29 Ağustos 2013 Perşembe

JOËL DICKER - Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçek

J.Dicker 28 yaşında bir hukukçu ve bu ikinci romanı... Fransa’nın en saygın 2 edebiyat ödülünü almış ve birçok ülkede yüksek satış rakamlarına ulaşmış bir kitap... hem romanın türü hemde çoksatar olması nedeniyle benim pek tarzım olmasa da konusu hoşuma gitti ve okumaya karar verdim... doğru bir kararmış... açıkçası beklentim pek yüksek değildi ama romanı çok beğendim...hikaye müthiş...

Kitap birçok katmandan oluşuyor...
·    cinayet; 33 yıl önce işlenmiş bir cinayeti genç meşhur bir yazar ve eyalet polis müfettişi birlikte çözmeye çalışıyorlar...
·     aşk; hakkında kitap yazılacak kadar büyük bir aşk ve onun çevresinde dönen olaylar, daha doğrusu hayata dair ne varsa anlatılıyor...
·    yaratıcı yazarlık; her bölümün başında nasıl kitap yazılacağına ilişkin kısa notlar  var bununla konuyla ilgilenenlere bir fikir veriyor...

Yazar  ise romanını şöyle tanımlıyor...
Bu çocukları hakkındaki gerçeği görmek istemeyen ana babaların hikayesidir.
Bu serserilikle geçen gençlik yıllarında bir delikanlının hayallerini yok eden, ardından da bu olayın etkisinden bir türlü kurtulamayan zengin bir mirasyedinin hikayesidir.
Bu büyük bir yazar olma hayalleri kuran ve hırsının yavaş yavaş yiyip bitirdiği bir adamın hikayesidir.

Hikaye içinden başka bir hikaye çıkıyor ve açılan her konuda okuyucu hem şaşırıyor hemde yeni bir mecraya sürükleniyor....Nola hakkında sürekli fikir değiştiriyorsunuz bazen tecrübesiz, saf, aşık küçük bir kız oluyor, bazen erkekleri parmağında oynatan kasabanın hafifmeşrep kızı, bazende ana-babası tarafından istismar edilen küçük kız, sonunda ise bambaşka bir şey ortaya çıkıyor... dolayısıyla heyecanla okunan bir roman olmuş, yazar bu konuda çok başarılı... romanın tek eleştirebileceğim yanı çok düz bir şekilde yazılmış olması (abartarak söyleyecek olursam neredeyse yemek tarifi verir şekilde yazmış)... ben değişik anlatımı, özgün üslupları sevdiğim için bana çok tekdüze geldi... özellikle aşk hikayesi bölümlerinde bu iyice belli oluyor, üzerine başyapıt sayılan bir roman yazılmış aşk cümleleri ‘’biricik Nola’m seni çok seviyorum’’ ifadesinden daha yaratıcı bir söylemi hak ediyor diye düşünüyorum...

Roman yayıncılık hakkında da çok şey anlatıyor, kitabın tıpkı diğer ticari mallar gibi reklamının yapılması, satış artırma teknikleri, yazarın yayınevi ile ilişkisi oldukça detaylı anlatılmış, bu bölümleri  ilgi çekici buldum...
Sonuç olarak beğeneceğiniz bir roman bu, mutlaka okuyun keyif alacaksınız....

Yazar: Joël Dicker
Çevirmen: Mahmut Özışık
Sayfa Sayısı :664
Basım Yılı : 2013
Yayınevi :Can

"Marcus, birini ne kadar sevdiğinizi anlamak için tek bir yol olduğunu biliyor musunuz?"
"Hayır."
"Onu kaybetmek."

1978... Harry Quebert 35 yaşında tecrübesiz bir yazardır. Nola ise bir lokantada garsonluk yapan genç bir kız. 

Harry ve Nola birbirlerine tutkuyla âşık olurlar. Bu kural tanımaz aşk, Harry'ye, dönemin kült romanı olmuş başyapıtını yazdırır, onu bir günde meşhur eder, ancak romanı bitirdiği sıralarda Nola sırra kadem basar. 

