2 Aralık 2016 Cuma

NECİP MAHFUZ - Şevk Sarayı

KAHİRE ÜÇLEMESİ II. KİTAP
Kahire Üçlemesi’nin ikinci kitabından (I.Kitap Saray Gezisi için bkz) devam ediyorum... zaman akıp gitmiş 1926 yılına gelinmiştir, Ahmet Abdülcevat’ın otoritesi devam etmekte ama çocuklarda yavaş yavaş kendi hayatlarını şekillendirmektedir... bu kitapta hikaye, Ahmet Abdülcevat ve büyük oğlu Yasin’in sefih yaşamları ve küçük oğul Kemal’in eğitim hayatı ve aşkı bulması üzerinden anlatılıyor... ailenin diğer fertlerine de kısa kısa yer veriyor... Ahmet Abdülcevat yaşlanıyor olmasını kabullenemiyor, Yasin kadınlara düşkünlüğünden bir türlü kurtulamıyor, yanlış bir evlilikten bir başkasına savruluyor, baba oğul her ikisi de içki ve gece hayatından vazgeçemiyor... diğer yanda Kemal, liseden mezun olmuş üniversiteye başlamak üzere, babasının ve çevrenin beklentisinin dışında hukuk fakültesini değil öğretmen okulunu seçiyor çünkü edebiyata ve felsefeye çok düşkün ve kendisini tatmin edecek okulun öğretmen okulu olduğunu düşünüyor... tam bu sırada liseden arkadaşının kız kardeşine aşık oluyor, kızı gözünde o kadar üst bir mevkiye yükseltiyor ki neredeyse ulvi bir aşk statüsüne geliyor... bu aşk Kemal’i acıdan acıya savuruyor ve eğitimi arttıkça da çok dindar bir yaşamdan dinsizliğe kadar varıyor...

Ahmet Abdülcevat ve büyük oğlu Yasin’in sefih yaşamları çok uzun uzun anlatılmıştı açıkçası o bölümlerde sıkıldım biraz, buna karşın Kemal’in anlatıldığı kısımlar fevkalade güzeldi... ikinci kitap aşka, felsefeye ve varoluş sorunlarına ayrılmış, genel olarak iyiydi ama yine toplumun durumuna ve kadınların aşağılanmasına sinir oldum (ilk kitapta detaylı olarak anlatmıştım)... ben ara vermeden üçüncü kitaptan devam edeceğim size de okuyun derim...

Yazar: Necip Mahfuz
Çevirmen : İşıl Alatlı
Sayfa Sayısı : 448
Basım Yılı : 2010 (2. Baskı)
Yayınevi : Hitkitap

Kahire Üçlemesinin ikinci kitabı Şevk Sarayinda Ahmet Abdülcevat ve ailesinin hikâyesi devam ederken artık ikinci kuşağın, yani çocukların -Yasin, Kemal, Hatice ve Ayşe-yaşamı ağırlık kazanıyor. Yasin'in evinin bulunduğu Şevk Sarayı Sokağı'ndan adını alan bu ikinci kitabın arka planında 1920'lerin sonundaki Mısır ve Kahire de yerini koruyor.


Kahire Üçlemesinin birinci kitabı Saray Gezisi üzerine yazılanlar:

Necip Mahfuz Saray Gezisi'nde, her bir aile ferdinden etkileyici tiplemeler çıkarmayı bilmiş. Batı dünyasında ne ölçüde kavrandığını bilemiyorum, ancak bu ailenin, özellikle Ahmet Bey'in bizim toplumumuzda hâlâ bir karşılığı var. Din ve gelenekle modernleşme arasındaki gerilimin sürdüğü bir ülkede, elli yıllık gecikmesine : rağmen Saray Gezisi hâlâ güncel.

