28 Şubat 2015 Cumartesi

HENRY JAMES - GÜVERCİNİN KANATLARI

Bu kitabı 2009 yılında almıştım, uzun zaman birbirimize bakıp durduk ancak kısmet oldu... alma sebebim arka kapakta yazan ‘’20. yüzyıl romancılığının önünü açan başlıca eserlerden biri sayılır’’  ifadesiydi, ayrıca ‘’olaylardan çok kişilerin içsel yaşamına ve zihinsel süreçlere önem verdi’’ cümlesi de cazip gelmişti... 20. yüzyıl romancılığına ne kadar katkısı oldu onu bilemiyorum ama ikinci cümle bütünüyle doğru, hatta fazlası bile var... bence yayınevi o cümleyi büyük puntolarla ve koyu renkle yayımlasa iyi olur...

H. James Amerikalı bir yazar, daha sonra İngiliz uyruğuna geçmiş ve bu romanı da 1902 yılında yazmış... gelelim romana; bir konusu yok denilebilir (toplumsal günlük hayat ve belki aşk, belki dostluk), ana karakterler 5 kişi (biri İngiliz biri Amerikalı olmak üzere 2 genç dikkat çekici kadın, onlarla bağlantılı, iddialı 2 yaşlı kadın ve genç kadınlardan birinin sevgilisi İngiliz gazeteci adam), yan karakterler 3-4 kişi ama onlarda tüm kitap boyunca nadiren ortaya çıkıyor, neredeyse hiç olay yok, pek fazla mekan yok (zengin bir ev, bir otel odası bir park dışında bir şey yok), konuşma diyalogları çok az,  600 sayfada olan ise bu 5 kişinin kendileri ve diğer 4 kişi hakkında düşüncelerinden oluşuyor... sürekli bir şeyleri yorumluyorlar, düşünüyorlar, anlam vermeye çalışıyorlar olmuyor tekrar başa dönüp yeniden bunları yapıyorlar, İngiliz / Amerikan toplumlarının karşılaştırmasına da bu arada yer veriyorlar... ben zihinsel süreçleri severim ama bu kadarı da çok fazlaydı... bana göre klasiklerin en iyi yanı çok berrak ve net olmalarıdır... bugüne kadar okuduğum klasik eserlerden -sevsem de sevmesem de- sıkıldığım hiç olmamıştı... ama bu romandan çok sıkıldım, pek adetim olmamasına rağmen arada başka kitaplar okudum ve bitirmem çok uzun zaman aldı... özellikle yarıdan sonra hiç ilerlemedi... yazarın önsözünü sona koymuşlardı bence çok büyük bir hata olmuş, keşke onu başa almış olsalardı okuyucuyu kitaba hazırlamak anlamında faydalı olurdu, kitabın sonunda benim hiç işime yaramadı onu söyleyeyim... 

Haksızlık olmaması için belirtmeden geçemeyeceğim bu tür bir romanı yazmak çok çok zor olmalı o açıdan bakıldığında yazar çok başarılı...

Bu blogda tanıttığım ‘’Cebirci’’ romanına gelen isimsiz bir yorumda ‘’düşünce deneyi düsturunu kaçırmışsınız’’ deniliyordu... halen bu sözün ne anlama geldiğini bilmiyorum ama kitabı bitirdiğimde sanki bu ifade bu kitaba daha çok yakışırdı diye düşündüm ...

Sonuç olarak; Henry James’i çok severim bütün kitaplarını okumam lazım veya tüm klasikleri okuma hedefim var veya 20. Yüzyıl başındaki İngiliz ve Amerikan toplumlarının günlük hayatını ve karşılaştırmasını çok merak ediyorum veya düşüncelerden oluşan kitaplara bayılırım diyorsanız eğer okuyun, onun dışında zamanınızı başka kitaplara harcayın daha iyi...

