29 Mayıs 2017 Pazartesi

GONÇALO M. TAVARES - TEKNİK ÇAĞINDA DUA ETMEYİ ÖĞRENMEK


Gonçalo M. Tavares'in dilimize çevrilmiş 4 tane kitabı var ben üçünü okumuş bulunuyorum... bu romana kadar yazarla aramda garip bir ilişki vardı hem pek sevemiyorum (ilk kitap Kudüs'ü sonunda sevmiştim, ikinci kitap Beyefendiler'i ise sevmemiştim) hem de kendimi okumaktan alıkoyamıyorum, yazarda beni çeken bir yan var ama tam olarak saptayamıyorum... bu kitap olayı netleştirmeme yardımcı oldu... 

Önce yayınevinden başlayayım; Kırmızı Kedi önce Krallık dörtlemesinin (1-Bir Adam: Klaus Klump, 2-Joseph Walser'in Makinesi, 3-Kudüs ve 4-Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek) üçüncü kitabı Kudüs'ü yayımladı, sonra bağımsız bir kitap olan Beyefendiler'i bastı, sonra dörtlemenin ilk iki kitabını tek kitap olarak yayımladı, sonrasında da bu dördüncü kitabı çıkardı, üstelik de bu kitapların dörtleme olduğunu hiçbir yerde belirtmedi... ben bu detayları SabitFikir'de Ömer Türkeş'in yazısından öğrendim... gerçi klasik bir seri değil, anafikir bağlamında bir dörtleme bu, Ö. Türkeş'in de dediği gibi''Hikayeleri arasında doğrudan ilişkili olmamakla birlikte bazı karakterler, daha önemlisi işlenen temalar açısından birbirini tamamlar nitelikli dört kitapta şiddete teslim olan, iradesini yitiren, kaderini başkalarına teslim eden toplumlarda bireyin çürümesini anlatıyor Tavares''

Dolayısıyla çok özgün bir stili olan Tavares'in tam olarak anlaşılamamasında yayınevinin bu karmakarışık baskıları da etkili oldu, en azından benim için öyle... bundan sonra ilk iki kitabı okuyacağım ama bir kere de baştan sırasıyla okusam iyi olacak...

Gelelim bu romana; iki dünya savaşının arasında bir zaman, ülke belirtilmiyor, Lenz Buchmann çok başarılı bir cerrahtır, babası asker olup, Lenz ve ağabeyi Albert'i çok katı bir disiplinle yetiştirmiştir... Albert bu baskıyı kaldıramamış, Lenz ise bu eğitimi fazlasıyla özümsemiş ve babasını rol model olarak hayatının baş köşesine yerleştirmiştir... Lenz oldukça acayip bir karakterde ve empatiden yoksun biridir... ve günün birinde bireysel olarak güçlü olmaktansa toplumda söz sahibi biri olmaya karar verir, doktorluğu bırakıp Partiye girer ondan sonra kendi çıkarı için toplumu nasıl manipüle ettiğini görürüz...

Kudüs'ü bitirdiğimde ancak sevmiştim ve bundan sonra 200-300 sayfa daha olsa okuyabilirdim diye yazmıştım, doğru düşünmüşüm onun devamı olan bu kitabı çok severek okudum, bir sürü çarpıcı nokta vardı hepsine işaret koydum, bugün yaşadığımız toplumla bir çok benzerlikler buldum... fakat şunu da belirtmeliyim ki yazar öyle herkese hitap eden kitaplar yazmıyor, romanın duygu/düşüncelere ağırlık verdiği bölümleri zor okunuyordu, yine de ''Portekizli Kafka''yı deneyin derim... 

