30 Ocak 2017 Pazartesi

ANTHONY DOERR - GÖREMEDİĞİMİZ TÜM IŞIKLAR

Bu, Amerikalı bir yazar tarafından yazılmış bol ödüllü bir II. Dünya Savaşı romanı... Alman, öksüz, dahi çocuk Werner ve Fransız, kör, küçük kız Marie-Laure üzerinden dokunaklı bir hikaye anlatılıyor... çocukların 6-10 yaşlarından başlıyor 16-18 yaşlarında bitiyor ve konu geri dönüşlerle işleniyor... önce Werner ve Marie-Laure’nin savaş öncesindeki yaşamları, beklentileri ile hikayeye başlıyor, savaş sırasında başlarına gelenler ve 1944’de St. Malo’da rastlaşmalarına kadar getiriyor...

Hem karakterleri hem de hikayeyi çok beğendim, çok akıcı, ilgi çekici ve dokunaklıydı... savaş bu iki çocuğun üzerine çöktü, çok şey kaybettiler, başlarına gelenler sarsıcıydı her ikisi için de üzüldüm ama işgalci taraf olmasına rağmen Werner için daha çok üzüldüm... sonuçta merakla, severek okuduğum bir roman oldu size de öneririm...

Yazar: Anthony Doerr
Çevirmen : Handan Ünlü Haktanır
Sayfa Sayısı : 576
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Koridor

Marie-Laure, bir müzede kilit ustası olan babasıyla birlikte Paris'te yaşamaktadır. Gözleri gün geçtikçe daha az görmeye başlayan Marie-Laure, altı yaşına geldiğinde kör olur. Babası ona yaşadıkları mahallenin mükemmel bir minyatürünü yapar, böylece her yeri parmaklarıyla ezberler ve artık dışarı çıktığında evinin yolunu bulabilecektir. Fakat bir sabah savaşın kara bulutları şehrin üzerine çökünce, yanlarında müzeye ait içi sırlarla dolu bir taş ile, Saint-Malo'da deniz kenarında bir evde yaşayan, yirmi yıldır dışarı adım atmamış olan amcalarının yanına gitmek zorunda kalırlar.

Almanya'da bir maden kasabasında kız kardeşi ile birlikte bir yetimhanede büyüyen Werner'in önündeki tek seçenek, on beş yaşına geldiğinde babasının öldüğü madende çalışmaktır. Işık kadar beyaz saçları ve sonsuz merak içinde yüzen zihni ile Werner özel bir çocuktur. Bir gün şans eseri eski bir radyo bulup onu çalışır hale getirince ve karşılaştığı her elektronik aleti dakikalar içinde tamir edince, bir subay tarafından keşfedilir ve sonradan bir katil ordusu olduğunu öğreneceği özel bir okula gitme fırsatı elde eder. Orada dâhi olmasının bedelini ödeyip, hayatın acı taraflarına tanıklık ederken, kendisini Marie-Laure ile kaderlerinin kesişeceği Saint-Malo'da bulur.

Göremediğimiz Tüm Işıklar, okuyanların birbirlerine tavsiyesiyle kısa sürede bir milyondan fazla sattı, yılın en çok konuşulan kitabı oldu.

26 Ocak 2017 Perşembe

YAŞAR KEMAL - ÇIPLAK DENİZ ÇIPLAK ADA

Bir Ada Hikayesi 4

Serinin son kitabını nihayet okuyabildim... aşağıya diğer kitaplarla ilgili yorumlarımı ekliyorum orada yazdıklarıma ilave edeceğim bir şey yok...  ben tüm kitapları beraber aldığım için hepsini okudum ama bence bu seri ikinci kitapta bitirilse idi mükemmel olurdu, son ikisi tamamen tekrar olmuş... bu dörtlemenin ilk ikisini mutlaka okuyun, diğerleri kalırsa da fazla dert etmeyin...