2008... Efsane yazar Harry Q'nun malikânesinde, bahçeye gömülmüş bir ceset bulunur. Cesedin Nola'ya ait olduğunun tespit edilmesiyle ülke çapında büyük bir skandal patlak verir. Bu dehşet verici olayı çözümlemek ise Harry'nin eski bir öğrencisine, ilham arayışıyla onu ziyarete gelmiş genç yazar Marcus Goldman'a kalır. 

Çok geçmeden, bu sakin sahil kasabasının, hiç de göründüğü gibi tekin bir yer olmadığının farkına varan Marcus, bu gizemli hikâyenin ardındaki korkunç dramın peşine düşer. Gerçek, hayal gücü sınırsız bir yazarı bile şaşırtacak türdendir. 

Kahramanı gibi genç bir yazar olan Joël Dicker, Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçek'le edebiyat dünyasında eşine az rastlanır bir başarı kazandı. Sadece ülkesinde 1 milyondan fazla satan ve en saygın edebiyat ödüllerini toplayan roman, kısa sürede 35 dile satılarak şimdiden türünün klasikleri arasına girdi.
Türü mü? Aşk, gerilim, polisiye, dram... Kısacası hayat.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

SYBILLE BEDFORD - Miras

Bu kitapla ilgili ne diyeceğimi pek bilemiyorum...romanın konusu yanında yazarın hayatı da çok ilgimi çekmişti bu yüzden de okumak istedim ama beklentimin çok altında kaldığı kesin... ama yazarın hayatı hakikaten ilginç... 

S. Bedford bu romana 1952 yılında başlamış ve 3 yılda yazmış, kitabın başında yer alan uzun önsözde yazar, hem bu yazım ve basım sürecini hemde hayatının belirli dönemlerini detaylı bir şekilde anlatıyor... romandaki hikayenin kendi hayatından bir takım izler taşıdığını kabul ediyor (ayrıca Bataklık Kumu adlı bir otobiyografik eseri de var), romanı yayımlatma aşamasında okuttuğu yakınlarından birçok kişinin kitabı beğenmediğini de açık yüreklilikle belirtiyor...

Konu üç ailenin dram mı fars mı olduğu anlaşılamayan iç içe geçmiş yaşamlarının hikayesi, tabi ülke gerçekleriyle birlikte... yazarın anlatımını çok sevmedim, bazı bölümlerde çok detaycı, bazılarında çok üstü kapalı bir tarzı var... romanın bir kısmını yazar  anlatıyor bir kısmını da ailenin en küçük çocuğunun ağzından (bu çocuk kendisine tekabül ediyor aynı zamanda) aktarıyor... rahatsız eden bir karmaşıklık var gibi geldi bana... uzun uzun dini ve askeri konular anlatılıyor bunlarda kitabı okumanızı zorlaştırıyor... başarılı olduğu alan ise tek tek karakterleri... hepsi nevi şahsına münhasır insanlar, bir kısmı uçuk kaçık ama hepsi çok renkli... onların hayatlarını okurken büyük bir şaşkınlığa uğruyorsunuz...

Ben romanın yarısından sonra çok sıkıldım, bitirmem de zaman aldı bu yüzden...okunmasa çok fazla şey kaybedeceğiniz bir roman değil açıkçası...

Yazar: Sybille Bedford
Çevirmen: Ayşe Gül Güre
Sayfa Sayısı :408
Basım Yılı : 2008
Yayınevi :Can

Merz'ler, Berlin'in zengin bir Yahudi ailesidir; sevgiyle örülmüş bir ortamda yaşarlar. Felden'ler, Bavyera'nın yüksek tabakasından bir ailedir; müziğe ve antikalara düşkündürler; oğullarından biri sert disipliniyle tanınmış bir askerî okulda akıl sağlığını yitirince, Prusya'nın katı gelenekleriyle çatışma içine girerler. Felden'lerle aile bağıyla akraba olan Bernin'ler, koyu Katolik bir ailedir; yeni Almanya'da güç ve iktidar peşindedirler. I. Dünya Savaşı öncesinde, bu üç ailenin kaderi kaçınılmaz biçimde kesişecek, hem dehşet verici hem de komik olaylar arasında trajik hayatlar yaşanacaktır.