Yazar:  Henry James
Çevirmen: Roza Hakmen
Sayfa Sayısı : 616
Basım Yılı : 2008
Yayınevi : T. İş Bankası

Henry James (1843-1916): Eserlerinde Amerika ile Avrupa arasındaki yaşam anlayışı ve kültür farklılıklarını sarsıcı bir gözlem gücü ve derinlikle işledi. Genç yaşında Amerikan edebiyatının en tanınmış yazarlarından biri olan Henry James, 1875'ten itibaren Avrupa'da yaşadı ve bu dönemde yaşamının büyük bir bölümünü İngiltere'de geçirdi. Ölümünden kısa bir süre önce, 1915'te İngiliz uyruğuna geçti. 1878'de Daisy Miller ile uluslararası üne kavuşan yazar, olaylardan çok kişilerin içsel yaşamına ve zihinsel süreçlere önem verdi. 1902'de yayımlanan Güvercinin Kanatları Henry James'in son dönem romanlarındandır ve 20. yüzyıl romancılığının önünü açan başlıca eserlerden biri sayılır.

Roza Hakmen (1956): İzmir Amerikan Kız Koleji'ni ve Odtü Ekonomi Bölümü'nü bitirdi. Dünya edebiyatının birçok önemli eserini Fransızca, İspanyolca ve İngilizceden Türkçeye çeviren en tanınmış çevirmenlerdendir. Miguel de Cervantes'ten Don Quijote, Marcel Proust'tan Kayıp Zamanın İzinde, Federico Garcia Lorca'dan Kanlı Düğün çevirdiği pek çok eserden ilk akla gelenler arasındadır.

Roza Hakmen'in eserlerini çevirdiği yazarlar arasında Oscar Wilde, Anthony Burgess, Henry James, Mircea Eliade, E.M. Forster, Tim Parks, Anne Rice, Howard Norman da yer alıyor.

22 Şubat 2015 Pazar

FRANZ KAFKA - Aforizmalar

Yalnızlık, Sahip Olduğum Tek Şey

Bence sadece bizi bıçaklayan veya yaralayan türden kitapları okumalıyız. Eğer okuduğumuz kitap kafamıza şöyle sağlam bir darbe indirip bizi kendimize getirmiyorsa, onu okumanın ne anlamı var? Böyle bir kitap bizi daha mutlu etmeye mi yarar? Emin olun, eğer kitap diye bir şey olmasaydı, gerçek mutluluk işte o zaman mümkün olurdu. Okuduğumuz zaman bizi mutlu eden kitaplar, yazmak isteseydik kendimizin de yazabileceği türden kitaplardır. Ancak bizim ihtiyacımız olan kitaplar; okuyunca bizleri bir felakete uğramış gibi sarsan, derin bir hüzne boğan, kendimizden daha çok sevdiğimiz bir kişinin zamansız ölümü gibi kahreden ve herkesten uzak, karanlık ormanlara sürülmüş gibi hissettiren kitaplardır. Bir kitap, insanın içindeki donmuş denizlere vurulan bir balta gibi olmalıdır. Ben buna inanıyorum.

Anlatamam. İçimde neler olup bittiğini hiç kimseye anlatamam. Kendime bile anlatamıyorum.

Benliğimin gerçek hissiyatına sadece dayanılmaz derecede mutsuz olduğum zamanlarda ulaşabiliyorum.

Yazmak, mutlak bir yalnızlıktır; kişinin kendi benliğinin soğuk boşluğuna düşmesidir.

Bu aforizmalar çok ilginç, okuyun derim...

Yazar:  Franz Kafka
Çevirmen: Mustafa Fırat
Sayfa Sayısı : 80
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Zeplin

Kafka'nın tüm metinlerinden derlenen Yalnızlık, Sahip Olduğum Tek Şey, bizleri büyük yazarın dünyasının derinliklerine doğru bir seyahate çıkarıyor. 

Burada yazdıklarımı hiç kimse okumayacak. Hiç kimse bana yardım etmeye gelmeyecek. Tüm insanlara bana yardım etmeleri emredilse bile, herkes tüm kapı-pencerelerini kapatıp yatağına girer ve yorganının altına saklanıverir. Tüm dünya o geceliğine bir otel olur âdeta. 

Huzur mu istiyorsun? Az insan, az eşya 

Böylesine anlaşılmaz ve sorumluluk duygusunu tüm acılarıyla hisseden bir insan olacağıma, keşke odandaki o mutlu dolap olsaydım da her daim seni görebilseydim. Böylece doya doya seyredebilirdim seni. Koltukta oturuşunu, mektup yazışını, yatışını, kalkışını... 

Her devrim yavaş yavaş buharlaşır ve geride sadece yeni bir bürokrasinin artıklarını bırakır.

