29 Nisan 2013 Pazartesi

İSMAİL GÜZELSOY - Saf

İsmail Güzelsoy’dan daha önce okumamıştım...Şaman hikayelerini çok severim bu kitabın tanıtımını görünce de hoşuma gideceğini düşündüm... ama şuan ne diyeceğimi pek bilemiyorum.. romanı hem sevdim hem hem sıkıldım sanki...

Hikaye 12. yüzyılda geçiyor ana hatlarıyla ama bazen bir zamanı yokmuş gibi de geliyor... sıfırı anlatıyor yani öncesiz ve sonrasız olanı,  hiçliği... bir yandan da bir yol romanı bu Anadolu'dan Semerkand’a, Buhara’ya kadar... ayrıca ‘’aşk’’ı anlatıyor, gerçek aşkı... roman bir masal tadında ve yer yer fantastik öğelerle anlatılmış.. buraya kadar her şey iyiydi ama ben  pek romanın içine giremedim, kaptırıp okuyamadım... ki sürükleyici bir anlatımı vardı... diğer yandan romanın ana karakteri Subala hem ‘’saf’’ hemde ‘’bilge’’ konumunda... ben onu ‘’saf’’ olarak hiç göremedim mesela... Şaman’ın insana dair sözleri ise çok anlamlıydı, bu bölümler çok hoşuma gitti.

Velhasıl bu roman için iyiydi kötüydü gibi net bir şey söyleyemiyorum... vasat da değil... sanırım benim zevkime tam uymadı... ama bana -bir yanlışlık sonucu da olsa- muhteşem bir kitabı,  ''Kün''ü kazandırdı..

Kitaptan birkaç alıntı;

BİLGELİK İLE SAFLIK BİRBİRİNDE SINANIR.
VE SONUNDA BAZI SORULARIN CEVAP OLDUĞUNU ANLARIZ.
Bir insanı anlamak onun acılarını yüklenmek demektir.
O yüzden insanın en kolay anlamazdan geleceği şey bir başkasının acısıdır.
Ama kimse benim şarkımı anlamazdan gelemedi.

SORUYLA CEVABIN AYNI OLDUĞU TEK ŞEY AŞKTIR.
Aşk söz konusu olduğunda ayartmakla ayartılmak aynı şeydir ve gereksizdir.
Çünkü aşk iki tarafı da baştan çıkarmıştır zaten.
Aşk bir insan icat etmektir.

Yazar :İsmail Güzelsoy
Sayfa Sayısı : 342
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Mephisto Kitaplığı

"Biz Burada Değiliz, Gölgemizdir Yola Vuran"

İnsanı şaşkınlığa düşürebilecek kadar Saf bir Şaman kahramanın sürükleyici yolculuğunu anlatıyor Saf.

Roman basit, gizemli ve sevimli bir Doğu masalı olarak başlayıp karmaşık bir dünyaya
doğru uzanıyor. Bakir bir dünyanın değerleriyle günümüz dünyasının karmaşık, bencil ve yıkıcı yapısının bir yüzleşmesi Saf. Birinin ötekiyle sınanması... Bildiğimize inandığımız
pek çok şeyle yeniden yüzleşmek zorunda kalacağımız eğlenceli ve sarsıcı bir üslupla karşı karşıya kalıyoruz Saf'ta. İçinde pek çok masala ince göndermeleri olan keyifli roman,
bir yanıyla da bizi zorlayacak cesur sorular soruyor. Şaman inancı, belli ölçülerde hemen bütün kültürlere, inanç sistemlerine sızmış sağaltıcı, onarıcı, besleyici, şefkatli bir hayat algısıdır. Anadolu mistisizminin temel payandalarından olan bu zengin kültürel kaynak, Saf romanının arka planını oluşturuyor.