Yazar:  Yaşar Kemal  
Sayfa Sayısı : 272
Basım Yılı : 2012
Yayınevi : YKY

Yaşar Kemal Bir Ada Hikayesi'ni tamamladı! 

Yaşar Kemal'in "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana" romanı ile başlayan, "Karıncanın Su İçtiği" ve "Tanyeri Horozları" kitaplarıyla devam eden Bir Ada Hikayesi dörtlemesi, son kitabı "Çıplak Deniz Çıplak Ada" ile tamamlandı.

Bir Ada Hikâyesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın başkahramanıdır. Dörtleme hem bir Yaşar Kemal klasiğidir hem de diliyle, yarattığı kişilerle, yarattığı doğayla Yaşar Kemal'in romancılığında önemli bir yeniliği işaret eder. Yaşar Kemal, mitos yaratıcısıdır... Ağıtların diliyle, kendi özgün dilini (hiçbir yazara benzemez ve asla taklit edilemez) harmanlamış, çeviride bile yitmeyen anlatısını kurmuştur. Bu dörtlüyse, tarihle destanların kaynaşmasıdır. Yaşar Kemal tarihi roman yazmaz bu dörtlüde, bir tarih var eder. 


"Çıplak Deniz Çıplak Ada", Yaşar Kemal'in yerlerinden edilen insanların Ege'de bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarının destansı öyküsü Bir Ada Hikâyesi'nin dördüncü ve son kitabı. Dörtlünün bu son romanında, geçmişin yaraları kapanmaya yüz tutmuş ama izleri kalmıştır... Ağaefendi'yle Melek Hatun, Poyraz'la Zehra, Ali Hüseyin'le Nesibe muradına erecektir; Lena Ana'nın hasretle yollarını beklediği kayıp oğulları da geri dönmüştür ama balıkçıların reisi Hıristo'nun başına beklenmedik bir olay gelir.

21 Ocak 2017 Cumartesi

PHILIP KERR - SESSİZLİĞİN ÖTE YAKASI

Dedektif Bernie Günther 11

P. Kerr’in bu uzun serisinden daha önce Biri ve Öteki’yi okumuştum, devam etmeyi pek düşünmüyordum ama son çıkan kitabı gördüğümde yazar W. Somerset Maugham’ın (1874-1965)  karakterlerden biri olması ilgimi çekti ve okudum...

Roman gerçek olaylardan yola çıkarak yazılan bir tarihi kurgu... S. Maugham bir süre İngiliz İstihbarat servisinde çalışmış, 1917’de Petrograd’da önemli casusluk faaliyetlerinde bulunmuş, o dönem için sıra dışı yaşam tarzı olan bir kişilik... roman 1956 yılında başlıyor Maugham’a eski bir Nazi tarafından şantaj yapılıyor, Dedektifimiz Bernie’e de orada sahte bir kimlikle gözlerden uzak hayatını sürdürmeye çalışırken şantaj yapan bu Naziyi tanıması nedeniyle kendini olayların ortasında buluyor... konu geri dönüşlerle savaş zamanındaki trajik olayların kurguya katılmasıyla devam ediyor...

Kitap ağırlıkla Soğuk Savaş dönemi İngiliz, Rus ve Doğu Alman istihbarat servislerinin birbirlerini baltalama çabaları ve karşı casusluk faaliyetlerini anlatıyor... romanı sıkılmadan okuduysam da o zamanki istihbarat faaliyetlerinin çok fazla ilgimi çekmediğini fark ettim, Maugham ile ilgili daha çok şey beklemiştim pek bulamadım... velhasıl casusluk hikayeleri ilginizi çekiyorsa büyük bir beklentiye girmeden okuyabilirsiniz... 


Yazar: Philip Kerr
Çevirmen : Cem Demirkan
Sayfa Sayısı : 370
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Alfa

Saint-Jean-Cap-Ferrat, 1956.

