28 Mart 2017 Salı

HARUKİ MURAKAMİ - TUHAF KÜTÜPHANE

Doğan Kitap'ın gereksiz yere pahalı bastığı Murakami kitaplarından biri daha... öncesinde Uyku kitabını yorumlamıştım yine aynı cümlelerle... tüm Murakami kitaplarını okuduğum ve sahip olmak istediğim için alıyorum ama bir yandan da kullanılıyormuşum duygusundan kurtulamıyorum... evet çok şık bir tasarım kitaplıkta da güzel duruyor ama amaç okumaksa mantıksız bir durum... eğer becerebilirsem bu tip pahalı baskıları bir daha almayı düşünmüyorum...

Bu kısa öyküde; hayatımızda belirleyici etkisi olan korkularımızı, sevdiklerimizi ve yine yalnızlığı anlatıyor... bir yandan da ürpertici ve kasvetli bir öykü ama illüstrasyonlar güzel... benim gibi tüm külliyatı biriktirme gibi bir kaygınız yoksa tek bir öykü için böyle pahalı bir kitabı almaya gerek yok...


Yazar:  Haruki Murakami  
Çevirmen : Ali Volkan Erdemir
Sayfa Sayısı : 72
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Doğan Kitap
İllüstrasyonlar: Kat Menschik

Haruki Murakami'den büyükler için yazılmış, masal tadında bir öykü...

Bir Osmanlı Vergi Tahsildarının Güncesi adlı kitabı elime aldım, okumaya başladım. Bu, Osmanlıca yazılmış zor bir kitaptı. Ne var ki tuhaf bir şekilde hiç güçlük çekmeden okuyabiliyordum. Kitabın sayfalarını çevirirken, Türk vergi tahsildarı İbn Armut Hasir olmuştum, belimde eğri bir pala, İstanbul'da vergi toplamaya çıkmıştım. Meyve ve tavuk, sigara ve kahve kokuları sokağa ağır ağır akan bir nehir gibi yayılmıştı. Hurma ve mandalina satan seyyar satıcılar yol kenarında yüksek sesle bağrışıyorlardı. 

Yalnız bir çocuk, gizemli bir kız ve Koyun Adam… Acaba korkunç yaşlı adamın onları hapsettiği ürkünç kütüphaneden kaçmayı başarabilecekler mi? Haruki Murakami'den büyükler için yazılmış, masal tadında bir öykü… Neden bunlar benim başıma gelmek zorundaydı ki? Oysa tek yaptığım, kitap ödünç almak için kütüphaneye gelmekti. "O kadar da canını sıkma" dedi Koyun Adam, beni avutmak için."Baksana Koyun Adam" dedim. "Neden o yaşlı adam benim beynimi yemek istiyor ki?" "Bilgiyle dolu beyin çok lezzetli olur çünkü. Yumuşacıktır. Aynı zamanda böyle topak topaktır."

26 Mart 2017 Pazar

MARY DORIA RUSSELL - TANRININ ÇOCUKLARI


1998 yılında yazılan ve dilimize yeni çevrilen bu roman, ocak ayında okuduğum Serçe romanının devam kitabı... ilk kitapta olduğu gibi bunda da bilim kurgu konusuna itirazım devam ediyor ayrıca Rakhat'ta yaşayan iki akıllı tür ve insanların antropolojik ve sosyo-kültürel durumlarını açıklamaya odaklandığı için diğerinden daha ağır işliyor, tanrı ve din konusu bana fenalık geçirtecek kadar fazla (ilk kitapta bundan şüphelenmiştim ama ikinci kitapta beni gafil avladı) ve ilk kitaptaki çeviriyi daha çok sevmiştim... velhasıl klasik bir devam romanı olarak birinci kadar iyi değildi...

Konuya gelirsek Rakhat'ta yaşayan akıllı iki türün her ikisi de kürklü, kuyruklu, çift gözbebekli ama Jan'atalar etobur, ataerkil, şehirli ve yönetime hakim iken Runalar otobur, kadınları ön planda olan, köylü ve yönetilen şeklinde yaşıyorlar... insanlar işin içine karışınca da her şey allak bullak oluyor ve türlerden birinin soyu tükenme noktasına kadar geliyor... sürekli de insanların orada bulunmasında tanrının rolü sorgulanıyor da sorgulanıyor...