Saf bir yol ve aşk öyküsü. Hatta bir yerde ikisi tek bir şeye dönüşüyor ve İsmail Güzelsoy bize orayı anlatıyor. Saflığın doğasını, aşkı, Şaman dünyasını, dostluğu sorgulamak ve anlamak yolunda benzersiz bir okuma şöleni Saf. 

Bazı kitaplar okurda derin bir izler bırakır. Bazı kitaplar okurun hayatına karışır. Saf onlardan biri işte. Toplamında sıkı bir aşk masalı...

21 Nisan 2013 Pazar

YASMİNA KHADRA - Kâbil'in Kırlangıçları

Yasmina Khadra,  Cezayirli yazar  Muhammed Mulessehul’ün takma adıdır... Cezayir ordusunda subay olan yazar sansürden kaçmak için takma bir kadın adı kullanmıştır... köktendinci teröre karşı mücadele vermiş olan Mulessehul, 2000 yılında ordudan ayrılmış ve yazar olarak hayatını Fransa’da sürdürmektedir... 

Bu yazarla tanışmam geçen yıl okuduğum ‘’Günün Geceye Borcu’’ adlı romanı ile oldu... bu kitap, sömürge yıllarında içten içe kaynayan  Cezayir’de genç bir adamın ve bağımsızlığını kazanmaya çalışan bir ülkenin kaderini anlatan çok güzel bir romandı... bu nedenle  ‘’Kâbil’in Kırlangıçları’’ nı görünce hemen alıp okumak istedim... bu sefer ülke Afganistan, üstelik zaman 1950’ler değil günümüz... garip olan durumun daha umutsuz, çaresiz, çözümsüz olması yarım yüzyıl sonra... anlatılan çok trajik bir hikaye ama daha kötü olan ülkenin durumu... kitabı okurken umudun olmamasının nasıl bir şey olduğunu her satırda hissediyorsunuz... durumu sorgulamaya çalışan herkes aklını yitirmek üzere ve yapacak hiç bir şey yok gibi... özellikle de kadınlar için... zaten bir yerde durum kötüye gidiyorsa kadınlar için daha da vahimdir...

Yazarın dili ve anlatımı çok iyi, ülkelerin tasvirinde çok başarılı...her iki kitabı da hararetle öneririm...

Kitaptan bir alıntı;
.......ben benim;  Züneyra, Muhsin Ramat’ın otuziki yaşındaki karısı, aydınlık düşmanları tarafından sorgusuz sualsiz ve tazminatsız işten atılmış aklı başında bir hukukçu. Bu lanet olası çarşafla ne bir insanım ne bir hayvan, bir sakatlık gibi saklanması gereken bir utanç, bir yüz karasıyım sadece. Kabul edilemeyecek kadar ağır bir şey bu. Özellikle de eski bir avukat, bir kadın hakları savunucusu için...........


Yazar :Yasmina Khadra
Çevirmen : Alev Özgüner
Sayfa Sayısı : 152
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Kırmızıkedi
"Kimse yağmurların mucizesine, ilkbaharın büyüsüne, özellikle de güzel bir yarının şafağına inanmıyor, insanlar çıldırdı; geceyle yüzleşmek uğruna gündüze sırt çevirdiler. Evliyalar azledildi. Peygamberler öldü ve onların hayaletleri çocukların alnında çarmıha gerildi..."

Taliban yönetimi altındaki Kâbil'de, savaşların ve baskının kol gezdiği sokaklarda, sadece binalar değil yaşantılar da yıkıntıların altında kalmış: Bir zamanların refahı içinde ve modern koşullarında yaşamaya alışmış burjuva bir çift ve Taliban'ın hizmetinde ölüm servis eden bir zindancıyla biçare eşi... Dört unutulmaz karakterin karanlıktan çıkmak için aşkın aydınlığına sığınma çabası... Kadınların dar alanlara sıkıştırılmaya çalışıldığı koşullarda özgürlük için nasıl uğraştıklarının mucizevi anlatısı...