Sybille Bedford'ın, 20. yüzyılın en etkileyici kitaplarından biri sayılan Miras adlı tarihsel romanı, hem Prusya'nın toplumsal ve siyasal ortamını ustaca gözler önüne seriyor, hem de olağanüstü nesnellikte karakter portreleri çiziyor. 

Sybille Bedford, 1911 yılında Berlin yakınlarındaki Charlottenberg'de başlayan yaşamını 17 Şubat 2006 günü Londra'da noktalayana dek, bir yandan 20.yüzyıla hemen hemen bütünüyle tanıklık edişi, öte yandan yüzyılın entelektüel çevreleriyle ilişkileri ve bunları yapıtlarına yansıtışıyla "çağımızın bir yazarı" tanımını gerçekten hak ediyor. Soylu bir Alman baba ile bir İtalyan prensesi annenin çocuğu olan Sybille annesiyle babasının ayrılmalarından sonra önce babasıyla Berlin'de, babasının ölümü üzerine de İtalya'da annesinin yanında yaşadı. Orada kendisini yazarlığa yönlendiren Aldous Huxley ile yakın dost oldu. Gerçek soyadı Schoenebeck olan yazar, 1935'te Nazi baskısından kurtulmak için bir İngiliz subayı ile kısa süreli evlilik yaparak Bedford soyadını ve İngiliz pasaportunu aldı. 2.Dünya Savaşı sırasında Amerika'da kalan Bedford, savaş sonrasında Fransa, İtalya, Portekiz'de yaşadıktan sonra 1979'da Londra'ya yerleşti. Romancı kimliğinin yanı sıra, hukuk ve önemli davalar alanında uzmanlaşmış bir gazeteci de olan Bedford, Lady Chatterley, Oswald'ı öldüren Jack Ruby ve Auschwitz kampı görevlilerinin davalarıyla ilgili incelemeler yazdı. Kraliyet Edebiyat Cemiyeti'nin üyesi olan, Uluslararası PEN'in ikinci başkanlığını yapan ve İngiliz Kraliyet Onur Madalyası ile ödüllendirilen Bedford'un otobiyografik çalışması Bataklık Kumu'nun yanı sıra 50 yıla yayılan yazarlık dönemindeki yapıtlarını şöyle sıralayabiliriz: Don Otavio'ya Ziyaret: Meksika Gezisi Notları, Miras, Adaletin Çeşitli Yüzleri, Tanrıların Gözdesi, Bir Pusula Hatası, Hazlar ve Manzaralar, Aldous Huxley (biyografi), Yap-Boz, Elimizden Gelen Bu Kadar.

6 Ağustos 2013 Salı

YEVGENİ İVANOVİÇ ZAMYATİN - Biz

Zamyatin 4 yaşında ‘’Gogol’’ okuyormuş... Sadece bu bile yazar hakkında bir fikir vermeye yeter sanırım... 1920 yılında da totaliter toplumla ilgili gözlemlerini somutlaştırdığı fantastik antiütopya romanı olan ‘’Biz’’i yazmış ama Sovyet Rusya'ya bir karalama kitabı olarak yorumlanmıştır...  bu roman; Proletkült ütopyaların parodisi olarak düşünülmüştür... Proletkült ütopyası ‘’insan ruhunun ve sevgi duygusunun yok edilmesi’’ temelinde dünyanın yeniden inşasına dayanıyormuş... ‘’Biz’’ romanı böyle bir dünyayı anlatıyor... 1924 yılında ingilizceye çevrilen roman Aldous Huxley’in ‘’Cesur Yeni Dünya’’sının, George Orwell’in ‘’Hayvanlar Çiftliği ve 1984’’ünün, Ray Bradbury’nin ‘’Fahrenheit 451’’nin başlıca esin kaynağı olmuştur...