25 Kasım 2016 Cuma

WOLFGANG SCHORLAU - Münih Komplosu

W. Schorlau 1951 doğumlu, 68 hareketine katılmış, uzun yıllar sanayi şirketlerinde yöneticilik yapmış, 50 yaşından sonra yazarlığa başlamış bir Alman, 8 adet kitabı, birçok ödülü var... kitap polisiye olarak etiketleniyor ama aslında siyasi polisiye/derin devlet romanı olarak sınıflandırmak daha doğru olur...

Tanıtımdan da görüleceği üzere 1980’de Münih’te Oktoberfest sırasında gerçekleşen Almanya’nın en büyük terör saldırısını esas alarak hikayesini kurguluyor. Olay resmi makamlarca çok derinine inmeden soruşturulmuş, Almanya Federal Polis Teşkilatının (BKA) olaya karışmasına engel olunmuş, münferit bir Neonazinin yaptığı bir saldırıdır denilip çalakalem kapatılmış ve Alman Halkının daha sonra da anımsamaması için de her şey yapılmış...

Yazar sonsözünde tanımadığı iki polisin bu dosyayı getirip yanlarında okumasına izin verdiklerini, fotokopi çekmesine ve not tutmasına izin vermeden kayıtdışı olarak bu konuda roman yazmasını istediklerini belirtiyor. Dosyadan aklında kalanlar ve kendi araştırmaları sonucunda edindiği bilgilerle sadece figürleri ve olay örgüsünü kurgulayarak bu derin devlet romanını 2009’da yazmış. ‘’Kamuoyunun bu kuşkulu münferit eylemci teziyle yetinmekten vazgeçmesi saldırının kurbanlarından birkaçının ve onların avukatlarının gayretleri ve Chaussy ve Heymann’ın çalışmaları sayesindedir. Bütün bunlar nihayetinde Yeşiller tarafından bir soru önergesi haline getirilmiş, Federal Alman Hükümeti henüz bu soru önergesine cevap vermemiştir. (......) Federal Almanya Cumhuriyetinin tarihinde gerçekleşmiş en ağır terörist saldırının ardında yatan gerçek hâlâ aydınlatılmış değildir. (......) Fakat benim için bu kitapta asıl mesele, bundan da öte, daha temel bir soruydu: Hükümet ve gizli servisler, ne gibi önlemler almaya hakları olduğuna inanıyorlardı? Bu bağlamda bir soru daha belirdi sonra karşımda: Geçmişle ilgili nasıl resimler hafızamızda yer ediniyor; nasıl resimleri unutmaya –kimse onlardan bahsetmediğinde, kimse bize onları hatırlatmadığında- teşne oluyorduk? Bu kitabın bu durumda bir değişiklik yapabilmesini çok isterdim. (sonsöz syf:292)’’

Soğuk savaş yıllarında geçerli (ben bugünde devam ettiğini düşünüyorum) ABD askeri İstihbaratının Sahra Talimnamesini (30-31 no’lu) kitaba ek olarak koyuyor, ABD’nin ilgili ülkelerin istihbarat servisleriyle oluşturabildiği Gladio benzeri yapıları ortaya seriyor. ''Ve şimdi görüyordu ki dost ve demokratik bir devlet, hem de bütün diğer devletlerin, polis teşkilatının işleyişi açısından örnek aldığı bir devlet, kanunların ve genel ahlaki ilkelerin öngördüğü her türlü kuralı ihlal ve altüst etme hakkını kendinde görebiliyordu. Bu devlet Almanya gibi bir ülkede, evsahibi ülkenin kamuoyunu etkilemek amacıyla saldırılar düzenlemeye ve dolayısıyla suçsuz insanları öldürmeye, yaralamaya ve sakat bırakmaya hakkı olduğunu düşünebiliyordu. Bu tasavvur edebileceğinin ötesinde bir kötücüllüktü -özellikle de Amerikalılardan bekleyemeyeceği kadar büyük bir kötücüllük. (syf:193)'' 

Ben bu romanı çok etkileyici buldum yani Almanya’da böyleyse bizde neler neler olur(oluyor) düşünün... bunu ölçek/çarpan olarak alıp bizdeki olaylara şaşırmamak(!) mı gerekir bilemiyorum... Velhasıl çok beğendim, okurken tüylerim diken diken oldu (biz sıradan vatandaşları düşünerek) okuyun mutlaka... 

