24 Eylül 2016 Cumartesi

ROMAIN PUÉRTOLAS - Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız

Yazarın en dikkat çekici yanı romanlarının isimleri olmalı... İkea Dolabındaki Hint Fakirini gördüğümde komik bir roman herhalde diye düşünmüştüm ama okumak aklımdan geçmemişti... bu yeni uzun isimli kitabı okumamın sebebi ise Faslı, hasta küçük bir kızı evlat edinen Fransız kadının ilginç gelmesiydi...

Mutlu, hoş ve sevimli bir romanmış, bir yandan masallara veya çocuk hikayelerine benziyor, bir yandan da ülkelerin, toplumların, liderlerin (Obama, Putin ve Hollande ile inceden dalga geçiyordu) ve her şeyin Çin malı olmasının kritik edildiği bir kitaptı...

Çok akıcı, neşeli, komik fantastik hikayelerle bezeli olduğu için keyifle okuyorsunuz, ben sevdim size de öneririm...

Yazar: Romain Puértolas
Çevirmen : Ebru Erbaş
Sayfa Sayısı : 231
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Can

Tebligat Noktagil, babasından kalan mayonez tarifini mükemmelleştirmekten başka bir hırsı olmayan, altı ayak parmaklı, Parisli genç bir kadın postacıdır. Günün birinde, Marakeş'e yaptığı seyahatte tanıştığı ve evlat edinmek istediği hasta, küçük kız Zehra'yı almak üzere yola çıkmasıyla birlikte tüm hayatı derinden sarsılır. O talihsiz gün, İzlanda'daki kimsenin adını söyleyemediği yanardağ patlar ve kül bulutları Avrupa'da tüm uçuşların iptal olmasına neden olur. Farklı bir ulaşım yolu arayan Tebligat'ın nefes kesen macerası da böylece başlar. Julio Iglesias dinlemeye meraklı Budist rahiplerden devlet başkanlarına, çok farklı insanlarla karşılaştığı bu macera, sürekli daha garip bir hal alır. 

Yayımlanır yayımlanmaz büyük bir başarı elde eden Bir Ikea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri'nin Olağanüstü Yolculuğu'nun yazarı Romain Puértolas'ın bu kitabı fantezilerle dolu, duygusal ve bir o kadar da eğlenceli bir peri masalı, sevginin kanatlandırdığı bir kadının hikâyesi. 

Peki ya siz, uçmaya hazır mısınız?

ROMAIN PUÉRTOLAS
Fransız ve İspanyol asıllı yazar 1975’te Montpellier’de doğdu. İspanyol dili ve edebiyatı, Fransız dili ve edebiyatı ve İngiliz dili edebiyatı alanlarında öğrenim gördü. İspanyolca, Katalanca, İngilizce ve Rusça bilen yazar, DJ’lik, yabancı dil öğretmenliği, çevirmenlik ve hosteslik gibi birçok iş yaptı. Bir IKEA Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri’nin Olağanüstü Yolculuğu (2013) adlı romanıyla büyük bir başarı kazanan yazar artık sadece yazıyor.

22 Eylül 2016 Perşembe

SANATÇI VE ZAMANI SERGİSİ - İSTANBUL MODERN

Bugün İstanbul Modern'de Sanatçı ve Zamanı sergisine gittik... İsim üzerine tıkladığınızda serginin detaylarına ulaşabilirsiniz...  Sergiyi çok beğendik, bu blogda kitap tanıtımı dışında farklı bir şey yazmak istemesem de bu güzel sergiden bahsetmesem olmazdı...


''İstanbul Modern “Sanatçı ve Zamanı” adlı koleksiyon sergisi ile sanatçıların zaman fikri etrafında birey olarak kendilerini ve çalışmalarını nasıl konumlandırdıklarına odaklanıyor. Sergi, sanatçının zamanı ile toplumun, kültürün, doğanın ve evrenin zamanı arasında kurulan bağa ve hesaplaşmaya dair bir düşünce alanı öneriyor. Geçmişten geleceğe farklı zamanları, belirli ortak temalar çerçevesinde bir araya getiriyor.''


''Sergi, sanatçıların kendi zamanlarını nasıl deneyimlediklerine, geçmişten gelip geleceğe akan zaman karşısında duydukları endişe ve hayal kırıklıklarına, iç zamanları ile başkalarının zamanları arasında kurdukları derin yakınlıklara işaret ediyor.''


