13 Aralık 2017 Çarşamba

PETER ACKROYD - Doktor Dee'nin Evi

Şimdi nereden başlasam, nasıl anlatsam? Bu kitap hiç aklımda yoktu, yeniden açıldığı için sevinçlere gark olduğum YKY Kitabevine (nasıl bir çorak iklimde yaşıyorsak bir kitabevi açıldı diye geldiğimiz duruma bakın!!) gidince orada gördüm ve aldım... yazardan daha önce okumamıştım ama İngiliz yazarları severim, konu ilginç görünüyordu iyi çıkacak diye düşündüm...

Yazar; 16. yüzyılda yaşayan Dr. John Dee (1527-1609; İngiliz matematikçi, astronom, astrolog, okült, seyir, emperyalist, ve yazar. Dee, Kraliçe I. Elizabeth'in danışmanlığı yapmış, hayatını simya, kehanet ve Hermetik felsefeye adamıştır. Dee hayatının son otuz yılını, ruhani varlıklar ile iletişime geçerek, yaratılışın evrensel dili ve kıyamet bilgilerini edinmeye adamıştır. Vikipedi) ve Londra'yı merkeze yerleştiren bir hikaye kurgulamış ve romanın bir kısmı Dr. Dee ile 16. yüzyılda; diğer bölümü ise British Museum'da çalışan, pek fazla arkadaşı olmayan, ebeveynleri ile soğuk bir ilişki sürdüren ve babasının ölümü ile yüklüce bir mirasa ve ondan önemlisi büyük gizemli bir eve sahip olan Matthew Palmer ile yirminci yüzyılda geçiyor...

Kitap bir bölüm Matthew, diğer bölüm Dr. Dee olarak devam ediyor; miras kalan ev oldukça büyük, bir kısmı 16. yüzyılda, bir kısmı ise 18. yüzyılda yapılmış gibi duruyor, çok uzun süredir kimse oturmuyor olsa da çok temiz ve derli toplu görünüyor... Matthew eve girdiğinde sanki etrafta birileri varmış gibi hissediyor, bazı sesler duyuyor ve Matthew'un evin, dolayısıyla kendi hayatının gizemini çözmesini ve diğer tarafta Dr. Dee'nin simya, büyücülük ve meleklerle/ruhlarla ilişki kurma çabasını okuyoruz, hikaye böyle...

Gelelim sadede; ilk 80 sayfada çok sıkıldım ne anlatıyor bu diyerek okumaya çalışıyorum bırakmayışımın tek sebebi sonunda Matthew ne öğrenecek diye merak etmemdi, ayrıca Dr. Dee bölümlerinin tamamı hiç mi hiç ilgimi çekmedi, bir an önce bitse de Matthew'e geçsem diye bekledim sürekli... sonrasında biraz daha iyi oldu veya ben alıştım bilemiyorum sonuna kadar geldim, yazarın en iyi yanı merak unsurunu çok iyi kullanması idi sonunda ne bulacak diye düşünmekten bir hal oldum... kitap ilerledikçe tahmin ediyorsunuz, ki tahminim de sanırım doğru çıktı ama yazarın bu romanla ana fikir olarak ne dediğini anlayamadım... kitapları severim veya sevmem ama anlayamadığım çok nadir olur ve bundan hoşlanmıyorum, dolayısıyla boşa çaba harcadım gibi geldi...

Yayınevine Not: Kitap kapağında yazar ismi yanlış basılmış, sonraki baskılarda düzeltseniz iyi olur... 

Yazar: Peter Ackroyd
Çevirmen: Özcan Kabakçıoğlu
Sayfa Sayısı: 300
Basım Yılı: 2015 (3.Baskı), 2004 (1.Baskı)
Yayınevi: YKY

Londralı Matthew Palmer, babasından miras kalan eski evi araştırırken, evin eski sahibinin 16. yüzyılda yaşamış matematikçi, astrolog, simyacı ve kara büyücü Doktor Dee olduğunu öğrenir. Ama asıl dehşeti, babasının ve kendisinin aslında kim olduklarını öğrendiğinde yaşayacaktır... 

Dickens'dan bu yana hiçbir romancı Londra'yı Peter Ackroyd kadar güçlü anlatamadı. Ackroyd, başrolü yine Londra'ya verdiği Doktor Dee'nin Evi'nde, bu muazzam, soğuk ve gizemli kentin her ayrıntısını yetkinlikle kavrayıp aktarıyor.

7 Aralık 2017 Perşembe

SALMAN RUSHDIE - UTANÇ

Salman Rushdie, eserleri okunmadan kendisine en çok kara çalınan yazar olarak biliniyor... bende Utanç romanına, okuduğum başka bir kitapta (yüksek ihtimal Murakami'lerden birinde) rastlayana kadar hiçbir kitabını okumamıştım... ve yine bir büyük yazar için çok geç kalmış olduğumu görüyorum, hem yazarı hem de bu romanı çok beğendim mükemmeldi...

Roman 1983 yılında yazılmış, bir yandan siyasi, bir yandan da binbir gece masallarına benzer bir hali var... yazarın tarzı oldukça değişik (acaba tüm romanlarında aynı şekilde mi diye merak ettim), masala benzer hikayesini anlatırken araya girip kısa bölümler halinde kendi düşüncelerini (ki burada Pakistan ve siyasi tarihini) okuyucuya aktarıyor ''Gerçek hayat malzemeleri nasıl da zorlayıcı bir hal alabilir! -Mesela (.......) Belucistan'daki soykırımdan; ya da yurtdışında lisansüstü eğitim için verilen burslarda fanatik Cemaat Partisi üyelerinin kayırılmasından; ya da sariyi müstehcen bir giysi ilan etme girişiminden; ya da sırf Zülfikar Ali Bhutto'nun idamını meşrulaştırmak için gerçekleştirilmesi emredilen -yirmi yıldır ilk defa- fazladan idamlardan; ya da antisemitizmden (......); ya da kaçakçılıktan, eroin ihracındaki patlamadan, askeri diktatörlerden, rüşvetçi sivillerden, yolsuzluk yapan memurlardan, satın alınan hakimlerden, yalan haber yaptıklarından emin olunan gazetelerden; (......) Düşünün işim ne zor olurdu! (.....) Ama neyse ki modern bir peri masalı anlatıyorum, yani mesele yok (syf:88-89)'' hatta bazen hikayenin içinde dahi kendi düşüncelerini kısa bir paragraf halinde veriyor, karakterlerini sanki bağımsız gerçek kişilermişcesine eleştiriyor ''Ömer Hayyam Şakil'in bu davranışının nasıl canımı sıktığını tahmin edersiniz. Bir kere daha soruyorum: Bu nasıl kahraman? En son kusmuk kokuları arasında, intikam yemini ederek bilincini kaybederken görüldü; şimdi de Haydar'ın kızı için deli oluyor. Böyle bir karakterin nesini savunacaksın? Tutarlılık çok mu büyük bir talep? Bu sözde kahramanı başımı feci ağrıtmakla itham ediyorum (syf:178)'' yazarın tarzını İngiliz romanın babası Henry Fielding'e benzettim biraz...