Yazar: Wolfgang Schorlau
Çevirmen : Hulki Demirel
Sayfa Sayısı : 292
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İletişim

Günümüz siyasi polisiye edebiyatının cesur ve gerçekçi yazarı Wolfgang Schorlau'dan yine sarsıcı bir "derin devlet" romanı. 

Hikâye tamamen gerçek bir olaya dayanıyor: 1980'de, Münih'te, geleneksel Ekim Festivali'nde, kalabalığın ortasında bir bomba patlamış, 13 kişi ölmüş, iki yüzden fazlası yaralanmıştı. Saldırıyı düzenleyen bir neonazi idi. Resmî soruşturma, bunun "münferit" bir terör eylemi olduğu hükmüne vardı. Acaba öyle miydi? 

Schorlau'nun emekli polis özel dedektifi Dengler, yıllar sonra, bu vakanın peşine düşüyor. Her zamanki ahbaplarının (bir yıldız falı yazarı meselâ), eski meslektaşlarından bazı namuslu polislerin ve namuslu bir iki politikacının yardımıyla… Soğuk Savaş politikasının dehlizlerindeki entrikalar, derin devlet, neonaziler…

"Schorlau, sadece kahramanı Georg Dengler'i değil, okurunu da korku ve dehşete düşüren varsayımlar ve yapılarla uğraşıyor."-Stuttgarter Nachrıchten-

22 Kasım 2016 Salı

KAZUO ISHIGURO - DEĞİŞEN DÜNYADA BİR SANATÇI

Ishiguro’nun bu romanı çok uzun zamandır bekliyor, bir türlü elim gitmedi... bu arada yazarın başka iki kitabını okudum ama bu beklemeye devam etti, oysa ki çok incelikli yazılmış, mükemmel bir dönem romanıymış... Ishiguro bu romanı 1986’da yazmış ve aynı yıl Whitbread Yılın Kitabı Ödülünü almış...

Roman 1948’de başlıyor geri dönüşlerle savaş öncesini ve savaş sonrasını, değişen yaşam koşullarını irdeleyerek anlatıyor... zamanında etkili ve meşhur bir ressam olan Ono emekli olmuş ve büyük evinde geçmişin hesaplaşmasını yaparak yaşamaktadır. Otuzlu yıllarda sanatını Japonya’nın genişleme politikasının hizmetine sunan ve yurtseverlik karşıtı eylemlere karşı çalışan bir komitenin danışmanlığına getirilen Ono’nun savaş sonrasında itibarı tartışmalıdır. ‘’Kenji gibileri böyle cesurca ölsünler diye oralara gönderenler bugün nerede? Tıpkı eskisi gibi hayatlarına devam ediyorlar. Amerikalıların huzurunda terbiyelerini takınıp eskisinden de iyi durumda olanların birçokları bizi felakete sürükleyen adamların ta kendisi. Oysa yasını tuttuklarımız Kenji ve benzerleri. Cesur gençler aptalca davalar uğruna öldüler, asıl suçlularsa hala aramızda. Gerçek yüzlerini göstermeye, sorumluluklarını kabul etmeye korkuyorlar’’(syf:55)... geçmişi, küçük kızının evlenmesi sırasında aile için iyice yük olmaya başlar ve hayatını daha çok sorgulamasına neden olur.’’Bir kez daha karşılıklı güldük. Sonra Matsuda fincanından bir yudum çay alıp, ‘’Fakat kendimize o kadar da haksızlık etmeyelim’’ dedi. ‘’En azından inandığımız şey için elimizden geleni yaptık. Sıradan insanlar olduğumuz ancak sonunda ortaya çıktı. Olayların içyüzünü kavramak konusunda hiçbir özel yeteneği olmayan sıradan insanlar olduğumuz. Bizim de talihsizliğimiz buymuş –öyle bir zamanda sıradan insanlar olmak’’(syf:182)

Romanı çok beğendim, keşke bu kadar çok bekletmeseymişim... yazarın okuduğum kitapları arasında üst sıralara yükseldi, size de şiddetle öneririm...