Bernie sahte isimle Grand Hotel'de herkesin gözü önünde saklanmaktadır. Siyah ceketi ve kendisine hiç yakışmayan hizmet etmeye hevesli adam maskesiyle otelin kapıcısıdır: Günleri ve geceleri sarhoşları odalarına taşımak, fahişeleri otelden uzak tutmaya çabalamak ve aşırı zengin müşterilerin manasız sorularına cevaplamakla geçer. Yemek rezervasyonu yaptırmak ya da briçte eksik oyuncu için başvuracağınız adam odur: 



W. Somerset Maugham'ın evi olan Villa Mauresque'de hemen her akşam oynanan briç oyununa dördüncü oyuncu olarak katılacak biri. Ama Maugham'ın ihtiyacı sadece bir briç ortağı değildir. Profesyonel yardıma ihtiyacı vardır, çünkü belki sıradışı yaşam tarzı belki de bir zamanlar İngiliz istihbaratına çalışmış olması yüzünden kendisine şantaj yapılmaktadır .

19 Ocak 2017 Perşembe

MARY DORIA RUSSELL - SERÇE

Bu kitabı gördüğümde; arka kapak açıklaması ilgimi çekmesine rağmen uzun müddet okumaya cesaret edemedim bunun nedeni ise kapakta yer alan El Greco’nun Paravicino Portresi (1609) idi... bir hristiyanlık romanı okumak istemiyordum, neyse ki korktuğum olmadı... her ne kadar beni tereddüte sürüklese de bu portre mükemmel bir seçim olmuş tasarımcıyı kutlarım, ana karakter Emilio Sandoz’u hayal ettiğinizde tam da böyle bir görüntü ortaya çıkıyor...

Romanın konusu; Tanrı var mıdır? Varsa Nasıldır? Neden iyi bir şey olduğunda Tanrıya şükrederiz de bir felaket olduğunda onu suçlamayız? benzeri bir sürü soru sorup, cevabını arıyor... sadece yazar bunu edebi bir roman yerine (ki rahatlıkla ve başarıyla yapabilirmiş) bilimkurgu olarak anlatmayı seçmiş... benim tahminim çalışabilecek daha geniş bir alan yaratmak ve kendisi paleo-antropolog olduğu için yabancı bir ırk üzerinde mesleğinin inceliklerini de kullanmak istemesi şeklinde... tüm bunların bir sakıncası yok, ki yazarlar bunu sıklıkla yapıyorlar ve ağırlıkla da fantastik edebiyatı kullanıyorlar... bence o daha uygun oluyor çünkü size mantıksız diyebileceğiz bir neden vermiyor... bilimkurguya gelince onda daha dikkatli olmak ve gelecek tahminlerini iyi ve mantıklı yapmak gerekiyor ki kitaba ilk itirazım bu yönde... 

Bu roman 1996’da yazılmış, hikaye 2019 yılında başlıyor ve 2021 yılında da Güneşe en yakın yıldız sistemi (4,3 ışık yılı uzaklıkta) olan  Alpha Centauri ‘ye doğru yola çıkıyorlar... şimdi 96’daki teknolojik gelişime bakarak yaklaşık 25 yılda, bir göktaşını yakalayıp, içinde teraryum oluşturarak ve göktaşının kendisinden yakıt sağlayarak, üstüne üstlük ışık hızına da ulaşarak başka bir siteme gitmek ne kadar kötü bir tahmindir... bunların hepsi hatta daha fazlası planlanıyor ve gerçekleşeceğine de inanıyorum ama yazarın yıl tahmini çok başarısız ayrıca 2 yıl gibi çok kısa bir zamanda tüm hazırlıkları tamamlayıp, hiç eğitimi olmayan, ikisi yaşlı, 8 kişiyi uzay yolculuğuna çıkmaya hazır hale getirmesi de imkansıza yakındı... birkaç ay önce okuduğum K.S. Robinson’un 2312 kitabındaki bilimkurguya bir bakmak gerekir... zaten yazar bu bilimkurgu konusuna şöyle bir başlıyor sonrasında da geçiştiriyor dolayısıyla bu romanı bilimkurgu olarak etiketlemek doğru değil, en yakın ifade bilimkurgu sosu katılmış olabilir...  

