23 Ağustos 2016 Salı

CHARLOTTE BRONTE - PROFESÖR

Bronte kardeşleri çok severim hem erkek egemen topluma baş eğmeyişleri hem de yazma tutkuları çok kayda değerdir... Charlotte Bronte’den yalnızca Jane Eyre’i okudum ve aslında ‘’Villette’’i okumayı planlarken bu kitaba rastladım... yazarın bu kitabından haberdar değildim (ki Bronte’nin ölümünden sonra yayımlanmış) ve ismi cazip geldi, şimdi buradayız... 

Kitap sanayi devrimi sırasında geçiyor, hem aristokrasi/burjuvazi çelişkisi hem de aile ilişkileri çerçevesinde konuyu işliyor... William Crimsworth aristokrat dayıları tarafından Eton’da okutulmuş bir gençtir... mezuniyetinden sonra dayılarının güdümünde hareket etmek istemediği için ağabeyi Edward’ın yanına gidip onun gibi ticaret ile uğraşmak ister, bir fabrikası olan Edward onu işe alır ama kardeşi gibi değil tam bir kapitalist efendi gibi davranır... bu boğucu ortamda bir müddet çalışan William, orada tanıştığı Hundsen’in yardımıyla Belçika’ya gider ve bir erkek okulunda Profesör (burada öğretmen olarak kullanılıyor) olarak iş bulur... daha sonra yakındaki kız okulunda da ders vermeye başlar ve orada iyi yürekli İngiliz/ İsviçreli bir genç kız olan Frances Henri ile tanışır ve ona aşık olur ama her şeyin yoluna girmesi için daha çok mücadele etmesi gerekecektir...

Romanın öyküsü çok hareketli değil hatta durağan bile denilebilir daha çok ülkelerin birbirlerinden farklılıkları; İngilizler şöyle, Flamanlar böyle, Fransızlar daha başka diye anlatılıyor... zaman zaman bu anlatım ırkçı denilebilecek söylemlere bile varıyor, insanların dış görünümlerine (kaşı, gözü, boyu, posu gibi) yoksulluğunun veya varsıllığının derecesi gibi ayrıntılara fazlasıyla yer veriyor... yine karakterlerin duygu dünyaları ve düşünceleri kitabın ana eksenini oluşturuyor... fakat inanılmaz bir biçimde sürükleyerek kendini okutuyor...

Sonuç olarak severek, hızla  okuduğum bir roman oldu, Jane Eyre’deki konu bolluğu olmasa da keyif aldım, okumanızı öneririm...


Yazar: Charlotte Brontë
Çevirmen : Gamze Varım
Sayfa Sayısı : 329
Basım Yılı : 2013
Yayınevi : T. İş Bankası


Charlotte Brontë (1816-1855): Gençlik yıllarında Brüksel’de mürebbiyelik ve İngilizce öğretmenliği yaptı. Romanlarında, özellikle Profesör’de bu yıllardan kalan derin izlere rastlanır. Eserlerinde kadın erkek ilişkileri, evlilik ve dostluk hakkında düşüncelerini derin bir duyarlık ve dokunaklı bir dille aktardı. Charlotte Brontë 1847’de yayımlanan ilk romanı Jane Eyre ile tanındı. Bu eseri 1849’da Shirley ve 1853’de Villette izledi. Yazdığı ilk roman olan Profesör ise yazarın ölümünden iki yıl sonra 1857 yılında eşinin onayı ile basıldı.

19 Ağustos 2016 Cuma

HARUKİ MURAKAMİ - Sputnik Sevgilim


Murakami’nin 1999 yılında yazdığı dilimize bu sene çevrilen bu romanı keyifle okudum... son günlerde hızla, elimden bırakamadan kitap okuyamıyordum, bununla o döngüyü kırmış oldum ve Murakami yine beni yanıltmadı... Bu okuduğum 11. Murakami romanı (geride okunmayı bekleyen bir tek Kadınsız Erkekler kaldı) hepsini sevdim ama içlerinde bazılarını daha çok sevdim... dolayısıyla romanları kendi içinde sıralıyorum ve bu roman ön sıralara yerleşemese de benim açımdan güzeldi... neden üst sıralara yerleşmedi derseniz çok düz ve ayrıntıdan yoksun yazmış, bunu 1Q84 için yazdığım yorumda anlatmıştım burada tekrarlamayacağım... karakterlerin özellikleri zayıf kalmış, müzik yok (romanda müzikten çok bahsediliyor kast ettiğim o değil, romanın okurken bir ritmi olur onu duyardım bunda o yok) velhasıl yazarın en iyi romanı değil tabii ki ama ben okuduğuma memnunum, şu günler için çok iyi geldi...