Yazar: Gonçalo M. Tavares
Çevirmen: İpek Gürsoy Manavbaşı
Sayfa Sayısı: 258
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Saramago’nun övgüyle söz ettiği, Portekiz edebiyatının genç dâhisi Tavares, son romanında kötülük kavramının anatomisini sunuyor. Güç hırsı, sıradan insanın içindeki faşizm, doğa ve insanın ihtirasları arasındaki zıtlık üzerine baş döndürücü bir roman.
Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek - 2010 En İyi Yabancı Kitap Ödülü – Fransa
Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek, Portekiz edebiyatının genç dâhisi Gonçalo M. Tavares’in insan ruhundaki kötülüğü tüm boyutlarıyla ele aldığı romanı. Orta Avrupa’nın iki savaş arasındaki siyasi iklimini çağrıştıran bir ortamda gelişen roman, hastalarına karşı en ufak bir empati göstermeyen ama usta bir cerrah olan Lenz Buchmann’ın öyküsünü anlatıyor. Kendisini daha büyük işlere aday gören Buchmann’ın siyasete atılıp yükselirken gösterdiği faşist tavır, güç ilişkileri, hastalık ve ölüm üzerine kurulu roman, 20. ve 21. yüzyılda, gelişen toplumlarla birlikte insan ilişkilerindeki ve kişiliklerindeki olumsuz değişmelere de şok edici bir ışık tutuyor. 
“Genç Portekizli yazar Gonçalo M. Tavares’in en büyük mahareti, bir yazar olarak, dünyayı parçalarına ayırması ve sonra onu sanki kendi yarattığı bir şeymiş gibi yeniden inşa etmesi.”

19 Mayıs 2017 Cuma

GERALD MESSADIE - Kurtların Yargısı

YILDIZLARIN JEANNE’I II. KİTAP

Bu serinin ilk kitabı Gül ve Zambak'ı ocak ayında okumuş ve çok beğenmiştim dolayısıyla seriye devam ediyorum... ikinci kitap 1460 yılından başlıyor ön planda yine Jeanne'in hayatı yer alırken arkada Kral XI. Louis, onu tahttan indirmeye çalışan Prensler ve Düklerin savaşı, Kilise ve Hükümdarın iktidar mücadelesi, matbaanın icadı ile dengelerin yeniden değişmesi, veba salgını gibi o tarihlerde yaşananlar kurgu hikayenin içine monte edilmiş...

Jeanne'nin hayatı (aşağıda detayı var) ise evlilikleri, çocukları, iş hayatıyla maceradan maceraya ilerliyor... yazar Jeanne'i çok güzel, akıllı ve becerikli olarak kurgulamış ama başlangıçtan geldiği noktaya bakıldığında şansı çok yaver gidiyor, bir miktar abartılı bir kurgu olmuş, buna rağmen Jeanne o kadar çekici ki kapılıp okuyorsunuz... ben 3. kitaptan devam edeceğim size de okuyun derim...

Yazar: Gerald Messadié
Çevirmen: Elif Gökteke
Sayfa Sayısı: 424
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İthaki

Jeanne Parrish'in, İngiliz yağmacıların saldırısı sonrası Normandiya'yı terk etmesinin üzerinden on yıl geçmiştir. 1450 yılının bir sabah vakti Paris'e geldiğinde yoksul bir kızken, zekası ve becerileri sayesinde Beauvois baronesi olmuştur. Ancak zamanın acımasız çarkları dönmektedir. Kocası yanlış doldurulan bir topun infilakı sonucu can verir, Jeanne'i himayesine alan Kral'ın gözdesi Agnès Sorel zehirlenir, yıllar sonra bulduğu öz kardeşi, Kral'a karşı girişilen komploda yer alır, çocuğunun babası şair François Villon bir cinayete karışır. 

Tüm yakınları rüzgâra kapılıp sürüklenmiştir?


Bu arada Jeanne'ın derin bir aşkla bağlı olduğu ilk erkeği ortaya çıkar, acaba talihin döndüğünü mü müjdelemektedir bu adam? Öyle olmadığı kısa sürede anlaşılır. Isaac Stern bir Musevidir ve dedikodular kesilmezse, Jeanne'ın gözden düşmesini Kral bile engelleyemeyecektir. Ama Jeanne mantığı kadar gönlünün de sesini dinler. Aşkını şerefine kurban etmesi söz konusu bile değildir. Isaac ona "Sen benim yıldızımsın" diye seslenir. Artık o yıldızın parlamasının zamanı gelmiştir. Cadılık suçlamasını göğüsleyecek, Sorbonne'un bilginleriyle karşı karşıya gelecek, kaderini sonuna kadar zorlayacaktır. Öz kardeşini kurtların yargısına teslim edecek olsa bile...

