29 Eylül 2014 Pazartesi

KEVIN KWAN - AŞKIN ÇİNCESİ

  • Bu romanı hafif kitaplar kategorisinden aldım ve öyle de çıktı, sürpriz yok. Rahat okunan, okuyucuyu zorlamayan bir tür.
  • Yazar Singapur doğumlu, orada büyüyen, şuan A.B.D.’de yaşayan biri ve bu ilk romanıymış.
  • Kitabın bizdeki ismi yanlış olmuş, sanırım yayınevi daha çarpıcı olacağını düşündüğü için ‘’aşk’’lı bir ad seçmiş ama romanın orijinal ismi ‘’Crazy Rich Asians’’ tam da hikayeyi özetleyen bir isim. Tüm roman Çılgın, Zengin, Asyalıları anlatıyor.
  • Kitapta birbirine aşık çiftlerde var tabii ki ama aşktan çok soyları, ne kadar zengin oldukları, giydikleri marka elbiseler çantalar vs., oturdukları malikaneler, evler, özel uçaklar, ultra lüks tekneler vs. zenginliğe dair ne varsa anlatılıyor. Bir marka listesi gibi tüm kitap.
  • Zengin, daha zengin, daha daha zengin diye aileler sıralanıyor. Hepsi kendinden daha zenginini kıskanıyor, insan karakteri her sınıfta aynı değişen bir şey yok. Ailelerin çocuklarının evliliklerini ve hayatlarını sırf para yüzünden kontrol etme çabaları anlatılıyor.
  • Epeyce tapaj hatası var bu rahatsız ediyor, yayınevi tekrar gözden geçirse iyi olur.
  • Özetle ne okuduğunuzun farkındaysanız bu tip kitapları okumanızın da bir sakıncası yoktur görüşüne katılıyorum. Arada kafanızı dağıtmak için deneyebileceğiniz bir roman bu.
Yazar:  Kevin Kwan
Çevirmen: Zehra Tapunç
Sayfa Sayısı : 448
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Altın Kitaplar

Asya'nın en büyük servetlerinden birinin vârisi olan Nicholas Young'ın, Singapur'da gerçekleşecek olan yılın düğününe Amerikan doğumlu Çinli kız arkadaşını davet etmesiyle başlayan roman, okura inanılmaz derecede eğlenceli saatler vaat ederken; bir yandan da üç süper zengin ve soylu Çinli ailenin dedikodu ve entrika dolu yaşamını gözler önüne seriyor.

Aşkın Çincesi; Şanghay'ın pırıltılı çatı katlarından Uzakdoğu'nun en görkemli ortamlarına; yeni zenginlerle kuşaklardır zengin olanlar arasındaki komik çatışmalara; genç, âşık, çekici ve çılgınca zengin olmanın sıradışı çelişkilerine içeriden bir bakışı yansıtan müthiş bir eser.

26 Eylül 2014 Cuma

MEHMET EROĞLU - Zamanın Manzarası

Bu romanı anlatabileceğimi sanmıyorum, denesem nereden başlayacağımı bulamayacağım, bitirmeyi ise hiç beceremeyeceğim o yüzden çok çok güzel bir kitap  bu kaçırmayın okuyun deyip bırakacağım...

Sadece iyi bir zamanınızda okuyun... eğer moraliniz iyi değilse başka bir zamana bırakın, ama mutlaka okuyun...

Romanın başından iki cümleyle bitireyim...

’Mücevher takmamıştı ama gözleri vardı...’’

‘’Benim kadar acı çekmedikçe Tanrı’ya inanmamı beklemeyin benden...’’

Not: Yazarın okuduğum ilk kitabı bu ama bitirdiğimde tüm eserleri içinde en güzeli bu olmalı diye düşündüm, daha iyisi varsa eğer gerçekten inanılmaz olur...

Yazar:  Mehmet Eroğlu
Sayfa Sayısı : 423
Basım Yılı : 2014 (2002 İlk Baskı)
Yayınevi : İletişim

Acıya dayanacak kadar güçlü olduğumu düşünmüştüm. Garip ama gerçek; aslında acısız yaşayamıyoruz. Çünkü bilgi ve gerçeğin asıl kaynağı olan acı, varlığımızın farkına varmamızı da sağlıyor. Bizi sahici kılıyor.