Yazar: Kazuo Ishiguro
Çevirmen : Suat Ertüzün
Sayfa Sayısı : 187
Basım Yılı : 2008
Yayınevi : Turkuvaz Kitap

Dünyaya bir ressamın gözünden bakmak, ayrıntılarda gizlenenleri keşfetmemizi sağlar. Masuji Ono, İkinci Dünya Savaşı'nda harabeye dönmüş şehrini ve artık sonuna geldiği yaşamını betimlerken, her bir cümlesi öyküsüne yeni boyutlar katıyor.

Anıların değişken aynasında kâh büyüyüp kâh küçülen, sürekli biçim değiştiren imgesinde Japon toplumunun geçirdiği değişimi özetleyen Ono, bu süreçte üstlendiği rolü günahıyla sevabıyla paylaşırken, gelenekle yeniliğin sonsuz bir çevrim içinde birbirini doğurup yok edişini müthiş bir incelikle resmediyor. Geçmişten kopmak için verdiği savaşın hemen ardından bizzat aşılması gereken bir engele dönüşen insan, savaşın, ölümlerin, inançların ve değişimlerin akışına, hatta kendi öyküsüne ne denli hâkimdir? 

Değişen Dünyada Bir Sanatçı, zaman nehrine kapılıp giden ömürlerimizin muhasebesi, her insanın taşıdığı kaygılarla umutların buluştuğu o ıssız yerden hayatın karmaşasına bir bakış.

"Karakterlerin gerçek niyetleri daima incelikle ele verildiğinden, her biri ancak biz okurlar kadar 'esrarlıdır'. Gerilim daima had safhadadır. İşte bu yüzden, Kazuo Ishiguro yalnızca iyi bir yazar değil, aynı zamanda mükemmel bir romancıdır." -The New York Times-

18 Kasım 2016 Cuma

STEPHENIE MEYER - KİMYAGER


S. Meyer’den ‘’Göçebe’’ kitabını çok severek okumuştum, sonrasında vampir serisi başladı ve benim yazarla olan ilişkim bitti... açıkçası başka bir kitabını okuyacağımı düşünmüyordum ki bu ay ‘’Kimyager’’ yayımlandı, tanıtım ilgimi çekti ve okumaya koyuldum...

Alex (birçok farklı takma ismi daha var), tıp fakültesi mezunu, moleküler biyoloji ve monoklonal antikorlar konusunda uzman olan çok zeki, becerikli ama antisosyal bir kadındır. Amerikan hükümetinin gizli bir birimi tarafından işe alınır, hazırladığı kimyasallarla terörist vb. suçlulardan bilgi almaktadır (açık olarak yazarsak işkencecidir). Günün birinde farkında olmadan öğrendiği bir şey, çalıştığı birimin kendisini ve ekibini öldürmek istemesine sebep olur. Tesadüf sonucu bu saldırıdan kurtulur ve 3 yıl boyunca kaçar ama peşindekiler de onu öldürmek için bir kaç teşebbüste daha bulunurlar. En sonunda o birimin başkanından bir e-posta alır ve büyük bir biyolojik tehdit nedeniyle kendisine ihtiyaçları olduğu, eski defterleri kapatıp tekrar birlikte çalışmak istediklerini söylerler. Buna inanmasa da bütünüyle gözardı da edemez ve eski amirinden aldığı bilgilerle, onların bilgisi dışında ve kendi yöntemleriyle olaya müdahil olur. Durum hiç beklediği gibi değildir ama bir şekilde olaya bulaşmış olur ve maceradan maceraya atılır...