İnsanların tüm kusurları; sabırsızlıklarından, yaptıkları bir işte izledikleri yöntemi daha vakti gelmeden önce terk etmelerinden ve üzerinde tartıştıkları sözde bir meseleyi sözde bir çözüme kavuşturmalarından ileri gelir.

14 Şubat 2015 Cumartesi

İLBER ORTAYLI - Tarihin İzinde

İlber Ortaylı, önemli bilim adamı ve tarihçilerimizden, benimde fakülteden hocam... bu seferki hariç 5 kitabını ve biyografisini okudum, 1 tane de okunmayı bekleyenler arasında var... diğer okuduklarım da bu kitap da İlber Hocamın yaptığı söyleşilerden ve yazdığı makalelerden derlenenlerden oluşuyor... ‘’Tarihin İzinde’’ kitabının üçte ikilik kısmı kendisi ile yapılan söyleşilerden, kalanı ise 8 adet makaleden oluşuyor... Söyleşilerin nerede, ne zaman ve kim tarafından yapıldığı belirtilmemiş, dolayısıyla sorulara değil cevaplara odaklanmak en mantıklısı... konular ise tarihimiz, Osmanlılar, Avrupa, ABD, Rusya, Ortadoğu Ülkeleri, Ermeniler, İran gibi ülkelerle eski/yeni ilişkilerimiz, tarihe bakış açımız ve bu konudaki eğitim sistemimiz, Semavi Dinler ve karşılaştırılmaları, İstanbul’un durumu/önemi şeklinde çeşitleniyor... her konuya kısa kısa değinilmiş... benim gibi tarihe meraklı olanlara öneririm mutlaka okuyun...

Yazar:  İlber Ortaylı
Sayfa Sayısı : 208
Basım Yılı : 2008
Yayınevi : Profil

Tarihi sevdiren adam sizi "Tarihin İzinde" dolaştırmaya devam ediyor...

"Bazı tarihçilerimiz vardır, diyorlar ki mesela, 'Osmanlılar Arapça kullanmış, Farsça kullanmış.' Hâlbuki Osmanlı'nın Arapça bileni, bugün bizim İngilizce bilenimiz kadardır."

"Bize Türkiye ismini 12. asırda İtalyanlar koymuştur. Ülkenin çoğunluk halkı Türk olduğu için bize Türkiye, "Türkü Mania" gibi isimler koymuşlar. Ama biz kendimize ısrarla Rum, Romen demeye devam ettik. Çünkü bu Roma imparatorluğu'nun bir devamıdır. İstanbul'u fetheden Fatih de kendisini Kaiser-i Rum (Doğu Roma İmparatoru) ilan etmiştir. Ama bununla beraber tabii ki o da Türktür."

"Sultan Abdülaziz'in öldürüldüğü kanısındayım. Çünkü Sultan Abdülaziz bir kere çok dindar. Dindar adamlar kolay intihar etmiyorlar. Abdülaziz yaşamayı seven biri..."

"Vahdeddin ve Atatürk karşı karşıya gelmişlerdir. Ama dost oldukları zaman da vardır. Kim ne derse desin son padişah hazineyi soyup gitmedi. Gittiği yerlerde de Türkiye devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi."

"Din ile devletin ayrılması Yahudi ve Müslümanlıkta imkânsızdır. Çünkü her iki dinde de din insanların yirmi dört saatini ayarlar. Sadece devletle olan ilişkilerini değil özel hayatlarını, nasıl yiyip içeceklerini, nasıl temizleneceklerini, karı-koca arasındaki ilişkiyi ve tabii ki devletle olan ilişkiyi ayarlar."

Ülkemizin değil dünyanın en önemli tarihçilerinden İlber Ortaylı "Tarihin İzinde" dolaşıyor, kafa kurcalayan sorulara cevaplar veriyor ve ezberleri bozuyor.