Distopyayı severim, yukarıda sayılan romanlardan ‘’Cesur Yeni Dünya’’ dışındakilerin hepsini okudum... dolayısıyla bu romanların esinlendiği ‘’Biz’’i de okumasam olmazdı...hemen hepsinde benzer bir totaliter dünya anlatılıyor, özellikle Biz’de mühendis D-503’ün, Fahrenheit 451’de ise itfaiyeci Montag’ın  durumlarını fark etmelerine sebep olan aşk bu esinlenmeyi iyice belirgin kılıyor ama sonuçta hepsi birbirinden farklı muhteşem kitaplar...

''Biz'' yazarın ülkesinin durumu nedeniyle de yazılmış bir roman ki Zamyatin kitabın önsözünde; ‘’......her şeyin dizginlendiği, tamamlandığı, hesaplandığı, ölçüldüğü zamanı, bir daha hiçbir isyanın olmayacağı, hiçbir çığlığın duyulmayacağı zamanı sadece dişleri dökülmüş olanlar hayal eder. Entropinin bu çağından daha korkunç birşey bilmiyorum –ve işte bu sayfalara düşen gölge o çağın gölgesidir.’’ şeklinde belirtmektedir...

Entropi kanunu belki de insanların yer yüzünde keşfettikleri en büyük kanunlardan biridir. "Kainatta her şey, kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister." Örnek verecek olursak baskı ile kontrol altına alınan toplumlar o baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları bir düzene sokmak ister ancak toplum daha düzensiz olmak ister. Romanın özünü bu şekilde özetleyebilirim sanırım...

Tüm bu romanların içinde ben 1984’ü çok fazla sevdiysem de ‘’Biz’’ de mutlaka okumanız gereken bir kitap...  

Yazar: Yevgeni İvanoviç Zamyatin
Çevirmen: Fatma Arıkan-Serdar Arıkan
Sayfa Sayısı :250
Basım Yılı : 2012 (2. Baskı)
Yayınevi :İthaki

Rusça aslından çevirisiyle Türkçede ilk kez: Bütün bir yirminci yüzyıl edebiyatını etkileyen, Aldoux Huxley, Ayn Rand, George Orwell, Kurt Vonnegut, Ursula K. Le Guin için açık esin kaynağı olan BİZ, ilk kez özgün dilden çevirisiyle okurların karşısında.
Herkesin numaralarla adlandırıldığı ve her an dinlenip gözetlendiği bir ülkede, Tek ‘in komşu gezegenlere yayılmak için yaptırdığı uzay gemisinin çalışmalarına katılan bir mühendis günlük tutmaktadır. Herkesin devlete yararlı ve iyi olmasının övgüsüyle başlayan günlük, yavaş yavaş mühendisin devletin başındaki İyilikçi’nin matematiksel, kusursuz düzeninin sorgulanmasına dönüşür.
 kendini ve hedeflerini yaşatıyor, ama ölmeyi gönüllü olarak elbette kabul etmiyor – o yüzden yeni şimşekler, fırtınalar, kasırgalar başlayacak. Böyledir bu yasa, sonsuza dek fırtına gibi bir ‘d’ ile taçlanan o yumuşak ‘evrim’ böyledir. Fırtınanın güçlü nefesi bu sayfalarda duracak.”
-Yevgeni -
 belli bir ülkeyi değil sanayi uygarlığının hedeflerini değerlendiriyor. Bu kitabın konusu aslında Makine’dir, yani insanın şişesinden düşüncesizce çıkardığı ve tekrar şişesine sokamadığı o cin.”
-George Orwell-
“Otomatik Piyano’yu yazarken olay örgüsünü gururla Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sından ödünç aldım, o da zaten gururla Yevgeni ‘in ‘inden ödünç almıştı.”
-Kurt Vonnegut-
“Yazılmış en iyi bilimkurgu kitabı. İyi, zeki ve güçlü bir kitap; duygusal açıdan sarsıcı ve teknik açıdan, bilimkurgunun metafor menzilini kullanma tarzıyla, o zamandan bu yana yazılmış birçok kitaptan çok daha ilerde.”
-Ursula K. Le Guin-
Ölmeden Önce Özgün Dilden Çevirisiyle Okumanız Gereken 1001 Kitap’tan biri.