Bu kitabı okumak istememim diğer bir sebebi de bir zamanlar bize çok özenen Pakistan'a 34 yıl sonra ne kadar benzediğimizi merak etmemdi: ''İslamcı ''kökten dincilik'' denen şey Pakistan'da halktan kaynaklanmaz. Onlara yukarıdan dayatılır. Otokratik rejimler, iman belagati benimsemeyi faydalı bulur çünkü halk bu dile saygı duyar ve karşı koymaya gönlü razı gelmez. Dinler diktatörlere böyle hizmet eder; onları güçlü sözlerle, halkın itibardan düşmüş, imtiyazını kaybetmiş, alay konusu olmuş halde görmek istemediği sözlerle kuşatarak. Ama gırtlağa-tıkılma saptaması bakidir. Sonunda bıkarsın, imana inancını kaybedersin, iman sıfatıyla olmasa da devletin temeli olma sıfatıyla. Sonra diktatör düşer ve Tanrı'yı da kendisi ile birlikte aşağı çektiği, ulusun her şeyi haklı çıkaran efsanesinin yıkıldığı görülür. (syf:314)'' nasıl tanıdık mı?

Çok uzun oldu ama kadınlarla ilgili son bir paragraf yazıp bitiriyorum, muhteşem bir kitap ve çeviri mutlaka okuyun... ''Umarım, ne kadar baskıcı olursa olsun hiçbir sistemin bütün kadınları ezemiyeceği tartışmasız kabul edilir. Pakistan için kadınlarının erkeklerinden çok daha etkileyici olduğu söylenir hep, bence doğrudur da... Yine de zincirleri kurgudan ibaret değil. Hakikaten var. Gittikçe ağırlaşıyorlar.

Bir şeyi aşağı çekersen onun bağlı olduğu şeyi de çekmiş olursun.

Sonunda hepsi elinde patlar ama. (syf:217)''


Yazar: Salman Rushdie
Çevirmen: Aslı Biçen
Sayfa Sayısı: 356
Basım Yılı: 2013, 2005 (İlk Basım)
Yayınevi: Can

Politik bir roman, Utanç. İktidar çılgınlığına kapılmış politikacılar, olgunlaşmamış gördükleri toplumun vasiliğine kendilerini atayan hırslı, "dini bütün" generaller, tepkisiz kalabalıklar, elbirliğiyle demokrasisi delik deşik edilen bir ülke... Müthiş bir ironi ve derin bir hüzünle anlatıyor Rushdie bu ülkeyi - politik romanların sıklıkla başvurduğu basmakalıp çözümlere rağbet etmeyen, zengin karakterlerle dolu bir alegori yaratarak başarıyor bunu.

Biri Ziya-ül Hak'a, ikisi baba kız Bhutto'lara "hem benzeyen hem de benzemeyen" karakterlerin önemli roller üstlendiği bu olağanüstü roman, yine "benzeyen ama tam da Pakistan denemeyecek" bir ülkenin tarihini, utanç duygusunun prizmasından anlatmaya girişiyor. Ayıbı, rezaleti, skandalları da içeren bir anlam zenginliği taşıyan bu "utanç", özellikle iki karakterde somutlanıyor: Utanmazlığın kişileşmiş hali Ömer Hayyam Şakil ile öteki insanların hissetmedikleri bütün utancı ruhunda yaşayan karısı Safiye Zeynep...

30 Kasım 2017 Perşembe

SERAY ŞAHİNER - KUL

Seray Şahiner'den yaklaşık on yıl önce Gelin Başı'nı okumuş ve çok sevmiştim ama yazar daha çok öykü yazdığı için bir başka kitabını okumaya da yeltenmemiştim... bu kitabı görünce -roman olarak da etiketlemişler- bir bakayım dedim... gerçi roman konusuna pek katılamadım uzun öykü daha doğru olur, ayrıca belli sayfa sayısına ulaşsın diye bazı konular gereksiz uzatılmış (Yasin suresinin türkçe tercümesi gibi)... fakat türü ne olursa olsun kitabı çok sevdim, yazarın esprili bir dili var, günümüzün popüler konuları: diyet, sağlıklı beslenme, moda, mutluluk sırları gibi konulara ince ince giydiriyor çok beğendim...

Apartmanların merdivenlerini silen Mercan, uzun yıllardır çocuk özlemi içindedir, ipsiz sapsız kocası da kendisini terk edince yalnız başına kalır ve ne yapacağını bilemez... kocası dönsün, çocuk sahibi olsun diye İstanbul'daki birçok cami, kilise, cemevi, yatır vs. gezmediği yer, adamadığı adak kalmaz...

Sadece Mercan, Kirpinin Zarafeti romanındaki kapıcı kadın gibi bizim ülkemiz için biraz sıra dışıydı (sabah kahve içerek güne başlıyor akşam kahve içerek günü sonlandırıyor, birahanede kendine bira ısmarlıyor gibi) olmaz değil ama bana çok mantıklı gelmedi... yine de  kitabı beğendim herkese öneririm...

Yazar: Seray Şahiner
Sayfa Sayısı: 152
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Can

Seray Şahiner’in yeni romanı Kul, sayfalardan çıkacakmışçasına canlı bir karakterle tanıştırıyor bizi… Bu karakterle birlikte İstanbul’u bir umut haritası eşliğinde yeniden keşfediyoruz. Arnavut kaldırımlardan havalanıp cemevlerine, camilere, kiliselere varan; dilek ağaçlarına bağlanmış çaputlarla rüzgâra salınmış umutlar… İnsan eliyle kurulmuş çelişkilerin ancak Tanrı eliyle değişebileceğine inananlar, dayanacak kimsesi olmayınca ayakta duramayanlar, dünyaya gölgesinden başka kök salamayanlar, ölülerden başka can yoldaşı bulamayanlar konuşuyor Kul’da. Görülmeden yaşayan bir insanın gördüklerinden bir yaşam kurma özlemi…

26 Kasım 2017 Pazar

IRIS MURDOCH - Rüya Sakinleri

Iris Murdoch (1919-1999) İrlandalı yazar ve filozof, dilimize çevrilmiş çok sayıda eseri var ve ben de epeydir okumak istiyordum... okuma zevkimizin benzeştiğini düşündüğüm blogger arkadaşım Eren O.'nun blogunda Murdoch'un bu kitapta dahil bir çok eserinin tanıtımını görünce okumaya karar verdim... internette arattığınızda da herkesin çok sevdiği bir yazar olarak gözüküyor... ve maalesef ben buraya dahil olamadım, nedenini pek çıkaramasam da romanı sevemedim bir türlü...