Çok sayıda sanatçının yağlı boya tablodan, fotoğrafa, heykele, modern tasarımlara uzanan bir yelpazede eserleri var... Hepsi çok güzeldi nereye bakacağımızı şaşırdık... Aşağıdaki üç resimde camdan küreler sıralanmış, cepheden bakıldığında bildiğiniz cam görüntüsünde, soldan bakıldığında hardal yeşili, sağdan bakıldığında ise siyah olarak gözüküyor çok hoştu...











Tabii ben fotoğraf çekmede yeteneksiz olduğum için buraya eklediğim resimler pek iyi olmadı, en iyisi fırsat yaratıp gidin ve canlı canlı görün... Aralık ayına kadar devam ediyor, perşembe günü giderseniz ücretsiz olarak gezebilirsiniz... İyi seyirler...

20 Eylül 2016 Salı

JULES VERNE - Mişel Strogof

Çocukluğumun muhteşem yazarı Jules Verne’den çok sayıda kitap okudum ama bu romandan sevgili ‘’Kitap Eylemi’’ sayesinde haberdar oldum, hemen aldım ama ancak okuyabildim... 

Bu roman nasıl iyi geldi anlatamam, çok keyifli bir okuma oldu... eski dostlar her zaman iyidir...

Sibirya’da Tatar İsyanı sırasında telgraf hatları kesildiği için Çarın ulağı Mişel Strogof Moskova’dan İrkutsk’a (5523 km) Çarın bir talimatını götürmek üzere yola çıkar... bu tehlikeli ve uzun yolculukta kimliğini gizleyerek atla veya yürüyerek bu güç görevi tamamlamak zorundadır... yolda karşılaştığı genç Nadya ve iki gazeteci ile zaman zaman kader birliği içinde tüm Sibirya’yı kat ederler... çetin doğa koşulları ve isyancılarla dolu macerayı okuruz...

Detaylı ve sürükleyici bir anlatımı olan bu romanı herkese öneririm, kaçırmayın okuyun...

Yazar: Jules Verne  
Çevirmen : Nihan Özyıldırım
Sayfa Sayısı : 576
Basım Yılı : 2013 (3. Baskı)
Yayınevi : İthaki

1800'lerin ikinci yarısında Rus Çarlığı... Bir yanda istilacı Tatar birliklerinin başındaki zalim Feofar Han, bir yanda Tatarların işbirlikçisi eski Rus subayı hain İvan Ogaref, diğer yanda ise Sibirya'nın zorlu yollarında ilerlemeye çalışan bir genç kız, istilayı izlemeye gelen iki Avrupalı gazeteci, Sibirya'nın uzak bir köşesinde mahsur kalmış grandük ve çar tarafından görevlendirilen, bütün ülkenin kaderinin bağlı olduğu bir ulak: Mişel Strogof...

Mişel Strogof bütün iletişim imkanlarının kesintiye uğradığı bir ortamda Sibirya'yı baştanbaşa geçerek Moskova'dan İrkutsk'a hayati bir haber taşımakla görevlidir. Bir yandan doğanın yarattığı engellerle diğer yandan istilacı düşmanlarla başa çıkmak zorundadır.

Jules Verne, çarın ulağının başından geçenleri anlatırken hem bir kahramanlık destanı, hem bir yol hikayesi, hem de bir tarihi roman sunuyor bizlere; okuyucuyu Sibirya coğrafyasında gezdirirken Avrupalı gazetecilerin ağzından Rus Çarlığı'nın yerel halklarla ilişkilerine dair fikirlerini aktarıyor, kahramanın görev bilinciyle duygusal dünyası arasındaki çelişkilerin analizini yapmayı da ihmal etmiyor.

16 Eylül 2016 Cuma

CONSTANTIN GÖTTFERT - Steiner'in Hikayesi

Bu kitabı yeni çıktığında görmüş, arka kapak açıklamasından güzel olabileceğini düşünmüştüm... Sabit Fikir’de Ömer Türkeş’in yazdığı ayrıntılı tanıtımda ‘’Temasal zenginliği, çok katlı okumalara izin veren yapısı, ironik anlatımı ile Steiner’in Hikâyesi, bu yıl içinde okuduğum en iyi romanlar arasına giriyor.’’ ifadesini görünce de harika o zaman alayım demiştim... şimdi sırası geldi ve okudum...