İlk kitabı sevdiyseniz bunu okursunuz zaten, hatta tek başına bile okunabilir bir roman, başlangıçta önceki durumlarla ilgili geniş bir özet veriyor... ilk kitaba göre daha uzun zamana okusam ve sıkıldığım yerler olsa da bu romanı da öneririm...

Sadece ikinci kitapta da devam ettirdiği ülkemiz hakkındaki ön yargısından (komplosundan) hiç hoşlanmadım ve her ne kadar yazdıklarını başarılı bulduysam da yazarın üzerine kırmızı bir çarpı çekmiş bulunuyorum... zaten Amerikalı yazarları sevmiyorum Russell'de beni şaşırtmamış oldu...

Yazar: Mary Doria Russell
Çevirmen: Başak Bekişli
Sayfa Sayısı: 548
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Metis

Mary Doria Russell'ın ilgiyle okunan romanı Serçe'den sonra Tanrının Çocukları da Türkçede: Beklenmedik dönemeçlerle dolu incelikli olay örgüsü ve edebi ustalığıyla en az ilki kadar güçlü bir eser.

Roman, Jana'ata ve Runa adlı iki akıllı türün bulunduğu Rakhat gezegenine yapılan ilk seferde yaşanan felaketin ardından, yeni bir sefer için kolların sıvanmasıyla başlıyor. Dünya'da hazırlıklar sürerken, paralel bir anlatımla, Rakhat'ta insanların ister istemez başlattığı değişim rüzgârına da tanık oluyoruz. Zorlu bir yolculuğun ardından Dünyalı ekip hedefe vardığındaysa, iki gezegenin halklarının kaderi bir kez daha kesişiyor. 


Bir bilimkurgu romanı olarak Tanrının Çocukları'nın ayırt edici özelliği antropolojik derinliği: karakterlerin karmaşık iç dünyasını ikna edici bir şekilde resmetmesi; onların zaaflarını, kendi kendini kandırma ve anlam olmayan yerde bile sürekli anlam arama eğilimlerini, hırs ve yanılgılarını, iyi niyetle de olsa başkalarına zarar verme kapasitelerini gözler önüne sermesi. Dahası, yazarın önemli toplumsal meselelere -farklı türlerin/kültürlerin bir arada yaşaması, anlayış ve hoşgörünün kendinden farklı olanı tanımayla başlaması, katı geleneklerin zulmü, değişimin kaçınılmazlığı vb- yaklaşımı da kayda değer. 


Bütün bunlara yaratıcı bir hayal gücü ve kitabın her sayfasında hissedilen ince bir mizah da eklenince, ortaya keyif ve heyecanla okunan doyurucu bir roman çıkıyor. Tüm bilimkurgu hayranlarına ve edebiyatseverlere tavsiye ediyoruz. 

13 Mart 2017 Pazartesi

ANTONIO SKARMETA - GÖKKUŞAĞI GÜNLERİ

CNR kitap fuarında Kırmızı Kedi standındaki görevli ile Gonçalo M. Tavares üzerine sohbet ederken bana bu kitabı önerdi... daha önce ne kitabı ne de yazarı duymuştum ama hem görevlinin açıklaması hem de arka kapağı okuyunca almasam olmazdı ve iyi ki almışım... muhteşem bir roman, muhteşem bir zamanlama...

Kitap 1988 yılında General Pinochet'in yaptığı referandumu anlatıyor ve acı olan şu ki bu kez de bizim başımıza geliyor (üstelik de 2017'de)...

'Hayır'' sesleri geliyor tüm ülkeden, 'Hayır'
'Hayır, hayır.'
Orada duyulan şarkı 'Hayır, hayır.'
Burada duyulan yine 'Hayır, hayır.'
Kadınlar söylüyor: 'Hayır, hayır.'
Ve gençlik 'Hayır, hayır.'
'Hayır' özgürlük demek.
Haydi hep birlikte 'Hayır' için.
Yaşam için: 'Hayır.'
Açlığa, 'Hayır.'
Sürgüne, 'Hayır.'
Şiddete , 'Hayır.'
İntihara, 'Hayır.'
Hepimiz dans edelim: 'Hayır.'
Hayır, hayır. (syf:63)

'Evet' ve 'Hayır' arasındaki sürtüşme uzun süre sürecektir çünkü bu bir ölüm kalım meselesidir. Farklı düşünenlere hayat tanımak ya da onları öldürmek arasındaki fark. Ben yaşananları asla unutmayacağım. (syf: 179)

