımızda belirleyici etkisi olan korkularımızı, sevdiklerimizi ve yine yalnızlığı anlatıyor... bir yandan da ürpertici ve kasvetli bir öykü ama illüstrasyonlar güzel... benim gibi tüm külliyatı biriktirme gibi bir kaygınız yoksa tek bir öykü için böyle pahalı bir kitabı almaya gerek yok...


Yazar:  Haruki Murakami  
Çevirmen : Ali Volkan Erdemir
Sayfa Sayısı : 72
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Doğan Kitap
İllüstrasyonlar: Kat Menschik

Haruki Murakami'den büyükler için yazılmış, masal tadında bir öykü...

Bir Osmanlı Vergi Tahsildarının Güncesi adlı kitabı elime aldım, okumaya başladım. Bu, Osmanlıca yazılmış zor bir kitaptı. Ne var ki tuhaf bir şekilde hiç güçlük çekmeden okuyabiliyordum. Kitabın sayfalarını çevirirken, Türk vergi tahsildarı İbn Armut Hasir olmuştum, belimde eğri bir pala, İstanbul'da vergi toplamaya çıkmıştım. Meyve ve tavuk, sigara ve kahve kokuları sokağa ağır ağır akan bir nehir gibi yayılmıştı. Hurma ve mandalina satan seyyar satıcılar yol kenarında yüksek sesle bağrışıyorlardı. 

Yalnız bir çocuk, gizemli bir kız ve Koyun Adam… Acaba korkunç yaşlı adamın onları hapsettiği ürkünç kütüphaneden kaçmayı başarabilecekler mi? Haruki Murakami'den büyükler için yazılmış, masal tadında bir öykü… Neden bunlar benim başıma gelmek zorundaydı ki? Oysa tek yaptığım, kitap ödünç almak için kütüphaneye gelmekti. "O kadar da canını sıkma" dedi Koyun Adam, beni avutmak için."Baksana Koyun Adam" dedim. "Neden o yaşlı adam benim beynimi yemek istiyor ki?" "Bilgiyle dolu beyin çok lezzetli olur çünkü. Yumuşacıktır. Aynı zamanda böyle topak topaktır."

26 Mart 2017 Pazar

MARY DORIA RUSSELL - TANRININ ÇOCUKLARI


1998 yılında yazılan ve dilimize yeni çevrilen bu roman, ocak ayında okuduğum Serçe romanının devam kitabı... ilk kitapta olduğu gibi bunda da bilim kurgu konusuna itirazım devam ediyor ayrıca Rakhat'ta yaşayan iki akıllı tür ve insanların antropolojik ve sosyo-kültürel durumlarını açıklamaya odaklandığı için diğerinden daha ağır işliyor, tanrı ve din konusu bana fenalık geçirtecek kadar fazla (ilk kitapta bundan şüphelenmiştim ama ikinci kitapta beni gafil avladı) ve ilk kitaptaki çeviriyi daha çok sevmiştim... velhasıl klasik bir devam romanı olarak birinci kadar iyi değildi...

Konuya gelirsek Rakhat'ta yaşayan akıllı iki türün her ikisi de kürklü, kuyruklu, çift gözbebekli ama Jan'atalar etobur, ataerkil, şehirli ve yönetime hakim iken Runalar otobur, kadınları ön planda olan, köylü ve yönetilen şeklinde yaşıyorlar... insanlar işin içine karışınca da her şey allak bullak oluyor ve türlerden birinin soyu tükenme noktasına kadar geliyor... sürekli de insanların orada bulunmasında tanrının rolü sorgulanıyor da sorgulanıyor...

İlk kitabı sevdiyseniz bunu okursunuz zaten, hatta tek başına bile okunabilir bir roman, başlangıçta önceki durumlarla ilgili geniş bir özet veriyor... ilk kitaba göre daha uzun zamana okusam ve sıkıldığım yerler olsa da bu romanı da öneririm...

Sadece ikinci kitapta da devam ettirdiği ülkemiz hakkındaki ön yargısından (komplosundan) hiç hoşlanmadım ve her ne kadar yazdıklarını başarılı bulduysam da yazarın üzerine kırmızı bir çarpı çekmiş bulunuyorum... zaten Amerikalı yazarları sevmiyorum Russell'de beni şaşırtmamış oldu...

Yazar: Mary Doria Russell
Çevirmen: Başak Bekişli
Sayfa Sayısı: 548
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Metis

Mary Doria Russell'ın ilgiyle okunan romanı Serçe'den sonra Tanrının Çocukları da Türkçede: Beklenmedik dönemeçlerle dolu incelikli olay örgüsü ve edebi ustalığıyla en az ilki kadar güçlü bir eser.