Göttfert 1979 doğumlu Viyana Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş, müzikle de ilgilenen Avusturyalı bir yazar, bu ikinci romanı... bu kitapta başarılı bulduğum, ülkesinin göçmenlere/sığınmacılara olan bakışını çok dürüstçe dile getirmesi oldu... hiç eğip bükmeden olduğu gibi yazmış... ‘’Burası Avusturya demekti bu bakış, buraya kimse giremez! Doğudan gelen tehlike –yüzyıllardan beri korunan bir Avusturya korkusu... Burada medeniyet, karşıda barbarlar... Demir Perde’nin yeniden inşasından başka bir şey istemeyen insanlar olduğunu biliyordum. Bu sefer –böyle demişti bir polis tamamen ciddi bir yüz ifadesiyle- dikenli tele elektrik vermek istiyormuş. (.....) Demir Perde’nin inmesinden dolayı başlarda duyulan ferahlık çok çabuk yerini bu ülke için karakteristik olan yabancı düşmanı sıkıntıya bıraktı. (syf:166)’’

Ve fakat bunun dışında kitaptan hiç mi hiç hoşlanmadım... ne konusu ne de anlatımı güzeldi, benim için tamamen lüzumsuz bir roman oldu... yarısında bırakayım diye düşündüm ama biraz zorlayarak sonuna ulaştım ve hissettiğim büyük bir zaman kaybıydı...

Ina 12 yıllık evli, doğumuna bir ay kalmış hamile bir kadın, kocası Martin öğretmen ve Avusturya-Slovakya sınırında bir yerde oturuyorlar... kadının ruh hali çok gelgitli, büyük babasının ölümünden sonra bu durumu iyice artıyor, kocasını terk ediyor ve büyükbabasının geçmişini araştırma takıntısına saplanıyor... büyükbaba ‘’Karpat Almanları’’ndanmış, kocasına haber vermeden çocuğu doğuruyor ve kucağında 2-3 aylık bir bebekle büyükbabanın köyüne doğru yollanıyor... arka kapakta ‘’Martin ona eşlik ediyor’’ deniliyor ama öyle bir şey yok, zavallı Martin büyülenmiş gibi elinde hiçbir ipucu olmadan karısını arıyor aslında... birde ben böyle düz yazdım ama aslında tüm bunlar labirent biçiminde anlatılıyor sürekli bir daire çizdiğinizi ve çıkmaz sokaklara saptığınızı düşünün (Ö. Türkeş buna Kafkaesk bir anlatım diyor)... bu arada Karpat Almanları, Morova Bölgesi, Avusturya, Slovakya sürekli gündemde...

Açıkçası yayınevi bu kitabı neden çevirmek istemiş hiç anlayamadım bana göre çok yerel bir konusu var yani o yörede yaşayanlara bir şey ifade edebilir ama dünyanın kalanını üstelik onlara oldukça yabancı bizi neden ilgilendirsin bu sorunun cevabını bulamadım... eğer amaç göçmenlere/sığınmacılara (Avrupa'nın birinci lig ülkelerinin ikiyüzlü tutumuna) dikkat çekmek idiyse çok daha iyi romanlar bulunabilir görüşündeyim...

Son olarak beni rahatsız eden; yeni doğmuş bir bebeğin, bu bebek bana hiç bir şey ifade etmiyor diyen bir kadının elinde pis izbe bir feribotta, yıkıntı halinde bir evde dondurucu soğukta, köhne otel odalarında sürüklenmesiydi... sürekli ‘’ bebek ölecek, ölecek’’ duygusuyla okudum hatta sonuna doğru ben de, roman karakterleri de kadının bebeğini öldüreceğini bile düşündük, neyse ki olmadı ama sürekli biri boğazımı sıkıyor modunda okudum...

Bu kitap acaba ne kadar satmıştır ve Ö. Türkeş hariç kaç kişi okuyup sevmiştir, çok merak ediyorum doğrusu... 

Yazar: Constantin Göttfert  
Çevirmen : Bilgin Ölek
Sayfa Sayısı : 500
Basım Yılı : 2015
Yayınevi : Aylak Adam

Ina'nın büyükbabası yeni ölmüş ve ardında Ina'nın kafasını kurcalayan onlarca soru bırakmıştır. Ailesinin kökenlerini aramaya bugünkü Slovakya topraklarına doğru yola çıkan Ina'ya çocuğunun babası ve romanın anlatıcısı Martin eşlik edecektir. Demir Perde'nin çöküşü ile birlikte failler ile kurbanlar, kazananlar ile kaybedenler ve Doğu ile Batı arasında gerçekleşen bu yolculuk sizi suç, acıdan kaçınma, ihanet gibi kavramları tekrar düşünmeye sevk edecek. Günümüz Avusturya edebiyatının önemli yazarlarından Constantin Göttfert, Steiner'in Hikâyesi'nde bir insanlık dramını masaya yatırıyor.