Yazar, aynı zamanda filozof da olduğu için roman boyunca felsefi çıkarsamalar yapıyor, zaten tüm eserlerinde ana konu karmaşık aşk ilişkileri ve din imiş... bu roman bağlamında din konusunda söylediklerine bir diyeceğim yok ama aşk ilişkileri bana çok komik geldi, felsefi olarak incelenecek diye kurguyu bu kadar zorlamak gerekiyor mu bilemiyorum...

Aşağıya eklediğim arka kapak açıklaması çok ayrıntılı ayrıca bir şey yazmayacağım, rahat okunuyor, ben sevemediğim için olması gerekenden biraz daha uzun süreye okusam da akıcılığı iyi... sonuçta değerli bir yazar, deneyip kendiniz karar verin derim... 

Yazar: Iris Murdoch
Çevirmen: Handan Akdemir
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2013 (2. Baskı) 1999 (1. baskı)
Yayınevi: Ayrıntı

Irish Murdoch yine felsefeci yazar kimliğiyle çıkıyor karşımıza. Romanda ele aldığı aşk, rastlantı, gerçeklik gibi temel konular kimi zaman kurmacanın dokusu içinde erimiş olarak, kimi zaman da üstünde yüzen bir çiçek demeti gibi yoğun bir halde sunuluyor. 

Ölüm döşeğindeki ihtiyar Bruno büyük bir kaygıyla geçmişini ve bugününü düşünürken hayatı yeniden yorumlama noktasına gelir. Sürekli gerçekliği sorgular. Yaşamış olduğu pek çok şeyin bir rüya olduğunu, aslında hayata hiç dokunmamış olduğunu keşfeder. Her şey bir rüyadır ve herkes bir başkasının rüyasında var olmaktadır. Bruno düşüncelerini geliştirirken çevresindeki insanlar da kurlaşmadan aşka kadar çeşitli ilişkiler içine girerler. Bazen beklenmedik biçimde bir uçtan bir uca savrulup yer değiştirirler. 


Yazar, benmerkezci yapıları yüzünden ötekini "ıskalayan" ve bunun için de sık sık yanılan; sözde aşkı ararken başkalarını nesne olarak gören karakterler aracılığıyla insanın iç ve dış dünyasındaki bocalamalarına ve buradaki bir ahlak anlayışı eksikliğine dikkat çekiyor. Sözgelimi bir aşk ilişkisinde insanın işleyebileceği en büyük suçun belki de karşısındakinin daha fazla sevmesine izin vermesi olabileceği söylenirken tartışmaya açılan yarı örtülü soru-cevaplar da var: Yürümeyen ilişkilerdeki sorun "doğru kişi" sorunu mudur, yoksa "tekeşlilik" sorunu mu? İnsanların anlayışlarına göre kılıktan kılığa giren bir tanrı hangi durumlarda yararlı olabilir? Aşk amaç mıdır, yoksa?.. Roman yer yer sinematografik atmosferlerle, yer yer de felsefi diyaloglarla örülmüş. Bazen bir dramın ya da gülmecenin, bazen de bir fikrin peşinden sürükleniyoruz. Her iki durumda da sürükleyici ve canlı bir roman. 

19 Kasım 2017 Pazar

MARC ELSBERG - ZERO

Marc Elsberg; 1967 Viyana doğumlu, endüstri tasarımı bölümünden mezun, önceleri reklamcılık sektöründe çalışan, 2000 yılından itibaren edebiyat dünyasında eserler veren bir yazar... ben daha önce ''Kesinti'' adlı romanını okumuş ve çok beğenmiştim, gerçekçi ve açıklayıcıydı... dolayısıyla ZERO'yu da görünce hemen okumak istedim, ilk sebep yazarı sevmemdi ikinci sebep ise konunun dijital dünyada geçmesiydi... ben bu romandaki ZERO gibi sosyal medyanın, mahremiyeti ihlal ve insanları manipüle ettiğini düşünenlerdenim ''Arama motorlarının her zaman sonuçları manipüle ettikleri iddia edildi'' diye açıkladı Chadler ''Hatta Google, Avrupa Birliği tarafınca, milyar değerinde ceza ödeme tehdidiyle karşı karşıya. Ama asıl soru, manipülasyonun nereden başladığı''(syf:176)

Kitapta anlatılanlar bizim bildiklerimizin bir ileri versiyonu gibi ama yazar romanın başında bunların hepsinin uygulamaya konulduğunu söylüyor, yaygınlaşması an meselesi sadece... ''Veri toplama ve gelişmiş bilgisayar programları sayesinde şirketler yıllardır, gelecekteki davranış biçimlerimizi gittikçe daha büyük bir kesinlikle öngörebiliyorlar. Bu sayede bizlere uygun tekliflerde bulunabiliyor veya bu tekliflerden tamamen kaçınabiliyorlar.''(syf:9) dolayısıyla kontrol ediliyor, yönlendiriliyor ve denetleniyoruz, üstelik dozu giderek artırılıyor... Elsberg, kurgu bir hikaye çerçevesinde bu konuyu açıklayıcı bir biçimde anlatıyor... kitabı beğendim, sadece bu konuya dikkat çekmesi açısından bile okunmalı...

Marc Elsberg romanlarının tek dezavantajı, teknik ayrıntılara çok fazla yer vermesi, bu ilgi alanınıza göre sizi sıkma potansiyeline sahip... ilk okuduğum Kesinti'de hoşuma giden bu yön, bu kitapta zaman zaman sıkılmama sebep oldu, dolayısıyla soluk soluğa giden bir kurgusu yok... sanal dünyanın hayatın her alanına girdiği dikkate alındığında, bu romanı mutlaka okuyun derim...

Not: Bugün (20.11.2017) ODATV'de bir makale yayımlandı. Romanda da tam bu durumlar anlatılıyor bakınız


Yazar: Marc Elsberg
Çevirmen: Ebru Akyürek
Sayfa Sayısı: 432
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Pegasus

Ne yaptığını biliyorlar. Her anını kaydediyorlar...

Öldürülen bir çocuk,
İşin peşini bırakmayan bir gazeteci,
Rayından çıkan sosyal medya.

Ürkütücü öyküsüyle günümüz internet teknolojisini sorgulatan sıra dışı bir gerilim romanı... 