Roman, Jana'ata ve Runa adlı iki akıllı türün bulunduğu Rakhat gezegenine yapılan ilk seferde yaşanan felaketin ardından, yeni bir sefer için kolların sıvanmasıyla başlıyor. Dünya'da hazırlıklar sürerken, paralel bir anlatımla, Rakhat'ta insanların ister istemez başlattığı değişim rüzgârına da tanık oluyoruz. Zorlu bir yolculuğun ardından Dünyalı ekip hedefe vardığındaysa, iki gezegenin halklarının kaderi bir kez daha kesişiyor. 


Bir bilimkurgu romanı olarak Tanrının Çocukları'nın ayırt edici özelliği antropolojik derinliği: karakterlerin karmaşık iç dünyasını ikna edici bir şekilde resmetmesi; onların zaaflarını, kendi kendini kandırma ve anlam olmayan yerde bile sürekli anlam arama eğilimlerini, hırs ve yanılgılarını, iyi niyetle de olsa başkalarına zarar verme kapasitelerini gözler önüne sermesi. Dahası, yazarın önemli toplumsal meselelere -farklı türlerin/kültürlerin bir arada yaşaması, anlayış ve hoşgörünün kendinden farklı olanı tanımayla başlaması, katı geleneklerin zulmü, değişimin kaçınılmazlığı vb- yaklaşımı da kayda değer. 


Bütün bunlara yaratıcı bir hayal gücü ve kitabın her sayfasında hissedilen ince bir mizah da eklenince, ortaya keyif ve heyecanla okunan doyurucu bir roman çıkıyor. Tüm bilimkurgu hayranlarına ve edebiyatseverlere tavsiye ediyoruz. 

13 Mart 2017 Pazartesi

ANTONIO SKARMETA - GÖKKUŞAĞI GÜNLERİ

CNR kitap fuarında Kırmızı Kedi standındaki görevli ile Gonçalo M. Tavares üzerine sohbet ederken bana bu kitabı önerdi... daha önce ne kitabı ne de yazarı duymuştum ama hem görevlinin açıklaması hem de arka kapağı okuyunca almasam olmazdı ve iyi ki almışım... muhteşem bir roman, muhteşem bir zamanlama...

Kitap 1988 yılında General Pinochet'in yaptığı referandumu anlatıyor ve acı olan şu ki bu kez de bizim başımıza geliyor (üstelik de 2017'de)...

'Hayır'' sesleri geliyor tüm ülkeden, 'Hayır'
'Hayır, hayır.'
Orada duyulan şarkı 'Hayır, hayır.'
Burada duyulan yine 'Hayır, hayır.'
Kadınlar söylüyor: 'Hayır, hayır.'
Ve gençlik 'Hayır, hayır.'
'Hayır' özgürlük demek.
Haydi hep birlikte 'Hayır' için.
Yaşam için: 'Hayır.'
Açlığa, 'Hayır.'
Sürgüne, 'Hayır.'
Şiddete , 'Hayır.'
İntihara, 'Hayır.'
Hepimiz dans edelim: 'Hayır.'
Hayır, hayır. (syf:63)

'Evet' ve 'Hayır' arasındaki sürtüşme uzun süre sürecektir çünkü bu bir ölüm kalım meselesidir. Farklı düşünenlere hayat tanımak ya da onları öldürmek arasındaki fark. Ben yaşananları asla unutmayacağım. (syf: 179)

Fazla detaya girmeyeceğim kitabı mutlaka okuyun. Geleceğimiz ve Çocuklarımız için ''Hayır''

Yazar: Antonio Skármeta
Çevirmen: Pınar Savaş
Sayfa Sayısı: 184
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Şili'de, General Augusto Pinochet dönemi. Bir felsefe öğretmeninin oğlu olan lise öğrencisi Nico, babasının sınıfta ders anlatırken Pinochet'nin dikta rejimince acımasızca tutuklanmasına tanık olur. Nico'nun sevgilisinin babası olan Bettini, aynı zamanda Nico'nun babasının en yakın arkadaşıdır ve rejim tarafından işkence edilip kara listeye alınmış sol görüşlü bir reklamcıdır. Bettini son derece tuhaf bir taleple karşılaşır: İçişleri Bakanı, ülkenin kaderini belirleyecek referandumda ondan "Pinochet'ye Evet" kampanyasını yürütmesini istemektedir. Ama bu tekliften saatler sonra bu kez 16 fraksiyondan oluşan muhalefet cephesi de kendisine "Pinochet'ye Hayır" kampanyasını yürütmesi teklifiyle gelir. Maddi-manevi güç durumda olan Bettini, Pinochet diktasının sunduğu cezbedici ücretle ilkeleri arasındaki bir yol ayrımındadır.