Kitap, hayatını roman yazmaya vakfeden Sumire, üniversiteden arkadaşı (ismi belli değil) ve Sumire’nin yanında çalıştığı Myu’nun aralarındaki aşk ilişkisi çerçevesinde varoluş, yokluk, gerçeklik ve yalnızlık konularını işliyor... Murakami seviyorsanız okuyun derim...

Yazar: Haruki Murakami
Çevirmen : Ali Volkan Erdemir
Sayfa Sayısı : 224
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Doğan Kitap

Sen benim bir parçamsın... Ben âşık oldum. Şüphe yok. Buz soğuktur, gül kırmızı. Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. Ama artık dönüş yok. Kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. Yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de. 

Japonya'dan bir Yunan adasına uzanan, üç kişiyi birbirine kenetleyen büyüleyici bir aşkın hikâyesi. Haruki Murakami'den düşlerinize sızacak bir roman...

14 Ağustos 2016 Pazar

KAMILA SHAMSIE - TAŞLARDA GİZLİ TANRILAR


Kamila Shamsie 1973 doğumlu, Londra’da yaşayan, Pakistanlı bir yazar, 6 tane yayımlanmış romanı var, bunlardan iki tanesi dilimize çevrilmiş ve tüm kitapları hem İngiltere’de hem de Pakistan'da birçok ödüle aday olmuş...  ben her iki kitabı da yayımlandığı yıl okudum... ilki 2012’de yayımlanan ‘’Kül Olmuş Gölgeler’’di ve yazarı tanımıyordum ama romanı çok sevdim.... bu sene de ‘’Taşlarda Gizli Tanrılar’’ı görünce çok sevindim ve hemen okumaya başladım...

Yazar, gerçek -çoğunlukla dramatik- tarihi olayların içinde çok güzel hikayeler, etkileyici hayatlar kurguluyor, ilkinde Nagazaki Atom Bombalanmasını, ikincisinde 1930 Peşaver Hikayeciler Sokağı Katliamını(*) esas alıyor... romanda birkaç ülke dolaşılıyor; ilkinde Japonya, Pakistan, Hindistan, Türkiye, ikincisinde Türkiye, İngiltere, Pakistan var dolayısıyla farklı toplumlar, farklı sosyal ortamlar ve değer yargıları anlatılıyor...

Bu romana gelirsek; Vivian yeni mezun bir arkeologdur, 1914’de babasının arkadaşı Tahsin Bey’in Labranda'da (Muğla Yöresi) çalıştığı bir kazıda bulunur, çalışmalar çok başarılı geçer, Almanlar, İngilizler ve Türklerden oluşan ekip başka projelerde de birlikte olmayı planlarken I. Dünya Savaşı patlak verir... Vivian savaş sırasında hemşire olarak görev yapar ama genç insanların ölümü ağır bir travmaya sebep olur ve Tahsin Bey’den gelen bir kazı haberinin peşinde 1915’de Peşaver’e gider... orada İngiliz ordusunda savaşıp yaralandığı için ülkesine geri dönen Kayyum ve 12 yaşındaki kardeşi Necip ile rastlaşır, çok meraklı bir çocuk olan Necip’in arkeolojiye gönül vermesine sebep olur... 1930’a gelindiğinde ise Hintlilerin İngilizlerden bağımsızlıkları kazanmak üzere başlattıkları hareket sırasında bir daha karşılaşırlar ve arkeolojik bir tacın bulunmasının da içinde yer aldığı hikaye devam eder...