Amerikan Başkanı’nın evine yolladığı insansız hava araçlarından elde ettiği görüntüleri internette canlı olarak paylaşan Zero adlı aktivist grup bir anda dünyanın en çok konuşulan ismi haline gelir. İstedikleri şey, insanlara gözetlendiklerini fark ettirmek ve dikkatleri Freemee adlı bir internet platformuna çekmektir. 
İnternette yayınlanan çeşitli verileri toplayıp bunları analiz eden Freemee, bu verileri kullanarak insanlara daha iyi bir gelecek, daha iyi iş fırsatları, hatta daha iyi bir aşk hayatı sunmayı vadetmektedir. 
Bu platformu kullanan bir gencin ölümü ise Cynthia Bonsant adlı gazeteciyi Freemee’nin işleyişini sorgulamaya itecektir. Ama sosyal platformlar, internet alışveriş kanalları, güvenlik kameraları ve internete bağlı aletlerin dünya çapındaki çeşitli istihbarat kuruluşlarının emrinde olduğu günümüzde gerçeklere giden yol zorlu ve tehlikeli olacaktır.

“Elsberg, hiç hız kesmeyen gerilim romanı ZERO’da veri toplama teknolojisinin müdahaleye ne kadar açık olduğunu gözler önüne seriyor.” Bild der Wissenschaft 
“İnsanı zaman zaman sanal dünyadan tamamen kopmak istemeye itecek bir roman.”  Les Échos 
 “Marc Elsberg çılgın bir hikâyeye imza atmış. Aklınızı başınızdan alacak!” Gala 
“Bir an bile elinizden bırakamayacağınız bir roman.” Literaturmarkt.info 
“Google ve ‘unutulma hakkı’ ile ilgili güncel tartışmalardan ilham alan bir kâbus ya da Elsberg’in tabiriyle günümüz gerçekleri…” Focus 
“Marc Elsberg, veri toplumunun insanların özel yaşamlarına nasıl sızmış olduğunu gözler önüne seriyor.” Inforadio 
“Marc Elsberg bu romanıyla günümüzün en endişe veren konularından birini dile getiriyor.” Handelsblatt

14 Kasım 2017 Salı

MİHAİL BULGAKOV - GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI

Bu kitabı aldıktan kısa süre sonra bir dizisi olduğunu ve benim bir bölümünü izleyip hiç sevmediğimi (Harry Potter'i de canlandıran oyuncu bu dizide hiç olmamıştı) fark ettim... hal böyle olunca kitap öylece kaldı okumaya da hiç niyetim yoktu... bu sefer yeni aldığım kitapları yerleştirirken gördüm ve acaba nasıldır ki diye düşünüp bir kaç sayfa okuyayım bari dedim... VEEE nasıl güzel bir kitapmış anlatamam, bayıldım bayıldım... üstelik birbirini takip eden 9 öyküden oluşuyor, elimden bırakamadan okudum iki gece de bitti...

Mihail Bulgakov'da bir hekim ve bu kitap, muhtemelen kendi anılarından yola çıkarak yazdığı öykülerin (1925-1927 yılları arasında çeşitli dergilerde tefrika edilmiş) bir araya getirilmiş halinden oluşuyor... tıp fakültesini dereceyle bitirmiş bir doktorun ücra bir yerdeki hastahaneye atanıp, tüm tecrübesizliğiyle her türlü hastalık, cerrahi operasyonlar ve doğum gibi akla gelebilecek vak'a ile uğraşmasını anlatıyor... ben çok sevdim size de şiddetle öneririm... 

Not: Çeviri de çok iyiydi onu da yazmadan geçemeyeceğim...

Yazar: Mihail Bulgakov
Çevirmen: Tuğba Bolat
Sayfa Sayısı: 157
Basım Yılı: 2016 (3. Baskı)
Yayınevi: T. İş Bankası

Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir. Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov'un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.


Mihail Afanasyeviç Bulgakov (1891-1940): Mizah yeteneği ve keskin yergileriyle tanınan Sovyet yazar Kiev’de dünyaya geldi. Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1915’te mezun oldu. İç savaş sırasında bir grup Beyaz Ordu subayının başından geçenleri anlatan ve 1925’te tefrika olarak yayımlanan Beyaz Muhafız adlı romanı, resmi çevrelerden büyük tepki gördü. Bulgakov bu romanını Turbin Günleri adıyla oyunlaştırdı. 1926’da sahnelenen oyun çok geçmeden yasaklandı. 1925’te ayrıca yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanlıklar adlı yapıtıyla, Köpek Kalbi adlı yergiyi yayımladı. Sovyet yaşam tarzına yönelik sert eleştirilerin yetkililerin kabul edemeyeceği bir noktaya varmasıyla, 1930’a doğru yapıtlarının yayımlanması fiilen yasaklandı. Ölümüne dek edebiyat çevrelerince dışlanmasına karşın, başyapıt niteliğinde ürünler verdi. Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını acımasızca yeren Bir Ölünün Notları: Teatral Bir Roman (1969) ile Gogol tarzı bir fantezi olan Usta ile Margarita (1968-69) bu başyapıtlar arasındadır. Bulgakov’un yapıtları SSCB’de ancak 1962’den sonra yayımlanabilmiştir. 
 

11 Kasım 2017 Cumartesi

MİNE G. KIRIKKANAT - PARİS

Bu kitap M. Kırıkkanat'ın çeşitli tarihlerde yazdığı kırkbeş makaleden oluşuyor, ben hatırat olarak etiketledim, kitabın üzerinde yolculuklar/izlenimler yazıyor ama bu yazılar, kültür-sanat, siyasi, gezi, anı şeklinde de sınıflandırılabilir... Paris'in şehir olarak anlatımının yanısıra, yazarlar, şairler, film yıldızları, politikacılar gibi tarihe iz bırakmış bir çok kişiden bahsediyor, sık sık İstanbul ile karşılaştırma yapıyor ve keyifle sizi peşiden sürüklüyor...

Mine Kırıkkanat'ın muhteşem anlatımıyla çok sevdiğim bir kitap oldu, size de hararetle öneririm...

Yazar: Mine G. Kırıkkanat
Sayfa Sayısı: 180
Basım Yılı: 2017 (3. Baskı)
Yayınevi: Kırmızı Kedi

“Büyük kentler insan gibidir. Mangal gibi yürek ister onları sevmek için. İğrençlik ve güzellikleri, cücelik ve yücelikleriyle kucaklamak gerekir. Sabahları Paris’te uyanmak heyecan vericidir. Gözünüzün kucaklamaya yetmediği koca kent, dev bir dizelin muhteşem temposuyla homurdanmaktadır. Gece düşen nabız, sabah beşe doğru güçlenir. Yattığınız yerde kıpırtısız, gözlerinizi sıkı sıkı yumup dışarıda olan biteni dinlersiniz: Binlerce metrosu, treni, arabası, otobüsü ve “Seine” üzerinde hizmete giren hızlı nehir otobüsleriyle, kentin kan dolaşımı çoktan başlamıştır.”