Fazla detaya girmeyeceğim kitabı mutlaka okuyun. Geleceğimiz ve Çocuklarımız için ''Hayır''

Yazar: Antonio Skármeta
Çevirmen: Pınar Savaş
Sayfa Sayısı: 184
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Şili'de, General Augusto Pinochet dönemi. Bir felsefe öğretmeninin oğlu olan lise öğrencisi Nico, babasının sınıfta ders anlatırken Pinochet'nin dikta rejimince acımasızca tutuklanmasına tanık olur. Nico'nun sevgilisinin babası olan Bettini, aynı zamanda Nico'nun babasının en yakın arkadaşıdır ve rejim tarafından işkence edilip kara listeye alınmış sol görüşlü bir reklamcıdır. Bettini son derece tuhaf bir taleple karşılaşır: İçişleri Bakanı, ülkenin kaderini belirleyecek referandumda ondan "Pinochet'ye Evet" kampanyasını yürütmesini istemektedir. Ama bu tekliften saatler sonra bu kez 16 fraksiyondan oluşan muhalefet cephesi de kendisine "Pinochet'ye Hayır" kampanyasını yürütmesi teklifiyle gelir. Maddi-manevi güç durumda olan Bettini, Pinochet diktasının sunduğu cezbedici ücretle ilkeleri arasındaki bir yol ayrımındadır.

Gökkuşağı Günleri'yle Planeta-Casamérica ödülünü 2011 yılında kazanan, Şili Ulusal Edebiyat Ödülü sahibi ünlü yazar Antonio Skármeta, bir diktatörün demir yumruğu altında inleyen Şili'nin içine düştüğü karanlığı ve bu karanlığın içinde çıkış yolu arayan gençliğin buhranlarını Latin Amerika edebiyatına özgü hayat dolu bir dille anlatıyor.

8 Mart 2017 Çarşamba

FAKİR BAYKURT - Yarım Ekmek

Yine daha önce okumadığım için utandığım bir büyük yazar Fakir Baykurt (1929-1999)... bu roman yaklaşık on yıldır kitaplığımda bekliyor neden bu kadar beklettim bilmiyorum ama zamanlamam kendiliğinden mükemmel oldu çünkü kitap toplumun bugün geldiği noktaya çok uydu...

Konunun detayına fazla girmeyeceğim aşağıda anlatılıyor zaten... tek başına Almanya’da (yazarında 1977’den ölümüne kadar yaşadığı Duisburg’da) 3 çocuğunu büyüten cesur kadın Kezik’in ölmüş kocasının kemiklerini getirmek için atıldığı macera içinde, Ülkemiz ile Almanya’nın bir karşılaştırması yapılıyor, toplumsal farklılıklar irdeleniyor... üstelik 1980 ihtilalinin olduğu zor günlerde geçiyor...

Ben romanı çok beğendim özellikle öztürkçe kullanımı çok hoşuma gitti, herkese öneririm...

Yazar:  Fakir Baykurt
Sayfa Sayısı : 370
Basım Yılı : 2007 (1998 İlk Baskı)
Yayınevi : Literatür

Bu dünyada, evlenip de Kezik Acar kadar mutlu olan kaç kişi vardır acaba? Daha dalında gonca iken, kendine eş seçer onu Demiryolcu Mustafa. Her şeyleriyle birbirinin dengidirler. Öyle iyi anlaşırlar ki, mutluluk eksik olmaz evlerinden. İyilerin iyisi, melek kocasından üç çocuğu olur Kezik'in; mutlulukları daha da perçinlenir. Ama feleğin oyunları çoktur. Bir oyun da Kezik için oynar. Bir kazayla alıverir Mustafa'sını, aşkını, erini, can yoldaşını Kezik'in elinden. Zavallı kadın, daha kaybına yanamadan, çocuklarıyla hayatta kalmanın derdine düşer. Almanya'ya işçi alıyorlardır o yıllarda. Yazdırır ismini çaresiz. Almanya'nın Duisburg şehrinde bir yaşlılar yurdunda bulaşıkçı olarak çalışmaya başlar. Hiç yakınmadan çalışır yıllarca, hatta gözlerini bulaşık sularının pirillerine feda eder. Ama emekleri boşa değildir; üç katlı bir ev alır, üç çocuğunu da gül gibi büyütür. İyiden iyiye yeni yurtlarına yerleşip, çocuklarının hepsi de hayatlarını burada kurunca, anlar Kezik artık köye asla dönemeyeceğini. Bundan böyle, onların vatanı Almanya'dır. Tek sorun, yıllardır hasretinden yanıp durduğu kocasının kabridir; o da Almanya'da olsun ister Kezik. Kafasına koyar bunu. Önce Almanya'da bir Türk gömütlüğünün oluşturulması, sonra da köyde kalan hısım akrabanın gönlünü kırmadan ve onca sınırı hiç sorun çıkmadan geçerek kocasının kemiklerinin getirilmesi gerekmektedir... Ama nasıl?