Kâbil'in Kırlangıçları, kitapları 34 dile çevrilen ödüllü yazar Yasmina Khadra'nın, Afgan toplumunun açmazlarını kaleme aldığı bir labirent.

Yazar :Yasmina Khadra
Çevirmen : Armağan Sarı
Sayfa Sayısı : 383
Basım Yılı : 2011
Yayınevi : Kırmızıkedi

"1962 ilkbaharında, Oran soluğunu tutmuş bekliyordu. Émilieyi arıyordum. Onun adına korkuyordum. Ona ihtiyacım vardı. Onu seviyordum, bunu ona kanıtlamak için geri dönmüştüm. Fırtınalara, şimşeklere, her tür aforoz edilme, ayıplanma ve lanetlenmeye, toplum dışına itilmeye, dünyanın tüm acı ve sefilliklerine karşı savaşabilecek gücü hissediyordum kendimde."

Sömürge yıllarının Cezayiri. İçten içe kaynayan, sömürge olmanın acılarını yaşayan, çaresiz ve güzel bir ülke. Tarihin adeta hızlanarak aktığı bir dönemde, iç savaşın en yoğun günlerinde, hayatı, dostluğu ve aşkı keşfetmeye çalışan genç bir adam. Yasmina Khadra, iç savaşın altüst ettiği Cezayirde, iki toplum arasında kalan, yıllar sürecek bir pişmanlığın peşinde sürüklenen genç Yunusun iç dünyasının kapılarını aralıyor. Akdeniz kentlerinin ışıkla yıkanan sahillerinden bereketli üzüm bağlarına, yoksulluğun kol gezdiği avlulardan acımasız çatışmaların kanlı karanlığına tanıklık eden Yunus, kendi ülkesinde kim olduğunu güç de olsa bulabilecek midir?

Kitapları 34 dile çevrilen, Prix des libraires, Prix Découverte Figaro Magazine gibi çok sayıda ödül sahibi Yasmina Khadranın olağanüstü kaleminden, Cezayirin geçmişine aralanan bir pencere. Sarsıcı ve unutulmaz.

19 Nisan 2013 Cuma

ALEV ALATLI - Beyaz Türkler Küstüler

Or’da hâlâ Kimse Var Mı? 5. Kitap
Alev Alatlı’dan daha önce Schrödinger’in Kedisi-Kabus, Schröndinger’in Kedisi-Rüya ve ilk romanı Yaseminler Tüter mi Hâlâ? yı okumuş ve çok beğenmiştim...

Bu kitabı gördüğümde serinin son romanından başlamak biraz anlamsız geldiyse de özellikle ismi çok ilgi çekici olduğundan almadan yapamadım... öncelikle bağımsız bir kitap olarak okunabiliyor, acaba önceki kitaplarda neler olmuştu diye düşünmüyorsunuz... çünkü klasik anlamda bir roman değil bu, daha çok denemenin romana benzetilmiş hali diyebiliriz. Yazar ülkeye, dünyaya, siyasete, eğitime vb. bir çok konuya dair görüşlerini belirtiyor... geldiğimiz noktada Ülkemizin ahval ve şeraitini Küresel Kapitalizmin etkileri ile birlikte anlatıyor... en çok bahsettiği de Zamanın Ruhunun tüm sistemleri nasıl etkilediği ve tüm dünya ile birlikte bizimde ‘’sıradanlaştığımız’’... bu konuyla ilgili olarak -benimde daha önce okuduğum-  Frank Furedi’nin Nereye Gitti Bu Entelektüeller? kitabına değiniyor... yaşadığımız yüzyılda tüm insanların alt seviyede bir araya geldiği (getirildiği) bir durumu ortaya koyuyor... ve kitabı aşağıdaki uyarı ile bitiriyor... okuyun derim...