Mine G. Kırıkkanat dünyanın en romantik kentini, Paris’i anlatıyor. Kafelerinden kiliselerine, tarihinden siyasi geçmişine, şehre dair ne varsa paylaşıyor. Yaşadıklarını ve gördüklerini keyifli bir dille, Paris’in havasını taşıyan kalemiyle kağıda döküyor.

9 Kasım 2017 Perşembe

NERMİN YILDIRIM - DOKUNMADAN


Yukarıda Tüyap Kitap fuarından aldığım kitapları görüyorsunuz, diğerlerinde de aklım kaldı ama ancak bu kadarını taşıyabildim:))

Gelelim Dokunmadan'a; Nermin Yıldırım'ı seviyorum (bu okuduğum 3. kitabı) ama bu roman için ne söyleyeceğimi pek bilemiyorum... İlk 100 sayfa iyiydi (hatta beşik kertmesi muhabbeti mükemmeldi), nasıl ki hikaye Memleketimin Hallerine evrildi, bütün ilgimi kaybettim... akıcı bir kitaptı o yüzden sonuna kadar okumak zor olmadı ama keşke yazar sadece Adalet'in hikayesini anlatsaydı, ülkede yaşananları konu edeceğim diye şehirden şehire dolaştırıp romanı gereksiz uzatmasaydı sevebilirdim... maalesef bu da bana uymayan kitaplar arasına girdi...

Yazar: Nermin Yıldırım
Sayfa Sayısı: 320
Basım Yılı: 2017 (6. Baskı)
Yayınevi: Hep Kitap

Adalet, yirmi dokuz yaşında genç bir kadın. Hayata ve insanlara dokunmadan, ne mutlu ne mutsuz, öylesine yaşayıp gitmektedir. Ta ki doktoru, ölümcül bir hastalığa yakalandığını söyleyene dek... Hastalığı için kendini suçlayan Adalet, hayatını didik didik ederek, ilk günahını, masumiyetini kaybettiği ilk gerçek suçunu bulmaya çabalar. Bu uğurda çıktığı yolda kendiyle de, içinde yaşadığı ülkeyle de yeniden tanışacaktır. Dokunmadan, kahramanın hayatı sorguladığı, değişimi yaşadığı ve belki de aşka rastladığı sürükleyici bir yolculuğa davet ediyor okuru.

5 Kasım 2017 Pazar

NATSUKI IKEZAWA - Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız

Yine bir Japon yazarla devam ediyorum daha önceden tanımadığım ama ülkesinin önde gelen yazarlarındanmış, özgeçmişi şöyle; (Gerçek adı Natsuki Fukunaga) 1945’te Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido Adası’nda dünyaya geldi. Babası ünlü romancı, şair, çevirmen, Fransız edebiyatı araştırmacısı Takehiko Fukunaga; annesi ise şair Akiko Harajō’dur. Anne ve babasının boşanmalarından sonra, annesiyle 1950’de Tokyo’ya yerleşti. Çocuk yaşta bu “göç”le başlayan “göçmen” yaşam tarzı Yunanistan, Fransa, Okinawa Adası gibi farklı yerlerdeki ikametleri ve dünyanın çeşitli yerlerine seyahatleriyle sürdü; yazarın hiçbir zaman yerleşik, sabit bir hayatı olmadı.
Natsuki 1968’de üniversitedeki fizik eğitimini yarıda bırakarak çevirmenliğe yöneldi. Kurt Vonnegut, Jack Kerouac, Gerald Durrell, Richard Brautigan, James Herriot, John Updike, Antoine de Saint-Exupéry ve E. M. Forster gibi yazarların birçok eserini Japoncaya çevirdi. Çeviriyle başladığı yazı hayatını öykü ve roman yazarlığıyla kaynaştırarak sürdürdü. İlk öykü kitabı olan (Durgun Hayatlar, 1987) kimlik meselesini işledi. Güney Pasifik Denizi’ndeki küçük bir ada ülkesinde, II. Dünya Savaşı’nda ölen silah arkadaşlarını anmaya gelen Japonları taşıyan otobüsün kayıplara karışmasıyla, ülkenin Cumhurbaşkanı Matías Guili’nin başına gelenleri anlatan (Matías Guili’nin Düşüşü, 1993) adlı romanı postkolonyal, büyülü gerçekçi roman türünün Japonya’daki başarılı bir örneği.
Eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Portekizce gibi birçok dile çevrilen Natsuki günümüz Japon edebiyatının en revaçta, en çok ödül alan ve de en aykırı yazarlarından biridir.

Bu romanı, kitap fuarlarından birinde ismi ve arka kapak yazısı ilgimi çektiği için almıştım... Japon yazarları seviyorum ilk kez okuduğum Ikezawa'dan da çok memnun kaldım... konu, Kaoru (kızkardeş) ve Tetsurö (ağabey) ağzından dönüşümlü olarak anlatılıyor ama Kaoru'nun bölümleri 1. tekil şahısla yazılmış, Tetsurö'nun bölümleri ise 2. tekil şahısla... ve ben pek rastlanmayan bu 2. tekil şahısla yazma durumunu çok sevdim... aynı şekilde ağabeyini hapisten kurtarmak için Bali adasına giden Kaoru daha çok o ülkeyi ve ağabeyinin davasını/mahkeme sürecini anlatıyor, Tetsurö ise çocukluğundan başlayarak tüm hayatını, eroin bağımlılığını, yaşadığı yerleri, resim sanatını, bütün iç hesaplaşmaları, ülkelerin ve insanların bakış açılarını anlatıyor... arada Tanrı(lar)dan, ülkelerin tarihlerinden, savaşlardan da bahsediliyor...

Arka kapak açıklamasını okuduğumda daha ağır bir kitap beklemiştim, Japon yazarların üslubu zaten değişik oluyor o yüzden zor okunacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı... Ikezawa, okuduğum diğer Japon yazarların aksine başı sonu belli, kolay anlaşılır bir tarzda yazmıştı, çok akıcıydı ve süper bir hızla okunuyordu... iç hesaplaşma bölümleri Doğu/Batı karşılaştırmaları, tarihi kısımlar hikaye içine iyi yerleştirilmişti yorulmadan sıkılmadan okuyorsunuz...

Uyuşturucu bağımlılığının ne menem bir şey olduğu çok detaylı anlatılıyordu (ki ben bu konudan rahatsız olurum) ve çok başarılıydı, özellikle bu durum için okunsun isterim... aşağıdaki arka kapak açıklamasında bahsedilen Dostoyevski, Camus benzetmelerini ben pek göremesem de romanı çok sevdim elimden bırakamadan okudum size de öneririm...