Asıl konusunda da kafama yatmayan, takıldığım bir takım noktalar vardı ve bu romanı epeyce itiraz ederek okudum... fakat şaşırtıcı olan nokta şu ki kitabı çok beğendim, sonunda bana verdiği doygunluk hissi ve okuma zevki mükemmeldi, ben ikinci kitabından devam edeceğim, size de kaçırmayın okuyun derim...

Not: roman içinde İstanbul (Ülkemiz) ile ilgili kötü bir senaryoda vardı (başka hiçbir önemli şehirden bahsedilmezken İstanbul niye vardı bu ilk soru) ve 1996’da ben bu kitabı okusam hadi canım ne uçuk kaçık tahmin derdim ama bugün emperyalistlerin ne büyük bir oyun kurguladıklarını, ilerleme kaydettiklerini ve buna edebiyatçılarını da ortak ettiklerini görebiliyorum, bize düşen ise bu oyunu bozmak başka çare yok... 

Yazar: Mary Doria Russell
Çevirmen : Emil Keyder
Sayfa Sayısı : 416
Basım Yılı : 2015(2. Baskı) 2003(1. Baskı)
Yayınevi : Metis

Serçe, bol ödüllü bir yapıt: İlk yayımlandığı 1996'da Entertainment Weekly dergisi tarafından yılın en iyi on kitabından biri seçildi. 1997'de İngiliz Bilimkurgu Yazarları Kurumu tarafından En İyi Roman ödülüne layık görüldü. Sırasıyla James Tiptree Jr., Arthur Clarke ve John W. Campbell edebiyat ödüllerini de topladı. İyi bilimkurgunun iyi edebiyat olduğunun ve bilimkurgunun yalnızca özel tutkunları tarafından değil, bütün edebiyat okurlarınca severek okunabileceğinin en yakın tarihli kanıtı...

Her şey uzaydan gelen düzensiz sinyalleri tarayan Arechibo radyo vericisindeki görevlinin şarkıyı fark etmesiyle başladı. Şarkı Rakhat adı verilen bir gezegenden geliyordu ve tek kelimeyle olağanüstüydü. Aralarında üç cizvitin bulunduğu sekiz kişilik mürettebattan oluşan Rakhat misyonunun yola koyulması fazla zaman almadı.

Cizvit bilim adamları dinleri yaymayı değil, öğrenmeye gidiyorlardı. Tanrının başka çocuklarını tanımak ve sevmek için gidiyorlardı. Cizvitleri keşfedilen yerlerin en uzak sınırlarına götüren hep o aynı nedenle hareket etmişlerdi: AD majorem Dei gloriam, Tanrının şanını yükseltmek için...

Zarar vermek gibi bir niyetleri yoktu, ta ki...

8 Ocak 2017 Pazar

NIKOLA TESLA - aforizmalar

VAROLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Nikola Tesla (1856-1943) hayran olduğum bir mucit, elektrofizikçi ve dünyanın tam anlayamadığı mucize bir dahi... bu kısa kitapta aforizmaları yer alıyor, okuyun derim...

Bir kaç yıla kalmadan milletlerin ordu, gemi tüfek; yıkıcı etkisinin ve menzilinin sınırı olmayan çok daha korkunç silahlara gerek duymadan savaşması mümkün olacaktır. Düşman, kendisinden herhangi bir uzaklıkta şehri yok edebilir ve kimse onu durduramaz. Yaklaşan felaketi ve dünyayı cehenneme çevirecek olayları engellemek istiyorsak uçan makinaların ve kablosuz enerji iletiminin hiç gecikmeden geliştirilmesi ve bütün gücüyle kaynaklarını bu işe vakfetmesi için devleti ikna etmeliyiz. Syf:13

