PETER ACKROYD - Cinayet Sanatı

Peter Ackroyd'dan ikinci okumam her seferinde beni afallatıyor, ne diyeceğimi bilemiyorum... bu seferki polisiye olduğu ve yazarın tarzını da bildiğim için daha rahat okudum ama yine de çok değişik bir romandı... seri cinayetler, kocasını öldürmekten ceza alan bir kadın gibi unsurlar var ama polisiyeden başka her türe benziyordu... Karl Marx (1818-1883), George Gissing (1857-1903 İngiliz Romancı) tali karakterler olarak romanda yer alıyor; Charles Babbage (1791-1871 İngiliz matematikçi, analitik filozof, makine mühendisi ve programlanabilir bilgisayar fikrini ortaya atan bilgisayar bilimcisi mucit) ve icatlarından epeyce bahsediyor, Londra, Yahudilik ve Golem hikayeleri ile o dönemdeki tiyatro/gösteri dünyası, bir çok yazar ve eserleri uzun uzun anlatılıyor...

Yine beklediğimden farklı bir kitap çıktı ama bu sefer sevdim, muhtemelen yazardan okuyacağım üçüncü kitabı daha çok seveceğim:) sanki Ackroyd'a bir alışma süreci gerekiyor... iyiydi, deneyin derim...


Yazar: Peter Ackroyd

Çevirmen:Burçin Karamercan

Özgün Adı: The Limehouse Golem

Sayfa Sayısı: 240

Basım Yılı: 2016 (2002 İlk Basım Can Yay.)

Yayınevi: YKY

“Cinayet Sanatı”

1880 yılı, Londra’nın yoğun sisli, tekinsiz sokakları… Kurbanlarının parçaladığı bedenleriyle yarattığı sanatsal kompozisyonlarla mitolojik bir mertebeye erişen bir seri katil, yarattığı korku dalgasından beslenerek büyür.

Bu tek kişilik gösteriyi izleyen her Londralı sıradaki kurbanın kendisi olabileceğinin bilincindedir. Korkuya karışan haz, gösterinin heyecanını daha da artırır.

Tiyatro salonlarının ve sanatçıların merkezinde olduğu, Karl Marx gibi tarihi kişiliklerin cinayet şüphelisi olarak ifade vererek kurguya katıldıkları hikâye, kocasını öldüren Elizabeth Cree’nin asılmasıyla başlar. Elizabeth gerçekten suçlu mudur? Belki de sakladığı sır, merhum kocasının günlüğünde gizlidir: “Güzel, güneşli bir gündü ve ben bir cinayetin yaklaşmakta olduğunu hissedebiliyordum.”

Ackroyd Cinayet Sanatı’nda -tıpkı Dostoyevski’nin St. Petersburg’u, James Joyce’un Dublin’i ve Orhan Pamuk’un istanbul’u kullanması gibi- kurgusunun arka planına çok iyi bildiği ve ilmek ilmek işleyerek anlatmaktan keyif aldığı Londra’yı yerleştiriyor. Bu bağlamda roman, heyecan verici bir seri katil hikâyesini akıcı bir dille vermenin yanısıra Victoria dönemi Londrası’nın yaşam koşulları hakkında da belgesel izleniyormuş hissi veren ayrıntılara yer veriyor.

İdam sahnesiyle açılan roman başka bir idam sahnesiyle biter. Bu simetrik sahneler cinayet ile sanat ve yaşam ile ölüm arasındaki gerilimi acımasız bir çerçeve içine alır.

Peter Ackroyd 1949’da Londra’da doğdu. Cambridge Üniversitesi’ni bitirdi. Yale Üniversitesi’nde araştırmacı olarak bulundu. "Spectator" dergisinde yayın yönetmenliği, "The Times" gazetesinde de baş kitap eleştirmenliği görevlerinde bulundu. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı.

Ackroyd’un ilk romanı "The Great Fire of London" ("Londra Yanıyor", çev. Aslı Çelik, 2002) 1982’de yayımlandı." Türkçeye çevrilen öteki romanları: Booker Ödülü’ne aday gösterilen "Chatterton" (1987; çev. Füsun Elioğlu, YKY, 1995), "English Musi"c (1992; "İngiliz Müziği", çev. Oya Dalgıç, YKY, 1995), "The House of Doctor Dee" (1993; "Doktor Dee’nin Evi", çev. Özcan Kabakçıoğlu, YKY, 2004), "Dan Leno and the Limehouse Golem" (1995; "Cinayet Sanatı", çev. Burçin Karamercan, 2016), "Hawskmoor" (1985; çev. Gül Tekay Baysan-Candan Baysan, YKY, 2006), "First Light" (1989; "İlk Işık", çev. Mehmet H. Doğan, YKY, 2007), "The Fall of Troy" (2006; "Troya’nın Düşüşü", çev. Mehmet H. Do-ğan, YKY, 2009), "Casebook of Victor Frankenstein" ("Victor Frankenstein’in Vaka Defteri", çev. Duygu Akın, YKY, 2010).

Romanlarının yanısıra Edgar Allan Poe, William Blake, Thomas More, Charles Dickens ve T. S. Eliot gibi ünlü yazar ve düşünürleri çağları ve çevreleriyle birlikte ele aldığı biyografileriyle ve Thames nehri ve Londra üzerine yazdığı incelemelerle de tanınan Ackroyd’un şiir ve deneme kitapları da vardır.

Yorumlar