Yazar: Natsuki Ikezawa
Çevirmen: Devrim Çetin Güven
Sayfa Sayısı: 400
Basım Yılı: 2017
Yayınevi: Ayrıntı

Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız, 1980'lerin başında, Paris'te çevirmen ve koordinatör olarak çalışan Kaoru adlı genç kızın, Endonezya'daki Bali Adası'nda, uydurma suçlamalarla uyuşturucu kaçakçılığından tutuklanan ve idamla yargılanan ressam ağabeyi Tetsuro'yu kurtarma çabalarını anlatır. Roman, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza (1866), Franz Kafka'nın Dava (1925) ve Albert Camus'nün Yabancı (1942) eserlerinde olduğu gibi içsel ve dışsal mahkemelerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir kurguya dayanır. Tetsuro'nun yargılandığı mahkeme sürecine koşut olarak ilerleyen diğer iki "içsel mahkeme"de Tetsuro ve Kaoru kendi geçmişleri, sanat anlayışları ve dünya görüşleriyle keskin bir hesaplaşmaya girişirler.

Birçok Batı dilini bilen, ağabeyinin aksine "Üçüncü Dünya"yı sevmeyen, ne var ki, özellikle mesleğinden ötürü, Filistin gibi dünya siyasetinin odağındaki "Doğu" ülkelerine sık sık gitmek zorunda kalan Kaoru "Batıcı" bir karakter olarak karşımıza çıkar. Diğer yandan, Batı ülkelerini sevmeyen, her yılın altı ayını resim yapmak için gittiği, çoğu eski Japon sömürgesi Güneydoğu Asya ülkelerinde geçiren Tetsuro ise "Şarkiyatçı" bir karakterdir. İkezawa bu iki anlatıcının içsel ve birbirleriyle olan diyalogları aracılığıyla "emperyal siyaset", "medeniyet", "modernite" ve "ulusal kimlik" gibi kategorileri sorgular.

Gerek yaşam tarzı gerekse eserleriyle son yılların en özgün ve üretken yazarlarından olan İkezawa Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız'da felsefi dinamizmle sürükleyiciliği başarıyla kaynaştırmakta. Yazar her karaktere kendi mizaçlarına özgü "ses"ler atfederek metne zenginlik ve derinlik katıyor. Bu "ses"ler aracılığıyla Doğu'yla Batı'nın bakış açılarındaki farklılıkları, uyuşmazlıkları, çatışmaları ve örtüşmeleri fevkalade kozmopolit bir atmosfer içinde betimliyor. İkezawa'nın romanı okurunu 21. yüzyıl Japon edebiyatının cazibelerini deneyimlemeye çağırıyor...

30 Ekim 2017 Pazartesi

HARUKİ MURAKAMİ - KADINSIZ ERKEKLER

Bu ayı iki kitapla tamamlayacağımı düşünmüştüm ama eski ve sevgili dostum Murakami'nin ne kadar muhteşem olduğunu unutmuşum... Kadınsız Erkekler kitabını çıkar çıkmaz almış, öykü olduğu için de bir türlü elim gitmemişti... açıkçası sevmeyeceğimi, keyifle okuyamayacağımı düşünüyordum... ne büyük bir yanılgı!! bayıldım resmen... eski romanlarının tadını aldım, elimden bırakamadan okudum, en sevdiklerimden biri oldu...

Ayrıca bana sanki roman okuyormuşum gibi de geldi, kitapta yedi öykü var ama hepsi aynı tema ile yazılmış, bütünlüklü bir yapısı vardı veya ben öyle hissettim, ara vermeden merakla peşi sıra okudum... 

Yalnız, pek sosyal olmayan ama hisleri güçlü erkekler, aldatan kadınlar, kadınları çözmeye/anlamlandırmaya çalışan erkekler şeklinde bir döngüsü olan öykülerdi, sanki yazar bir serzenişte bulunuyor gibi geldi, özellikle Kino öyküsünü çok sevdim, Aşık Samsa çok sevimliydi (Kafka'ya hoş bir selam olmuş) velhasıl kitabı çok beğendim, herkese hararetle öneririm... 

Yazar: Haruki Murakami
Çevirmen: Ali Volkan Erdemir
Sayfa Sayısı: 224
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Doğan Kitap

“Bir kadını yitirmek, tüm kadınları yitirmek demek…”
Doğan Kitap tarafından 2016 yılında yayımlanan Haruki Murakami’nin Kadınsız Erkekler adlı eseri, özlem, ihanet, ölüm, terk ediliş, vaz geçiş nedeniyle yalnız kalan birkaç erkeğin öyküsünün anlatıldığı bir hikaye derlemesidir.

“Bir gün sen de kadınsız erkeklerden olacaksın. O gün en ufak bir uyarı, küçücük bir ipucu vermeden; önsezi olarak hissettirmeden ya da içine doğmadan; kapını çalmadan, hiç beklemediğin bir anda seni bulacak. Bir köşeyi döndüğünde, aslında çoktan oraya varmış olduğunu anlayacaksın. Geriye dönmek mümkün olmayacak. O köşeyi bir kez dönünce, orası artık senin için mümkün olan tek dünya olacak. O dünyada sen kadınsız erkeklerden biri olarak anılacaksın. Hep bu soğuk çoğul eki ile... "  
Haruki Murakami – Kadınsız Erkekler adlı eserinden bir alıntı.

26 Ekim 2017 Perşembe

ROY JACOBSEN - Harika Çocuk

Bu ekim ayında okuma performansım çok kötü, sadece iki kitap okuyabildim (aslında üç, bir tane de buraya yazmaya gerek görmediğim sudan bir kitap okudum), önce uzunca bir seyahat, sonrasında Vadideki Zambak'ı okumaya çalışma (Balzac'la frekansım pek tutmuyor ama sonunda başaracağım), sıkı takipçisi olduğum ve okuma zamanımla çakışan Snooker (bilardonun bir türü) turnuvasını izlemeye dalmam derken, Jacobsen imdadıma yetişti ve en azından iki kitaba ulaşabildim...