Fakir Baykurt bu kitabında, Kezik'i ve ailesini eksene yerleştirerek Almanya'daki Türklerin nasıl yaşadıklarını, sorunlarının neler olduğunu anlatıyor, üstelik aşkı, sevgiyi her satırda hissettirerek. Ayrıca, 80 İhtilali'nin Türkiye'de yarattığı çalkantılara, hiç yoktan verilen ölüm cezalarına, o dönemde yaşanan sosyoekonomik sıkıntılara da gerçekçi ve içten bir yaklaşımla değiniyor.

3 Mart 2017 Cuma

TIMOTHEE DE FOMBELLE - Esrarengiz Bavullar

Hani bir kitap okudum hayatım değişti denir ya ben de bir gün yanlışlıkla bir çocuk kitabı aldım ve Timothée de Fombelle’yi, yani muhteşem bir yazarı keşfettim... Bu da bir çocuk kitabı (12+), ilk okuduğum Vango serisinde yayınevinin kitabın yaş grubunu belirtmemesini eleştirmiştim bu sefer arka kapağa ilkgençlik ibaresi koymuşlar ve bu kez bilerek aldım, ayrıca ilkgençlik lafı da çok hoşuma gitti...

De Fombelle hakikaten çok başarılı bir yazar hem muhteşem bir hikaye kurguluyor, tarihi olaylarla harmanlıyor hem de romanı elinizden bırakamadan okutuyor, gerçekten mükemmel...

Hikaye; Periler Diyarının kahramanlarının bizim dünyamızda geçirdikleri bambaşka bir hayatı, geri dönmeye çabalamalarını anlatıyor... Prens İlian tam ikinci dünya savaşı sıralarında bizim dünyamıza geldiği için savaştan da bahsediyor ama Vango serisindeki gibi ana konu o değil... arada Prens İlian’ın dünyaya sürgüne gönderilmeden önceki hayatını da anlatıyor... her iki yaşamda birbirinden heyecanlı sürüp gidiyor...

Ben bu kitabı da çok çok sevdim, hiç ilkgençlik romanı gibi değildi bayıldım, size de şiddetle öneririm... sadece kendi yaş grubunda okuyanlar varsa onlar ne düşünüyor çok merak ediyorum, bana görüşlerinizi yazarsanız çok sevinirim...

Not: Aşağıdaki kitapları CNR Kitap Fuarı’ndan aldımJ böylece paylaşmış olayım...




Yazar: Timothée de Fombelle
Çevirmen : Elif Gökteke
Sayfa Sayısı : 276
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : YKY

Tobie Lolness ve Vango serilerinin yazarı Andersen ödülü sahibi Timothée de Fombelle’den gerçek ve hayal arasında, hayal gücüne ve aşka göz kamaştırıcı bir övgü niteliğinde harika bir macera romanı.
Prens Iliån artık varlığına kimsenin inanmadığı uzak bir ülkeden geliyordu. Masallara da perilere de inanılmayan tek yere, tek çağa sürgün edilmişti. Ancak gerçek aşkı Oliå’nın onu geride bıraktığı ülkesinde beklediğinden emindi. Ne olursa olsun geri dönmenin bir yolunu bulmalıydı...
Fırtınalı bir günde dünyamıza düşen Prens Iliån kendisini 1936 yılının Paris’inde bulur. Perle ailesine katılır ve kaybettikleri oğulları Joshua Perle’in adını ödünç alarak sürgün hayatına başlar.
Tarihimizin tuzağa düşürdüğü bu esrarengiz prens, ülkesine ve aşkına giden geri dönüş yolunu bulabilecek midir?
Timothée de Fombelle, Esrarengiz Bavullar kitabıyla 2017 Carnegie Medal’a aday gösterilen yazarlar arasındadır.