ARSIZ, DENSİZ, İLKESİZ, HADDİNİ BİLMEZ, BAYAĞI İSEN, YANIMIZA UĞRAMA!
KÜSTAH, MÜRAİ, TUFEYLİ, ZEVZEK, MÜPTEZEL, BASMAKALIP İSEN, KAPIMIZI ÇALMA!
PALAVRACI, KORKAK, KALLEŞ, AHLAKSIZ İSEN, EŞİĞİMİZİ GEÇME!
İÇTENLİKSİZ, SEVGİSİZ, PESPAYE, PAÇOZ İSEN, EVİMİZE GELME!
ÇİLEHANEDİR BURASI, HOŞGÖRÜ DERGAHI DEĞİL!
AHDE VEFA BİLMEZ, TÖVBE TUTMAZ İSEN, SAKIN GELME!

Yazar: Alev Alatlı
Sayfa Sayısı : 460
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Everest

"Biz oyunu kaybetmedik, sadece vakit yetmedi."

Alev Alatlı’nın 1992’de yayımlanan ve Türkiye’nin dönüşümlerini çözümleyen dörtlemesi "Or’da Kimse Var mı?" her kitabıyla geniş ve yoğun tartışmalara yol açmıştı. Dizinin ilk kitabı Viva La Murte’yi izleyen Nuke Türkiye, Valla Kurda Yedirdin Beni! ve O.K. Musti Türkiye Tamamdır’ın ardından Alev Alatlı, Beyaz Türkler Küstüler aracılığıyla yirmi yıl sonra yeniden soruyor: "Or’da Hâlâ Kimse Var mı?"

Beyaz Türkler Küstüler’in başkişilerinden Mehmet Sedes, efsanevi Günay Rodoplu’nun trajik hikâyesini anlatan kişi, 70li yılların TİP kökenli militanı. İkinci eşi Meral, aynı yılların THKP-C militanı; anneleri Mübeccel Atiye, 40lı yıllardan, Behice Boran, Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif Başoğlu’nun DTCF’den arkadaşı. Amiral bir eş, Prof. Ayhan Songar, Prof. Recep Doksat’la içli dışlı bir muhit; Mübeccel Atiye hocanın temsil ettiği "orijinal beyaz Türk" 1940lı yılların "laik-hümanist" eğitiminin şekillendirdiği Nişantaşı-Ayvalık tipolojisi. Hasan Âli’nin, Yakup Kadri’nin idealleri uyarınca "insan zekâsının aslı Yunandadır" şiarı doğrultusunda, tüm enerjilerini "çağdaşlaşma" dedikleri ve fakat aslında Batı medeniyetine Yunan-Roma bacağından duhul etme çabasıyla beraber yasalarla vicdanları arasında kalıp bizar olan yurdum insanları ve onların günümüzdeki uzantıları...


9 Nisan 2013 Salı

SEZGİN KAYMAZ - Kün

Bu kitabı yanlışlıkla aldım... aslında almak istediğim ismi yine üç harfli olan başka bir kitaptı ama kitapçıda ismi veya yazarını hatırlayamadığım için rafta ‘’Kün’’ü görünce o sandım ve aldım... yanlışlığı fark edince götürüp değiştireyim diye de düşündüm ama bir yandan da piyango bileti almış gibi hissettim belki de ikramiye çıkar dedim ve çıktı hakikaten... muhteşem bir romanmış meğer... çok güzel bir hikayesi, orijinal, mizahi bir anlatımı var kitabın... yazarı ise daha ilginç; Hacettepe Üniversitesi İngilizce Dilbilimi Bölümünü son sınıfta Türkçe dersini veremediği (ironinin böylesi) için bitirememiş, Türkiye Voleybol Federasyonunda koordinatör olarak çalışmış bu romandan başka 6 tane romanı 2 tane hikayesi olan bir yazar... yine rastlamak için çok geç kaldığım yazarlardan... 