Gökkuşağı Günleri'yle Planeta-Casamérica ödülünü 2011 yılında kazanan, Şili Ulusal Edebiyat Ödülü sahibi ünlü yazar Antonio Skármeta, bir diktatörün demir yumruğu altında inleyen Şili'nin içine düştüğü karanlığı ve bu karanlığın içinde çıkış yolu arayan gençliğin buhranlarını Latin Amerika edebiyatına özgü hayat dolu bir dille anlatıyor.

8 Mart 2017 Çarşamba

FAKİR BAYKURT - Yarım Ekmek

Yine daha önce okumadığım için utandığım bir büyük yazar Fakir Baykurt (1929-1999)... bu roman yaklaşık on yıldır kitaplığımda bekliyor neden bu kadar beklettim bilmiyorum ama zamanlamam kendiliğinden mükemmel oldu çünkü kitap toplumun bugün geldiği noktaya çok uydu...

Konunun detayına fazla girmeyeceğim aşağıda anlatılıyor zaten... tek başına Almanya’da (yazarında 1977’den ölümüne kadar yaşadığı Duisburg’da) 3 çocuğunu büyüten cesur kadın Kezik’in ölmüş kocasının kemiklerini getirmek için atıldığı macera içinde, Ülkemiz ile Almanya’nın bir karşılaştırması yapılıyor, toplumsal farklılıklar irdeleniyor... üstelik 1980 ihtilalinin olduğu zor günlerde geçiyor...

Ben romanı çok beğendim özellikle öztürkçe kullanımı çok hoşuma gitti, herkese öneririm...

Yazar:  Fakir Baykurt
Sayfa Sayısı : 370
Basım Yılı : 2007 (1998 İlk Baskı)
Yayınevi : Literatür

Bu dünyada, evlenip de Kezik Acar kadar mutlu olan kaç kişi vardır acaba? Daha dalında gonca iken, kendine eş seçer onu Demiryolcu Mustafa. Her şeyleriyle birbirinin dengidirler. Öyle iyi anlaşırlar ki, mutluluk eksik olmaz evlerinden. İyilerin iyisi, melek kocasından üç çocuğu olur Kezik'in; mutlulukları daha da perçinlenir. Ama feleğin oyunları çoktur. Bir oyun da Kezik için oynar. Bir kazayla alıverir Mustafa'sını, aşkını, erini, can yoldaşını Kezik'in elinden. Zavallı kadın, daha kaybına yanamadan, çocuklarıyla hayatta kalmanın derdine düşer. Almanya'ya işçi alıyorlardır o yıllarda. Yazdırır ismini çaresiz. Almanya'nın Duisburg şehrinde bir yaşlılar yurdunda bulaşıkçı olarak çalışmaya başlar. Hiç yakınmadan çalışır yıllarca, hatta gözlerini bulaşık sularının pirillerine feda eder. Ama emekleri boşa değildir; üç katlı bir ev alır, üç çocuğunu da gül gibi büyütür. İyiden iyiye yeni yurtlarına yerleşip, çocuklarının hepsi de hayatlarını burada kurunca, anlar Kezik artık köye asla dönemeyeceğini. Bundan böyle, onların vatanı Almanya'dır. Tek sorun, yıllardır hasretinden yanıp durduğu kocasının kabridir; o da Almanya'da olsun ister Kezik. Kafasına koyar bunu. Önce Almanya'da bir Türk gömütlüğünün oluşturulması, sonra da köyde kalan hısım akrabanın gönlünü kırmadan ve onca sınırı hiç sorun çıkmadan geçerek kocasının kemiklerinin getirilmesi gerekmektedir... Ama nasıl?

Fakir Baykurt bu kitabında, Kezik'i ve ailesini eksene yerleştirerek Almanya'daki Türklerin nasıl yaşadıklarını, sorunlarının neler olduğunu anlatıyor, üstelik aşkı, sevgiyi her satırda hissettirerek. Ayrıca, 80 İhtilali'nin Türkiye'de yarattığı çalkantılara, hiç yoktan verilen ölüm cezalarına, o dönemde yaşanan sosyoekonomik sıkıntılara da gerçekçi ve içten bir yaklaşımla değiniyor.