Tarihin başlangıcından bu yana gerçekleşen bu en büyük savaştan (II. Dünya Savaşı) yeni bir dünya doğmalıdır –insanlığın fedakarlıklarını haklı çıkaracak bir dünya. Bu yeni dünya da zayıf güçlünün, iyiyse kötünün suiistimaline uğramamalı; fakir zenginin şiddetiyle aşağılanmamalı. Zihnin yaratımları, bilim ve sanat, topluma insanlığın daha iyi ve barış içinde yaşaması için hizmet etmeli, bireylerin bencilce servet edinmeleri için değil. Bu yeni dünya mazlumun ve hor görülenlerin değil, onur ve saygınlıkta birbirine eşit özgür insanlarla ulusların dünyası olmalı. Syf:16

İnsan dişisinin cinsiyet eşitliği mücadelesi, kadının daha üstün olduğu bir cinsiyet düzeniyle son bulacaktır. Yalnızca yüzeysel olgularla kendi cinsiyetinin gelişimini sezebilen modern kadın aslında insan ırkının bağrında şekillenen daha derin, daha kuvvetli bir şeyin tecelli edişidir. Syf:23

Enerjiyi yalnız ışık formunda değil, hareket gücü olarak veya başka bir enerji formunda, daha dolaysız bir şekilde bulunduğumuz çevreden alma ihtimali var. Bunun yapılacağı zaman gelecek; üstelik aydınlanmış bir seyirci karşısında bu sözleri sarf eden kişinin vizyoner olarak görülmeyeceği zaman geldi bile. Aklımızın almayacağı bir hızla sonsuz bir uzay içinde fırıl fırıl dönüyoruz, etrafımızdaki her şey bizim gibi dönüyor, her şey hareket ediyor, her yerde enerji var. Kendimizi doğrudan bu enerjiye açabileceğimiz bir yol olmalı. Sonra ortamdan, stokları hiç tükenmeyen o dükkandan alınan enerji ve çekilen güçle, çabasız elde edilen her türlü enerji biçimiyle insanlığın ilerlemesi büyük ivme kazanacak. Sırf bu muazzam ihtimalleri düşünmek bile zihnimizi genişletiyor, umutlarımızı kuvvetlendiriyor ve kalplerimizi neşe ile dolduruyor. Syf:76

Yazar: Nikola Tesla
Çevirmen : Peren Demirel
Sayfa Sayısı : 80
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Aylak Adam

Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı, Nikola Tesla'nın eserlerinden özenle derlenmiş bir seçkidir. 

"Nefretiniz elektriğe dönüştürülebilseydi bütün dünyayı aydınlatmaya yeterdi." 

"Bütün canlılar evrenin çarkında iç içe geçmiş dişlilerdir."

6 Ocak 2017 Cuma

ŞÜKRAN YİĞİT - ÇaTIKaTI aŞIKLaRI

Bu kitabı blogger arkadaşımız Kitap Sesleri’nden öğrendim, yazarı hiç duymamıştım ama konusu cazip geldi ve okudum...

Altmış yaşlarında, kitap/kırtasiye dükkanı olan yalnız bir kadının (Süreyya) kendine kiracı araması ile başlıyor roman, dükkanına astığı sıra dışı bir metni olan ilanla bulunan kiracılarda oldukça değişik insanlar (Laden ve Mercan) oluyor tabiatıyla... bunların yanına Süreyya’nın bir tanıdığı olan şiir tutkunu Berrin Hanımın gizemli ve zoraki varlığı da eklenince dördünün de hayat hikayeleri birbirine karışır ve keyifli bir romana sürükleniriz...

Romanı da karakterleri de beğendim, hüzün dozu yüksek bir hikayeydi ama güzeldi... sadece giriş kısmı gereğinden uzun tutulmuş ve çok dolandırılmıştı, sanki yazar konuya bir türlü giremiyor, nasıl başlayacağını bilemiyor gibiydi ama sonrası iyi geldi... ben yeni bir yazarla ve güzel bir romanla tanışmış oldum, size de öneririm...