Romanda tarihi olayların yanı sıra toplumsal farklılıklar ve bunun  içinde kadının durumu da çok iyi anlatılıyordu ‘’Buradaki hemşirelerin annen, kızkardeşin veya eşin olmayan bir kadının huzurunda bulunmayı kolaylaştırmaları hayret vericiydi. (.....) Fransa ve İngiltere’nin Hindistan’dan en büyük farkı kadınlardı ve askerler için bunun bir sonraki adımı, Hintli kadınlar değişirse, Hindistan’ın beyaz uluslar gibi refah bir yer olacağını ve hayvanlardan insanlara kadar her şeyin daha farklı görüneceğini beyan etmekti (syf:67)’’

Ki İngiliz kadınların da bir çok sorunları var o sıralarda oy hakkı için mücadele ediyorlar yine de hiçbir hakkı olmayan Hintli kadınlara göre çok üstün görünüyorlar ‘’Kat kat burkanın altında sıcaktan bunalırken Peşaver Vadisi’nin kadınları adına hissettiği öfke, Hintlilerin özerklik talepleri konusunda hissetmeye başlayabileceği herhangi bir çelişkiyi dağıttı. Bütün bu Hintliler politik değişimden bahsederken ülkenin asıl acilen ihtiyacı olan şey sosyal değişimdi. Bunu sadece nüfusun yarısı için istiyorlarken neden onlara bağımsızlık verilsin ki? (syf:248)’’

Ben yazarı çok başarılı buluyorum, tarihten hoşlanıyorsanız severek okuyacağınız romanlar yazıyor, ‘’Kül Olmuş Gölgeler’’i daha çok sevdiysem de bu roman da güzel, her iki kitabı da öneririm...

(*) Qissa Khawani Çarşı Katliamı,  Hikayeciler Sokağında 23 Nisan 1930’da, şiddet içermeyen göstericilere İngilizlerin ateş açması sonucunda yaklaşık 400 göstericinin öldüğü çatışma...

Yazar: Kamila Shamsie
Çevirmen : Olcay Boynudelik
Sayfa Sayısı : 352
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Temmuz 1914. Osmanlı İmparatorluğu'nun son yılları. 

Genç İngiliz arkeolog Vivian Rose, Muğla yakınlarındaki antik kent Labranda'da Zeus tapınağını keşfeder. Ardından Türk arkeolog Tahsin Bey'in izinde, efsanevi Karyalı gezgin Skylaks'ın incirli tacını bulmak için Peşaver'e doğru yola çıkar.

İngiliz sömürgesi Peşaver'de, Vivian Rose'un yolu genç savaş gazisi Kayyûm ile kesişir. Her ikisi de kendilerini sömürgeciliğe karşı bir özgürlük savaşının içinde bulurlar. Bu savaşta kendilerinin ve memleketlerinin karanlık sırlarıyla da yüzleşeceklerdir. 

Krallıklarla imparatorlukların, dostluklarla aşkların yükselişi ve çöküşü üzerine destansı bir roman. 

"Müthiş güçlü bir yazar. Dünya'nın farklı yerlerindeki trajedilerin ve tarihlerin birbirlerini nasıl şekillendirdiğini ve insanların kendi yazgıları altında nasıl ezilmeme mücadelesi verdiğini en iyi anlatan yazarlardan biri."-Salman Rushdie-

"Kamila Shamsie içinde yaşadığımız yüzyılın -tüm dehşeti ve tesellisiyle- bir panoramasını sunuyor. Gerçekten olağanüstü bir yazar."-Nadeem Aslam-

4 Ağustos 2016 Perşembe

ROY JACOBSEN - Görülmeyenler

Kuzey edebiyatından devam ediyorum, tıpkı Japonlarda olduğu gibi ‘’Norveçli yazarlar çok iyidir’’ gibi bir kanım oluştu... Roy Jacobsen 1954 doğumlu, ülkesinin önemli ve ödüllü yazarlarından biri, bu romanı ise dilimize çevrilmiş ikinci eseri...