Yansız akıp giden, hayat denen saçmalık. Bitmek bilmeyen, kötü geçmeye kararlı yıllar. Geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek. “Neden komünist olmadığını anlamış değilim.” Kim bu Barış Utkan? Yorgun gemiyi kucaklamaya hazır bir liman bulmalı. Aşk, insanı uyumlu ve erdemli yaparmış. Duru ve gizemli, Botticelli’yi hatırlatan Elif gelmiş kapıya. 

Büyük aşklar ya ölümle bitermiş ya yasaklarla örülürmüş... Hayatın rüyası kısaymış... Kim görmüş? Kim görüp de fark etmiş. Mehmet Eroğlu, büyük bir aşkı ve bir dönemi, derinlikli ve ustaca anlatıyor. Türlü alçaklıklar, kurtulamayanlar, sürüklenenler...

20 Eylül 2014 Cumartesi

RODRIGO REY ROSA - Sağırlar

Bu kitabı değişik ülke yazarlarını okumak istediğim için aldım. Rey Rosa Guatemala’lı bir yazar... bu ülke hakkında pek birşey bilmiyordum ama Latin Amerika ile ilgili olarak çok kitap okuduğum için ülkesinin anlatımı bana tanıdık geldi... Ülkede nüfusun yarısından fazlasını Ladinolar denen Avrupalı (İspanyol) karışımı, geri kalan kesimini ise Guatemala Kızılderilileri (Mayalar) oluşturuyor... Maya Kızılderilileri ile ladinolar arasındaki ilişkiler ile yine burjuvalar ve yerlilerin ilişkileri romanda ana ekseni oluşturuyor... ülkede yaşanan iç savaşın sona ermesinden sonra kaldırılan bazı askeri grupların hala ülkede vatandaşlar üzerinde etkili olması da diğer bir unsur olarak bulunuyor... siyasal ve sosyal alandaki ahlaki çöküntü, yerli halk ve diğerleri arasındaki hukuktan, kültüre, yaşam tarzına dair uçurum da romanın konusu içinde kalıyor...

Bu genel çerçeveden sonra aslında romanda anlatılan, bir kayıp-kaçırılma hikayesi... bir çeşit polisiye olay ama hiçbir şekilde size bir polisiye hikaye okuyormuş gibi gelmiyor... yazar olayları çok dolambaçlı bir yoldan çoğu zaman üstü örtülü bir biçimde anlatıyor, siz kendiniz yerli yerine koyuyorsunuz... bu anlatıma rağmen kitabın ritmi, akıcılığı hiç bozulmuyor, merakla okumaya devam ediyorsunuz... oldukça karmaşık bir anlatımda yazarın merak unsurunu diri tutmasını çok başarılı buldum... araya ülke gerçeklerini yerleştirmesi de çok iyiydi... 

Sonuç olarak ben yazarı başarılı, romanı ilginç buldum, size de öneririm...


Ayrıca arka kapak açıklaması romanı çok iyi aktarır bir biçimde yazılmıştı bu anlamda editörü kutlamak gerek... okuru yanıltan açıklamalardan sonra bu bana çok iyi geldi...



Yazar:  Rodrigo Rey Rosa
Çevirmen: Seda Ersavcı
Sayfa Sayısı : 223
Basım Yılı : 2014
Yayınevi : Sel 


Sağır bir köylü çocuğun ortadan kayboluşuyla zengin bir bankerin kızının kaçırılması arasında nasıl bir bağlantı olabilir? Şiddetin tam kalbinde aşktan ve adaletten söz edilebilir mi? Kaçmak ve kaçırılmak, bilinç ve bilinçsizlik arasındaki sınırlar ne kadar belirsizleşebilir?

Rodrigo Rey Rosa, Latin Amerika edebiyatının o kendine has damarını her anlamda yakalıyor; minimalist ama tansiyonu yüksek, neredeyse her satırında okuru bir kez daha şüpheye düşüren tutkulu bir hikaye anlatıyor. Günümüz Guetamala’sının çürümüş politik ilişkileri kadar, yerli halk ile burjuvalaşan sınıfların keskin ve acımasız sosyal yaşantısını da gözler önüne seriyor.