Kitaba gelecek olursak yaklaşık kırk sene evvelinin Konya’sı ve Ankara’sında geçiyor... özellikle Konya, hem şivesi hem insanları hemde şehri ile kitabın ana karakterlerinden biri... özellikle o şehri bilenler açısından bu kitabı okumak iki kat zevkli olacaktır şüphesiz... yine karakterlerden neredeyse çoğu hoca, hacı ve imamlardan oluşuyor tabi etki tepki gereği karşısında da tanrıya inanmayanlar var... her iki taraftan da bir sürü dalavereci insanda yer alıyor romanda... insanların başlarına gelen kötü olaylar kader mi?? tanrı varsa neden engel olmuyor veya izin veriyor?? gibi düşünceler birbiri ile çarpışıyor... bir sürü mucizeye tanık oluyorsunuz roman boyunca ve mezarlığından kovulmuş ne yaptığını bilmeyen ölüler, konuşan köpekler gibi fantastik ögelerde var... özellikle konuşan köpek müthişti sadece onun için bile okunur bu kitap... ana konu küçük bir çocuğun hayatı ile ilgili olduğu için iç acıtıcı olsa da yazar o kadar esprili anlatıyor ki bu etki daha katlanılır oluyor... romanın bol dualı ve küfürlü olması benim için tercih edilebilir bir tarz olmasa da yazarın anlatımını çok sevdim...

Ben yazarın diğer kitaplarından devam edeceğim ve beklemediğim yerden böyle güzel bir kitaba dolayısıyla yazara rastladığım içinde çok şanslı hissedeceğim... size de hiç vakit geçirmeden okuyun derim....

Yazar: Sezgin Kaymaz
Sayfa Sayısı : 479
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : İletişim

"Ankara Çayı, bağrına şefkatle basıp muhafaza ettiği sivrisinek larvalarını usul usul kabuğundan salıyor, evlâd-ı haşerattan dokunmuş vızıltı pikesini, ana avrat sövmüşmüş sövmemişmiş hiç aldırmadan civardan geçenlerin burun deliklerine, kulak memelerine doğru sallıyordu. Şımarık şımarık bahar müjdesi vereceğiz diye uçuşan kavak pamukları, terli enselere, çıplak alınlara yapışıp kaşındırarak milleti illet ediyordu. Börtü böcek antenini sallıyor, kıllı bacaklarını sıvazlıyordu. Danaburnu topraktaki tohuma, uçuç böceği yapraktaki bite, tırtıl yaprağa, solucan toprağa saldırıyor, peygamberdevesi alayına saldırıyordu. Çocuk yaşta beyaz bulutlar havai gökyüzünde uzun eşek oynuyor, kararsız tavırlarla kâh yavşayıp kıç kıça sokuluyor, kâh gâvur görmüş gibi kopup birbirlerinden uzaklaşıyorlardı.
Bahar gelmişti."

Kün, yani 'Ol'...Neleri neleri olduran bir roman, Kün. Ölülerin daha da ölebildiği -ya da tam ölemediği-, cami imamıyla ateistin birbirini 'aydınlatabildiği', köpeklerin (hem de Konya ağzıyla!) konuşabildiği, el kadar oğlanın kendisine el kaldıranı haşat ettiği bir âleme kapı aralıyor. Şerefsizler şerefsizliğin gözüne vuruyorlar, 'iyiler' canını dişine takıyor, feleğin zarı hepyek de gelse bir bakıyorsunuz altı kapı alıyor.

Sezgin Kaymaz, kendine özgü üslûbu ve hâlesiyle, yine eğlenceli ve ürpertili bir hikâye anlatıyor. 
Anlattığı hikâyenin heyecanıyla anlatışın neşesi yine birbirini coşturuyor.

'Sıradan' denen insanların 'sıradan' denen hallerinin ve dillerinin usta yazarı, Angara'nın kıyısına, rengâhenk bir Konya dekoru kuruyor ayrıca - Eski Konya. Eski taşra yaşantısı… Sezgin Kaymaz'ın gizemine, mizahına, olay örgüsüne, anlatıcılığına tutulanlar kadar, 'yerliliğine' de tutulanlar yok mu? Kün, her zevke yetişiyor, her şeyi olduruyor!