Roman bizim pek de bilmediğimiz bir ortamda geçiyor, hem küçücük bir adada hemde oldukça soğuk bir iklimde... ada o kadar küçük ki yalnızca 5 kişilik bir aile yaşayabiliyor... Hans Barroy, karısı Maria, kızı Ingrid, babası Martin ve kız kardeşi Barbro ile bu adada hem doğa koşullarıyla hem de yoklukla mücadele ederek, hemen her şeylerini kendileri yaparak yaşıyorlar... özellikle çocuklar muhteşemdi 3-4 yaşlarından itibaren çalışmaya başlıyorlar, 7 yaşında neredeyse yetişkinlerle aynı işleri yapabilecek hale geliyorlar ‘’Ingrid artık odun kırmak istemiyor; gözleme ve ekmek yapıyor, süt sağıyor, yayık yağı çıkarıyor, sütü kaynatıp tatlı peynir yapıyor, turşu kuruyor, çıkrıkla yün eğiriyor, örgü örüyor, kürek çekiyor ve yüzüyor. Elinden neredeyse her şey geliyor. Kuştüyü temizleyebiliyor, yün tarayabiliyor, ağ örebiliyor, kurutmak için balıkları ikiye ayırabiliyor –bu erkek işidir, zorda kalınca kadınlar da yapar- balık gerebiliyor, martı yumurtası bulabiliyor, böğürtlen topluyor, topraktan patates çıkarabiliyor –ilginçtir ki, bu hem erkek hem kadın işidir. Ama patates tarlasındaki çalışma tezek kesmeye benziyor, babası iki ayağı üzerinde duruyor, kadınlar diz çöküyor. (.....) Dünyada oniki yaşında elinden Ingrid’den daha çok şey gelen bir çocuk yoktur; denizin kızı o, yükselen dalgaları bir tehlike ve tehdit olarak değil, bir yol ve çözüm olarak görüyor çoğunlukla’’ (syf:100-101) koyunları, ektikleri çok çok az toprakları var ama ağırlıkla balıkçılıkla geçiniyorlar... çocuklar adada her işe koşulmalarına rağmen büyüklerin ihmal etmedikleri bir şey var ‘’okul’’, altı yaşlarına geldiklerinde ana karaya mutlaka yatılı okula gönderiliyorlar, iki haftada bir adaya dönüyorlar... çok zor bir yaşam, bir hayat mücadelesi ama her zaman bir yol bulunuyor... 

Ben bu hikayeyi çok sevdim yine Norveçli bir yazar beni yanıltmadı... çok keyifli ve öğreticiydi...adadakilerin duygu dünyaları çok değişikti... soğuk iklimleri sevdiğim için ayrıca memnun kaldım... çok güzel bir roman okuyun mutlaka...

Diğer Norveçli yazarlar için bakınız:




Yazar: Roy Jacobsen
Çevirmen : Deniz Canefe
Sayfa Sayısı : 180
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : YKY

"Kimse bir adayı terk edemez..."

Norveç'in yaşayan en önemli yazarlarından Roy Jacobsen'den modern bir destan... 

Görülmeyenler, ülkenin kuzeyindeki küçük bir adada denizin ve gökyüzünün güçleri arasına sıkışmış beş kişilik bir balıkçı ailesinin 1913'ten 1928'e uzanan etkileyici hikâyesini sunuyor okura; doğa da, Barrøy ailesine verdikleriyle ve aldıklarıyla, bir tür antikahraman olarak yerini alıyor romanda: Yaralı eller, ısırıcı soğuk, el emeğini bir anda paramparça eden fırtınalar ve hiç sözü edilmeyen duygular... Ödüllü yazar Jacobsen, içe işleyen yalın anlatımıyla belirsiz siluetleri görünür kılarken, okuru küçük şeyler'in kırılganlığına ve büyüklüğüne uyandırıyor.

Hans Barrøy üç şey düşlemişti; motorlu bir tekne, daha büyük bir ada ve başka bir yaşam. İlk iki düşünü sık sık anlatırdı tanıdığı tanımadığı herkese, sonuncusundan hiç söz etmemişti, kendine bile. Maria da üç şey düşlemişti: Daha çok çocuk, daha küçük bir ada ve başka bir yaşam. Kocasının tersine sık sık sonuncusunu düşünürdü ve ilk ikisi zamanla giderek silinip yittikçe üçüncü büyümüş, ağırlaşmıştı.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

IAN McEWAN - Cumartesi

Ülke gündemi yüzünden doğru dürüst okuyamıyorum, hem canım istemiyor, hem de olan biteni anlamak için internet gazetelerini okuyup, haberleri takip ediyorum, okuma zamanımı onlar alıyor... dolayısıyla pek de uzun olmayan bu romanı bitirmem iki haftamı aldı...