Eserleri birçok dile çevrilmiş, Guetamala Milli Edebiyat Ödülü ile onurlandırılan ve yazını Paul Bowles’la ilişkilendirilen Rey Rosa, sessizliğin dilini, barbarlığın uygarlığını ustalıkla yansıtıyor.

“Rey Rosa gerçek bir usta, çağımın en iyisi.” 
Roberto Bolaño

18 Eylül 2014 Perşembe

PAULO COELHO - Aldatmak

Bu P. Coelho’dan okuduğum 4. kitap ve istisnasız en kötüsü, en derinlikten yoksun olanı... bundan önce ‘’Zahir’’i okuyup sevmeyince bu yazarı da bitirdiğimi düşünmüştüm ama ‘’Zahir’’e haksızlık etmişim... daha beteri sıradaymış...

Bu roman, bildiğiniz alelade bir zina hikayesi... buna fon olsun diye de depresyonu kullan (ki İsviçre gibi bir ülkede her şeye sahip insanlar için vaka-i adiyeden olsa gerekir), son 5-10 sayfayı da sevgi üzerine hamasi cümleler yazarak tamamla, okuyucuyu aptal yerine koy... ortaya da çok satan kitap çıksın...

İnternette çok satan yazmanın kuralları diye bir sürü yazı dolaşıyor bu kitap tam da ona en iyi örnek işte... tek iyi yanı çok kolay okunuyor, fazla zaman harcamıyorsunuz (bir gün) sonunda zamanınız boşa gitse de  en azından fazla değil diye teselli buluyorsunuz...


Yazar:  Paulo Coelho
Çevirmen: Emrah İmre
Sayfa Sayısı : 275
Basım Yılı : 2014
Yayınevi :Can 

... yaşadığım sokak, sokak lambaları, şu an içinde bulunduğum ev, salondaki mobilyalar, bir gün hepsi ortadan kaybolacak... tıpkı bedenim gibi. Ama bir şey var ki kâinatın ruhunda iz bırakacak: sevgim. Linda ayrıcalıklı bir yaşama sahip olduğunun bilincinde. Yine de her sabah yeni bir güne açtığı gözlerini hemen kapayası geliyor. Arkadaşları ilaç kullanmasını öneriyor. Oysa Linda'nın istediği hissizleşmek değil, yaşadığını hissetmek...

Çünkü yaşamak sevmektir. Paulo Coelho Aldatmak'ta diğer kitaplarından farklı olarak kışkırtıcı, tene dokunan ve tutku dolu bir hikâyeyle çıkıyor okurun karşısına. Her şeyin mümkünmüş gibi sunulduğu bir dünyada, imkânsız aşkın izini sürüyor. Ruhun kuytularında kaybolmaya çekinmeden... Ne de olsa bazen kim olduğumuzu bulmamız için kendimizi kaybetmemiz gerekir.

16 Eylül 2014 Salı

STEFAN ZWEIG - BALZAC

BİR YAŞAMÖYKÜSÜ

S. Zweig’in biyografilerinden okumaya devam ediyorum, daha önce burada ‘’Erasmus’’ ve ‘’Montaigne’’ni yorumlamıştım bu seferki ise büyük yazar Balzac...

Zweig, büyük bir Balzac (1799-1850) hayranı olarak bu esere hazırlık amacıyla on yıl elyazmaları üzerinde çalışmış, ‘’Büyük Balzac’’ adını vereceği bu eserinin bir başyapıt olacağını planlamış, ancak 1942 yılındaki intiharının ardından bu konuya ilişkin  600 sayfalık almanca elyazması,  2000 sayfa not ve 40 tane altı çizili kitap bırakmış (tıpkı Balzac’ın büyük eseri İnsanlık Komedyasını tamamlayamaması gibi Zweig’de bu eserini bitirememiştir) ve yayıncısı tarafından tamamlanarak 1946 yılında basılmıştır... Zweig bu çalışmasından önce ‘’Üç Büyük Usta; Balzac, Dickens, Dostoyevski’’ eserinde özet bir Balzac biyografisi yayımlamışsa da bu seferki tam bir başyapıt... yayıncısı R. Friedenthal’in kitaba yazdığı sonsözde  Zweig’in ölümünden sonra kendisine teslim edilen materyali incelediğinde bir fragmanla karşılaşacağını düşündüğünü, ancak tamamlanmış bir kitap bulduğunu, yalnızca son bölümü kendisinin bitirdiğini belirtmektedir...