"Bir kaza veya korkunç bir şey olduğunu sandı. "Ne oldu ki?" diye sorduğunu ve Ina'nın ağladığını duydum, çünkü yine kendini saçma bir umuda kaptırmıştı. Yine hattın öbür ucunda umduğu baba yoktu. Düşündüm ki, o da bu hayal kırıklığını aynı şekilde hissediyordu."

9 Eylül 2016 Cuma

HİKMET HÜKÜMENOĞLU - KÖRBURUN

Hikmet Hükümenoğlu’ndan daha önce hiç okumadım bu kitabı gördüğümde de kapağı çok ilgimi çekti ve okumaya karar verdim... tam o sırada blogger arkadaşımız ‘’Okuma Günlüğüm’’ çok güzel bir tanıtım yazısı yayımladı, ben de daha fazla gecikmeyeyim dedim...

Konu yakın tarihimizi ortaya seriyor, tekrar tekrar yaşadığımız travmaları, ötekileştirmeye doyamamamızı, birilerinin oyununa sürekli gelmemizi anlatıyor da anlatıyor... bugünde aynı karabasanın içindeyiz değişen bir şey yok... 30 yıllık (1960-1990) bir zaman diliminde geçiyor, mekan olarak da ücra, küçük bir ada seçilmiş, dolayısıyla karakterleri üzerinde klostrofobik bir etkisi var ama bir yandan da o adadan ayrılırlarsa ne yapacaklarını, kendilerini nasıl ifade edeceklerini bilemiyorlar...

Yazar kendi tanıtımında önce öykü yazmayı planladığını buna başladığını ama kendiliğinden yazdıklarının romana çevrildiğini belirtiyor ki bu belli oluyor... biraz fazla karakter var, hepsinin hayat hikayelerinin detayına giriliyor... bazı karakterler çok ayrıntılı başlıyor oradan ilerleyeceğini düşünüyorsunuz ama birden bire kesiliyor, mesela Reyhan, Altan ve Semih... hani bu karakterlere bir önem atfedilmiş ama yer darlığından bırakılmış gibi... ama tüm bunlar roman niteliğini bozmamış, ben bu tip durumlara çok takılırım ama sorun olmadı keyifle okudum... en çok sevdiğim karakteri de Neriman Abla oldu, özellikle ikinci benliği ile konuşmaları müthişti onu da yazmadan geçemeyeceğim...

Romanı çok beğendim, yazarın dili çok güzel, açık, berrak, sizi peşinden sürüklüyor ve gerçekten elimden bırakamadım... siz de kaçırmayın okuyun... 

Yazar:  Hikmet Hükümenoğlu
Sayfa Sayısı : 592
Basım Yılı : 2016
Yayınevi : Can

"Birazdan güneş doğacaktı. Uyuyan cırcırböcekleri uyanacak, yorulanlar uykuya dalacak, insanlar yataklarından kalkıp kahvaltı masasına geçecekti. Yıldızlara bakılırsa bulutsuz, rüzgârsız, ılık bir gün olacaktı. Önce uzaktan düdük sesi duyulacaktı, sonra şehir hatları vapuru, yosunların kokusunu kabartan köpükler çıkararak iskeleye yanaşacaktı. İçi her zamanki gibi çay ve mazot kokacaktı. Halatlar atıldıktan birkaç dakika sonra hemen toplanacaktı; vapur Körburun'da çok beklemeyecekti çünkü Seher'den başka yolcusu olmayacaktı büyük olasılıkla."


Körburun, hem uzak hem yakın bir ada… Sapa, içine kapalı ama bir o kadar da yakınındaki anakaranın uzantısı. Kuşaklardır gözden ırak, ağır akan yaşantısı aslında hiç yabancısı olmadığımız bir öykü anlatıyor bize. Eski, "ah ne güzel komşularımız" ile geçen günlerden gittikçe kendi içine kapanan, içine kapandıkça da kendi kurallarındaki dayatmacılığın sertleştiği bir yaşamın adım adım örüldüğü Körburun'da gürültülü şeyler hakkında susulur, günlük sesler ise uğultuya dönüşür. 

Hikmet Hükümenoğlu, üç kuşağın aşklarını, hırslarını, düş kırıklıklarını anlattığı Körburun'da "büyük roman"ı deniyor ve bizi öykünün bireyi aştığı yere bakmaya yönlendiriyor.