Oysa ki rahat okuyabilmek için  Ian McEwan’ı seçmiştim -çok sevdiğim bir yazar- sürpriz olmaz diye... işlerin beklediğim gibi gitmemesinin sebebi hem konunun hem de zamanlamanın yanlış olmasıydı...

Roman, 2003 yılında A.B.D’nin peşine takılan Britanya’nın Irak’ın işgaline katılmasına karşı çıkanların düzenlediği bir miting gününde geçiyor ve tek bir günü anlatıyor... tam da emperyalizmin içerideki hainlerle birlikte güzel ülkemi iç savaşa sürüklemek istediği bugünlerde A.B.D’nin yarattığı başka bir vahşetle ilgili bir konuyu okumak iyi olmadı...

Roman; başarılı bir sinir cerrahı olan Henry Perowne’nun o günde başına gelenleri/aklından geçenleri anlatıyor... Perowne’nun başarılı bir avukat olan karısı, bir blues müzisyeni olmak için çalışan oğlu, ödüllü bir şair olan kızı, alzheimere yakalanmış annesi ve yine çok ünlü bir şair olan kayınpederi romanın ana karakterleri... mutlu bir evliliği, mükemmel (sanki biraz fazla mükemmel) bir ailesi var... o Cumartesi günü sabaha karşı nedensiz bir şekilde uyanır, yatak odasının penceresinden bir uçağın motorunun yanarak uçtuğunu görür... ne olduğunu tam anlamasa da haberlerden uçağın sorunsuz bir şekilde havaalanına indiğini öğrenir... aklına ilk gelen terörist bir saldırı olduğudur... daha sonra hastahanedeki arkadaşlarından biriyle squash oynamaya giderken miting başlamış, birçok yol trafiğe kapatılmıştır... bu curcunanın ortasında çok da vahim olmayan bir trafik kazası yapar, diğer arabanın sürücüsüyle tartışma çıkar ama bir şekilde spor yapacağı korta ulaşır... spordan sonra annesini kaldığı bakımevinde ziyaret edecek akşamda tüm ailesi ve kayınpederinin katıldığı bir yemek hazırlayacaktır.... programı bu şekilde sürerken bir yandan da aklından geçenleri okuruz...

Yazar genelde birkaç konuyu birlikte işliyor, bunlardan biri mutlaka edebiyat oluyor ama bu kitapta o konu bolluğunu biraz abartmıştı, bana çok parçalı geldi sanki kırk yama örtüler gibi... Irak İşgali/terörizm var, sinir cerrahisi ameliyatları var (çok detaylı iki operasyon anlattı, kitabın sonuna da tıbbi terimleri açıklama sözlüğü koymuşlar), edebiyat (özellikle şiir, ayrıca Perowne’u pek fazla okumayan biri olarak kurgulamış, kitaplara verdiği tepki çok iyiydi) var, alzheimer/yaşlılık durumları var, Huntington gibi kalıtsal bir hastalık var, spor var, yemek tarifi var, mükemmel aile ilişkileri var... hepsini uzun uzun anlatıyor.... bazı bölümleri sevsem de tümünü dikkate aldığımda bana çok kalabalık geldi...

Sonuç olarak zamanlamam iyi olsaydı daha hızlı okur, daha çok sevebilirdim, akıcılığında sorun yok çünkü... eğer yazarı seviyorsanız okuyabilirsiniz ama hiç okumadıysanız bu kitaptan başlamamakta fayda var...

Yazar: Ian McEwan
Çevirmen : İlknur Özdemir
Sayfa Sayısı : 272
Basım Yılı : 2014 (3.Baskı)
Yayınevi : YKY

Çağdaş İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Ian McEwan, son romanı Cumartesi'de tek bir günde koca bir hayatı anlatırken dünyada olup bitenlerden kendimizi ne kadar soyutlayabileceğimizi de sorguluyor. 

Savaşların biri bitmeden diğeri başlarken, dünyanın her yerinde kan dökülmeye devam ederken, nedensiz bir şiddet eyleminin gelip sizi bulmayacağının garantisini kim verebilir?