6 Nisan 2013 Cumartesi

AIMEE BENDER - Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü

Can yayınlarının popüler kitapları beni her sefer hayal kırıklığına uğratıyor..hatta bu tip kitapları bu işin uzmanı diğer yayınevlerine bıraksa çok iyi olur diye düşünüyorum...bu da öyle bir kitap işte... tanıtım yazısını okuyunca çok ilginç gelmişti ama tamamı aşağıdaki kadar..tüm kitabı okuyup bitirdiğinizde de aşağıda yazandan fazlasını bulamıyorsunuz..bir ailenin durumunu, üzüntülerini sevinçlerini anlatmaya çalışmış, araya da ilgi çeksin diye bu tuhaf yetenekleri  koymuş ama olmamış maalesef...kızın yeteneğinden tüm kitap boyunca yemek yiyememesi dışında başka bir şey bulamıyorsunuz... babanınki sonuna kadar meçhul kalıyor.. ağabeyinin ki de anlaşılamıyor (daha doğrusu saçma ötesi bir şey).. yani bu yeteneklerin onlara bahşedilmesinin anlamı ne?? bu aile bu yeteneklerden nasıl yararlanıyor?? veya ne gibi sorunlara yol açıyor?? gibi ana soruların hiçbirine doğru dürüst yer vermemiş yazar... tüm romandan elinizde kala kala kocası ile mutlu  olmayan bir kadın, otistik görünümlü bir ağabeyi, etrafı ile ilgilenmeyen bir baba ve yemek yiyemeyen bir kız kalıyor...

Tek kelime ile ifade edecek olursam çok vasat bir kitap, kolay okunuyor ama zaman harcamaya değmezmiş...

Yazar: Aimee Bender
Çevirmen: Suat Ertüzün
Sayfa Sayısı : 276
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : Can

Bir gün, mutsuzluğu, acıları ve arzuları, en derindeki sırları görme yeteneğin olduğunu keşfetseydin...

Bir gün, sana gülümseyen yüzlerin ardını görüp sana en yakın kişinin yüreğinde kilitlediği kapıları aralasaydın, ne yapardın?..

Büyümenin eşiğindeki Rose için hayat, bir sabah geri dönülmezcesine değişir. Zira annesinin yaptığı limonlu pastadan aldığı bir lokmayla, sadece yemeği değil, onu pişiren kişinin duygularını da tatmakta olduğunu anlar... 

Olağanüstü yeteneği, aynı zamanda derin bir kaygı ve hüznü de beraberinde getirir; çünkü her zaman neşeli, güler yüzlü ve sevecen biri olarak bildiği annesi, kalbinde sarsıcı bir gerçek saklamakta, ailesinden ayrı ikinci bir hayat yaşamaktadır... Çok geçmeden babası ve ağabeyinin de çok özel yetenekleri olduğunu anlar. Her üçü için de bu yetenek, kimi zaman bir mucizeye kimi zaman da yakalarını kurtaramadıkları bir illete dönüşecektir.
Hemen her ailenin üstünü örttüğü gerçekleri, duyarlı ve yetenekli bir genç kızın büyüme öyküsü eşliğinde anlatan acı, tatlı ama her sayfası büyülü bir şehir masalı... 

"Kitap o kadar güzel ki, tadını daha iyi alabilmek için bitirir bitirmez tekrar okumaya başladım."
Jodı Pıcoult

1 Nisan 2013 Pazartesi

THOMAS MANN - Büyülü Dağ

T. Mann  bu kitabı 1924 yılında yazmış, 1929 yılında da Nobel Edebiyat Ödülünü almış... ben bu romana ilk kez Murakami’nin bir kitabında rastlamış ve o zaman okumaya karar vermiştim. Büyülü Dağ hakkında söyleyeceğim ilk şey ‘’zor’’ bir kitap olduğu.. okuması zor, anlaması zor, hoşlanması zor...