10 Şubat 2015 Salı

GUSTAV MEYRINK - Golem

Bu sefer tanıtacağım eser çok değişik ve dünya çapında ünlü bir kitap, gerçi ben aldığımda bunu bilmiyordum... YKY’nin Galatasaray’daki kitabevine uzun zamandır aradığım bir kitabı almak için gitmiştim, o sırada gözüme bu roman takıldı ‘’Golem’’... kitabın adı çok çarpıcıydı, ‘’Meyrink’’ için ise 1868-1932 yılları arasında yaşamış, yeteneğinin gizemciliğe ve fantastiğe yatkın eğilimlerine geçen yüzyıl sonu Prag entelektüel çevrelerinde kaynak bulan Avusturyalı yazar deniliyordu... bingo!! 19. yüzyılda doğmuş yazarları çok severim hemen aldım... roman yazarın başyapıtı, 1915 yılında yazılmış ve fantastik edebiyatın öncüsü sayılıyor...

Bu romanı okuduğuma memnunum, açıkçası bu önemde bir kitabı kaçırmak istemezdim ama roman çok karmaşık, kasvetli, sürekli rüyalarla, halüsinasyonlarla, fantastik masallarla anlatılıyor, özetle tam bir kara kitap... ben bu tür edebiyattan pek hoşlanmıyorum yine de sıkılmadan okudum o da yazarın başarısı sanırım...

Öyküden biraz bahsedecek olursam; Prag Yahudi mahallesinde yaşayan kıymetli taş oymacısı Pernath geçmişini anımsamamaktadır, çoğu kişi onun deli olduğunu tedavi sırasında hafızasını kaybettiğini söylemekte olup, sürekli acayip rüyalar görmekte, bazen kendini kaybetmekte, zaman zaman bir ‘’Golem’’ olduğunu düşünmektedir... yanında nereden geldiğini bilmediği, hiç tanıdık olmayan ama içinde kendi isminin yazdığı bir şapka bulunmakta ve tüm mahallede cinayetler, intiharlar her türlü gizemli olay peşi sıra meydana gelmektedir... Pernath ise hem kendisini hemde çevresindeki iyi-kötü tüm insanları anlamlandırmaya çalışmaktadır... aslında yazar tüm hikaye içerisinde varoluşun gizemlerini çözümlemeye çalışıyor ‘’.....daha önce, hesaplanmış yüz hatlarıyla, heybetli göğüslerde asılı nişanlarla lekelenmiş olan insanlığın "yüksek" idealleri beni tepeden süzerken, şimdi alçakgönüllükle maskeyi indiriyor ve özür diliyorlardı; kendileri dilenciymişler, daha  büyük sahtekarlıklara arka çıkıyorlarmış.  Acaba hala düş mü görüyordum?’’

Başta da söylediğim gibi çok değişik bir kitap, farklı bir anlatımı var, mistik hikayelerle bezeli, bu tür konulardan hoşlanıyorsanız deneyebilirsiniz...

Yazar:  Gustav Meyrink
Çevirmen: Sezer Duru
Sayfa Sayısı : 234
Basım Yılı : 2008 (2. Baskı) 1992 (İlk Baskı)
Yayınevi : YKY

"Golem'le ilgili öyküler güç kavranır... Her zaman yinelenen şudur: Moğol tipli, tamamen yabancı, sakalsız, sarı yüzlü bir adam, eski moda, hırpani giysilere bürünmüş olarak, düzenli ve garip bir biçimde sekerek, sanki her an yuvarlanacakmış gibi yürüyerek Yahudi mahallesinden geçer ve birden görünmez olur.

"Meyrink aslında bir Yahudi efsanesi olan "Golem"den, fantastik yazının bir başyapıtını yaratmıştır. Alman gizemciliği ve dışavurumculuğunun özelliklerini taşıyan, felsefe ve şiir yüklü "Golem", aynı zamanda bir entrika ve cinayet romanı ya da varoluşu irdeleyen bir metin olarak da okunabilir. Karabasan ortamlarında geçen romandaki düşsel atmosferi yaratan, gerçekçi betimlemelerdir.

"Zaman zaman derin sulara dalıp gümüş balıklar tuttuğumuzu düşlemiyor muyuz? Oysa yalnızca soğuk bir hava akımı yalamış oluyor ellerimizi..."