14 Mayıs 2017 Pazar

STEFAN ZWEIG - BİR KADININ HAYATINDAN 24 SAAT

Zweig'den son zamanlarda yalnızca biyografi okuyordum öykülerini özlemişim, bu kitap çok iyi geldi... bu uzun öyküde yazar, bir kadının rutin hayatının dışına çıktığı, kimseye anlatamadığı ve unutamadığı bir 24 saatini anlatıyor... öykü aynı zamanda tutku, bağımlılık, toplumsal ahlak ve değer yargılarını konu ediyor... kısa bir kitap olduğu için fazla detaya girmek istemiyorum Zweig tüm açılardan hikayeyi mükemmel anlatıyor, merak içinde takip ediyorsunuz, ben özellikle ahlak konusunu irdelemesini sevdim, hangi toplum ve zaman olursa olsun kadının üzerindeki baskı hiç bitmiyor çünkü... çok güzel bir kitap okuyun mutlaka (ayrıca kitap kapağı müthiş)...

Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen: İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı: 104
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kırmızı Kedi

Riviera'da eşi ve iki kızıyla tatil yapan 33 yaşındaki Henriette bir gece ansızın ortadan kaybolur. Kusursuz bir evliliği olduğu sanılan genç kadının, nasıl ve neden ortadan kaybolduğu dedikodu konusu olur. Pansiyonda kalanların hepsi kadını yargılamaya başlar, ancak anlatıcımız onu savununca tartışma alevlenir; masadaki yaşlı ve zarif bir İngiliz hanımefendi de anlatıcıya, gençliğinde başından geçen unutulmaz, inanılmaz bir 24 saatin hikâyesini anlatmakta ısrarcı olur. Bu 24 saat içinde hissettiklerinin bir saniyesi bile aklından çıkmamıştır. Bu kadının yaşadıklarını neden bir yabancıyla paylaştığını Zweig en sonda açıklar. Stefan Zweig, başarılı bir karakter yaratıcısı; diğer yapıtlarında olduğu gibi burada da müthiş bir gözlem gücüyle, kahramanlarının iç dünyalarını okurun gözlerinin önüne seriyor, inandırıyor ve etkiliyor.

4 Mayıs 2017 Perşembe

BETH REVIS - YAPAY DÜŞ

Bu kitabı da indirimliler arasından aldım, hem arka kapak açıklaması ilginç geldi hem de yazarın Evrenin Ötesi Üçlemesinin ilk kitabını okumuş ve beğenmiştim o yüzden iyi çıkabilir diye düşündüm... konu 24. yüzyılda geçen bir distopya gibi başlıyor, arka kapak açıklaması da bunu çağrıştırıyor ama roman aslında bir bilim kurgu... öyle fantastik bir yetenek filan yok, yapay zeka/sayborg/nanorobotik başlıkları altında özetlenebilecek insandan ayırt edilemeyen androidlerin yaratılması ve kullanılmasına ilişkin bir hikayesi var, hatta sonunda Turing testini bile yapıyor...

Kitap akıcı yazılmış, kolay okunuyor, sonu biraz aceleye getirilmiş gibi, Evrenin Ötesi kadar başarılı değil ama ilgi alanınıza giriyorsa eğer büyük beklentiye girmeden denenebilir...

Yazar: Beth Revis
Çevirmen: Belma Demir
Sayfa Sayısı: 480
Basım Yılı: 2016
Yayınevi: Olimpos

Mükemmel bir geçmişe sahip olabilirsiniz, tabii ki bedelini öderseniz.


Gelecekteki Dünya'ya Huzur Hâkimdir.
Ella Shephard, hayatını özel yeteneğini kullanmaya adamıştır: Annesi tarafından geliştirilen bir teknoloji sayesinde insanların rüyalarına ve hatıralarına girip bu sayede başkalarına, mutlu anılarını tekrar yaşamaları için yardım eder.