Gelelim kitaba;
Çok büyük bir enerjisi ve hayalgücü olan Balzac aslında sadece ünlü ve zengin olmak istiyordu. Ancak Werther ve Götz von Berlichingenin başarısından sonra bile Goethe eşsiz yeteneğinin edebiyat olduğundan ne kadar az eminse, Balzac da Tılsımlı Deriye kadar, hatta sonrasında da gerçek uğraşısının edebiyat olduğundan o kadar az emindir. Balzac aslında, dehasını her biçimde ortaya koyabilecek o büyük dehalardandır; ikinci bir Mirabeau, bir Talleyrand, ikinci bir Napoléon, büyük bir dolandırıcı, bütün resim tüccarlarının kralı, en usta spekülatör olacak güçtedir. (...) Edebiyat eserleri yaratmak onun için ne bir zorunluluktu ne de yüklendiği bir misyondu. Yazmayı sadece isteklerini gerçekleştirmek, para ve şöhret kazanıp dünyaya hakim olabilmek için değerlendirilebileceği sayısız olanaktan biri olarak görüyordu. (...) Balzac’ın gerçek dehası iradesinde saklıydı. Bu iradenin enerjisini tam da edebiyatın özüne boşaltmasına rastlantı da denebilir, yazgı da. (sf.161)

Sürekli aristokrat zengin bir kadından bir başkasına koşmuş, çoğuyla evlenmeye çalışmış, o olmayınca  neredeyse istisnasız hepsini kendisine büyük borç kalarak batırdığı çok sayıda iş kurmuş, hiç bıkmamıştır. Balzac, üzerine nasıl bir yük, ne kadar yıpratıcı bir görev aldığını daha şöhretinin başında sezmiş olması gerektir. Karşı koymuş, bu görevden kaçmaya çalışmıştır. Kendisini bir hamleyle bu hapishaneden kurtaracak mucizeyi her zaman bekleyecek, spekülasyonlarla  vurgunlar yapmayı, zengin bir kadın ile karşılaşmayı, kaderin sihirli değnek değmişçesine değişmesini hayal edecektir durmadan. Ancak bu kaçış hakkı ona bahşedilmediği, aksine yaratmakla yükümlü olduğu için, sahip olduğu o olağanüstü enerji o güne kadar edebiyatta hiç görülmeyen boyutlarda etkili olmak zorunda kalacaktır. Ölçüsü ölçüsüzlük, sınırı sınırsızlık olacaktır. (sf.164)

Çok kaba saba bir görüntüsü vardır kıyafetleri rüküş ve özentisizdir sürekli onunla ilgili alay eden karikatürler yayınlanmakta, Victor Hugo ve George Sand hariç çağdaşı yazarlar tarafından dışlanmaktadır. Yaşadığı asıl hayat günlük dünyada değil, kendi yarattığı dünyadadır; gerçek Balzac’ı çalıştığı zindanın duvarından başka hiç kimse tanımamış, gözlemlememiş, dinlememiştir. Gerçek yaşamöyküsünü çağdaşlarından hiçbirisi yazamamış, onun yerine bunu eserleri yapmıştır. (sf.204)

Geceyarısından sabahın altısına kadar yazmakta, sonra bir bütün gün önce yazdıklarının düzeltmesini yapmakta saat 20:00’de uyuyup gece yarısı yeniden yazmaya başlamaktadır. Balzac bazı eserlerinin provalarını onbeş onaltı kez düzeltmiştir ve yirmi yıl içinde yetmişbeş romanını, bütün öykü ve taslaklarını bir kez yazmakla kalmadığı, aksine eserlerinin son şeklini alabilmesi için bu muazzam çabanın yedi katını, on katını, harcadığı düşünülürse, Balzac’ın yeryüzünde başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak üretim gücü hakkında bir fikir edinilebilir. (sf.216)