Bir kere konu Alplerde bir sanatoryumda geçiyor tüberküloz hastalarının arasında... gerçi sanatoryum çok rahat bir şekilde betimlenmiş size hiç hastahane gibi gelmiyor daha çok bir sayfiye evini hatırlatıyor arada sırada birinin ölümünden bahsediliyor siz o zaman farkına varıyorsunuz..ama sorun bu hastalık değil bana göre...çünkü başta roman kahramanı olmak üzere kişilerin bedenlerinden çok ruhları sorunlu...yazar aklından geçirdiği her konuyu deneme şeklinde karakterlerin her hangi biri üzerinden uzun uzun anlatıyor...Öncelik ‘’zaman’’ da olmak üzere yaşam, ölüm, aşk, alışkanlıklar, insan ilişkileri, Doğu-Batı sorunu ve son olarak da savaş hakkında (ki tam o sırada birinci dünya savaşı patlak veriyor) tüm görüşlerini belirtiyor yazar.. Bu kadar çok konu ağır bir tempoda anlatılınca bana biraz fazla geldi açıkçası... ki  yavaş ilerleyen, belirgin bir konu etrafında dönüp duran kitapları sevmeme rağmen...

Kitabın sevdiğim yanı ise ‘’zaman’’ kavramını anlatışı oldu.. özellikle ilk ciltte fazlasıyla bu konuya yer veriyordu ve zamanı neredeyse günümüz fizikçilerinin tanımladığı şekliyle anlatıyordu ki kitabın yazıldığı yıl dikkate alındığında takdire şayan bir durum bence...Son olarak karlarla kaplı Alp dağlarının ve orada mevsimlerin yaşanışının tasviri çok güzeldi.. Yine ‘’Büyülü Dağ’’ isminin kitaba çok fazlasıyla uyduğunu da eklemeden geçemeyeceğim...

Zamana dair kitaptan bir alıntı;
''Zamanda 'gerçekten' diye bir şey hiç mi hiç yoktur. Sana uzun geliyorsa uzun, kısa geliyorsa da  kısadır. Ama gerçekten uzun mu kısa mı olduğunu kimse bilemez''.....


Yazar: Thomas Mann
Çevirmen: İris Kantemir
Sayfa Sayısı :881(2 Cilt)
Basım Yılı : 2011(6. Baskı)
Yayınevi : Can


Dünya edebiyatının çağdaş klasikleri arasında anılan Büyülü Dağ, tam bir çağ romanıdır. Kişisel deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı ve zaman ve psikanaliz üzerine denemelerin de yer yer kendini gösterdiği bu büyük romanın yayınlanmasından sonra Nobel Edebiyat Ödülüne değer görülen Thomas Mann, yirminci yüzyıl Alman edebiyatının en önemli adlarından.
Hamburglu genç gemi mühendisi Hans Castorp, üç haftalığına kuzenini ziyarete gittiği bir İsviçre sanatoryumunda, kendisinin de tedaviye ihtiyacı olduğunu öğrenerek yedi yıl kalır. Bu süre içinde doktorlar ve hastalar dünyasını, Batı felsefesinin iki kutbunu, platonik bir aşk serüveninin sarhoşluğu içinde ve yaşayarak tanır. Sanatoryumda kaldığı süre içinde hastalık ve ölüm gibi deneyimlerin ötesinde hayatın mucizesini kavrayan Castorpun yalın ruhu bir değişim geçirir.

Thomas Mann, roman sanatının bütün incelikleriyle yarattığı, ironik bir üslupla sunduğu bu yapıtında, zaman, karşıt kültürler, aşk, hastalık, ölüm gibi evrensel temaları işliyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde çağın dünya sorunlarını, bir uygarlığın çöküşünü inceleyen, burjuva geleneğini ve ahlâkını yer yer sertçe, ironik bir dille eleştire  Büyülü Dağ, çağa tutulan bir ayna.