Alex’i çok başarılı kurgulamış, işkenceci (gerçi çok başarılı ve profesyonel, kurbanlarına gereksiz acı çektirmiyor ve kısa sürede sonuca ulaşıyor) olduğunu bilmezseniz bayılacağınız bir kadın karakter olmuş... beni bu işkence mevzuu çok rahatsız etti (romanda detaylı sahneler olduğundan değil fikir olarak), tıpkı alacakaranlık serisindeki iyi huylu vampirler gibi burada da çok seveceğiniz (ki hakikaten seviyorsunuz nasılsa bunu başarıyor) bir işkenceci var... akıcı, aksiyon dolu bir casusluk romanı bu... epeyce bir yazım hatası var, Epsilon’da daha önce pek karşılaşmadığım bir durum ama yine son okumalar yapılmamış... zaman zaman hoşlanmadığım/ters gelen cümlelerde vardı tercümeden mi yazardan mı bilemedim...

Tanıtımlarda kadının casus olduğundan bahsediliyor, işkenceci olduğu yazılsa idi okumazdım... eğer bu konuya takılmazsanız çok sürükleyici bir roman deneyebilirsiniz... 

Not: Yukarıdaki kitapları İstanbul Kitap Fuarından aldım. Fuar Tepebaşı'ndan ayrıldığından bu yana ilk kez gidiyorum. Beklediğimi pek bulamasam da kitaplara bakmak güzeldi. Ayrıntı yayınları çok detaylı ve güzel bir katalog hazırlamış bayıldım. O kadar iyi olmasa da YKY'de de katalog vardı, diğer yayınevleri de hazırlasa iyi olur...

Yazar: Stephenie Meyer
Çevirmen : Kübra Tenekeci
Sayfa Sayısı : 590
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Epsilon

"Meyer, tansiyonu hiç düşürmeden ve bilgi akışını kontrol altında tutarak okurun merakını ustalıkla, kitap boyunca en yüksek seviyeye çıkarmayı başarıyor… İnsanlar sadece Meyer'in kitaplarını okumak istemiyor; kitabın içine girip orada yaşamak istiyorlar." -Lev Grossman, Time-


"Meyer ışık saçan bir berraklıkla yazıyor, okurların ve paylaştıkları düşün arasına asla girmiyor… O gerçek bir cevher." -Orson Scott Card, Ender Serisi yazarı-


"Meyer, gösterişli üslup geleneklerinden ziyade ilişkilerle ilgileniyor… Verdiği olumlu hayat dersi insanı yatıştırıyor." -Jeff Giles, Entertainment Weekly-

"Stephenie Meyer romanlarını okumuyor, ilginç ve gerçekçi karakterleriyle birlikte adeta yaşıyorsunuz. Meyer okuyucuyu karakterlerin hayatına öyle bir sokuyor ki, onlar için duyduğunuz merak ve endişe bir noktada çaresizlik seviyesine ulaşıyor." -Ridley Pearson, White Bone yazarı-

13 Kasım 2016 Pazar

TAYFUN PİRSELİMOĞLU - BERBER

Bu Pirselimoğlu’ndan okuduğum ikinci roman, ilki (Kerr) muhteşemdi, bu ondan da güzel... arka kapakta bahsedildiği üzere kara bir kitap, ben bu tür kitapları pek sevmem ve çok çok az okurum... normalde bakmadan geçmem gerekirdi ama Pirselimoğlu ismini görür görmez hemen aldım ve elimden bırakamadan da okudum, mükemmeldi...