Kendi gençliğini, en içten hırsını ve düşüncelerini yansıttığı Louis Lambert  kişiliğinde Balzac büyük bir işe girişmiştir. (...) Aynı anda hem ‘’imkansızı isteyen’’ hem de bilgi isteğinin aşırılığında yok olan bir Louis Lambert tasarımının, Balzac’ın bilinçli veya bilinçsizce yarıştığı Faust ile aynı kefeye konulması pek de abartılı olmaz. Ancak aradaki vahim fark, Goethe’nin Faust için yaşamının altmış yılını vermesi, buna karşılık Balzac’ın altı hafta içinde bitmiş müsveddeleri yayıncı Gosselin’e teslim etmek zorunda olmasıdır. (...) Yüzeysel sonu ile tamamlanmamış bu eser, yine de Balzac’ın kaleminin en dahiyane karalaması olarak kalır ve onun düşünsel hırsının eserleri içindeki zirvesini oluşturur. (sf. 243-244)

Balzac’ın yatırımları hep olumsuz sonuçlanmıştır ama ondan sonra bu alanlarda işe devam edenler hep kazanmıştır. Balzac’ın sezgileri hep doğrudur, ama bu sezgi kendini her zaman sadece sanatçıya ihsan eder ve kendi asıl etki alanını geçmeye çalıştığı an, onu yanıltır. Balzac hayalgücünü işe çevirdiğinde, ona yüzbinlerce frank ve ayrıca ölümsüz eserler verir; ancak hayallerini paraya çevirmek istediğinde, sonucu sadece borç ve bununla birlikte on katı, yüz katı iş olur. (sf. 405- 406)

Ve yazar olarak çağdaşı olan herkesle yarışabileceği haklı olarak söylenebilecekken,(...) neredeyse hiç parası yokken kendine bir Louvre döşemeyi istemesi, tam bir budalalıktır. Balzac’ın yaşamının ortasından geçen ince bir çizgi her zaman akıllılık ile deliliği birbirinden ayırır. (sf. 486)

Yani Balzac hem bir deha, hem azami hızda çalışan bir makina, hem daldan dala konan bir hayalperest, hem coşkulu bir çocuk özetle çok çok istisnai bir kişiliktir, Zweig’de kitabında bunu çok iyi yansıtmıştır... okurken Balzac’ın tüm coşkusunu görebiliyor sanki kanlı canlı karşınızda duruyor gibi hissediyorsunuz, onunla birlikte borçlarını ödemeye çalışıyor, icra memurlarından kaçıyor, sabahlara kadar romanlarını yazıyor, sevgililerine, dostlarına sayfalarca mektup gönderiyorsunuz... sanırım Zweig’in de başka büyük bir usta olması bu demek...  tabii ki kaçırmayın mutlaka okuyun...

Yazar:  Stefan Zweig
Çevirmen: Şebnem Sunar-Yeşim Tükel Kılıç
Sayfa Sayısı : 567
Basım Yılı : 2011 (2. Baskı)
Yayınevi :Can

Belki de ilk gençlik dönemlerimden bu yana beni meşgul eden büyük bir eser yazmayı denerim —Balzac hakkında kalın bir kitap, bir yaşamöyküsü ve eleştiri. Muhtemelen üç, hatta dört yıl gerektireceğini biliyorum. Ama geriye kalıcı bir şey bırakmak istiyorum, on yıllarca etkisini yitirmeyecek bir eser ... Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum."

1939'da Toronto'dan New York'a bir tren yolculuğu sırasında Stefan Zweig'ın, dostu Romain Rolland'a, son büyük eseri Balzac hakkında yazdığı satırlar bunlar. Sürgünlük yaşamının son döneminde Zweig'la birlikte önce Amerika Birleşik Devletleri'ne, oradan da Brezilya'ya giden bu büyük eser, son noktasını ölümün koyduğu, bitmeyen bir başyapıt. Dostu Richard Friedenthal'in, Zweig'ın ölümünden sonra tamamlayıp ilk kez 1946'da Stockholm'de yayınladığı Balzac, bir büyük ustanın bir diğerine saygı duruşu...