Yazar:  Şükran Yiğit
Sayfa Sayısı : 252
Basım Yılı : 2015(3.Baskı) 2008(1. Baskı)
Yayınevi : İletişim

Yolları Arnavutköy'de bir çatıkatında kesişen üç kişi: Süreyya, Laden, Mercan. Üç farklı geçmiş, üç farklı bellek… Süreyya, şu yaşlılık günlerinde, tam gönlüne göre iki kiracı bulur çatıkatındaki iki dairesine: Güleryüzlü, şefkatli, sıcak kişiliğiyle "Güneyli Kadın" Laden ile soğuk, mesafeli, kapalı yapısıyla "Niteliksiz Adam" Mercan. Üçlü, kâh Süreyya'nın kitap-kırtasiye dükkânında, kâh evinde bir araya gelmeye başlar. Bazen iyi demlenmiş bir çay, bazen bir kadeh şarap, bazen Boğaz'ın esintisi, ama hep sırlar, hep bilinmeyenin gölgesi eşlik eder onlara. Süreyya'nın kâbusu haline gelen Berrin Hanım'ın esrarını çözmek zorundadırlar. Bu uğurda içine girdikleri labirentte Berrin Hanım'ın gölgesini kovalarken, kendi tarihlerini, yaşa(ya)madıkları aşklarını, yüzleşmelerini, günahlarını yavaş yavaş bize de fısıldayıverirler.

4 Ocak 2017 Çarşamba

ERICH SCHEURMANN - Göğü Delen Adam

Erich Scheurmann (1878-1957), Samoa’lı bir kabile reisi olan Tuiavii’nin 19. Yüzyıl Avrupasına dair görüşlerini içeren bu notları 1920 yılında Almancaya çevirerek bastırmış ve kitap büyük ilgi görmüş, aynı şekilde ülkemizde de oldukça seviliyor...

Tuiavii; kendi koyduğu kuralların, kendi yarattığı şeylerin kölesi olan ve çoğu zamanda bu nedenle mutsuz olan Avrupa insanını kendi açısından betimliyor...  bazı saptamalarını sevdim ama onbeş- yirmi sayfadan sonra sıkılmaya başladım ve bu kadar kısa bir kitap için çok zaman harcadım... velhasıl bu kitap bana uymadı ve okumasam da olurmuş diye düşünüyorum...

Yazar: Erich Scheurmann
Çevirmen : Levent Tayla
Sayfa Sayısı : 112
Basım Yılı : 2014(12. Baskı) 1988 (İlk Baskı)
Yayınevi : Ayrıntı

Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse "göğü delen" anlamına gelir.


Samoa'ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.


Yüzyılımızın başlarında yayımlanan Göğü Delen Adam bugün artık bir yeşil klasiği olarak okunurken, başlığının kaynaklandığı şiirsel metafor, bir de düz anlam içermeye başlıyor; çünkü Papalagi sonunda göğü gerçekten delmeyi başardı, "ozon deliğinin" içinden ne tür bir yelkenlinin çıkageleceğiniyse zaman gösterecek.-Ahmet Güngören, Çerçeve-


Teknolojinin günlük yaşamımıza getirdiği açmazlar her gün dünyamızda yeni "handikap"ların kapılarını aralamıyor mu? Birincisi bu "handikap"ları yalın, süssüz bir dille anlattığı için önemli Göğü Delen Adam. Uygarlığımızın bu karmaşasında yönelttiği acımasız okların hedefini bulması açısından önemli. Basit de olsa eleştirisini haklı gerekçelere dayandırması açısından önemli. İkincisi, bize pek az bildiğimiz dünyaların ufkunu açmasından önemli.-Refik Durbaş, Milliyet Sanat-