1 Şubat 2015 Pazar

DANIEL KEHLMANN - DÜNYANIN ÖLÇÜMÜ

Bu kitabı oğlum önermişti, lisede ödev olarak okumuşlardı, neredeyse üniversiteyi bitirmek üzere ve ben ancak okuyabildim... keşke daha önce okusaymışım çok güzel bir roman bu... tanıtımda da yazdığı üzere doğabilimci ve kaşif Alexander von Humboldt (1769 – 1859) ile ‘’Matematiğin Prensi’’ Carl Friedrich Gauss’un (1777 – 1855) hayatını anlatıyor, ama biyografi gibi değil... oldukça mizahi bir dille ve zaman zaman yazarın hayal gücüyle oluşturduğu hikayelerle, birbirini takip eden kısa bölümlerle her iki olağanüstü bilim adamının hayatını sırayla izliyoruz... kitabın sonuna doğru da bir araya gelen ikilinin diyaloglarını okumak ise ayrı bir keyif oluyor... ben zaten dahilerin hayatlarını çok merak ederim, bu nedenle çok zevk alarak okudum...  özellikle Gauss’a bayıldım...

Gauss sürekli yanlış bir zamanda olduğunu düşünüyor ve insanların nasıl olup ta bu kadar yavaş düşünebildiklerine şaşırıp kalıyor... ‘’Tuhaf ve haksız bir durum, dedi Gauss, varoluşun acınası rastlantısallığına iyi bir örnek,  insanın belli bir zamanda doğması ve istese de istemese de ona bağlı olması. İnsana geçmiş karşısında yakışıksız bir avantaj sağlıyor ve onu geleceğin soytarısı haline getiriyor.’’  bazen düşünürüm böyle zekalar bu yüzyılda ortaya çıksaydı neler olurdu diye...

‘’Projelermiş, diye burnundan soludu Gauss. Gevezelikler, planlar, entrikalar. Her hangi bir yere bir barometre yerleştirinceye kadar, on prens ve yüz akademiyle yapılan boş konuşmalar. Bilim bu değil.
Ah diye bağırdı Humboldt, bilim nedir o zaman? Gauss pipodan bir nefes çekti. Yazı masasında tek başına bir adam. Önünde bir sayfa kağıt, olsa olsa bir de teleskop, pencerenin önünde berrak gökyüzü. Bu adam anlamadan pes etmezse. Bilim belki budur.’’  

Freud’un da dediği gibi ‘’Düşünce alanında alınan büyük kararlar, bir döneme damgasını vuran büyük buluşlar ve ciddi sorunlara getirilen etkili çözümler ancak tek başına çalışan münzevi kişilere nasip olmuştur.’’ Gauss’un da yukarıdaki görüşüne katılıyorum dünya tüm bilimsel gelişimini tek başına yılmadan çalışan bu dahilere borçlu...

Sonuç olarak çok akıcı bir anlatıma sahip, muhteşem bir eser bu kaçırmayın okuyun...


Yazar:  Daniel Kehlmann
Çevirmen: Ayça Sabuncuoğlu
Sayfa Sayısı : 260
Basım Yılı : 2009
Yayınevi : Can

Alman Aydınlanma Çağı'nın iki bilim adamı, doğabilimci, coğrafyacı ve kâşif Alexander von Humboldt ile 'matematiğin prensi' Carl Friedrich Gauss, 'dünyayı ölçme' fikrini farklı düzlemlerde, ama tutkuyla gerçekleştirmeye koyulurlar. 

Humboldt, Güney Amerika'nın balta girmemiş ormanlarında, sarp ve kayalık dağlarda her ırmağı, her gölü, her alanı ölçmeye kalkışır. Gauss ise, evlendiği gece bile, aklına gelen bir formülü not etmek için karısının koynundan fırlayacak kadar tutkuludur. İki bilim adamı,1828'de Berlin'deki bir bilim kongresinde buluştuklarında, kendilerini Avrupa'yı kasıp kavuran politik çalkantıların ortasında, aslında hiç tanımadıkları bir dünyada bulacaklardır. 

Daniel Kehlmann'ın Dünyanın Ölçümü adlı romanı, iki bilim adamının güldüren, hüzünlendiren ve düşündüren serüvenlerini anlatıyor. Günümüz edebiyatının harika çocuğu Kehlmann, Aydınlanma Çağı'nın iki harika çocuğuna hayatın merceğinden bakıyor. Alman dili edebiyatında Süskind'in Koku'sundan bu yana en çok okunan roman olan Dünyanın Ölçümü, aklın macerasının öyküsü.