7 Eylül 2014 Pazar

SABÂ ALTINSAY - KRİTİMU

GİRİT’İM BENİM
Bir yıl önce yazarın ikinci romanı  ‘’Benim Hiç Suçum Yok’’u okumuş ve o kadar çok sevmiştim ki hemen ilk kitabını da aldım ama okunmayı bekleyenler arasında ancak sıra geldi... bu romanda muhteşem, hatta biri daha öne çıkar mı diye düşündüm ama ikisi de birbirinden güzel, ayıramadım bir türlü...

Bu roman yazarın ailesinin (dedesi İbrahim Yarmakamakis, eşi, çocukları ve akrabalarının) hikayesini anlatıyor... aynı zamanda II. Abdülhamit döneminden 1923’e kadar olan tarihi olaylara da hikaye içerinde yer veriyor... Zaten yaşanılan yer Girit ve o tarihlerde tüm olayların göbeğinde yer alıyor... konu, Girit’e muhtariyet (yönetimin Fransa, İngiltere, İtalya, Rusya ortak idaresine) verildiği dönemden başlıyor, Yunanistan’a iltihakı ile devam edip, adadaki müslüman ahalinin Lozan antlaşması gereğince mübadele edilmesi ile bitiyor... oldukça sancılı bir dönemi anlatıyor ve adada birkaç kuşaktır yaşayan, rumca konuşan müslüman ahali en çok etkilenen kesim oluyor... en sonunda da evlerinden barklarından oluyorlar...

Sadece tarihi olaylar değil, doğumundan, cenazesine, düğününden, yemeğine, manzarasından, komşuluk ilişkilerine, ticaretine, sevdalarına kadar tüm bir ‘’hayat’’ anlatılıyor aslında... çoğu zaman mücadeleyle, korkuyla ama olmak istedikleri yerde, doğdukları topraklarda geçen ve devam etmesini istedikleri hayat... ama öyle olmuyor maalesef...

Her şey çok canlı canlı anlatılmıştı... denizi, rüzgarı, dağları resim gibi gözünüzde canlandırabiliyorsunuz, yemek tariflerinde ağzınız sulanıyor, düğünde dernekte coşuyor, arbede çıktığında korkuyorsunuz... yazarın anlatımı müthiş... akıcı bir dili var... velhasıl çok güzel bir kitap, mutlaka okuyun...

Yazar:  Sabâ Altınsay
Sayfa Sayısı : 288
Basım Yılı : 2007 (5. Baskı)
Yayınevi : Can

'Göç sadece gideni değil, kalanı da peşinden sürüklüyordu' diyor Sabâ Altınsay; 'insanın doğduğu toprak ile gömüleceği toprak aynı toprak olmayacaksa, ne kalır ki, geriye, ölürken, yaşamdan? Bu soruya bir yanıt bulma çabası bu roman.'
Oruç Aruoba

Kritimu, Girit'im Benim, Osmanlı Devleti'nin zayıfladığı, topraklarını kaybetmeye başladığı yıllarda Girit'te yaşanan gelişmeleri anlatıyor. Girit'te Müslüman ve Hıristiyan halklar yüzyıllarca bir arada yaşamıştır, dilleri dillerine karışmış, gelenekleri zamanla birbirine benzemiş, tam anlamıyla bir kaynaşma gerçekleşmiştir. Ama bu bile farklılıkların gün gelip düşmanlığa dönüşmesini önleyememiştir. Kritimu, Giritli bir Türk ailesinin adadan kopuşunu ustaca anlatıyor. Müslüman ve Hıristiyan halklar arasında mübadele gerçekleştiğinde Türkler adayı gemilerle terk ederler ve romanın baş kahramanlarından İbrahim Yarmakamakis, sevgili adasına bakarak "Kritimu..." diye fısıldar. Ama artık oraya dönme umudu kalmamıştır. Yine de romanın asıl kahramanı, benzersiz doğası ve insanın ruhunu çalan kokusuyla Girit Adası'dır.