Yazarın okuduğum iki romanında da bir görünen hikaye, birde alt metin var, asıl çarpıcı olan o ikinci kısım... bu romanda distopik bir ülke kurgulanmış, faili meçhul cinayetler, orada burada patlayan bombalar, ışık hızıyla yükselen siyasiler, çok acayip geçen bir kara kış, sarı yağan kar, güve istilası gibi her türlü acayiplik var... işte tam da kıyamete beş kala ana karakterimiz, baba mesleği olan berberliğin yanı sıra kiralık katillik de (o da baba mesleğidir(!) yapmaktadır...  bu işle; ne bir davası olduğu, ne para için, ne de siyasi bir nedenden iştigal etmektedir... sadece babadan kalma bir alışkanlık (bir çeşit rutinlik) gibi devam etmektedir, bu işten kazandıklarını bankada biriktirmekte, berberlikten kazandıklarıyla kıtkanaat geçinmektedir... bir yandan da gezegen iklimsel felaketlerle varlığının sonuna gelmiş gibi gözükmektedir... 

Buna karşın insanlar nedense çok tanıdıktır ‘’Adamın görünüşte mütedeyyin biri olduğu, ikisinde ‘’hanımlarıyla’’ dört kere hacca gittiği, ama zaman zaman içkiden ve işretten de kaçamadığı yazılıydı. Böyle bir âlem gecesi dönüşünde arabasıyla yaptığı kazada işe giden bir tekstil işçisinin ölümüne neden olmuştu ama araya giren önemli şahsiyetler –birinin de başbakan olduğu söyleniyordu- marifetiyle olay kapatılmıştı. Tabii ki, tarikat bağlantıları sağlamdı; Sultanbeyli’de, Ankara’ya kadar uzanan geniş bir etki çevresi olduğu söylenen bir şeyhe bağlıydı. (syf:142)’’ 

Ülkenin iklimi de çok benzerdir ‘’Bu ağır hava memleketin üzerini bir şal gibi saran bulaşıcı, yapışkan, azar azar artarak kendini hissettiren sanki müebbet bir yeisle gelmişti. Bu kış bildiğimiz kışlardan değildi; başka bir şeydi. İnsanlar tuhaflaşmıştı; korkuyordu ve neyin neden olduğunu bir türlü kestiremiyorlardı. Bu idraksizlik halleri; soru soramamaları, sorsalar bile cevaplarla ilgilenmemeleri, makul olanla deliliği, doğruyla yanlışı ayıramamaları bir fıtrat meselesi olmaktan çok bu kışla ilgiliydi. (syf:149)’’

Kaçırmayın okuyun, fevkalade güzel bir roman bu... 

Yazar:  Tayfun Pirselimoğlu
Sayfa Sayısı : 252
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : İletişim

Milli Şahlanış ve İtibar Partisi il başkanını, gecenin geç bir vaktinde metresinin evinden çıkıp arabasına binerken vurdum. Çok soğuktu, ayaz vardı; o yüzden sokaklar tamamen ıssızdı. Eski yüzlü, btb kaplı apartmanın karşısındaki köşede ağzımdan buharlar çıkartarak dikilip bekledim. Paltomun cebindeki eldivenli ellerim bile donuyordu. İki buçuk gibi dışarı çıktı. İri yarı biriydi, apartmanın önünde görülmesin diye bir arka sokağa park ettiği arabasına doğru yürürken o ağır bedeni dengesini bulmakta zorlanıyordu. Belki geçirdiği işret gecesinin etkisindendi, bilemiyorum.

Tuhaf havalar, bitmeyen cinayetler, bombalar, geçip gitmeyen bulutlar... Meryem'in dikiş izleri, bankadaki memur, Zeki Müren'in şoförü, gri pardösülü M. ile Hamle ve İstikrar Partisi'nden N., merkezden açılan telefon. Meserret Berberhanesi'ndeki adam. Yüzüklü parmaklar... Herkesin bir başkası olduğu acayip memleketin sonu gelmeyen kışı...


Berber, bir katilin hikâyesi, uzun bir kıyametin, karanlık bir kuytunun... Tayfun Pirselimoğlu'ndan ustaca yazılmış bir muamma, bir kara roman.