Norveçli yazar Roy Jacobsen'den geçen sene Görülmeyenler romanını okumuş ve çok sevmiştim, bu nedenle yazarın dilimize çevrilmiş ikinci kitabı ile devam etmeye karar verdim... Harika Çocuk 1960'lı yılların başında geçiyor 9 yaşındaki Finn'in büyüme hikayesi anlatılıyor, ülkesi Norveç'in sosyo-ekonomik durumuyla birlikte... Finn'in anne ve babası boşanmış, sonrasında babası bir iş kazasında ölmüş, anne bir ayakkabı mağazasında çalışıyor, oldukça yoksullar, sosyal konut şeklinde yapılmış bir sitede oturuyorlar, Finn çok zeki bir çocuk, ülkenin o tarihlerdeki ekonomik durumu da çok iyi değil (Norveç'i o şekilde hiç hayal edemedim o ayrı) velhasıl anne oğul kendi yağları ile kavrulmaya çalışıyorlar... hikaye Finn'in ağzından anlatılıyor, annesi ile ilgili bir tedirginliği var, anne de değişik bir kadın, ruh durumu dalgalanıyor, Finn büyümenin getirdiği durumlara adapte olmaya çalışırken biraz daha para kazanmak için evlerinin bir odasına kiracı alıyorlar, bir sendikacı (Kristian) o da ilginç bir adam... tam bu sırada babasının ikinci evliliğinden olan kardeşi 6 yaşındaki Linda kendi annesi uyuşturucu bağımlısı olduğu ve bakamadığı için bunların yaşamına katılıyor... Finn'in annesi Linda'yı çok benimsiyor ve severek bakıyor ama Linda'da bir tuhaflık var, önce aptal yaftası vuruluyor, sonrasında disleksi olduğu düşünülüyor ama tam da anlaşılamıyor... Linda ile ilgili bu problemlerle en çok Finn ilgileniyor, kardeşinin aptal olduğu kabullenmek istemiyor ve bu şekilde hikaye devam ediyor...

Aile ilişkileri çok yoğun ve travmatik ama yazar her şeyi çok örtülü anlatmıştı çözmek için kendinizin çabalaması gerek, buna rağmen çok sürükleyiciydi merakla okudum... sonuçta Görülmeyenler'i daha çok sevdiysem de bunu da beğendim ve tavsiye ederim...

Yazar: Roy Jacobsen
Çevirmen: Deniz Canefe
Sayfa Sayısı: 248
Basım Yılı: 2013
Yayınevi: YKY

Mutfak masasında oturmuş kızartmanın soğuyan yağlarını kemiriyoruz, bütün dişlerimiz gıcırdıyor. Ardından kâğıt oyunları oynuyoruz; Linda kazanması için hiçbir şey yapmamıza gerek kalmadan kazanıyor. Masanın karşısında oturan annemle bakışıyoruz ve karar veriyoruz -diye hissediyorum- yaşam şimdi başlıyor işte! Bütün kış ve ilkbahar boyunca da böyle devam edecek. Aman tahtaya vuralım. Sonra yaz, sonbahar ve altmışlı yılların geri kalanı boyunca. Erkeklerin oğlan çocuklarına, ev kadınlarının genç kızlara dönüştüğü o korkunç on yıl. Saçma sapan bir ev yenilemeyle, parasızlıkla ve özellikle de karanlık bir Kasım günü küçük açık mavi bavulunda atom bombası taşıyan çaresizlik, Grorud otobüsünden inip yaşamımızı altüst ettiğinde başlamıştı.

Norveç'in yaşayan en önemli yazarlarından Roy Jacobsen'den bir "büyüme" ve "değişim" hikâyesi... Arka planında Norveç'in 1960'larda yaşadığı sosyo-ekonomik dönüşümün yer aldığı Harika Çocuk'un merkezinde dokuz yaşındaki Finn ve annesi var. Annesi ile babası boşanmış, babasını hiç görmemiş olan Finn'in hayatı, evlerinin bir odasını kiralayan gizemli yabancı Kristian ve beklenmedik bir şekilde aralarına katılan üvey kardeşi Linda'nın etkisiyle değişir: Ne de olsa bu bir "Yuri Gagarin yılıdır" ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

12 Ekim 2017 Perşembe

JAMES JOYCE - Aforizmalar

Gözünü Kapat ve Gör

''İşin içine o kadar çok gizem ve bulmaca kattım ki ne demek istediğimi tartışıp duran profesörleri yüzyıllarca meşgul edecek. Ve bu, bir kişinin ölümsüzlüğünü garanti altına almasının yegane yoludur.''

''Bir boğanın boynuzlarını, bir atın topuklarını ve bir İngiliz'in gülümseyişini hafife almayın.''

''Çok az okudum; anladığımsa bunun daha da azıydı.''

''Hayat kötü bir kitabı okuyamayacak kadar kısadır.''

''Ülkeyi değiştirmek olanaksız. Gel konuyu değiştirelim.''

Yazar: James Joyce
Çevirmen: Nil Sakman-Fuat Sevimay
Sayfa Sayısı: 73
Basım Yılı: 2014
Yayınevi: Zeplin

Joyce'un Finnegans Wake de dahil tüm eserlerinden özenle derlenmiş olan Gözünü Kapat ve Gör, sizleri bambaşka bir James Joyce ile tanıştırırken, büyük yazarın daha iyi anlaşılmasında da önemli bir kılavuz olacaktır.


"Bırakın ülkem benim için ölsün."

"Öğrenmek isteyen kişi alçakgönüllü olmalı. Ama yaşam muhteşem bir öğretmendir."

"Bir hayalden uyanmak en az doğmak kadar acı verir."

"Ölüleri gömün. Diyelim ki Robinson Crusoe gerçekti. Bu durumda Cuma onu gömdü. Bakacak olursan her Cuma bir perşembeyi gömer."

"Yaşayıp güldüler, sevip göçtüler."

27 Eylül 2017 Çarşamba

JULI ZEH - KARTALLAR VE MELEKLER

Juli Zeh 1974'te Bonn'da doğdu, Passau ve Leipzig'de hukuk eğitimini sürdürürken bir yandan da Leipzig'deki Alman Dili ve Edebiyatı Enstitüsü'nde öğrenim gördü. Ayrıca Avrupa Hakları ve İnsan Hakları konularında eğitim aldı, bir süre New York, Krakow, Zagreb ve Saraybosna'da bulundu. İlk romanı Kartallar ve Melekler pek çok dile çevrildi. Zeh, aralarında Humboldt Üniversitesi Deneme Ödülü (1999), Caroline-Schlegel Deneme Ödülü (2000), Alman En İyi İlk Kitap Ödülü (2002), Ernst-Toller Ödülü (2003) ve Per-Olov-Enquist Ödülü'nün (2005) de bulunduğu çeşitli ödüller kazanmıştır. Yukarıda özgeçmişini gördüğünüz Juli Zeh'den epeydir okumak istiyordum ama bir türlü hangi romanını okuyacağıma karar veremedim (dilimize çevrilmiş beş adet kitabı var) ve uzadı gitti... baktım olmuyor ilk kitaptan başlamaya karar verdim, arka kapak açıklaması da çok fazla şey vadediyordu iyi olacağını düşündüm...