3 Eylül 2014 Çarşamba

MERİÇ ERYÜREK - TANRININ SAATİ

Bu roman, yazarın yayımlanmış ikinci kitabı, tanıtımda en altta yazan üç soruyu gördüğümde kitabı okumaya karar vermiştim ama beklediğimden çok daha ilginç bir kitapla karşılaştım... romanın ilk sayfasında ’Biz insanlar, berbat şeyleriz. Homeros/İlyada’’ yazıyordu, aynen katılıyorum diye düşündüm ve hikayede bu sözü haksız çıkarmadı... 
  • Öncelikle bu roman bir bilim kurgu ama bazı şeyler o kadar inanılmazdı ki acaba yazar fantastik bir roman mı yazmaya çalışmış diye aklımdan geçti ve inşallah bilim bu kadar ilerlememiştir diye söylendim durdum... kitabın üçte birinden itibaren bu türe birde gerilim eklendi tam oldu...
  • Birde Güzel Ülkem ve pis işleri için kullanılmaktan bir türlü kurtulamadığımız Amerika var... aşağıdaki paragraf yeterince açıklıyor; ‘’ordu adına savunma bakanı cevap vermişti. ‘’Projenle ilgileniyoruz ve destekleyeceğiz. Haberimiz olmadığı ve Amerikan toprağı üzerinde olmadığı sürece.’’ Harold toplantıdan ayrılıp helikopterine binerken düşünceliydi. Şimdi, Amerikan toprağı olmayan ama kendini Amerikan eyaleti zanneden bir ülke bulması gerekiyordu. Ekonomisinin bir ayağı çukurda, Hristiyan olmayan, dolayısıyla Vatikan için değil, aleyhine çalışan bir ülke. Danışmanlarının tavsiye listesi kısaydı. Daha pervane dönmeye başlamadan telefona sarılmıştı. ‘’Türkiye Büyükelçisini bağlayın.''
  • Son olarak genetik bilimini alın mitolojiyle yüksek hızda çarpıştırın ve bu kitabın konusu ortaya çıksın... 
Yazarın tarzını sevdim kısa cümlelerle ve esprili bir dille yazıyor... eğlence parkına gidenler arasında bir yazarda vardı onu da kendisinin yerine kurgulamış sanırım... yazarlarla, öykülerle, karakterlerle ilgili bir sürü eleştiriyi de aralara serpiştiriyordu...

Açıkçası ben konuyu şaşırtıcı buldum, okuyun değişik bir kitap, arada bir irkilsenizde sıkılmayacağınız kesin...

Yazar:  Meriç Eryürek  
Sayfa Sayısı : 584
Basım Yılı : 2014
Yayınevi :Epsilon

"Aldığımız her nefes, hayata karşı kazandığımız bir zaferdir. Ve ölüm bir gün mutlaka geçmişteki zaferlerimizin intikamını almaya gelir."

Bir internet çekilişine katılan on şanslı aile, World Bond şirketi tarafından kurulan dünyanın en büyük eğlence parkının ilk ziyaretçileri olmaya hak kazanırlar.

Meteliksiz yazar Enver ve karısı Leyla, kılık değiştirmiş gazeteci Ruşen, eski balet Uras, ordudan atılmış özel harekatçı Hamit, eğlence parkının mimarı Frank, karısı Aysel, üç çocukları ve diğer talihliler, Disneyland'ı gölgede bırakacak Mythasia'ya girdiklerinde, arkalarından kapanan kapıların hayatla ölümü ayıran çizgiyi çektiğini bilmemektedirler.

Tanrının Saati, yaşamın sırlarını araştıran insanoğlunun inançla bilimin savaştığı sonsuz karanlıkla karşılaştığında ne kadar güçsüz ve kimsesiz kaldığını tasvir ederken, üç sorunun cevabını veriyor:

"Amerikalılar Türkiye'de ne arıyor?"
"Bilim sandığımızdan ileri mi gitti?"
"Mitoloji bir efsane değil, uyarı mıydı?"