Sadece keyif için değil, üniversitede sosyoloji, antropoloji derslerinde ve hatta liselerde sosyal bilgiler derslerinde bile okutulabilir. (...) Gerçek bir Samoalının gözleriyle Batı'yı görmek, insanın ufkunu çok genişleten, yorumlara yepyeni boyutlar kazandıran bir süreç.-Semra Somersan, Cumhuriyet-

1 Ocak 2017 Pazar

GERALD MESSADIE - Gül ve Zambak

YILDIZLARIN JEANNE’I I. KİTAP

İthaki bu seriyi kitap fuarında çok düşük bir fiyata satıyordu ilk dikkatimi çeken o oldu, arka kapak açıklamasını çok beğendim hadi alayım dedim ama ne yazarı tanıdığım ne de seriyi bildiğim için üç kitabı birden almaya cesaret edemedim (parasal olarak yekün tutmasa bile eğer kötü çıkarsa kitaplığımı dolduruyor), diğer kitaplar ‘’Kurtların Yargısı’’ ve ‘’Amerikan Çiçeği’’ni bıraktım... ve büyük bir hata olmuş çünkü ilk kitabı çok beğendim şimdi diğerlerini bulup almam gerek, komik oldu biraz...

1931 Kahire doğumlu olan yazarın konusunu tarihten alan çok sayıda eseri var, bu romanda 1450 yılında Kral VII. Charles döneminde geçiyor... konunun detayına girmeyeceğim tanıtımda çok iyi anlatılıyor... 15 yaşındaki köylü kızı Jeanne’in her şeyini kaybettikten sonra Paris’e gelip aklı, çalışkanlığı, becerikliliği sayesinde biraz da şansının yaver gitmesiyle başarılı bir genç kadın haline gelmesini anlatıyor... tabii o dönem Fransa’sındaki kraliyet, kilise, üniversite ve servet sahiplerinin ilişkilerinin yanı sıra halkın durumuna da yer veriyor...

Tarihi romanları seviyorum bu kitap ta çok başarılı bir örnekti çok beğendim, kaçırmayın okuyun derim...

Yazar: Gerald Messadié
Çevirmen : Hakan Tansel
Sayfa Sayısı : 424
Basım Yılı : 2004
Yayınevi : İthaki

1450 Mayıs ayının o günü, Jeanne ormanda sepetini mantarlarla doldururken, talih ona sırt çevirmişti. Birkaç fersah uzaktaki evleri yağmalanmış, anne ve babası katledilmişti. Küçük kardeşi Denis ise ortada yoktu. Sadece eşekleri hayattaydı.

Bu katliamı gerçekleştirenler, bölgeye aç kurtlar gibi saldırıp, haraca kesen, intikama susamış İngiliz asker kaçaklarıydı. Saldırganlar, La Coudraye kilisesini de yağmalamış, kutsal eşyaların saklandığı dolabı talan etmişti. Papaz da öldürüldüğünden, ölmüş anne babasının cenaze duasını okumak, yüreği acı içindeki Jeanne'a düşmüştü.

Jeanne kederli yüreğini nasıl avutacaktı? Darağaçlarına asılmış insanlarla dolu meydanları ve çamura batmış sokaklarıyla, dilenci ve serserilerin yuvası olan Paris, ona acılarını unutturabilecek miydi?


Tüm varı yoğu eşeği, bir torba un, tereyağ ve biraz da tuzdan ibaret olan on beş yaşında bir kızdı o sadece. Çörek yapmaktan başka bir şey bilmeyen bu kız, hırsız ve soyguncuların arasında nasıl ayakta kalacaktı?

Vebanın kırıp geçirdiği, maceracılara teslim olmuş Fransa'da, hiç kimse Jeanne'ın hayatına yüksek değer biçmezdi. Ama gül iyilikseverdi, zambak ise yüce gönüllü. Bir kral -VII. Charles- ve bir şair -François Villon- onun güzelliğine uzun süre kayıtsız kalamazlardı.