Ancak, Her Şey Göründüğü Gibi Değildir.

Ella, görülmesi imkânsız şeyler görmeye başlar: Ölmüş babasının hayalini, güvenemeyeceği kişiler hakkında uyarıları… Hükûmet, Ella'yı isyancı bir grubu izlemesi ve yeteneğini kullanarak isyancıların hatıralarını deneyimleyip değiştirmesi için görevlendirir. İsyancıların lideri, Ella'ya eskiden birbirlerine âşık olduklarını söyler. Ancak, Ella bu adamı daha önce hiç görmemiştir. Bu da sadece tek bir anlama gelebilir...


Birileri, Ella'nın Hatıralarını Değiştirmiştir.

Ella'nın yeteneği, yozlaşmış bir hükûmeti devirecek ya da büyümeye başlayan bir isyancı grubu bastıracak düzeydedir. Varlığından haberdar bile olmadığı bir savaşı durdurmaksa sadece onun elindedir. Ancak, biri Ella'nın zihnine girdiyse artık kendi hatıralarına, düşüncelerine ya da hislerine güvenemeyecektir.

Peki, Kime Güvenebilir?

1 Mayıs 2017 Pazartesi

TOM ROBBINS - Parfümün Dansı



1936 doğumlu Tom Robbins sevdiğim nadir A.B.D'li yazarlardandır, beş yıl önce Sirius'tan Gelen Kurbağa kitabını okumuş ve çok sevmiştim, neşeli, hareketli, esprili bir romandı... 1984 yılında yazılan Parfümün Dansı ise ülkemizde yazarın en çok okunan ve sevilen romanı... benim talihsizliğim ise buna referandumdan bir gün önce başlamış olmamdı, geleceğimizin hile hurda ile çöpe atılmasından sonra uzun bir süre hiç okuyamadım sonrasında da birkaç sayfa birkaç sayfa giderek nihayet bitirebildim... aklını 600 yıl önceki ecdadına (yani ortaçağa) takmış bir toplumda, çiçeklenmiş bilinçten bahseden bir romana adapte olmak hakikaten zor oldu... özetle yanlış zamanlama... dolayısıyla ne diyeceğimi pek bilemiyorum roman güzel, çok katmanlı, arada bazı konuları biraz uzatsa da değişik ama ben bir türlü içine giremedim ve net bir şey söyleyemiyorum...

''İp! Şu tanrılarda da amma mizah anlayışı vardı, öyle değil mi? Eğer insanda kendi kaderini kendi eline alacak o demir güç yoksa, o insan kaderini tanrıların eline bırakırsa, o zaman tanrılar zayıflığının cezası olarak böyle alay ederlerdi işte onunla. Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. Budala ve miskin kimselere, merkezi sinir sistemlerini soğan gibi soyup cılızlatan serüvenler sunulurdu. Romantik hülyacılar da kendilerini bir ip atölyesinde bulurlardı. Belki diyeceksiniz ki, onbeş yaşında bir kızın ailesine kafa tutmasını, topluma başkaldırmasını, ağırlıklı kültürel ve dinsel geleneklere isyan etmesini ve pek anlayamadığı bir rüyayı izlemesini beklemek de çok fazla olur. Elbette çok fazla olur. Kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda, düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır. (syf:99)''

Yazar: Tom Robbins
Çevirmen: Belkıs Çorakçı Dişbudak
Sayfa Sayısı: 368
Basım Yılı: 2013 (25. Baskı) 1985 (İlk Basım)
Yayınevi: Ayrıntı

“Oyunculluk uçarılık değil, bilgeliktir” diyerek çılgınlık derecesinde “oyuncul” romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel/tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi.
Batı’dan Doğu’ya, oradan da Yeni Dünya’ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya’da ise sadece “başarı” ve hırs vardır.
Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes’a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır.
Son yılların önemli yazarından bir başyapıt okumak isteyenler için...