Okuduktan sonraki durum ise şu: yazar konusunda yanılmamışım hakikaten kayda değer, başka bir romanını daha okuyacağım... bu kitap hakkında ise biraz kararsız kaldım, arka kapak açıklaması iddialı olmuş, insanda çok fazla beklenti oluşturuyor... Balkanlar ve soykırım konusuna şöyle bir değinilip bırakılıyor... daha çok uyuşturucu ticareti ve bu faaliyetin korunup kollanması hikaye edilmiş ama tüm bu konular çok muğlak anlatılıyor bir çerçeveye oturtmak size kalıyor... karakterler psikolojik yönden haddinden fazla sorunlu (neredeyse herkes uyuşturucu bağımlısı), kim neyi niye yapıyor diye düşünmekten bir hal oluyorsunuz... romanın sonu bu ağır psikolojik konuya göre çok hafif kalmıştı yani bu mudur? diye kalakaldım...

Diğer yandan romanı elimden bırakamadan okudum, hele ilk yüz sayfa çok iyiydi... sonrasında konuyu biraz dağıttı, ağırlaştırdı ama sonuna kadar merakla okudum... özetle ilginç bir romandı tek söyleyebileceğim bu...

Yazar: Juli Zeh
Çevirmen: İris Kantemir
Sayfa Sayısı: 336
Basım Yılı: 2005
Yayınevi: Metis

Jessie, telefonda Max ile konuşurken kendisini vurup ölmüştür. Bunalıma girip evine kapanan Max bir radyo programına telefonla katılıp sorunlarından söz eder. Programın sunucusu olan genç ve güzel Clara günün birinde Max'ın kapısını çalar. Ondan sonra her adımda insanı şaşırtan, Max'ın "şimdi"ye tutunma çabası içinde geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu müthiş bir hikâye başlar. Ama bu romanda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Balkanlar'daki iç savaştan, Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine ve uyuşturucu ticaretine dek uzanan korkunç bir ilişkiler ağının yarattığı muammanın içine davet ediyoruz sizi.
"Avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? Sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular."
Juli Zeh'nin ilk romanı Kartallar ve Melekler, insanı yalnızca düşünmeye zorlamakla kalmayıp içine işleyen, öfke dolu bir yapıt. En küçük ayrıntısında bile bir pırıltı gizli. İdeolojilerin çökmesinden sonraki dönemde karşıt dünyaları, okuyucuyu dehşete düşürerek gözler önüne seriyor. Trajik kahramanları Max ve Jessie’nin sıradışı ve umutsuz aşkının anlatıldığı romanın arka planında Balkanlardaki dram, hukukun aczi, soykırım, uluslararası çıkar ilişkileri ve şebekeler sorgulanıyor.
Tüm olayları anlatmada kullanılan akıcı ve güncel dil, romanın kahramanlarının duyarlılığını ve güven yoksunluğunu da ortaya seriyor. Romanı okurken şimdiki zamanda sunulmuş bir anlatıyı dinler gibi oluyorsunuz.

20 Eylül 2017 Çarşamba

GERALD MESSADIE - Amerika Çiçeği


YILDIZLARIN JEANNE’I III. KİTAP

Bu kitapla Yıldızların Jeanne'ı serisini bitirmiş bulunuyorum... yazar bu seride 1450-1520 tarihleri arasında başta Fransa olmak üzere Avrupa tarihini, kraliyet ve dini unsurları, Jeanne'nin hikayesinin içerisinde kurgulayarak anlatıyor... bu yıllarda yaşanılan savaşlar ve çekişmelerin yanı sıra matbaanın keşfi, Amerika Kıtasının bulunuşu gibi tarihin dönüm noktalarına da yer veriyor...

Jeanne'ı neredeyse her türlü işin altından kalkabilen biri olarak kurgulamış, gerektiğinde (ailesine bir tehdit geldiğinde) şiddete başvurabilen bir kadın (yazar bunun dönemin gereği olduğunu söylüyor) ama ben bu karakteri sevdim... Jeanne'ın yaşamının abartılı kurgulandığı görülüyor ama hem tüm hikayeyi hem de tarihin içerisine monte edilmesini başarılı buldum...

Bu son kitapta; o dönemde çokça başvurulan astroloji ile ruhlar, hayvanlarla konuşan kişiler gibi bazı mistik unsurlarda vardı... bu konular benim ilgi alanıma girmiyor ama romanın içine iyi yerleştirilmişti... sonuç olarak ben bu seriyi çok sevdim size de öneririm...

Diğer Kitaplar için bkz.

Yazar: Gerald Messadié
Çevirmen: Hakan Tansel
Sayfa Sayısı: 422
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İthaki

Bir zamanların küçük köylü kızı Jeanne artık zengin ve 
olgun bir kadındır. Yaşadığı olağanüstü dönemin 
üstesinden gelebilecek kadar akıllı ve yeteneklidir. Bu 
dönemde modern zamanları etkileyecek üç önemli olay 
yaşanır: Kapitalizmin doğuşu, matbaanın bulunuşu ve 
Amerika''nın keşfi. Jeanne her üçünün içinde de yerini 
alır. Şair François Villon''dan olan oğluyla birlikte bir 
endüstri ve ticaret imparatorluğunu yönetmeye başlar. 
Matbaa, bankalar, tekstil gibi pek çok alanda "Estoille 
klanı" öne çıkar. Atlantik Okyanusu''nu geçen ilk 
kadınlardan biri olur.
Jeanne''ın yaşamı şiddet yüklü, şan şeref dolu pek çok 
olayla doludur. Tanıdığı erkeklerin içinde ruhunu ve 
yüreğini ısıtan tek bir kişi vardır; yirmi yaşını bile 
doldurmamış olan, özel müneccimlik yeteneklerinin 
herkesten farklı kıldığı Franz-Eckart. Ormanda annesinin 
karşısına bir geyik çıkmış ve delikanlı bu olaydan dokuz 
ay sonra doğmuştur; söylenti böyledir ama işin aslını 
bir kişi bilir, o da Jeanne''dır. 

XV. yüzyılın sonunda bir çok gerçek henüz ortaya 
çıkmamıştır. Bir gün Colomb adlı bir denizci batıda, 
Hindistan''a ulaşan bir yol bulmayı tasarlar. Fransa 
kralı bu tür tartışmalarla ilgilenmemektedir, oysa 
Jeanne ve ailesi tam tersine bilinen dünyanın 
sınırlarını genişleten yeni keşifleri bir fırsat olarak 
değerlendirmektedir. Tüm bunları sadece bir müneccim 
önceden görür. Ona göre zaman bir yanılsamadan başka bir 
şey değildir. Yitirdiklerimiz aslında yok olmazlar. Aşk 
ise aşktan daha fazla bir şeydir.